1) Ezan
2) Taharet
3) Setr-i avret
4) İstikbâl-i kıble
5) Kıyam
6) Niyet
Ezan
Müezzinin sesini işittiğin zaman kalbinde kıyamet gününe
mahsus ezanın vereceği korkuyu ihzar etmeli, zâhir ve
bâtınınla bir an önce icâbet etmeye hazırlanmalısın. Çünkü
kıyamet gününde huzur-u Rabbâniye iltifatla ancak dünyada
müezzinin davetine icâbet edenler, dâvet olunurlar. Kalbini
bu çağrıya göre ölç! Eğer sürur ve muhabbetle dolu ve bu
dâvete icâbet etmek hususunda istekli olduğunu müşahede
edersen, bil ki kazâ ve cezâ gününde sana müjde ve zafer
davetiyesi gelecektir. Hz. Peygamber, 'Ey Bilâl! Bizi rahata
kavuştur!' buyurmakla bu hikmete işaret etmiştir. Yâni bizi,
namaz ve onun davetiyesi olan ezanla rahata kavuştur. Çünkü
Rasûlulllah'ın gözünün aydınlığı namazda idi; en büyük
zevkine onunla erişirdi.
Taharet
En uzak zarfın olan mekânında, en yakın kın'ın bulunan
elbisende, daha sonra en yakın kabuğun olan bedeninde
tahareti sağladığın gibi, özün olan zatının kalbinin
temizlenmesinden de gafil olma! Onu, tevbe ve vaki olan
ifrattan nedâmet duymakla temizlemeye çalış. Gelecekte
ifratı terketmek azmiyle kalbini pâklamaya gayret et. Tevbe
ile bâtınını temizle; çünkü mâbudunun nazargâhı iç
âlemindir.
Setr-i Avret
Setr-i avretin mânâsı, bedenin çirkinliklerini halkın
gözünden gizlemektir. Halkın bakış yerleri, bedenin görünür
yanlarıdır. Acaba ancak rabbinin muttali olduğu gizli
kabahatlerinin ve bâtınî avretlerinin hali nicedir? O
rezaletleri kalbinde ihzar edip gözönünde tut. Nefsinden
onların örtülmesini iste ve kesinlikle bil ki, hiçbir örtü,
senin kabahatlerini Allah Teâlâ'nın nazarından gizleyemez.
Bu kabahatlerin kefareti ancak pişmanlık, haya ve Allah'tan
korkmaktır. Bahsi geçen kabahatleri kalbinde ihzar etmekteki
istifaden, korku ve haya askerlerini mevzilerinden
çıkararak, düşmanın olan nefis ve şeytanla muharebe etmeye
sevketmendir. Onlarla nefsini zelil ve mağlûp edersin.
Kalbin de mahcubiyet duygusu altında sükûnete kavuşur. Allah
Teâlâ'nın huzurunda efendisinden kaçan günahkâr ve mücrim
bir köle gibi dur. Böylece hayâ ve korkudan başın eğik
olarak efendinin huzuruna ilticâ etmiş olursun.
İstikbâl-i Kıble
İstikbâl-i kıble, yüzünün zâhirini her cihetten çevirip
Beytullah' a döndürmen demektir. Mademki, yüzünden bu
mükellefiyet istenmektedir; acaba kalbini her türlü tesirden
muhafaza ederek Allah'ın emrine yönetmen de istenmiyor mu?
Evet, böyle bir istek başta gelir. Bu zâhirî yönelişlerin
tamamı, bâtını harekete geçirmek, azaları zabt u rapt altına
alıp, kalbe zulmetmesini önlemek için bir cihette istikrara
kavuşturmak için gösterilen gayretlerdir. Zira iç âlem ve
azalar, hareketlerinde meşrû hududlarına tecavüz edip, sağa
sola yalpa vurmaya başladığında kalp de onlara tâbi olur.
Kişiyi Allah Teâlâ'nın dergâhından uzaklaştırır. Bu bakımdan
kalbinin yüzü bedeninin yüzüyle beraber olsun. Bil ki, kişi
yüzünü başka cephelerden çevirmedikçe, Beytullah'a yönelmiş
sayılmayacağı gibi, kalp de, mâsivâdan boşalmadıkça Allah'a
dönmüş sayılmaz Hz. Peygamber bu gerçeği şöyle dile
getiriyor:
Kişi namaza durduğunda, eğer hevası, yüzü ve kalbi hep
birlikte Allah'a yönelirse, namazdan, annesinden doğduğu ilk
günkü gibi günahsız olarak çıkmış olur.91
Kıyam
Kıyam, namazda dimdik ayakta durmak, zât ve kalbiyle
Allah'ın huzurunda bulunmak demektir. Kıyamda azalarının en
yücesi olan başın, Allah Teâlâ'ya karşı eğik olmalıdır.
