Namazın sûreti ve hakîkati

Velâyet mertebesinde sona ulaşıldıktan sonra, nefis mutmainne olup inadından ve azgınlığından (tuğyanından) da döner. İnkârdan kabule yani ikrara, küfürden de İslâm'a intikal eder. Bundan sonra, Efendimize (s.a.v) uyarak her ne yapar ise, bu, uyma hakikî olur. (Yani taklitten kurtulmuş olur.)

Eğer namazını edâ edecek olsa, namazla ilgili uymanın, yani tâbi olmanın hakikatini edâ etmiş olur.

Oruçta ve zekâtta da durum budur. Velâyet mertebesinde bütün şer'i hükümlerin yerine getirilmesinde, tâbi olmanın hakîkati vardır.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Namazın ve orucun hakikati ne demektir? Hâlbuki bu ibâdetlerden her biri, belli bir fiili işlemekten ibarettir. Bu fiiller de emredildiği şekilde yapılınca, hakikat da yerine getirilmiş olmaz mı? Bunun dışında sûret ve hakîkatten bahsetmek ne demektir?

Bunun için şu cevabı verebilirim:

– Yolun başında bulunan birinin ki, nefs-i emmaresi vardır. Bu nefs-i emmare de, bizzat semâvi hükümleri inkâr etmektedir. Haliyle böyle birinin şeriat hükümlerini yerine getirmesi şeklen (sûreta) olur.

Ama sona ulaşmış birinin nefsi, mutmainnedir. Şer'i hükümleri de rızâ ve rağbetle kabul etmektedir. Böyle birinin yerine getirdiği şeriat hükümleri ise, hakikattir.

Buna, bir Müslüman ile bir münafığın kıldıkları namazlar misâl olarak verilebilir. Her ikisi de namazı kılarlar. Münafıkta batın (iç âlem) inkârı bulunduğu için, onun namazı ancak sûret olur. Müslüman'da ise, batınî bağlılık ve itaat bulunduğundan, namazın hakîkati ile gönlü süslenmiştir.

Dolayısıyla, sûret ve hakikat, kişinin bâtınının inkârı veya kabulüne göredir.