| |
BATMAYAN GÜNEŞ - GAVS-I ÂZAM ...
Dini zâhir ve bâtın bütünlüğü içinde yaşamanın zarureti
ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça görülür. Sahabe nesli
Allah Rasulü s.a.v.’den, sonraki ilk nesiller de sahabi efendilerimizden
aldıkları bu bütünlüğü titizlikle korumuşlardır. Bu manada, sahabe
sonrası nesil olan Tâbiûn ve onlardan sonraki nesil olan Tebe-i Tâbiûn
dönemlerinin din gayreti ve ortaya koyduğu İslâm anlayışı Saadet Asrı’na
büyük ölçüde muvafıktır. Bu dönemlerde İslâm’ın zâhirî yahut bâtınî bir
veçhesinden zayıflık gösterme eğilimi küçük de olsa baş gösterdiğinde,
şer’i şerifin bütün hassasiyetlerini gözeten, İslâm’ın asliyetini ikaz
ve ihtar eden zâtlar savrulmaya izin vermemiştir.
Böyle rabbanî âlimler esasen her asırda var olagelmiştir.
Bu zâtlar Cenab-ı Hak ile olan derin irtibatları, Sünnet-i Seniyye’ye
üstün bağlılıkları ve ümmete olan şefkatleriyle dosdoğru yolu gösteren
kılavuzlardır. Bu seçkin özellikleri haiz binlerce zât sayılabilir.
Asırlar boyunca ümmetin âlimleri ve sâlihleri Allah’ın dininin
muhafazasına hâdim olmuşlardır.
Diğer taraftan bu kutlu hizmette tarikat pîrlerinin
önemli bir yeri vardır. Çünkü onlar kitlelerin Hak ve hakikatle
buluşmasında, yönünü şaşıranların tekrar yola girmesinde, kemalât
arayanların maksuda erişmesinde kıymetli vesileler olarak öne
çıkmışlardır. Hem kendi devr-i ömürlerinde hem vefatlarından sonra
sayılamayacak kadar çok kişiye rehberlik etmişlerdir.
Zikir ve sohbet halkalarıyla İslâm coğrafyasının dört bir
yanını mamur eden on iki büyük tarikat zikredilir. Bunlar arasında ilk
sırada gelenlerden biri Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerine nisbet
edilen Kadiriyye tarikatıdır. Bu yazıda, kendisine tarikat nispet edilen
gönül sultanlarının ilklerinden olan Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. ve
pîri olduğu Kadiriyye yolundan bahsedeceğiz.
Ailesi ve ilim yolculuğu
Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. bugünkü İran’ın Gilan
bölgesine bağlı Neyf köyünde hicrî 470 (miladî 1078) yılında doğar. Anne
tarafından seyyid, baba tarafından şeriftir. Babası Seyyid Musa ceddinin
izinde yürüyen sâlih zâtlardandır. Annesi Ümmülhayr Fatıma hanım
istikamet sahibi kadın velîlerdendir. Abdülkadir Geylânî k.s.’ye “her
şeye gücü yeten, Kadir olan Allah’ın kulu” manasına gelen Abdülkadir
ismi, anne ve babasının ileri yaşlarında iken doğmuş olmasına telmihen
verilmiştir.
Seyyid Abdülkadir erken yaşta babasını kaybederek yetim
kalır ve hamîliğini dedesi Ebu Abdullah Savmaî üstlenir. Savmaî,
zamanının önde gelen âriflerinden kabul edilir. Böylece Seyyid
Abdülkadir ilmî ve irfanî bir ortamda büyür. Temyiz çağından itibaren
geçimlik işlere, annesine yardım eder. Ancak zaman zaman “Sen bu iş için
yaratılmadın!” diye manevî ikazlarla uyarılır. Gençlik çağında Bağdat’a
gitme ve ilim tahsil etme kararı alır. Durumu annesine açar. Evladının
yüksek yaratılışının ve manevî istidatının farkında olan Ümmülhayr
Fatıma rh.a. takdire rıza gösterir. Kocasından miras kalan kırk altını
bir keseye koyar. Yolda düşmesin, kimse çalmasın diye keseyi oğlunun
elbisesinin koltuk altına diker. Ona “el-Emîn” olan Allah Rasulü
s.a.v.’in izinde yürümesini ve asla doğruluktan şaşmamasını tembihler.