Başının eğikliği kalbinin tevazuuna ve büyüklenmekten uzak
oluşuna işaret olsun. Kıyamda, Allah' Teâlâ'nın huzurunda
durmanın ne derece tehlikeli ve sual ânında manzaranın ne
derece korkunç olduğu keyfiyeti kalbinden çıkmamalıdır.
Bilmiş ol ki, ey fani Allah'ın huzurundasın. O senin bütün
hakikatine vakıftır. Eğer Allah'ın celâlinin hakîkatini
idrâk etmekten âcizsen hiç olmazsa, zamanındaki
hükümdarlardan birisinin huzurunda bulunduğun gibi ol veya
namaz boyunca yakının olan salih bir kimse tarafından
dikkatli bir gözle murakabe edilmekte olduğunu veya seni iyi
tanımasını arzu ettiğin herhangi bir insanın kontrolu
altında bulunduğunu farzet. Böyle bir düşünce ile kıldığın
namazda her tarafın sükûnete kavuşur, âzaların korkar, o
âciz murakıb seni lâubaliliğe nisbet etmesin diye her cüz'ün
gevşer, uysallaşır. Miskin bir kölenin murakabesi ânında
kendisine bu kadar çekidüzen veren nefsinin bu haline şahid
olduğun zaman, onu muaheze ederek kendisine şöyle hitap
etmelisin: 'Ey nefsim! Sen, Allah'ı tanıdığını ve sevdiğini
iddia etmektesin. Acaba kullarından birini bu denli tâzim
edip, O'na karşı ise küstahça hareket etmekten utanmaz
mısın? Halktan korkuyor da Allah'tan korkmuyor musun?
Halbuki asıl kahrından korkulması gereken Allah'tır'.
Bu sırra binaen Ebu Hüreyre (r.a), Hz. Peygamber'e: 'Ey
Allah'ın Rasûlü! Allah'tan nasıl haya edilir? diye sormuş,
Hz. Peygamber de şöyle
buyurmuştur:
Allah'tan kavminin sâlih bir kişisinden utandığın gibi
utanmalısın.92
Başka bir rivayette 'kavminin' yerine 'ehlinin' tâbiri kullanılmıştır.
Niyet
Emrini, namaz kılmak ve onu tamamlamak suretiyle yerine
getirerek Allah'a 'evet' demeyi kasdetmektir. Namazı bozan
ve ifsad eden şeylerden uzak durmak ve bütün bunları
Allah'tan sevap umarak, azabından korkup O'na mânen
yaklaşmayı isteyerek, ihlâs ile yapmaktır. Günahlarının
çokluğuna rağmen sana kendisi ile münacaat etme izni verdiği
için O'ndan minnet yükünü kabullenmek demektir. Nefsinde
O'nun münacatının büyüklüğünü takdir etmelisin. Kime, nasıl
ve ne ile münacaat ettiğini unutma-malısın. Bu derinlikleri
idrâk ettiğin zaman, utangaçlıktan alnının terlemesi,
korkudan âzalarının tirtir titremesi, heybetten yüzünün
sararması gerekir.
Tekbir
Dilin tekbir getirirken kalbinin onu tekzip etmemesi
gerekir. Eğer kalbinde Allah'tan daha büyük kabul edilen
birşey varsa, o zaman her ne kadar bu tekbir haddi zâtında
doğru ise de Allah Teâlâ senin 'tekbir' getirmekle yalan
söylediğine şehâdet eder, tıpkı münafıkların 'Muhammed
Allah'ın Rasûlü'dür' sözünün yalan olduğuna şehadet ettiği
gibi... Eğer hevâ-i nefsin Allah'ın emrinden daha
kuvvetliyse, sen Allah'tan daha fazla ona mutî olursun. Onu
kendine ilâh edinmişsin demektir. O zaman senin 'Allaha
Ekber' demen, kalbin iştiraki olmaksızın, sadece dil ile
söylenen bir söz olur ve tehlikenin büyüklüğü korkunç bir
hal alır. Eğer tevbe ve istiğfar etmezsen, Allah'ın kerem ve
affı hususunda hüsn-ü zannın olmazsa, tehlike çok daha büyük
olur,
91) Irâkî, bu ibare ile
böyle bir hadîse rastlamadığım kaydetmiş ise de, İmam Müslim
aynı anlamda bir hadîsi Amr b. Anbese'den rivayet
etmektedir.
92) Haraitî, Mekârim-i Ahlâk; Beyhakî, Şuab'ul İman, (Said
b. Zeyd'den mürsel olarak)
