Kalp Huzuru'nun Sebebi
Kalp huzurunun sebebi 'himmet'tir. Çünkü senin kalbin,
himmetine tâbidir. Kalp, neye karşı ihtimam duyarsan ve seni
en fazla ne alâkadar ederse ancak onunla hazır olabilir.
Herhangi bir iş seni sıkı bir şekilde ilgilendirirse, ister
istemez kalbin orada da hazır bulunur; kalp bu şekilde
yaratılmış, tasvir edilmiş ve musahhar kılınmıştır. Kalp
namazda hazır değilse, faaliyetten düşmüş sayılmaz. Aksine o
zaman da himmetinin sarf olunduğu dünya emirlerinde cevelân
etmektedir. Kalbin izharı için gerekli çare, himmetini
namaza sarf etmendir. İstenilen hedefin namaza bağlı
olduğunu idrâk etmedikçe himmetini namaza sarf etmeye
muvaffak olamazsın. Şöyle ki, âhiretin daha hayırlı ve
devamlı olduğuna inanacak, buna götüren yolun da namaz
olduğunu kabul edeceksin. Bu hakîkat, dünyanın, ahirete
nisbetle hakir ve dünya hayatının da geçici olduğu bilgisine
bağlandığı zaman, bütün bunlardan fâriğ olunup namazda kalp
huzuru hâsıl olur.
Sana ne zarar ve ne de kâr getirmeyecek olan bazı büyüklerin huzurunda bile bu gibi bir düşünce ile kalp huzurunu temin edebilirsin. Bu bakımdan padişahların padişahına ki dünya ve ahiretin menfaat ve kârı O'nun kudret elindedir, onunla münacat ederken bu çeşit düşünce ile dahi kalp huzurunu kazanamazsan sakın bunu iman zaafiyetinden başka bir illete bağlama, derhal imanının takviyesine çalış!İmanın takviyesinin yolu kitabımızın başka bölümlerinde belirtilmiştir.
Tefehhüm'ün Sebebi
Bunun sebebi, kalp huzuru temin edildikten sonra düşünce ve
zihni, devamlı olarak mânâyı idrâk etmeye sarf etmektir. Bu
halin temini ve tedâvisi, kalbin ihzarında kullanılan tedavi
formülüyle beraber düşünceye yönelmek, ve vesveseleri
bertaraf etmeye gayret sarf etmektir. İnsanoğlunu hakikatten
ayıran vesveselerin bertaraf edilmesi ve bu hastalığın
tedavisi, onun sebeplerini kökünden kesmekle mümkün
olabilir. (Yani vesveselere sürükleyen sebeplerden el
çekmekle mümkün olur).
Çünkü insan kalbinden bu sebeplerin kökü kesilmedikçe sonuçları onlara bağlı olan vesveselerden kurtulmaya imkân bulunmaz. Bir şeyi fazla seven insan, onu daima hatırlar. Mahbubun hatırlanması da ister istemez kalbe hücum eder. İşte bu sırra binaendir ki, Allah'tan başkasını sevenin ibadeti, vesveselerden bir türlü kurtulamaz.
Tâzim'in Sebebi
Tâzim, kalbî bir haldir ve iki mârifetten doğmaktadır.
A) Allah'ın celâl ve azametinin mârifetidir. Bu mârifet
imanın esaslarındandır; çünkü azametine inanılmayan bir
varlığın büyüklüğü nefse kabul ettirilemez.
B) Nefsin hakir, hasis, musahhar ve büyütülmüş bir köle
olduğunu bilmek mârifetidir. Böylece, bu iki mârifetten
Allah'a karşı meskenet, zillet ve Allah'tan korkmak duygusu
doğmuş olur. İşte bu tür bir duyguya 'tâzim' denir. Nefsin
hakirliği mârifeti ile Allah'ın celâlinin mârifeti
mezcedilmedikçe tâzim ve huşû hali meydana gelmez. Çünkü
başkasına muhtaç olmayan ve nefsinden emin olan bir
kimsenin, muhtaç olmadığı bir zatın büyüklüğüne delâlet eden
sıfatlarını bildiği halde, ona karşı huşû ve tâzim
beslememesi câiz ve mümkündür. Çünkü tâzim ve huşûu duyması
için kendi nefsinin hakir ve muhtaç bir durumda olduğunu
bilmesi lâzımdır.
