MEVZUU:

a) Telvinden (Boyanmadan – Tasavvuf yolundaki talebenin kalbinde meydana gelen değişik hallerden) sonra hâsıl olan temkin (İstikrar – Tasavvufta değişmekten, hâlden hâle geçmekten kurtulup, huzur ve sükûna kavuşma.)..
b) Üç velayet mertebesinin beyanı.
c) Vacib Teâlâ'nın vücudu zatından ayrı olduğu ve daha başka hususlar.

NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü kusurlu Abdülahed oğlu Ahmed'in arzuhâlidir.

Bu haller varidâtı, devam edip geldikçe; onları arz etmek cesaretinde bulunuyoruz.

***

Sübhan olan Yüce Hak yüksek teveccühlerinizin bereketi ile hallerin köleliğinden kurtarıp telvinden (hallerin değişmesinden) halâs ederek temkin makamı ile şerefyab ettikten (değişmekten, hâlden hâle geçmekten kurtarıp, huzur ve sükûna kavuşturduktan) sonra; işin neticesi olarak hayret ve acizlikten başka bir şey hâsıl olmadı.

Vuslattan yana, ayrılmak ve bölünmek kaldı.

Yakınlıktan yana uzaklıktan gayrı bir şey kalmadı.

Marifetten yana da, nekreden (belirsizlikten) gayrisi artmadı.

İlim olarak, cehaletten gayrisi olmadı.

İşte.. anlatılanlardan ötürüdür ki: Arzuhallerin takdiminde duraklama vaki oldu. Sırf ayrılık günlerinin hallerini arz etmeye de cesaret edemedim, iş bununla da kalmadı; bende öyle bir soğukluk meydana geldi ki: Hiç bir şeye karşı bende bir meyil kalmadı; kezâ bir şevk de kalmadı. Tembellik erbabının yolunda olduğu gibi; herhangi bir amelle meşgul olamıyorum.

Bu manada bir şiir şöyledir:

Bir şey değilim, daha noksanı kimdir?
Muattal kalır, o ki bir şey değildir.

***

Neyse; asıl maksada dönelim. Arz edeceğimiz şudur: Acayip bir durum; Sübhan Hak beni şu anda hakk'al-yakîn makamı ile müşerref eyledi. Orası öyle bir makam ki; ilim ve ayn orada birbirine perde değil.. Fenâ ile bekâ, orada bir arada.. Hayret gözünde ve emare yokluğunda ilim ve şuur var. Gaybetin özünde ünsiyet ve huzur var. İlmin ve marifetin varlığına rağmen; cehâlet ve nekreden başka artan yok.

Bu manada bir mısra:

Dikkatle bakıp şaşınız, vuslattaki şaşkına..

Allah-ü Teâlâ bana, katıksız olan sonsuz inâyeti ile; yakınlık ve kemalât basamaklarında nihâyeti olmayan terakkiler nasib etti.

Velâyet makamının üstü, şehâdet makamıdır. Velâyet ile şehâdet makamının nisbeti; surî tecelli ile zatî tecellinin nisbeti gibidir. Hattâ, velâyetle şehâdet arasındaki uzaklık; bu iki tecelli arasındaki uzaklıktan bir misli daha fazladır.

Şehâdet makamının üstünde, sıddıkiyet makamı vardır. Bu iki makam arasındaki mesâfe, ibare ile anlatılmaktan çok uzaktır; ona işaret edilip belirtilmekten yana da çok çok yüksektir.

Sıddıkiyet makamının üstünde, ancak nübüvvet makamı vardır. Nübüvvet ehli zatlara salât, selâm ve saygılar... Nübüvvet makamı ile, sıddıkiyet makamı arasında başka bir makamın olduğu yoktur; hatta muhaldir. İşbu hüküm, yani: Muhal olma hükmü, açık ve sağlam keşifle bilinmiştir.

Ehlullahtan bazılarının isbata çalıştığı, bu iki makam arası vasıtalı olarak bir makam bulup adına:

– Makam-ı kurb (yakınlık makamı).

Dedikleri makama da ulaştım; hakikatine muttali oldum. Ama, nice çok teveccühten ve ağır tazarrudan sonra.. Önce bana büyüklerden bazısının beyan ettiği durum zuhur etti; sonradan da, işin hakikati mâlum oldu.

Evet; bu makamın husulü ancak: Uruc (yükseliş) zamanı sıddıkiyet makamının husulünden sonra olur.. Ne var ki, bunun vasıta oluşu da, teemmül mahalli olup düşündürür. Yani: İki makam arasında vasıta oluşu..

Neyse..