Seyyid Abdülkadir Bağdat’a giden bir kervanla yola
koyulur. Yolda bir eşkıya grubunun pususuna düşen kervan dağılır.
Eşkıyalar kervanı talan eder, herkesin elinde avucunda ne varsa alır.
Bir eşkıya, halinden fakirliği ve ilim talebesi olduğu anlaşılan Seyyid
Abdülkadir’e takılmak için “Söyle bakalım, senin neyin var?” diye sorar.
Annesinin doğrulukla ilgili sözü aklından çıkmayan Seyyid Abdülkadir
tereddüt etmeden kırk altını olduğunu söyleyince reislerine götürerek
durumu bildirirler. Eşkıya reisi de sorduğu soruya aynı cevabı alınca
delikanlı doğru mu söylüyor diye bakılmasını emreder. Elbisenin koltuk
altından hakikaten altın kesesi çıkınca reis ve adamları şaşırır. İçinde
bu kadar altının bulunduğu bir keseyi delikanlının çekinmeden ifşa
etmesini anlayamazlar. Reis sorar:
– Niçin altının olduğunu söyledin? Sen söylemesen biz
onları bulamazdık!
Seyyid Abdülkadir yalan söylemeyeceğine dair annesine söz
verdiğini ve kırk altın için sözünü bozamayacağını söyler.
Hayatı yalan dolanla geçmiş eşkıya reisi daha önce hiç
hissetmediği duygularla gözyaşlarını tutamaz. Kalbi yumuşar. Derin
pişmanlık hissi ile çetesine döner ve der ki:
– Arkadaşlar! Senelerce Rabbime olan ahdimi çiğnedim,
eşkıyalık ettim. Şimdi ise bütün günahlarıma tevbe ediyorum. Rabbimin
yoluna giriyorum.
Reislerine sıkı sıkıya bağlı olan eşkıyalar da;
– Reis, senden ayrılmayız. Eşkıyalıkta reisimizdin,
kurtuluşta da reisimiz ol, derler.
Böylece Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin
asırlara uzanacak irşadı daha çocuk yaşında başlamış olur.
İlim tahsili ve tasavvufa yönelişi
Seyyid Abdülkadir, Bağdat Nizamiye medreselerinde
döneminin en iyi eğitimini alır. el-Fetâva’l-Hadisiyye adlı eserde
meşhur fıkıh âlimi İbn Hacer Heytemî’nin naklettiğine göre iki
arkadaşıyla birlikte sûfilerin büyüklerinden Yusuf Hemedânî k.s.
hazretlerini ziyaret eder. Ancak arkadaşları İbn Saka ve Ebu Said
Abdullah bu ziyarette şeyhin ilmini sınamayı amaçlarlar. Seyyid
Abdülkadir bu tavrı çirkin bulur ve ziyaretini Allah rızası için
yapacağını belirtir.
Yusuf Hemedânî k.s. hazretleri ziyaretine gelen bu iki
genç mollanın akıllarındaki soruları onlar daha sormadan cevaplar verir.
Sonra, böyle devam ederlerse düşebilecekleri tehlikeleri anlatır,
nasihat eder. Seyyid Abdülkadir’in halini ise beğenir, ona bazı müjdeler
verir. Allah’ın izniyle maneviyatta çağının en yüksek mertebesine
ulaşacağını müjdeler.
Seyyid Abdülkadir, Bağdat meşâyihinden Şeyh Debbas k.s.’nin
rehberliğinde seyr u sülûka başlar. Şeyh, çok beğendiği bu genç ile
kızını evlendirir. Vefatından sonra Ebu Said Muharrimî k.s. ile manevi
terakkisine devam eder. Her biri itibarlı birer âlim olan bu iki zâtın
medresesi de bulunmaktadır. Şeyh Ebu Said onu medresesine müderris
yapar. Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. zamanla dersleri bırakır; ibadet,
zikir ve tefekkürle geçen riyazet yılları başlar. Bu manada hayat
hikâyesi çağdaşı İmam Gazalî k.s.’ye benzetilebilir. Şeyhi Ebu Said,
Seyyid Abdülkadir’in riyazet ve mücahede ile geçen yıllarının takipçisi
olur. İslâm tarihinde eşine az rastlanır bir riyazet döneminin ardından,
tam yirmi beş sene sonra, Ebu Said Muharrimî k.s. Seyyid Abdülkadir
Geylânî k.s.’ye şeyhlik hırkası giydirir.
Şeyh Muharrimî k.s.’nin vefatı üzerine medrese ve dergâh
hizmetlerinin başına geçen Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. burada ömrünün
sonuna kadar irşad ile meşgul olmuş ve talebe yetiştirmiştir. Ayrıca
haftanın belirli günleri halka sohbet etmiştir. Sözünün ve halinin
tesirinden her geçen gün sohbet halkası büyümüş, mevcut külliye yetersiz
kalmıştır. Bu sebeple bazı genişletme faaliyetleri yapılmıştır.
Özellikle son yıllarında uzaktan yakından gelen on binlerce insan onu
görebilmek, sohbetine katılabilmek için akın etmişlerdir. Böylece
yaşayan evliyaların en büyüğü anlamındaki “Gavs-ı Azam” lakabıyla meşhur
Yusuf Hemedânî k.s.’nin müjdesi tahakkuk etmiştir. Bu sohbetlerin bir
kısmı el-Fethu’r-Rabbanî ve Fütuhu’l-Gayb ismiyle kitaplaşmıştır. 561
yılında (1165) vefat etmiştir.
İslâm coğrafyasında Kadiriyye yolu
Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. sağlığında çok tesirli
sohbet ve vaazları ile insanları cezbetmiştir. Üslubundaki letafet ve
merhamet dili binlerce kişinin irşadına vesile olmuştur. Onun feyzinden
en fazla istifade edenler arasında kendi evlatları da yer alır.
Kalabalık aile nüfusuna, adeta torunlarına kadar velayet hırkası
giydiren Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylânî k.s. Bağdat külliyesine oğlu
Şeyh Abdülvehab’ı halife bırakmıştır. Diğer evlatları Şeyh Abdurrezzak,
Şeyh Abdüzaziz ve Şeyh Abdülcebbar da kâmil ve mükemmil mürşid idiler.
Hak Tealâ cümlesinin sırrını mukaddes kılsın. Onların irşadıyla da pek
çok halife yetişmiş, kendi nesilleri de Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s.
hazretlerinin ilim ve irşadını daha uzak beldelere taşımışlardır.
Mesela Şeyh Abdülvehhab k.s.’nin torunları İslâm’ın en
önemli merkezlerinden Şam’a, Şeyh Abülaziz k.s.’nin torunları Kudüs ve
Mısır’a, Şeyh Abdürrezzak k.s.’nin torunları ise Hindistan, Kuzey Irak
ve Orta Asya civarlarına gitmişler ve buralara Kadiriyye yolunun âdâp ve
erkânını taşımışlardır. İmam Rabbanî k.s. hazretlerinin Nakşibendî
tarikatından evvelki Kadirî silsilesi de Şeyh Abdürrezzak üzerinden
Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerine uzanır. Dolayısıyla
nakşibendîler ile Şeyh Abdürrezzak arasında dolaylı bir irtibat söz
konusudur.
Kadiriyye’nin ilk dönemindeki bu oğul ve torun halifeler
meselesi ilk bakışta babadan oğula geçen bir saltanatı andırsa da,
esasında Kadirî ailesi, aile dışından pek çok âlim ve ârif zâta da
halifelik ve irşad icazeti vermiştir. Bunlar arasında kendi evlatlarının
da bulunması, onların yüksek dinî gayretleri ve tevarüs olunan emanete
sahip çıkmaları ile ilgilidir. 1258’de Moğol istilasıyla yerle bir
edilen Bağdat’tan hicret eden Kadiriyye mensupları bir asır içinde İslâm
coğrafyasının dört bir köşesinde Kadirî sohbet ve zikir halkalarının
kurulmasına vesile olmuşlardır. Allah Tealâ cümlesinden razı olsun.
