Abdestin önemi ve sünnet üzere alınması.

Namazın faziletlerinden bir mikdar anlatalım ve onun rükûnlarından yazalım. Namaz dinin direği olduğu için de, bu anlatılanları iyi dinlemek gerekir.

Önce, abdest güzel alınmalıdır. Bunun sünnet üzere yerine getirilmiş olması için, her uzvu tam ve mükemmel bir şekilde üç kere yıkamak lâzımdır.

Başı, kaplama mesh etmek gerekir.

Kulaklar ve ense ihtiyatla mesh edilmelidir.

Ayak parmakları, sol elin küçük parmağı ile hilâllenmelidir. Rivâyet böyle gelmiştir ve buna riâyet edilmelidir.

Müstehab amelleri ihmal etmek de doğru olmaz. Zira bu ameller, Sübhan Hakkın sevdiği ve râzı olduğu işlerdir. Eğer tüm dünyada, Yüce Hakkın sevip râzı olduğu bir iş bilinse ve onu yapmak müyesser olsa, bu işi bir ganimet bilmelidir. Bu, nefis bir cevher hükmündedir ki; bir şahıs bu nefis cevheri bir saksı parçası karşılığında satın almış gibidir. Yahut hiçbir değeri olmayan cansız bir şeyi verip, bir cân satın almaya benzer.

Tam temizlikten (taharetten) ve güzelce abdest aldıktan sonra; mü'minin mi'râcı olan namaza niyet etmek lâzımdır.

[Müstehab: Peygamber (s.a.v) Efendimiz'in bazen yapıp bazen terk ettiği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevap işlerdir. Nafile, mendub, fazilet, tatavvu, edeb olarak da adlandırılır.

Mi'rac: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan göklere yükselmesine de mi‘râc denilmiştir. Mi'râc devleti ile müşerref olduğu o gece, bedeni ile Allah'ın (c.c) dilediği yere kadar gitmiştir. Arş'ı ve Kürsî'yi geçmiş, zaman ve mekân dairesinden çıkıp imkân (âleminin) darlığından da kurtularak; tek bir anda ezel ve ebedi bulmuştur. Başlangıcı ve sonu bir noktada görmüştür. Kendisine bu seyahatte cennet ve cehennem gösterilmiş; vahy'olunacağı kadar vahy'olunmuştur. Hatta, binlerce sene sonra cennete girecek kimseleri de cennette görmüştür. Eğer âdet üzere olmuş olsaydı, bin senede müyesser olabilecek işler kısa bir zaman içinde olmuştur. Meselâ: Yükselme yerlerine yükselmiş; kavuşma menzillerini kat etmiş. Ama geldiği zaman, yatağının sıcaklığı henüz geçmemişti. Abdest kabına doldurduğu suyun dalgalanması durmamıştı. Vardığı nihâyî makamda, dünya hayatında idraki mümkün olmayan bir tarzda, keyfiyetsiz olarak baş gözü ile Rabbini görme (rü'yetullah) şerefine ermiştir. Dolayısıyla Resulûllah (s.a.v) Efendimiz o gece Rabbini, dünyada değil, âhirette görmüştür. Efendimiz'in (a.s) Rabbini görmesi, bu dünyaya indikten sonra da bu hayata münasip bir şekilde namazda müyesser olmuştur. Namaz işte o gece, Efendimiz'in mi'râcından bir pay olmak üzere mü'minlere hediye olarak gönderilmiştir. Bu mânâda mü'minlerin mi'râcı olmuştur. O nedenle de namazdaki oturuşlarda, Resulûllah (s.a.v) Efendimiz'in mi'râc'da müşerref olduğu, Allahu Teâlâ ile aralarında geçen aşağıdaki mübarek cümleler okunmaktadır:

– Et-tahiyyatu lillahi ve’s-salâvatü ve’t-tayyibât...

Efendimiz (s.a.v) Hz. Cebrail’den (a.s) ayrılıp kendisine ait özel makama çıktığında, Rabbi ile her türlü benzetmeden münezzeh olarak, akıllarca kavranamayacak bir şekilde karşılaştı. Bu, zaman ve mekân kayıtlarından beri ve insanın kavrayamayacağı bir şeydi. İlâhi huzura vardı ve Yüce Rabbine yukarıda belirtilen hitap şekli ile selâm verdi.

Cenâb-ı Hak da kendisine bu şekilde selâm sunan Resûlüne (s.a.v) şöyle cevap verdi:

– Es-selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Efendimiz (s.a.v), Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) bu selâmına şu ifâde ile mukabele etti:

– Es-selâmu aleyna ve alâ ibâdi’llahi’s-salihin.

(Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun.)

Bu karşılıklı selâmlaşmaları kendi bulunduğu mertebeden duyabilen Cebrâil (a.s) ise şöyle nidâ etti:

– Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.

 

Namazdaki oturuşların tümünde bu cümlelerin okunması vacibdir.

Ayrıca o gece, Bakara Sûresi'nin, Amene'r-Resûlü ile başlayan son iki âyeti indirilmiştir. Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi de o gece verilmiştir.]