|
Kelime-i Tevhid'in ('Lâ ilâhe illellah' kelimesinin) hakîkati, namaz mertebesinde gerçekleşir. " لاَ اِلَهَ اِلاََّاللهْ " – Lâ ilâhe illellah (Allah'tan başka ilâh yoktur). Kelime-i tayyibesinin (bu güzel kelimenin) hakîkati, namaz mertebesinde gerçekleşir. "Dur ya Muhammed! Rabbin namaz kılıyor." hitabındaki, "Dur ya Muhammed!" emri ile, bu namaz mertebesinden öteye adım atmanın kusuruna işaret edilir. İbadete lâyık olmayan ilâhların nefyi (reddi) " لاَ اِلَهَ " bu namaz mertebesinde tasavvur edilir. Kendisinden başka ibâdete müstahak olmayan hakiki mabudun (Allah azze ve celle olduğunun) "اِلاََّاللهْ " isbâtı da, bu makamda hâsıl olur. (Allah’tan uzaklaştıran her şeyi yok etmek nefy " لاَ اِلَهَ " ve kulluğu yalnız Allâh’a tahsis etmek ise isbâttır "اِلاََّاللهْ ". Nefy u isbât cümlesi "Lâ ilâhe illellah"tır. "Lâ ilâhe" ile nefyedilir, "illellah" ile isbât edilir.) Âbid ile mabud (ibâdet edenle, ibâdet edilen) arasının tam olarak ayırdedilmesi de namaz mertebesinde olur. Âbid, mâbuddan orada ayırd edilir. Yani nasıl ayırd edilmesi uygunsa öyle. Yine bilinir ki: " لاَ اِلَهَ اِلاََّاللهْ " – Lâ ilâhe illellah... Kelime-i tayyibesinin mânâsı, sona ulaşanlara göre şu demektir: – Allah'tan başka mâbud (yani ibadet edilecek) yoktur. (Lâ mâbude illellah.) Şeriatta sabit olduğu üzere, bu kelimenin mânâsı budur. Başta ve ortalarda bulunanlara göre mânâsı; – Allah'tan başka maksud ve mevcud yoktur. (Lâ maksûde illellah ve Lâ mevcûde illellah) "Lâ maksude"nin mânâsı, "Lâ mevcude" mânâsından daha yukarıdır. Çün ki “Maksud yoktur” mânâsı, "Mâbud yoktur" mânâsına, açılan bir penceredir. (Böylece sıralama alttan üste doğru "Lâ mevcude, Lâ maksude, Lâ mâbude" şeklinde olur. Yani "Mevcud yoktur, maksud yoktur, mâbud yoktur") Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Bu yerde nazardaki yükseliş ve oradaki keskin bakış sona ulaşanların (müntehilerin) kıldığı namaza bağlıdır (Yani “Lâ ilâhe illellah”ın mânâsının “Lâ mâbude illellah” olduğu hakikatinin görüldüğü makama yükselmek ve oradaki keskin görüş, sona varanların kıldıkları namazda olur). Herhalde sair ibadetler; namazın tekmiline (ikmal edilmesine, tamamlanmasına) ve noksanının telâfisine yardımcıdır. Bundan dolayı, namaz hakkında şöyle denilmiş olması muhtemeldir: – O, imân gibi zaten güzeldir. Ama sâir ibadetler zaten güzel değildir. (Yani namazın bizzat kendisi güzeldir. Diğer ibadetlerin güzelliği ise kendiliğinden değildir, başka sebepler vasıtasıyladır.) [Feyz: İbnü’l-Arabî’ye göre bilgiler kesbî ve vehbî, yani kazanılan ve hibe edilen diğer bir ifâdeyle karşılıksız verilen olmak üzere iki kısma ayrılır. Vehbî bilgiler aklın idrak alanının üstünde olduğundan, bunlar ancak ihsan edilirse sahip olunur. “Füyûzât” denilen bu bilgilere; zâhir âlimleri, âbid ve zâhidler değil, gönül ehli olan mükâşefe ve müşâhede erbabı sahip olabilir. Feyzin kaynağından gelen bilgiler önce sırra, oradan ruha, oradan da nefse ulaşır. Nebî ve velîlere gelen bilgiler bu türdendir. İlâhî feyz dâimî olduğundan, velîler aracılığıyla insanlara sürekli olarak ulaşır. Mutasavvıflar feyz denince bu ilmi anlarlar; bu ilmi almaya “istifâde", vermeye de “ifâde” derler (Yani bu ilmi almaya "faydalanma", vermeye de "faydalı olma" derler). İlâhî ve Rabbânî feyzin insanlara ulaşmasında aracı olmaları itibariyle nebî ve velîler de feyzin kaynağı sayılırlar. Azîz Nesefî, akl-ı evvel olmadan hiçbir akıl ve ruha bilginin ulaşmayacağını, akl-ı evvelden maksadın da Hz. Peygamber olduğunu söyler. Şehâbeddin es-Sühreverdî feyzin ulaşmasında meleklerin de aracı olduklarını kaydeder.] |