İşin hakikatini bu suretle huzurunuza vardıktan sonra; inşaallah tafsilâtı ile arz edeceğiz..

Bu makam, (yani: sıddıkiyet makamı) cidden yüksek bir makamdır.. Yükseliş menzillerinde; bunun üstünde bir makam bilinmiyor. Allah-ü Teâlâ'nın vücudunun, zatından ayrı bir mana taşıdığı da bu makamda zahir oluyor. Ehl-i Hak bilginleri katında mukarrer olan da budur. Allah-ü Teâlâ, onların çalışmalarım şükrana lâyık eylesin.

Buradaki bu vücud, yolda kalmaktadır; sonra, yükseliş onun ötesinde devam eder.

Nitekim, üstte anlatılan manayı, Şeyh Ebülmekârim Rükneddin Alâüddevle bazı eserlerinde anlattı.

Bu vücud âleminin üstünde; Melik Vedud zatın âlemi vardır.

Sıddıkiyet makamı, bekâ makamı olup bu âleme bakar. Nüzul itibarı ile, âleme ondan daha alta dönük olan nübüvvet makamıdır ki: Hakikatta, sıddıkiyet makamından daha yüksektir. Zira, nübüvvet makamı, ayıklık ve bekâ makamıdır.

İşbu anlatılanlardan anlaşılıyor ki: Kurb makamı için; anlatılan iki makam arasında bir berzahiyet durumu yoktur; çünkü bunun gözü, sırf tenzihe dönüktür; yükselişin de tamamı sayılır. O iki makamla bunun arasında çok fark vardır.

Bu manada bir şiir şöyle gelmiştir:

Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
Kavlini ezelî ustamın konuşmalıyım.

***

Şer'î, nazarî, istidlali ilimler (şeriatın görerek delillerle elde edilen bilgileri): Zarurî ve keşfi olmuştur. Bunlarla şeriat âlimleri usulleri arasında kıl kadar fark yoktur. Ancak, bu ilimler, icmal yolundan tafsile getirilmiş; nazariyattan zaruriyata çıkarılmıştır.

Bu manada, Hâce-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hz.'ne şöyle soruldu:

– Sülûktan maksat nedir?.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şöyle anlattı:

– Bundan maksat, icmâl yollu olan marifeti tafsile dökmektir; istidlâli (delile dayalı) olanı da keşfe (kalp gözüyle görmeye, ilham ile bilmeye) getirmektir.

Bunlardan başka bilgilerin hâsıl olacağını söylemedi.

Evet; bu tarikatta, çok çok ilimler zuhur eder; çok değerli irfan duyguları hâsıl olur. Lâkin, bütün bunları geçmek gerekir.

Bir salik, sıddıkiyet makamı sayılan nihayetler nihayetine ulaşmadıktan sonra; bu hakikat ilimlerinden, yakîn haline dayalı marifetlerden yana nasibi olamaz.

Ne olurdu bileydim; bu makamın ilimlerinden, marifetlerinden yana hiçbir nasipleri olmadığı halde, ehlullahtan kimlerdir ki: Kendileri için bu makamdan nasibe kâil olurlar?.. Yolu nedir?. Şu âyet-i kerime bu mânâda ne kadar güzeldir:

– «Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.» (12/76)

***

Kaza ve kader meselesinin sırrına da muttali oldum. Bunlarla, Şeriat-ı garranın esasına aykırı olmayan bir yolla bu meseleyi bildim. Şekillerin hiç biri ile, onların arasında aykırılık yoktur. Hem de, icâb (mecburiyet) noksanlığından ve cebir (zorlama) şaibesinden münezzeh ve beri olarak. İşbu mana zuhurda; mehtaplı gecedeki ayın on dördü gibidir... Asıl şaşılacak durum şu ki: Şeriatın esâsına aykırı bir durumu olmadığı halde, bu meselenin gizli tutulmasına sebep nedir?. Şâyet onda, bir aykırılık şaibesi olsaydı; gizli saklı tutma işinde bir bağlantı kurulabilirdi. Belki de bu sır şu âyet-i kerimede saklıdır:

[Yine bunun gibi kaza ve kader meselesinin de iç yüzüne vâkıf oldum. Bu konuda da şeriat-ı garranın zahiriyle, elde ettiğim bilgiler arasında hiç bir yönden çatışmanın olmadığını öğrendim. Bu bilgilerim, ayın on dördüncü gecesindeki dolunay gibi, Allah Teâlâ'nın mecbur olduğu anlamına gelen icâb noksanlığından ve kulun, yaptıklarından sorumlu olmayıp mecburen yaptığını ifâde eden cebr şâibesinden uzaktı. Şeriatın esâslarına aykırı olmadığı halde Allah'ın bu konuyu hangi hikmete binâen gizlediği, doğrusu hayret edilecek bir durumdur. Şâyet bu konuda şeriatın esâslarına karşı aykırılık şâibesi olsaydı, o takdirde bunu gizlemesinin sebebi anlaşılabilirdi. Hakîkat şu ki: / SEMERKAND Tercümesi]

– «Yaptığından suâl olunmaz.» (21/23)

Bu manada gelen bir şiir şöyledir:

O kimdir söz eder işi hakkında;
Ey sözcü, rızâ ve teslim dışında.