Anadolu’da Kadiriyye
10. asırdan itibaren pek çok velînin Türkistan’dan yola
çıkarak Anadolu’yu irşada başladıkları bilinen bir hakikattir. Şeyh
Abdülkadir Geylânî k.s.’dan sonra bazı Kadirî dervişleri de Anadolu’ya
gelmiştir. Bugün Samsun’da Tekkeköy olarak isimlendirilmiş ilçeye Pontus
Rum Devleti zamanında Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin
torunlarından Şeyh Zeynüddin’in gelip bir tekke kurduğu, beldenin
isminin bu sebeple verildiği ifade edilir. Ayrıca Afyon’da hicrî 8.
asırda yaşadığı tahmin edilen Abdülkadir Geylânî isminde bir velînin
makamı veya merkadı bulunur. Çorum’da da Abdülcebbar Dede isimli bir
velînin Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s.’nin torunlarından olduğu bilinir.
Yine Doğu Anadolu bölgesine hicret eden Abdülkadir Geylânî k.s.
hazretlerinin torunlarından seyyidler de bulunmaktadır.
Bütün bunlarla birlikte Kadirîliğin sistematik olarak
Anadolu’da yayılışı Eşrefoğlu Rûmî k.s.’ye (v. 1464) dayandırılır. Hacı
Bayram Velî k.s. hazretlerinin damadı ve halifesi olan Eşrefoğlu Rûmî
k.s. kalbine düşen ikinci bir muhabbet ateşi nedeniyle mürşidinden
müsaade alır ve Hama’ya gider. Burada Şeyh Hüseyin Hamevî k.s.’nin
dergâhında Kadirî usulü üzere seyr u sülûk eder ve halifelik alır.
Böylece Eşrefoğlu Rûmî k.s. Kadirîliği Osmanlı’nın en önemli ilim ve
irfan şehirlerinden ikisine, İznik ve Bursa’ya taşır. Onun irşad
faaliyetleri Kadirîliğin Eşrefoğlu kolu olarak tanımlanır. Tarikatnâme
ve Müzekki’n-Nüfûs diye bilinen iki de eseri vardır.
Kadirîliğin İstanbul ve Balkanlarda yaygınlaşması Şeyh
İsmail Rûmî k.s. (v. 1631) vasıtasıyla olmuştur. Kastamonulu olan bu zat
Halvetî tarikatında yüksek mertebe sahibiyken bir gün Şeyh Abdülkadir
Geylânî k.s. hazretlerini rüyasında görür. Şeyhinden müsade alarak
Bağdat’a gider. Burada Kadirî yoluna intisap eder ve kısa sürede
halifelik alır. Başta İstanbul olmak üzere Balkanlar’da pek çok beldeye
Kadirîliği taşır. Sultan Ahmed camisi yapılınca Padişah I. Ahmed, Şeyh
İsmail Rûmî ve Kadirî dervişlerinden cuma zikrini burada yapmalarını
talep eder. O gün Sultan Ahmed camii sayısız velî ve dervişin zikrine
şahitlik eder.
İstanbul Tophane’de Kadirîhâne ismi verilen bir dergâhta
irşad ve zikir hizmetlerini yürüten Şeyh İsmail Rûmî dergâhın avlusuna
defnedilmiştir. Burası tekkelerin kapatıldığı1925 yılına kadar
İstanbul’daki en önemli tekkelerden biri kabul edilmiş ve pek çok
padişah buranın ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmiştir. Buradaki irşad
faaliyetleri de Kadirîliğin Rûmiyye koluna nispet edilir.
Kayıtlara göre 1925 senesinde sadece İstanbul’da altmış
altı Kadirî dergâhı bulunmaktaydı. O zamanlar dört yüz elli bin nüfuslu
bir şehirde bu sayıda Kadirî dergâhı olması Anadolu’da Abdülkadir
Geylânî k.s. hazretlerinin tesirini göstermesi açısından önemlidir. |
|
| |
Farklı bir kaynaktan...
Abdülkadir Geylani Hazretleri 470’te (1077) Hazar
denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde
doğdu. Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî, Gîlânî”,
Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaffuz edilen nisbesiyle şöhret
buldu. Babası Ebû Sâlih Mûsâ’nın dindar bir kimse olduğu bilinmekte,
ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır.
Soyu
Hz. Ali’ye ulaşan soy şeceresi kaynaklarda şöyle verilmektedir:
Abdülkâdir-i Geylânî b. Mûsâ b. Abdullah b. Yahyâ b. Muhammed b. Mûsâ
el-Cevn b. Abdullah el-Kâmil b. Hasan el-Müsennâ b. Hasan b. Ali. Hz.
Hasan soyundan gelen şerifler İdrîsîler, Sa‘dîler (Filâliyyûn) ve
Kâdirîler adı verilen üç kola ayrılırlar. Babasının “Zengî-dost” (zenci
dostu) unvanıyla anılması ve kendisinin Bağdat’ta, a‘cemî (Arap olmayan,
yabancı) olarak tanınması gibi hususlar bahis konusu edilerek, Hz.
Hasan’a varan soy şeceresinin sonradan ortaya konulmuş olduğu da ileri
sürülmüştür. Devrin tanınmış zâhid ve sûfîlerinden Ebû Abdullah es-Savmaî’nin
kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da kadın
velîlerden olduğu kabul edilir.
Eğitimi
Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkâdir, annesinin yanında ve dedesi
Savmaî’nin himayesinde büyüdü. Kendisi on yaşında mektebe gidip gelirken
melekler tarafından korunduğuna inanırdı. Bütün gayesi tahsiline devrin
en önemli ilim ve kültür merkezi olan Bağdat’ta devam etmekti. On sekiz
yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a
gitti (1095).
Orada Ebû Gâlib b. Bâkıllânî, Ca‘fer es-Serrâc, Ebû Bekir Sûsen ve Ebû
Tâlib b. Yûsuf gibi âlimlerden hadis; Ebû Saîd el-Muharrimî (Mahzûmî),
Ebû Hattâb ve Kâdî Ebû Hüseyin gibi hukukçulardan fıkıh; Zekeriyyâ-yı
Tebrîzî gibi dilcilerden de edebiyat okudu. Kısa zamanda usul*, fürû* ve
mezhepler konusunda geniş bilgi sahibi oldu. Bağdat mutasavvıflarıyla
yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Ebü’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs
(ö. 525/1131) vasıtasıyla tasavvufa intisap etti.
Tarikât hırkasını kimden giydi?
Kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu
bildirirler. Hocası Ebû Saîd’in kendisine tahsis ettiği Bâbülerec’deki
medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve
vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre sonra bütün bunları bırakarak
inzivaya çekildi. Menkıbeye göre, yirmi beş yıl kadar süren inzivâ
döneminin sonunda, başka biri yedirmedikçe kendi eliyle hiçbir şey
yememeye ahdetmiş, aradan kırk gün geçtiği ve içinden “açım, açım”
sesleri geldiği halde olağan üstü bir dayanma gücü göstererek direnmiş,
nihayet bu hali Ebû Sa‘d el-Muharrimî’ye mâlûm olmuş, o da bunu alıp
evine götürerek eliyle doyurmuş ve daha sonra da kendisine şeyhlik
hırkasını giydirmiştir.
Kâdirî tarikâtı silsilesi
Cüneyd-i Bağdâdî’ye ulaşan tarikat silsilesi şöyledir: Ebû Sa‘d Mübârek
el-Muharrimî, Ebü’l-Hasan el-Hekkârî, Ebü’l-Ferec et-Tarsûsî, Abdülvâhid
et-Temîmî, Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî. Muhtemelen inzivâ döneminin sonunda
oğlu ile birlikte hacca gitti. Mekke’de tanıştığı birçok sûfîye hırka
giydirdi. Sa‘dî, Gülistân’ın ikinci bölümünde Abdülkâdir’i Kâbe’nin
örtüsüne yapışmış dua ederken gördüğünden bahsederse de tarih itibariyle
onu görmüş olması mümkün değildir. Sühreverdî, onun dört kadınla evli
olduğunu söyler. Ancak ne zaman evlendiği bilinmemektedir. Herhalde
halvete çekildiği zaman evli ve çocuk sahibi idi.
Kabri nerede?
1166 yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.
Dinî ve tasavvûfî düşünceleri
Abdülkâdir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği zaman mensup olduğu Şâfiî
mezhebini bırakarak mizacına daha uygun gelen Hanbelî mezhebine girmiş,
bununla birlikte hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva
vermiştir. Rivayete göre rüyasında Ahmed b. Hanbel Abdülkâdir’den, o
sırada zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, o da
Hanbelî mezhebine girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye
çalışmıştır.
Ona Göre En İyi Mezhep
Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine
“Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî
Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Bütün eserlerinde,
özellikle el-Gunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. “Mezheplerin
en iyisi İmam Ahmed’in mezhebidir” diyerek amel ve itikadda Ahmed b.
Hanbel’i hararetli bir şekilde savunur. Müteşâbihatı te’vile kalkışmaz.
Diğer Hanbelîler gibi te’vili tahrif sayar.
İstivâya tereddütsüz inanır ve bu konuda başta Mu‘tezile olmak üzere
öbür mezhepleri şiddetle tenkit eder. İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhü’l-ekber’deki
fikirleri de bu tenkitlerin dışında kalmaz. Diğer Hanbelîler gibi o da
Kur’an’daki harflerin dahi mahlûk olmadığını söyler. Müşebbihe veya
Mücessime’den olmamakla birlikte bu konudaki görüşü onlarınkine oldukça
yakındır. Hanbelîliği, “İmam Ahmed’in akîdesi üzere bulunmayan evliya
var mıdır?” sorusuna, “Ne şimdiye kadar olmuştur, ne de bundan sonra
olacaktır” diye cevap verecek kadar çok yüceltir. Kelâmdan ve kelâm
âlimlerinden nefret eder. Nitekim Sühreverdî’ye, “Bu ilim âhiret azığı
değildir” diyerek onun kelâm okumasını câiz görmemiştir.
Abdülkâdir’in Hanbelî mezhebine bağlı olması, başta İbn Teymiyye olmak
üzere pek çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına sebep
olmuştur. Şathiyeleri sebebiyle mutasavvıfları tenkit eden İbn Teymiyye
onun bu tür sözleri karşısında ya susmak veya bunları te’vil etmek
zorunda kalmıştır. Meselâ, “Bizim için bir şeyi terkedene, Allah
terkettiğinden çok fazlasını verir” ifadesini çeşitli şekillerde
yorumlayarak şeriata uygun olduğunu ispat etmeye çalışır. Şerhu kelimât
min Fütûhi’l-gayb adlı eserinde şathiye türünden daha başka örnekler
veren İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi şer‘î
hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu
söyler; hatta İbn Akîl’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur.
Kerametlerinin tevâtürle sabit olduğunu iddia eder ve bunların
doğruluğuna inanır. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu konuda aynı fikirdedir.
Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiği zaman
Abdülkâdir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve
öve bitirememişti. Nevevî, Süyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu
takdir edenlerdendir.
Tasavvufu
Abdülkâdir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine
titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere
uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında
görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır.
Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin,
yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.
Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için Sehl et-Tüsterî’nin “sır”
nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata uygun olduğu İbn
Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabul edilmiştir. Semâ*a
karşı değildir. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertîl ve tecvid
üzere okunmasını ister, aksine hareket etmeyi yasaklardı. Gazzâlî’nin
geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam ettirilmiştir
denebilir.
Lakapları
Abdülkâdir-i Geylânî, 1127’de ilk defa vaaz vermeye başladığı zaman
ancak birkaç kişiye hitap ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek
arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için vaaz meclisini
Bâbülhalbe’deki bir camiye nakletti. Açık havada verdiği vaazlarını
dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği, arka saflarda
bulunanların ön saflardakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri
rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için
“Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “el-Bâzü’l-eşheb” (avını kaçırmayan
şahin) unvanıyla da anılan Abdülkâdir’e bu unvan, Demîrî’ye göre şeyhi
Debbâs’ın meclisinde verilmiştir. Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu
ve cenneti vaad ettiğini, bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı
ve kesin konuştuğunu, hitabetinin son derece etkili olduğunu kaynaklar
görüş birliği içinde zikrederler.
