Yakınlık mertebelerinin nihâyeti namazdır. Mü'minin namazı edâ etme kâbiliyeti ancak nefy ve isbât (Lâ ilâhe illellah) zikri ile fenâ ve bekâya ulaştıktan sonra hâsıl olur.

"لاَ اِلَهَ اِلاََّالله  مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ"

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah... (Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah'ın resûlüdür.)

Üstteki güzel kelime (kelime-i tayyibe), tarikatı, hakîkati ve şeriatı içerisinde bulundurmaktadır. Salik, nefy () makamında olduğu sürece, kendisi tarikat makamındadır. Bu nefy işini tamamen bitirir, bütün yabancıları gözünden siler, tarikatı tamamlar ve fenâ makâmına vasıl olur. Nefyden sonra isbat (İlla) makamına gelir ve sülûktan cezbeye meylederse, hakikat mertebesine ulaşarak, bekâ vasfını kazanmış olur.

[Sülûk: Tasavvuf yolunda yürüme. Mânevî arınma ve insan-ı kâmil olma yolunda ilerleme.

Sâlik: Sülûk eden kimse.

Cezbe: Hakk’ın kulu kendine çekmesi ve âniden yüce huzuruna yükseltmesi.

Cezbe ve Sülûk: Cezbe; sülûk ve amel ile bir arada düşünülür, sülûke bağlı olmayan cezbe makbul sayılmaz. Sülûk görmemiş olanlar, cezbeleri güçlü de olsa, vecd halinde bulunduklarından dolayı kalp makamını aşıp kalbin sahibine, yani Allah’a (c.c) eremezler. Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hz. cezbeyi; 'sülûk görmeyenlerin cezbesi' ve 'sülûkünü tamamlamış bulunanların cezbesi' olmak üzere iki gurupta değerlendirmiştir. Sülûk görmeyenlerde ruh nefsin etkisinden kurtulamadığı için bunların cezbesi kalbîdir, ruhî değildir. Böyle kimseler ruhlarını görürler (müşahede ederler). Fakat Hakk’ı gördüklerini zannederler. Sülûklerini tamamlayıp, ruhları nefislerinin etkisinden kurtulmuş kimselerin cezbesi ise ruhîdir, bunlar Hakk’ı görürler (müşahede ederler).

Sâlikin, mânen çekilerek çıkarılması (yani cezbesi) ancak salikin makamının bir üstündeki makama olur; kendi makamının yukarılarına değil. Görme (müşahede) ve benzeri durumlarda da durum budur. (Yani ulaşılan, bir üst makamdır). Sülûke girmeyen cezbe ehli yukarıda anlatılan cezbe çeşidinden bir şey elde edemez. Bunlar için ancak, kalb makamında iken, bir üstte bulunan ruh makamına bir cezbedilme, yani çekilme vardır, o kadar. Asıl ilâhî çekilme; ancak müntehinin, yani (sülûk ile) sona ulaşanların cezbesiyle olur ki, bunun üstünde bir makam yoktur. Ama, sülûk görmeyenlerin cezbesinde görülen, 'ruh-u menfuh'tan yani Âdem'e (a.s.) üflenen ruhtan başkası değildir.

Allah (c.c) bu ruhu, kendi aslî sûretinde yaratmıştır. Bu mânâda şu hadis-i şerif vardır:

"Allahu Teâlâ, âdem'i kendi sûreti üzere yarattı."

İşte ruhunu gören kimse, bu nedenle onu Yüce Mukaddes Hak zannetti.

Bu ruhun, az da olsa cisimler âlemi ile münasebeti olduğundan dolayı bazen bu görmeye:

– "Çoklukta, teki görmek (Kesrette ehâdiyet müşahedesi)"

Adını verdiler; bazen de:

– "Beraberlik (Maiyyet)"

Dedikleri olmuştur.

Her ne olursa, olsun; mutlak fenâ hâsıl olmadan Yüce Hakkın görülmesi düşünülemez. Bu fenâ hali de ancak sülûkun sonunda gerçekleşir.]

İşte anlatılan bu nefy ve isbat, bu tarikat ve hakikat, bu fenâ ve bekâ, bu sülûk ve cezbe ile velâyet ismi doğruluğu bulur (Gerçek anlamda evliyâ mertebesine bu muameleler ile sahip olunur). Nefis ise, kötülüğü emredici (emmare) olmaktan çıkıp tüm kötü sıfatlardan arınarak tatmin olmaya (mutmainliğe) meyleder. Pak ve temiz bir hâle gelir.

Velâyet kemalâtı, bu kelime-i tayyibenin birinci kısmı olan nefy ve isbata ('Lâ ilâhe' ve 'illellah'a) bağlıdır. Bu mukaddes kelimeden kalan ikinci cümle, yani 'Muhammedün Resûlüllah' ise, Hatemü'r-Rüsûl (elçilerin sonuncusu) Resulullah (s.a.v) Efendimiz'in risâletini isbât etmektedir. Ona ve âline salât ve selâmlar olsun.

Bu son cümle, şeriatın tahsilini ve tekmilini (öğrenilmesini ve yerine getirilmesini)sağlamaktadır.

Başta ve ortada, şeriattan yana her ne hâsıl olur ise o, 'şeriatın sûreti, ismi ve resmi'dir.

Şeriatın hakikati, velâyet mertebesine ulaşılınca hâsıl olur. Peygambere tam olarak uymak suretiyle, peygamberlik (nübüvvet) kemalâtına kavuşulması, yine velâyet mertebesine ulaştıktan sonra olur. Ki bu kemalat, tâbi olma ve varis olma yolu ile  elde edilmektedir.

Şeriatın hakikatinin ve nübüvvet kemalâtının kazanılabilmesi (tahsili) için, velâyetin hâsıl olması şarttır. Velâyetin hâsıl olması için de tarikat ve hakikat şarttır. Diğer bir ifâdeyle; tarikat ve hakikat ile velilik elde edilir. Veliliğin elde edilmesiyle de şeriatın hakîkatına ulaşılır. Peygamberlik kemâllerine de yine veliliğin elde edilmesinden sonra peygambere tam uyularak kavuşulur.

Şöyle itikad edilebilir:

a) Velâyet, taharet gibidir (namazdan önceki temizlik gibidir).

b) Şeriat, namaz gibidir.

c) Tarikatta, hakîki pisliklerin giderilmesi var gibidir.

d) Hakîkatta ise, hükmî pisliklerin giderilmesi var gibidir.

(Bu gerçek şöyle de ifâde edilebilir: Taharetten ibaret olan hakîki ve hükmî pislikleri giderdikten sonra şeriata ulaşılır. Bu cümleye karşılık gelen diğer ifâde ise şöyle olur: Tarikat ve hakîkatle velâyete ulaştıktan sonra namaz için uygunluk kazanılmış olur. Abdestte hakîki pislik; kan, sidik ve dışkı gibi pisliklerdir. Hükmî pislik ise cünüplük ve abdestsizlik durumudur.)

Şeriatın hükümlerini yerine getirebilme hakkı, tam mânâsı ile taharetten sonra (yani velâyete ulaştıktan sonra) kazanılır. Namazı edâ etme kabiliyeti de o zaman hâsıl olur. O namaz ki; yakınlık mertebelerinin nihâyeti, dinin direği, mü'minin mi'racıdır.