***

Maarif ve ilimlerin feyizleri, bahar bulutlarından yağan yağmur gibi feyiz olarak gelmektedir. O şekilde ki: Kuvve-i müdrike, (idrâk kuvveti, akıl gücü) onu taşımaktan âciz durumdadır. Kuvve-i müdrike, mücerred (soyut) bir tabirdir. Yoksa, Yüce Sultanın ihsanları, ancak onu taşıyabileceklere yüklenebilir.

***

İlk önceleri, bu duyulmamış ilimleri kitaba yazmak için içimde bir heves vardı; ama buna muvaffak olamadım. Bu hususta, bende bir ağırlık ve zorluk oluyordu. Sonunda, kendi kendimi teselli ettim. Şöyle ki:

Bu türlü feyiz yollu gelen ilimlerden gâye meleke husûlüdür; onu ezberleyip durmak değildir. Nitekim, ilim talebeleri; ilmi, mevlevi bir melekeye nâil olmak için öğrenirler; yoksa sarf, nahiv ve diğer ilimlerin usullerini ezberlemek için değildir.

***

Yukarıda işaret edilen ilimlerden bazılarını arz etmek istiyoruz. Önce şu âyet-i kerime ile başlayalım:

– «Onun benzeri gibi yoktur: o, hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.» (42/11)

Bu mübarek cümlenin başı; zâhir olan mânâ gibi, sırf tenzihin isbatıdır.

– «Hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.» (42/11)

Bölümü ise, tenzihi tam ve tekmil etmektedir. Bunların daha açık beyânı şöyledir:

Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunun sübûtu; toplu mânâda olsa dahi, bir benzeyişin sabitliği dolayısı ile vehim yollu vardır. İşte, Allah-ü Teâlâ bu vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan (yani yaratılmışlardan) nefyetmektedir. Kısaca şu mânâ anlatılmak istenir: Hakkıyla işiten, kemâliyle gören o Yüce Allah'tır.

Bu mana yanlış anlaşılmasın; biraz daha açılalım:

Mahluklarda, göz ve kulak mevcuttur; ama bunların, gerçek manası ile görmekte ve işitmekte bir dahli yoktur. Sübhan olan Yüce Hak, kulağı ve gözü yarattığı gibi; görmeyi ve işitmeyi de yaratmıştır. Hem de, âdet olduğu yoldan, sözü edilen iki sıfatı yarattıktan sonra.. Bunda mahlûk sıfatların hiçbir tesiri yoktur.

[Bunun izâhına gelince; işitme ve görme vasfının mahlûkata da nisbet edilmesi kısmen de olsa Allah Teâlâ ile aralarında bir benzerlik bulunduğu hissini uyandırmaktadır. Bu sebeple Cenâb-ı Allah mahlûkatın işitme ve görmesini reddetmiştir. Yani âyetin mânâsı, "İşiten ve gören O'dur, başkası değil" şeklindedir. Yaratılmışlarda bulunan işitme ve görme özelliğinin görme ve işitme konusunda bir tesiri yoktur.  /SEMERKAND Tercümesi]

Bu arada bir tesir sözü edecek olsak dahi; ondaki bu tesir dahi mahluktur. O mahlukların kendileri sırf cemad (cansız) nev'inden olduğu gibi; aynı şekilde sıfatları da cemad nev'inden sayılır.

Üstte anlatılan mânâya bir misalle yol verelim:

Allah-ü Teâlâ Kadir sıfatı ile, sırf kudreti icabı taşta bir konuşma yarattığı zaman:

– Hakikaten taş konuştu.. Onda konuşma vasfı vardır.

Denemez.

Hülâsa olarak, mânâ bu merkezdedir. Taş cemad sayılır; anlatılan sıfatın onda varlığı farz edilse dahi, o da kendi gibi cansız cemaddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur. İşte, bütün sıfatlar, üstte anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.

