|
“Benim, Allah ile öyle bir vaktim olur ki..." Hadis-i şerifinde kastedilen vakit, namazdadır. Bu Fakir, risâlelerinde; "Resulûllah (s.a.v) Efendimiz'in, vakitlerinin devamlı Allah ile olmasına rağmen, seyrek vâki olan (nadir) bir başka vakti daha vardı." şeklinde yazdı. Bu mânâda Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: – "Allah ile benim bir vaktim vardır ki; oraya ne mukarreb bir melek ne de mürsel bir nebi girebilir..."
[Mukarreb melek: Huzur-i
ilâhideki melekler, yakın melekler. Bu Fakir'e göre, Resulûllah (s.a.v) Efendimiz'e has seyrek gerçekleşen bu vakit, namazdadır. Bu keyfiyet, çoğunlukla namazın edâsı sırasında gerçekleşir. Her ne kadar bazen namazın dışında da meydana gelirse de bu da yine namazın neticesi ve meyvesidir. – "Namaz, müminin mi'racıdır." – "Beni rahatlat ey Bilâl." Hadis-i şeriflerini herhalde duymuşsunuzdur. Üstte anlatılan iki hadis-i şerif, bu nadir vaktin namazda olduğuna dâir iki âdil şahittir. Resulûllah (s.a.v) Efendimiz'in kendisiyle rahatlamak istediği şey namazdır. Bilâl'e (r.a.), yukarıdaki emri bunun için vermiştir. Namaz, kötülüklere kefârettir. Namaz, insanı kötü sözlerden ve kötü işlerden alır. Namaz, dinin direğidir. Namaz, küfürle imân arasındaki farktır. Hadis-i şerifte anlatılan: – "Vakit" Mânâsından murad, tecelli-i berki değildir (Hiçbir isme, sıfata ve işe itibarın olmadığı Zâtî tecelli değildir) Resulûllah (s.a.v) efendimiz, muradların (sevilenlerin) başında gelir; bu tecelli-i berki de kendisi için zaten dâimidir. Bu hadis-i şerif ile belki de, o dâimi tecellinin özelliklerinden bir çeşidi beyan edilmiştir. Erbabının da bildiği üzere o tecelli, çok seyrek gerçekleşir. Şeyhler, bu hadis-i şerifte "vakit" ile kastedilen mânânın ne olduğu konusunda iki kısma ayrılmışlardır. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Onlardan bir kısmı: – "Vakit" Lafzı ile, Efendimizin (s.a.v) Allah (c.c) ile daimî olan vaktinin murad edildiğini söylemişlerdir. Bazıları da, ender olan bir vakit olduğuna inanmışlardır. Doğrusu şudur: Efendimiz'e (s.a.v) has daimî bir vakit vardı. Bununla beraber bu daimî vakit içinde nadir gerçekleşen bir vakti daha vardı. Devamlı vakitte bazen, özel durum ortaya çıkar. Bu durumda burada; – "Vakit" Lafzından muradın, bu özel durumla ortaya çıkan nadir vakit olması mümkündür. Bu vakitle anlatılan da o nadir durumdur, nadir keyfiyettir. Böylece vakitle ilgili o mu, bu mu şübhesi ortadan kalkmış olur. Anlatılan bu nadir vakit, namazın edâsı sırasında bu Fakir için de gerçekleşmiştir. Resulûllah (s.a.v) efendimiz: – "Gözümün nûru namazdadır." Mânâsına gelen hadis-i şerifi ile namazdaki bu vakte işaret etmiş gibidir. Yine, bu vakte işaret olarak, Resullullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: – "Kulun, Rabbına en yakın olduğu ân namazdadır." Yine bu mânâda, Allahu Teâlâ (c.c) şöyle buyurdu; "وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ" (Vescud vakterib) (Dikkat! Secde âyeti) – «Secde et; yaklaş.» (Âlak, 96/19) [Secde âyeti: Okunduğunda veya işitildiğinde secde edilmesi vâcib olan