Namaz, dünya hayatında, ahiret ile irtibattır.

Namazın hakîkatini anlamış, idrak etmiş biri, namaz kıldığı zaman, bu dünya hayatından çıkar, âhiret hayatına geçer. O zaman hiç şüphesiz; âhirete mahsus devletten bolca nasiplenir. Gölge kusuru olmadan, asıldan bir lezzet hâsıl olur.

Çün ki, dünya hayatı gölge olduğundan, dünyadaki kemâlatı da gölge ile sınırlıdır. Gölge olmanın dışındaki asıla dâir muamele, âhirete mahsustur.

İşte bu asıla dâir kemâlattan nasiplenmek için mi'rac mutlaka gereklidir. Mü'minler için de bu mi'râc namazdır. Böyle bir devlet, ancak bu ümmete mahsustur. Bu ümmetin bu mi'rac devletiyle şereflenip saadet kazanmaları, ancak Resulûllah'a tâbi olmaları, O'na uymaları yoluyla olmuştur. O'na ve âline salât ve selâm olsun.

Nitekim, Resulûllah (s.a.v) Efendimiz bu devlete ermek için; mi'rac gecesi dünya hayatından çıktı, âhiret hayatına geçip Cennet'e girdi.

Allah'ım, onu ve ehlini bizden yana mükâfatlandır. Bir peygamberi, ümmeti nâmına mükâfatlandırdığın şeylerin en faziletlisi ile O'nu bizden yana mükâfatlandır. Hatta bütün peygamberleri mükâfatlandır. Zira onlar, halkı Hakka davet edenlerdir. Allah'a kavuşturan yolu göstermiş olanlardır.

Tasavvuf ehli arasında namazın hakîkatini anlamamış olanlar, ona mahsus olan kemalâta da vâkıf olamamışlardır. Bunun için de hastalıklarına başka şeylerden çâre arar duruma gelmişlerdir. Muratlarının hâsıl olması için, çeşitli şeylere sarılmışlardır.

Hatta onlardan bazıları, namazı halden uzak saymış; onun yapısını, uzaklaşma ve ayrılma (mugayeret ve mübayenet) olarak görmüşlerdir. Namazı hâlden uzak saymaktan başka, orucu namazdan daha faziletli sanmışlardır.

Fütuhat-ı Mekkiye sahibi (Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hz.), bu mânâda şöyle dedi:

– Yeme ve içmeyi bırakmak olan oruçta, samedâniyet sıfatı gerçekleşmektedir. Namazda ise; ayrılık gayrılık vardır, âbidlik-mabudluk ilişkisini hissetmek vardır.

Görüldüğü üzere bu anlayış, mânevî sarhoşluğa bağlı yanılmanın bir neticesi olan, vahdet-i vücud inancından kaynaklanmaktadır.

[Samedâniyet: Allahu Teâlâ'nın; her şeyin kendisine muhtaç olması ve kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmaması sıfatıdır.

Vahdet-i vücud: Bütün mevcûdâtın Allah’ın zâtının, sıfat ve esmâsının tecellîleri olduğu, Hakk’ın vücûdundan başka bir şeyin varlığının bulunmadığı, bütün var olanların denizin dalgaları gibi mutlak varlık olan Allah’ın zuhûrundan ibâret olduğu esâsına dayanan ve mânevi sarhoşluktan kaynaklanan tasavvuf ehlinden bir gurubun görüşü. Sona varmadan önce müşahede ettikleri yanılgı.]

Namazın hakîkatini anlamayan, ondan haberdar olmayan tasavvuf erbabından bir topluluk da;

– "Allah'ın size haram ettiği şeyde şifâ yoktur."

Mânâsına gelen hadis-i şerifi duydukları halde; nağmelerle, semağla, vecd ve tevacüdle ızdıraplarını dindirme yolu aramışlardır. İsteklerine kavuşmayı, nağmelerin perdeleri arkasında aramaya başlamışlardır. Bunun için de dansı ve hareketi, kendilerine bir yol edinmişlerdir.

[Vecd: Coşku. Kendinden geçmek.

Tevâcüd: Vecde erişmek için zorlamak veya vecde erişmiş gibi görünmek.]

Evet; suda boğulmakta olan, her ot köküne yapışır. Bir şeyi sevmek de, sahibini kör ve sağır eder.

Eğer onlara, namazın hakîkatinden bir parça açılsaydı; zevk burunlarına ondan bir parça koku ulaşsaydı; semağa ve nağmeye asla meyletmezlerdi. Vecde ve tevacüde de dayanmazlardı.

Bir mısra:

Görmeyince hakiki yolu, saptılar efsaneye…

Ey Kardeş,

Namazla nağmeler arasında ne mikdar fark var ise; kaynağı (menşei), namaz olan kemalât ile kaynağı nağmeler olan kemalât arasında da o kadar fark vardır. Akıllı olana bir işaret yeter.

Bu, öyle bir mükemmellik, öyle bir üstünlüktür ki; bin sene sonra bulunmuştur. Öyle bir sondur ki; evvelkilerin sıfatı ve rengi ile meydana çıkmıştır (Yani zamanla üstü örtülen bu hakîkat, bin yıl sonra İmâm-ı Rabbâni Hz. tarafından Efendimizin getirdiği ve bilindiği ilk haliyle meydana çıkarılmıştır).

(İmâm-ı Rabbânî Hz. (k.s) namaz konusunu anlattığı bir mektubunda Mir Nu'man'a şu tavsiyede bulunmuştur:)

Namazın sırlarını ve onun özel (hususî) kemalâtını öğrenmek için, sizde şiddetli bir istek oluşur da bu arzu size ızdırap vermeye başlarsa; istihareler yaptıktan  sonra, bu tarafa gelirsiniz. Böylece, ömrünüzün bir kısmını da namazın sırlarını öğrenmek için sarf etmiş olursunuz.