Heybet'in Sebebi
Bu, nefiste beliren bir haldir. Bu hal, Allah Teâlâ'nın
kudret, satvet ve kâinattaki meşiyetinin, kâinata değer
vermeksizin tenfiz edilmesinden doğar. Aynı şekilde bu hal,
'Allah Teâlâ, geçmiş ve geleceklerin tamamını helâk etse
mülkünden bir zerre dahi eksilmeyecektir' hakîkatiyle
beraber peygamberler ve velîlerin başına gelen musibet ve
çeşitli belâların düşünülmesinden neş'et etmektedir. Halbuki
bu musibet ve belâları rahatlıkla defetmeye muktedir olduğu
ve bu konuda dünya padişahlarının tam aksine yetkili
bulunduğu da inkâr edilemez bir hakikattir. Çünkü dünya
padişahlarının hazineleri, vermekle tükenir ve gelen
belâları defetmeye de her zaman için muktedir olamazlar.
Kısacası Allah'ı bilme sıfatı arttıkça korku ve heybet de o nisbette artar. Münciyât bölümünün 'Korku ve Heybet' kısmında bunun sebepleri genişçe izah edilecektir.
Reca'nın Sebebi
Allah'ın lutfunu, keremini, nimetlerinin umumîliğini,
sanatının inceliklerini bilmek, namaza karşılık cennet
va'dinin doğruluğuna inanmaktır. Allah'ın bu va'dine
inanılır ve lütfu bilinirse o zaman bu ikisinin biraraya
gelmesinden kaçınılmaz olarak ümit ve reca doğup meydana
gelir.
Haya'nın Sebebi
İbâdet konusundaki kusurunu anlamak ve idrâk, Allah
Teâlâ'nın büyük olan hakkının edasından acizliğini bilmek
demektir. Bu sebep, nefsin ayıplarını, âfetlerini, ihlâsının
azlığını, kötülüğünü, bütün fiillerinde geçici şeylere daha
meyilli olduğunu bilmekle daha da gelişip takviye
olunmaktadır.
Bununla beraber Allah Teâlâ'nın celâlinin gerektirdiği büyüklüğünü bilip, Allah'ın ne kadar ince ve gizli olurlarsa olsunlar kalbin vesveselerine ve her gizliye muttalî olduğunu bilmek de bu sebebi kuvvetlendirmektedir. Bu bilgiler yakînen var olduktan sonra haya diye adlandırılan hal zaruri olarak doğar insanda...
İşte bu sıfatların sebepleri bunlardır, elde edilmesi istenilen her sıfatın tedavisi ancak sebebinin ihzar edilmesiyle mümkündür. Bu bağlamdan sebebin bilinmesi, tedavinin de bilinmesi demektir. Bütün bu sebepleri bağlayıcı vasıf önce iman, sonra yakîndir. Yakîn 'den gayem; beyan ettiğim bütün bu bilgilerin mecmûudur. Bunlara yakîn demenin mânâsı, şüphenin ortadan kalkması, İlim kitabının Yakîn bahsinde geçtiği gibi bu bilgilerin kalbi istilâ etmesi demektir. Kalp ancak yakîn nisbetinde korkar.
İşte bu sırra binaen Hz. Aişe 'Allah Rasûlü bizimle, biz de onunla konuşurduk. Namaz vakti geldiğinde ise sanki ne o bizi, ne de biz onu tanımaz olurduk' buyurmuştur.
Rivayet
edildiğine göre Allah Teâlâ, kulu Musa'ya (a.s) şöyle
vahyetmiştir:
Ey Musa! Beni, azaların tirtir titrediği halde yâdet. Beni
yâdettiğinde kalbin mutmain olup korku ile dolsun. Beni
zikrettiğin zaman dilini kalbinin ötesinde kıl. Huzurumda
zelil köleler gibi kararlı ol. Kork ve benimle sıdk diliyle
konuş!
Yine
rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ, kulu Musa'ya (a.s)
şöyle vahyetmiştir:
Ümmetinin âsilerine söyle ki, beni zikretmesinler. Çünkü ben
nefsime (zâtıma); beni yâdedeni yâdetme vazifesini
yük-ledim. Bu bakımdan ümmetinin âsileri beni isyân anında
yâdettikleri zaman, ben de kendilerini lânet ile yâdederim.
Allah Teâlâ'nın bu hükmü, zikrinden gafil olmayan âsiler
hakkında vârid olmuştur. Acaba isyan ve gaflet bir araya
gelirse durum nasıl olur?
Kalpler
hakkında zikrettiğimiz mânâlara göre insanlar şu kısımlara
ayrılır:
1. Namazını tam kılan ve namazda bir lahza dahi olsun kalp
huzuruna ermeyen gafil.
2. Namazı tam kılan ve kalbi bir lahza dahi olsun gâib
olmayan, aksine namaz boyunca ihtimam ile dolu bulunan,
hatta namazla meşgul olduğu için etrafında cereyan eden
hâdiselerle hiç ilgilenmeyen kimse. İşte bu sırra binaendir
ki Müslim b. Yesar, Basra camiinde namaz kılarken yıkılan
cami duvarından habersiz olarak namazına devam etmiş ve
ancak insanların 'geçmiş olsun' dileklerinden sonra haberdar
olmuştur.
Selef-i sâlibinden Said b. Müseyyeb, uzun bir müddet (bu müddet, Ebu Talib el-Mekkî'nin Kut'ul-Kulub adlı eserinde 40 yıl olarak belirtilmiştir) cemaata devam ettiği halde sağında ve solunda namaz kılanları hiçbir zaman tanımamıştır.
Hz. İbrahim'in namazda iken korkudan kalbinin sesi, iki mil mesafeden duyulurmuş...
Selef-i
sâlihînin bazıları namaza durdukları zaman yüzleri
sarararak, tirtir titremeye başlarlardı.
- Bütün bu hâdiselerin gerçekleşmesi çok tabidir. Çünkü bu
hâdiselerin binlerce emsâli, kendisini dünyaya kaptıran,
âciz, zayıf ve atiyyeleri cılız olan dünya hükümdarlarından
korkan kimselerde dahi müşahede edilmektedir. Hatta bir
padişahın veya bir vezirin huzuruna girip ona ihtiyacını
arzettikten sonra çıkan birisine 'Sen padişahın veya vezirin
huzuruna girerken sağında veya solunda kimler vardı veya
padişahın sırtındaki elbise nasıldı?' diye sorulsa,
himmetini elbiselere bakmaktan ve etrafındaki insanları
süzmek-ten çevirip, sadece ihtiyacıyla meşgul ettiği için
etrafındakiler ve elbiselerini tarif etmekten aciz kalır.
Bu bakımdan her mukallidin amel dereceleri farklıdır. Kişinin namazından nasibi, korkusu, huşûu ve tâzimi nisbetindedir; çünkü Allah Teâlâ'nın nazargâhı kalplerdir. Allah zahirî hareketlere bakmaz. İşte bu sırra binaen bir sahabî şöyle demiştir: 'İnsanlar kıyamet gününde namazlarının hey'etleri olan itminan, itidal, zevk ve lezzet almak hey'etlerinin benzeri ile haşrolunur'.
Bu kanaati ibrâz eden zat, doğru söylemiştir. Çünkü insanlar dünyada hangi hey'et üzerinde ölmüş ise aynı hey'ette, dünyada hangi durumda yaşamışsa aynı durumda haşrolunurlar. Bu hususta şahsın zâhiri ile ilgili durumlar nazar-ı itibara alınmaz; aksine kalbinin hali dikkate alınır. Bu bakımdan âhiret evinde insanların sîretleri, kalplerinin sıfatlarına göre teşekkül eder. Ancak Allah'ın huzuruna sağlam bir kalp ile gelen kimse kurtulur. Allah'tan lütuf ve keremiyle güzel tevfîkini ümit ederiz.