Kerametleri
Daha sağlığından itibaren kendisinden birçok keramet nakledilerek
kişiliği tam mânasıyla menkıbeleştirilmiş, gerçek kimliği ise önemini
yitirmiş ve unutulmuştur. İbnü’l-Arabî, “kün” ilâhî kelimesine mazhar
olduğu için Abdülkâdir’den çok keramet zuhur ettiğini söyler. Tasarruf
ve kerametlerinin ölümünden sonra da devam ettiğine inanıldığı için,
müridlerinin darda kaldıkları zaman söyledikleri, “Medet, yâ Abdülkâdir!”
sözü bir tarikat geleneği olmuş, özellikle kadınlar, çaresiz kalanlara
imdat ettiğine inandıkları Abdülkâdir’in ruhaniyetine samimi bir
bağlılık göstermişlerdir. Veysel Karanî ve İbrâhim b. Edhem gibi
Abdülkâdir-i Geylânî de Türk halk edebiyatı ve folklorunda önemli bir
yer tutmuştur. Yûnus Emre’ye nisbet edilen, “Seyyâh olup şu âlemi arasan
/ Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz” mısralarıyla başlayan şiir ile
Eşrefoğlu Rûmî’nin, “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm / Çayırının
bülbülüyüm yâ şeyh Abdülkâdir!” gibi şiirlerinde ona karşı duyulan derin
hayranlık terennüm edilmiştir.
Abdülkâdir-i Geylânî hakkında Dürerü’l-cevâhir adlı bir eser yazan
İbnü’l-Cevzî onu ciddi surette tenkit etmiş, İbn Kesîr de hakkında
söylenenlerin çoğunun hayal mahsulü olduğunu, el-Gunye ve Fütûhu’l-Gayb’da
mevzû hadisler bulunduğunu söylemiştir. Sem‘ânî’nin, “Konuşmasını
dinledim, bir şey anlamadım” demesi, onun tasavvufî hayata yabancı
olduğunu gösterir. İbn Receb, Kitâbü’z-Zeyl alâ Tabakati’l-Hanâbile’sinde
Behcetü’l-esrâr ve benzeri menâkıbnâmelerin hurafe ve saçma sözlerle
dolu olduğunu, bunların Abdülkâdir’e ait olamayacağına dikkat çeker;
Zehebî de bu görüşe katılır. İbnü’l-Arabî, Abdülkâdir-i Geylânî’nin
karşılaştığı kimseleri kokusundan tanıdığını, zira “ricâlü’r-revâih”ten
olduğunu iddia eder ve onu Melâmetî sayar. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre
kendisinden hiçbir keramet zuhur etmeyen Abdülkâdir’in müridi Ebü’s-Suûd’un
makamı, şeyhinin makamından daha üstündür. Zira şeyhi tasarrufta
bulunduğu halde müridi, dilediği gibi tasarrufta bulunması için Hak
Teâlâ’yı kendine vekil kılmıştır. Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek
bunların sekr* halinde söylenmiş sözler olduğuna dikkati çeker. Reşîd
Rızâ da uydurma bir eser olan Gavsiyye risâlesini hayranlarının ona
nisbet ettiklerini, bilhassa Hintliler’in kendisine kutsiyet atfederek
ona taparcasına saygı gösterdiklerini söyler.
Kaç Eseri Var?
Menâkıb kitapları Abdülkâdir-i Geylânî’nin bin kadar eseri bulunduğunu
kaydeder. Bugün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır.
Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait olmadığı kesinlik kazanmıştır.
Bazı eserlerinin çeşitli isimlerle tanınmış olması da sayının artmasına
sebep olmuştur.
Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sade bir üslûp kullanan
Abdülkâdir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken
bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri
tasavvuf edebiyatının güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı
ve ürpertici konuları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını
dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek
onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde
tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle
anlatır. Bilhassa el-Fethu’r-Rabbânî ve Fütûhu’l-Gayb’da insanı
duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve
tesirinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı
büyüktür.
Eserleri
1. El-Gunye Li-Talibi Tariki’l Hak/Hak Yolcularının Kitabı (Kahire
1288). Dinî hükümlerden iman, tevhid ve ahlâkı konu alan bu eser,
muhteva olarak Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-Kulûb’una benzer.
İbadetlerin faziletine ve müslümanların günlük hayatla ilgili hal ve
hareketlerine geniş yer veren el-Gunye’de akaid konuları selef akîdesi
esas alınarak açıklanır. Şîa, Mu‘tezile ve Cehmiyye gibi mezhepler ağır
dille reddedilirken, Allah hakkında teşbih ve tecsîmi andıran bazı
izahlara yer verilir. Eserde tasavvufî konular zühd ve takvâ seviyesinde
ele alınır. el-Gunye bazı dillere tercüme edilmiştir (Farsça trc.
Abdülhakîm es-Siyâlkûtî, Lahor 1282; Türkçe trc. Umdetü’s-sâlihîn fî
tercemeti Gunyeti’t-tâlibîn, İstanbul 1303; A. Faruk Meyan, İlim Esrar
Hazinesi, İstanbul 1971).
2. el-Fethu’r-rabbânî ve’l-feyzü’r-rahmânî (Kahire 1281, 1303).
1150-1152 yılları arasında çoğunu medresede, bir kısmını ribât*ta
verdiği vaazların müridleri tarafından notlar halinde yazılmasından
meydana gelen altmış iki bölümlük bir eserdir. Sonunda vefatını anlatan
bir zeyil vardır. Abdülkâdir-i Geylânî’nin tasavvuf bakımından en önemli
eseri budur. Eser Abdülkadir Akçiçek (İstanbul 1961) ve Yaman Arıkan
(İstanbul 1986) tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
3. Fütûhu’l-Gayb* (İstanbul 1281; Kahire 1304). Oğlu Abdürrezzâk’ın
babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan ve ölürken
yaptığı vasiyetten meydana gelen eserin sonunda bir soy şeceresi yer
alır. Eser İbn Teymiyye tarafından Şerhu kelimât min Fütûhi’l-gayb
adıyla şerhedilmiş (Cidde 1984 [Câmiu’r-resâil içinde], s. 71-189).
Ayrıca Walter Braune tarafından Die Futûh al-Gaib das Abdal-Qadir adıyla
Almanca’ya (Leipzig 1933), Abdülkadir Akçiçek tarafından İlâhî Armağan
(Ankara 1962) adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.
4. el-Füyûzâtü’r-rabbâniyye fî evrâdi’l-Kadiriyye (İstanbul 1281, Kahire
1303). Nesir ve nazım halindeki dua ve evrâddan meydana gelen bir
risâledir. Eser İlâhî Feyzler adıyla Celal Yıldırım tarafından tercüme
edilmiştir (İstanbul 1975).
5. Mektûbât. Abdülkâdir’in on beş mektubu Refet Süleyman Paşa (Mektûbât-ı
Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, İstanbul 1276) ve Abdülkadir Akçiçek (Onların
Mektupları, İstanbul 1966) tarafından tercüme edilmiştir. Ayrıca Fevzi
Paşa tercümesini Bekir Uluçınar sadeleştirerek yayımlamıştır (İstanbul
1981).
6. Cilâü’l-hâtır min kelâmi Şeyh Abdilkâdir. el-Fethu’r-rabbânî’nin 57
ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye
Kütüphanesi’nde (Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 685) bulunmaktadır.
7. Sırrü’l-esrâr ve mazharü’lenvâr. Bir nüshası Süleymaniye
Kütüphanesi’nde (Celâlettin Ökten, nr. 239) bulunan eser, Abdülkadir
Akçiçek tarafından Ötelerden Haber adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul
1964).
8. ed-Delâil. Evrâd ve Salavâtü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser
Süleyman Hasbi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1273,
1306).
9. es-Sirâcü’l-vehhâc fî leyleti’l-Mi'râc (İstanbul 1312). el-Gunye’nin
Mi‘rac’la ilgili bölümlerinden derlenmiştir. Eser, Mustafa Güner (Üç
Aylar ve Faziletleri, Ankara 1975) ve Hasırcızâde (Üç aylar ve Mübarek
Geceler, İstanbul 1984) tarafından tercüme edilmiştir.
10. Akîdetü’l-Bâzi’l-eşheb (Behcetü’l-esrâr’ın kenarında). Çeşitli
kaside ve manzumelerini ihtiva eder. “Muhyî” mahlasını kullanan
Abdülkâdir-i Geylânî’nin “Hamriyye”, “Ümmiyye”, “Tâiyye”, “Lâmiyye”,
“Tasavvufiyye” adlı kaside ve manzumelerini içine alan iki mecmua,
Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Pertev Paşa, nr. 615/3 ve Hacı Mahmud
Efendi, nr. 2598/5) bulunmaktadır.
Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbet edilen diğer eserler şunlardır. Kitâb fî
usuli’d-dîn, el-Esmâ-ü’l-hüsnâ, Kitâb-ı Hamse-i Geylânî, Gavsiyye (Hamriyye).
|
|