Bu babda asıl anlatılmak istenen gâye şudur: Bu iki sıfat; diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur etmekte olduğundan, Allah-ü Teâlâ, onların nefyi için bir özellik yarattı. Kalanların nefyi, bunlara kıyasla daha uygundur.

Şu da ilim üzerine bir ilmî görüş..

Sübhan olan Yüce Allah, mahlukta önce ilim sıfatını yarattı; sonra onun mâluma teveccühünü (bilinene yönelmesini) yarattı. Daha sonra o sıfatın, bu mahlukla ilgisini yarattı. Daha sonra bu malumun ona inkişafını yarattı. İlim sıfatını yaratmasının akabinde dahi mahlukta inkişafı yarattı.

İşbu yaratma durumu, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre olup gitti. İşte, bundan da bilinmiş oldu ki: Anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.

[Yaratıklarda bulunan bilme vasfı böyledir. Allah önce yaratıklarda bilme vasfını yaratır. Ardından onun bilinecek şeye yönelmesini yaratır. Sonra bu bilme vasfının bilinecek olanla alaka kurmasını yaratır. Haliyle bilinecek olan bu şey fark edilir. Bunun akâbinde adet üzere o şeyin bilinmesini yaratır. Dolayısıyla bilme vasfının fark etmede bir tesiri söz konusu değildir. N. AKSU]

Şimdi, üstte anlatılan mana yolundan; daha önce anlatılan işitme ve görme sıfatlarını tekrar ele alalım. Şöyle ki:

Allah-ü Teâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Sonra duymayı ve işitilen şeye teveccühü yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrâkini yarattı.

Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin dönüşünü ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra (görmeyi ve) görülen şeyin idrakini yarattı.

Anlatılan kıyas, sâir sıfatlarda dahi câridir.

Tam manası ile işiten, gören o kimsedir ki: İşitmesinin ve görmesinin başında; anlatılan iki sıfat bütünüyle kendisinde buluna.. Bir kimse böyle değilse o; hakkiyle işiten, kemaliyle gören olamaz.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlukların sıfatları da, kendileri gibi, cemadat nev'indendir.

Bu mânâda son kelâm şudur:

– Allah-ü Teâlâ, yaratılmışlardan, başlıca bu sıfatları nefyetti; artık onlar için kendilerine has olan bir sıfat yoktur. Bu sıfatlar, Sübhan Allah'ın zatı için sabit olmuştur ki; tenzihle teşbih beyni (arası) birleştirile.. Hattâ, mevzuumuz olan âyet-i kerimenin tamamı; tenzihin isbatı, başlıca benzeyişin nefyi içindir.

Birinci manada anlatılan bilgi.. Yani: Bu mahluklardaki sıfatların Sübhan Hakka ait oluşunu, onların kendilerini (mahlukları) sırf cemâdat çeşidinden sayıp, anlatılan sıfatların onlardaki zuhurunu görmek için şu misal yerindedir: Oluk, testi ve bunlardan zuhur eden su.. Sıfatların onlardaki zuhurunu, mahlukta anlatılan misaldeki gibi görmek, velâyet makamına yakışan ilimler meyânında sayılır.

İkinci manada anlatılan bilgiye gelince.. Yani: Bu mahlûklardaki sıfatların, Sübhan Hakka ait olduğunu vicdanen görmek, bilmek.. Cemadatta görüldüğü gibi.. O mahlukları dahi, ölüler misali şuursuz itikad etmek.. Nitekim, bu mânâda, Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

– «Sen meyitsin; onlar dahi meyitlerdir.» (39/30)

İşbu mânâda anlatılan ilim, şehâdet makamına yakışan bir ilimdir.

Bu misalle, aynı zamanda; iki makam arasındaki fark dahi anlaşılmış oldu.

Az şey, çoğa delil olduğu gibi; damla su, bolluğa delildir.

Bu mânâda bir şiir şöyledir:

– Senenin bolluğu bahardan bellidir.

Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Sübhan Hakka bağlamazlar.

– Bu fiillerin fâili Allah'tır.

Demezler. Allah-u Teâlâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım.. Şöyle ki:

Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç bir şekilde:

– Bu şahıs hareket etti.

Denmez.. O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden ancak taştır.

Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, onda görülen hareket dahi öyledir. Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket.. Bu mânâ icabı olarak; anlatılan hareket icabı bir şahsın öldüğünü farz edelim; hiç bir şekilde:

– «Onu taş öldürdü» denmez.

Şöyle denir:

– Taşı atan şahıs öldürdü..

Şeriat âlimlerinin kavli, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur. Allah-u Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler:

– Kullarda görülen yapılmış işler, aslında Sübhan Hakkın yarattığı san'atıdır. Dilemek ve seçmek sureti ile işlerin onlardan çıkmasına rağmen durum budur. Fiillerin masnuiyetinde (işlerin yapılmasında) onların bir dahli yoktur.