âyetlerdir. Kur'an'da farklı sûrelerde on dört secde âyeti vardır. Tilâvet secdesi olarak adlandırılan bu secdeler, Hanefilere göre vâcip, Şâfii, Mâliki ve Hanbelilere göre ise sünnettir. Tilâvet secdesi, secde âyeti okunduktan hemen sonra veya okuma tamamlandıktan sonra yapılır. Araya herhangi başka bir şey girmeden, aynı mecliste veya tek oturumda okunan secde âyetleri için tek bir secde yapılması kâfidir. Meselâ ezber yapılırken okunan çok sayıda secde âyeti için, çalışmanın sonunda bir tek secde yapılır. Göz ile okunduğunda secde gerekmez. Namazda okunduğunda rükû veya secde yapılır ve namaza kaldığı yerden devam edilir. Ancak kıraetin bitmesine, yani rükûya varmaya iki-üç âyet kalmış ise tilâvet için rükû veya secde gerekmez. Yapılacak rükû ve secde ile tilâvet secdesi de telâfi edilmiş olur. Tilâvet secdesi için, namazda olduğu gibi; taharet (abdestli olmak), kıbleye dönmek, niyet etmek ve avret yerlerini örtmek gerekir. Namazdan farklı olarak, tilâvet secdesinde başlama (iftitah) tekbiri sünnettir. Tilâvet secdesi yapacak kişi, ellerini kaldırmadan doğrudan, ‘Allahu ekber’ diyerek bir kere secdeye gidip üç defa “Sübhane Rabbiye’l-alâ” dedikten sonra yine ‘Allahu ekber’ diyerek secdeden kalkar. Böylece tilâvet secdesi tamamlanmış olur. Esâsen tilâvet secdesine özgü özel bir duâ yoktur. Ancak tilâvet secdesini gerektiren âyetleri işiten kişinin, hemen secde yapmaya fırsat bulamaz ise, سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke Rabbena ve ileyke’l-masîr” yani “İşittik ve itaat ettik! Bizi bağışla ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri sensin” demesi müstehabdır. O anda yapamadığı secdeyi daha sonra yapar. Secdeden hemen sonra da aynı cümle okunabilir. Kur'an-ı Kerim'deki on dört secde âyeti:
1. A'raf, 7/206 Her ne vakitte ki, ilâhî yakınlık daha fazladır; gayriden bıkmışlık, usanmışlık da o kadar fazladır. Meşâyihten (şeyhlerden) bazısı; hâlinden, vaktinden bahsederek, durumunun devamlı olduğunu anlatmış ve şöyle demiştir: – Namazdaki hâlim, namazdan önceki hâlim gibidir. Ancak böyle bir durum, yukarıdaki hadis-i şerife aykırıdır. Anlatılan, âyet ve hadis hükümleri (nasslar) bu eşit olma durumunu ve devamlılığı reddetmektedir. Durum şudur: Vaktin devamlılığı kesin olarak gerçektir. Ancak, burada sözü edilen; bu devamlılık esnasında bu nadir halin olup-olmaması meselesidir. Bu nadir vakitten haberi olmayanlar, onun olmadığına inanmışlardır. Ama bu makamdan haz alanlar, onun varlığını itiraf etmişlerdir. Gerçek şu ki: Resulûllah'a (s.a.v) tâbi olması dolayısıyla her kime namazda bir gönül birliği verilmiş ise o kimse sözü edilen bu yakınlık devleti hazzından nasiplenmiştir. Bu kimseler azdan da azdır. Noksanlıklardan beri olan Allah (c.c), Muhammed hürmetine, tam cömertliği ve lütfu ile bu makamdan bizi de nasiblendirsin. Ona ve âline salât ve selâm olsun. [Tecelli-i Berki: Velâyet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Çün ki her peygamber basamağında, o peygambere ait has bir velâyet makamı vardır.] Velâyet derecelerinin en yüksek basamağında Resulullah (s.a.v) efendimizin ayağı vardır. En mükemmel salâtlar ve mübarek tahiyyatlar, O'na ve bütün peygamber kardeşlerine olsun. Bir tecelli-i zatî var ki orada; isimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için; ne icâb (gerekli olma) yönü ile ne de selb (olmama) yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah (s.a.v) efendimizin velâyetine mahsustur. İtibara ve vücuda (farâzî, izâfi ve varlığa) bağlı itibar perdelerinin tümü ancak bu makamda açılır. Bilme ve görme (ilim ve ayn) burada gerçekleşir. İşte, o zaman, vuslat açıktan hâsıl olur ve vecd hali, zân olarak değil, hakîkat olarak gerçekleşir. Resulullah (s.a.v) Efendimize tâbi olan kâmil zatlara; bu pek değerli makamdan nasib vardır. Ona salât ve selâm olsun. O nedenle, Resulullah (s.a.v) Efendimize tâbi olmak gerekir. Şâyet; bu büyük velâyet makamını elde etmek ve bu yüksek dereceyi tamamlamak için yönelmiş iseniz, siz de oradan nasiblenirsiniz. Üstte anlatılan zatî tecelli, pek çok meşâyih katında berki sayılır; Allah onlara rahmeti ile muamele eylesin. Gaybet hâli olmayan bu huzuru (örtülmesi olmayan bu, huzurda bulunmayı): – Yaddaşt. İbaresi ile de anlatmışlardır. Bu kusurlu Fakir'in bundan anladığı: Esmâ, sıfat, şüun ve itibarların düşüncesi olmadan, Zât makâmının zuhûrundan (meydana çıkmasından, görünmesinden) ibaret olan, yüce mukaddes Zât'a ait tecellidir. – Berki. Demenin mânâsı şudur: İlâhi tecellilerde, şânı büyük Yüce Hazret'i gizleyen perdeler, şimşek misâli açılır ve hemen kapanır. Bu açılmanın ardından, isim ve sıfat perdeleri gelir ve Yüce Zat'ın nûrlarını örter. Bu nedenle, Zât'a ait olan huzur, şimşek gibi çakıp geçer ama gaybet-i zatiye (Zât'ın örtülmesi) durumu cidden çok uzun sürer. Yani Zâtî huzur bir şimşek çakması gibidir. Süresi çok kısadır. Bunun dışındaki zamanda ise Zât sürekli örtülüdür. Halbuki Nakşibendiye meşâyihi katında bu Zatî huzur (Zât'ın hazır olması, Zât'ın huzurunda bulunma) devamlıdır. Onlar nezdinde, geçip giden, örtülen huzura itibar yoktur. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Hal böyle iken, diğer silsilenin meşâyihi, gaybet hâli olan tecelli için; – Nihâyetin nihâyeti. Demişlerdir. İşte, yukarıda anlatılan kıyasla; bu silsilenin büyükleri ile diğerlerinin nisbetleri (yani, Zâtî huzur durumları) arasındaki fark anlaşılmalıdır. Bu büyüklerin katıksız olarak, diğerlerinin hepsinin yükseğinde oldukları bilinmelidir. Huzur konusunda anlattığımız bu kısım; her ne kadar halkın pek çoğu tarafından uzak görülmekte ise de, erbâbı indinde bir uzaklık durumu yoktur. Anlatılan bu büyük zâtların kemal derecesi (kâmillikleri); bütün kemâl derecelerinin üstündedir; nisbetleri dahi, bütün nisbetlerin üstündedir. Nitekim, onların ibârelerinde şöyle gelmiştir: – Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir. Bu cümlede geçen: – "Nisbet" İfadesiyle kastedilen, dâimî olan 'Zâtî huzur'dur. (Şimşek çakması nerde, sürekli şimşek aydınlığı nerde?) (Huzur: Cenâb-ı Hakk’ın varlığının her şeyi kaplayıp başkaya yer bırakmayacak şekilde hissedildiği mertebe) |