Onların işleri, yapılan amelin meydana gelişine göre olan tesir dışında; belli karışık bazı hareketlerden ibarettir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Durum anlatıldığı gibi olunca, onların fiillerine sevap ve ikab akla yakın bir şey olmaz. Zira onların durumu, taşa verilen bir emir gibidir. Taşın fiiline yapılacak zem ve medih gibi olur.

Bu suâle vereceğim cevap şudur:

– Taşla mükellef kişiler arasında fark vardır. Teklifin yeri, güç ve iradenin bulunduğu yerdir. Taşta ise ne irade vardır; ne güç. Halbuki mükelleflerde irade vardır. Lâkin, onların bu iradeleri de, Sübhan Hak tarafından yaratıldığından; muradın husulü bâbında bir tesiri yoktur. Dolayısı ile, işbu irâde meyyit gibidir.

Hülâsa: Murad olan dahi, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre; tahakkuk ettikten sonra mahluktur, (yaratılmıştır.)

Her ne kadar, mahlukun kudretinin müessir olduğu söylenirse de, isterse umumî manada olsun; kaldı ki: Maveraünnehir âlimleri de bu yola gitmişlerdir, işbu tesir dahi kudrette mahluktur. Tıpkı kudret kendi zatında mahluk olduğu gibi.. Çünkü onun tesiri zımnında asla mahlukun bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.

Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım:

Bir şahıs, birinin tahriki sonucu; yukarıdan aşağı bir taşın indiğini ve bir hayvanı (canlıyı) öldürdüğünü gördüğü zaman inancı şudur: Bu taş cemad nev'indendir; kezâ o taşı harekete getiren fiil dahi cemaddır. Şuna da inanır: Bu fiilin neticesi olan ölüm dahi cemaddır.

Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır; sırf ölüdürler..

– «Hayy Kayyum.» (2/255)

Ayet-i kerimesinde anlatılan sıfatın sahib-i hakîkisi Allah'tır.

– «Hakkiyle işiten; kemaliyle görendir.» (42/11)

Meâline gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan, yine odur..

– «Tam manası ile bilen, gerçekten haberdar olandır.» (66/3)

Mealindeki âyet-i kerime ile anlatılan yine odur.

– «İrâde buyurduğunu yapandır.» (85/16)

Mealindeki âyet-i kerime ile beyân edilen Yüce Zat yine odur.

Ve şu meâldeki mübarek âyet, onun şanında ne kadar güzeldir:

– «Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin..» (18/109)

***

Edep dışı saydığım işler arttı; sözü uzatmam haddi aştı.

Ne yapabilirim ki? Kelâmın güzelliği, mutlak Cemil Zattan geliyor. Beni öyle bir yere ulaştırdı ki, orada: Söz uzadıkça güzelleştiği sanılıyor. Her ne miktar ondan anlatılsa; lezzet ve halâvette en üst dereceye varılıyor. Bununla beraber, kendimi o Yüce Zat'tan konuşmaya münasip görmüyorum: Hattâ, ismini dahi söylemeye cesaret edemiyorum.

Bu mânâda bir şiir var:

Misk, gülsuyuyla yusam ağzımı bin kere;
Yine de ehil olamam hiç onu zikre..

Bir başka mânâda şiir:

İnsana yakışan odur ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Bu arada, asıl dilek şudur: Bol teveccüh ve inâyet..

Yaramaz hallerimi nasıl arz edeyim?. Kendimde her ne gibi iyi bir hal bulsam; o, anlattığım üstün teveccühün bir başlangıcıdır.

Yoksa:

Ben yine o Ahmed'im, hiç değişmedim..

***

Meyan Şah Hüseyin'e tevhid yolu zuhur etti; şu anda onunla hazza dalmış durumda.. Hatıra, onu oradan çıkarmak geliyor ki; hayrete ulaşsın; asıl gâye de budur.

Muhammed Sadık, kendini zapt edemiyor; bunu küçüklüğüne vermek gerek. Seferde arkadaş olsa; çok terakkiye nâil olur. Dağa çıkarken, arkadaştı; çok terakkiye nâil oldu. Hayret ummanından kana kana içti. Hayret babında, bu Fakir'le onun tam bir münâsebeti var.

Şeyh Nur dahi aynı şekilde bu makamdadır. Çok terakki etti. Bu Fakir'in yakınlarından bir genç var; hoş halli cidden. Berki tecelliye yakındır; galiba ona karşı istidadı da var.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi