MEVZUU:
a) İsim, sıfat, şüun ve itibarlardan münezzeh olan Yüce Mukaddes Zat-ı Baht'le
alâkanın beyanı.
b) Misilden münezzehliği, misli olmak; keyfiyetsizliği keyfi sayıp, bağlandıktan
sonra fitneye düşenleri zemmetmek.
c) Çeşitli ilimlerin ve maarifin üzerine kurulan fenâ halinin değişik
kademelerinin beyanı.. Bunlar gibi daha başka şeyler.
NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Muhammed Çeterî'ye yazmıştır.
***
Mübarek mektup ulaşması ile, çokça ferahlık getirdi Sübhan Allah, bizi ve sizi zatı ile daim eylesin; bir lahza dahi, zatından gayrına bırakmasın.
***
Her ne şey ki, Yüce Sübhan Allah'ın Zat-ı Baht'ının gayrıdır; o şey:
– Gayr ve sivâ..
Olarak tabir edilir. İsterse, bu GAYR olan şey, isimler ve sıfatlar olsun. Kelâm ulemasının, sıfatlar için:
– Ne aynıdır, ne de gayrıdır. Demeleri bir başka manayadır. Onlar:
– Gayr.
Deyimi ile, ıstılah manasındaki gayr tabirini murad etmişlerdir. GAYRÎYET tabirini de bu manada nefyetmişlerdir; mutlak manada değil; özel bir manada nefy ise; umumî manada nefyi gerektirmez. Kaldı ki, selbler olmadan, Zattan tabir de mümkün değildir. Zat mertebesinde dahi, her isbat, ilhaddır. Tabirlerin en değerlisi, ibarelerin en toplu ifadesi; yani: Zat şanında; şu âyet-i kerimenin ifade ettiği manadır:
– «Onun misli gibi bir şey yoktur.» (42/11)
Bunu, Farisî manada şöyle ifade etmek mümkündür:
– Biçun. (Belli bir vasfa sığmayan. Cenab-ı Hak.) Biçigûne. (Benzeri olmayan.)
Yüce Hakkın Zatı şanında ilme, şühuda, marifete yol yoktur. Her ne şey ki, onu; gözler görür, kulaklar duyar, zanna girer; o, Yüce Hakkın gayrıdır. O şeye alâka peydah etmek, Yüce Hakkın gayrı ile alâkadır. Bunun şu kelime ile nefyi gerekir:
– Lâ ilahe. (İlâh yoktur.)
Misli bulunmaktan münezzeh Zatı isbat ise; şu kelime ile olur:
– İllallah.. (Ancak Allah vardır.)
Bu isbat, önceleri taklid yollu olur. (Yani: Bir başkasından görüp ona uymak..) Sonra bu taklid, tahkike döner.
***
İşin nihayetine varmayan bazı sülûk erbabı, misli olmayı ve keyfiliği, misilden ve keyfiyetten münezzeh olmanın aynı sanıp şöyle dediler:
– Şühudun ve marifetin (görmenin ve anlamanın) oraya varma imkânı vardır.
Mertebeler ciheti ile, taklid erbabı, bunlardan daha faziletlidir.
Şundan ki: Taklid erbabı, nurlarını nübüvvet kandili nurundan almışlardır, ona salât ve selâm olsun.. Onda bir hata yolu yoktur. Ama, anlatılan kusurlu zatların uydukları ise; sağlıklı olmayan keşiftir.
Bu manada bir mısra:
İki görüş beyninde ne yollar var bakın.
Hali anlatılan cemaat, her ne kadar, Zatî şehadeti isbat ederlerse de, hakikatta o Zat'ı inkâr ederler. Bilemezler ki: Bu makamda isbatın kendisi, inkârın aynıdır.
***
İmam'ül-Müslimin îmam-ı Azam Kûfî bir münacaâtında şöyle demiştir:
– Sübhansın, hakkiyle sana ibadet edemedik; lâkin hak marifetle sana karşı irfana sahib olduk.
Burada, hakkiyle ibadeti eda edemeyişin manası açıktır. Hakkiyle marifetin husulü ise; ancak:
– «Onun misli gibi şey yoktur.» (42/11)
Unvanı ile bilmeye bağlıdır.
Ebleh zümresi bundan şu mânâyı anlamasın ki: Bu marifet kademelerinde; havas, avam, müptedi ve müntehi aynı seviyededir. Onun bilemeyişi de, ilimle marifeti ayırd edemeyişindendir. Zira, ilim müptedi için olup marifet müntehi içindir. Marifet, fenâ haline varmadan hâsıl olmaz; bu devlet fâni olandan gayrına müyesser olmaz.
Mevlevî (Mevlâna) Mesnevi'de şöyle anlattı:
Bir kimse bulmazsa Mevlâsı yolunda fenâ;
Nasibi olmaz onun hiç Kibriyâ yoluna.
Anlatılan mânâya göre, marifet ilmin ötesindedir.
Şu da bilinmesi gereken bir durumdur ki: İlmin ve bilinen idrâkin ötesinde bir şey vardır; ondan: Marifet diye bahsedilir. Aynı zamanda ona:
– İdrâk-i basit..
Dahi denir. Bu manada bir şiir:
Dostum, boşuna değildir bunların hiç biri;
Eşi bulunmaz acib garib sözdür her biri.
Mesnevî'den alınan bir başka şiir de şöyledir:
Vardır nâsın Rabb'ının, canı ile nâsın;
İttisali, yoktur yeri şeklin, kıyasın..
Gerçi:
– Nâs..
Dedim nâs için, ama değildir;
O canana göre, canından başka nâsın..
***
Fenâ derecesinde değişik kademeler olduğundan; şüphesiz, müntehiler arasında, marifet derecesinde farklar bulunur. Bir kimsenin fenâ hali, tam manası ile tamam olursa; onun marifeti dahi tam manası ile kemâl bulmuş olur. Fenâ derecesi düşük olanların, haliyle marifet dereceleri de düşük olur. Bu kıyas devam edebilir..
***
Sübhanellah! Söz, nereden nereye geldi!.
Durumuma lâyık olan: Bir şey hâsıl edemeyişimden, muradımın hâsıl olmayışından, sebâtımın ve istikâmetimin olmayışından yazmamdı.. Bu manada, dostlardan yardım talep etmemdi. Üstteki kelâmlarla benim ne münasebetim olabilir ki?. Bu manada bir şiir:
Bir kimsenin, haberi yoktur kendinden;
Gücü yeter mi diye öteden beriden..
Lâkin himmet-i âliye, tıynet-i samiye (üstün gayret, üstün yaratılış); beni düşük şeylerle kanâata asla yetinmeye bırakmıyor. Bunun için mertebemden çıkıyorum. Şayet bir şeyler söylediysem, bunun için söyledim. Başka bir şey için değil. Bir şey istiyorsam, onu istiyorum; isterse bir şey bulmayayım. Eğer hâsıl ettiğim bir şey varsa, hâsılım odur; isterse başka bir şey olmasın. Şayet, benim için bir vuslat olursa vüsulüm onadır; isterse, benim için böyle bir şeyin husulü olmasın..
Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; bazı büyüklerin ibarelerinde anlatılan Zatî şühuda dair manalar, kemâl erbabından gayrına belli olmaz. Noksanlara, kusurlulara onları anlamak muhaldir.
Bir şiir:
O ki, bilmez hal-i kiram, anlamaz meram;
Kısa kes sözleri, sükût eyle vesselam..
Mektubun baş kısmına şu kelimeler yazılmış:
– Hüve'z-zahir Hüve'l-batın. (Zahir odur, batın odur.)
Ey Mahdum,
Bu:
– Hüve'z-zahir Hüve'l-batın.
Cümlesi sahihtir; lâkin Fakir bu kelâmdan tevhid manasını çıkaramıyor. Yani: Vahdet-i vücud.. Hem de, uzun müddetten beri.. Bu hususta ben, ulema ile bu cümlenin mânâsını anlamakta müttefikim. Mânâ sıhhati zımnında onlara uyarım. Şundan ki: Bunların sözlerindeki sıhhat, doğruluk, bana göre; erbâb-ı tevhidin sözündeki sıhhattan daha fazla malumdur. Bu manada:
– «Herkese, yaratıldığı şey müyesser olur.»
Hadis-i şerifi açıktır. Bu manada bir şiir de vardır:
Çünkü, insanlardan her biri;
Görür kendine has işleri..
Bir insan için, en çok ne gerekli ise; onu yapmalıdır; onunla mükelleftir. Bilhassa emirleri tutup yasaklardan kaçmak ona düşer. Bu manayı bir âyet-i kerime şöyle anlatır:
– «Resulün size verdiğini alınız; size yasak ettiğinden de çekininiz; Allah'a karşı muttaki olunuz.» (59/7)
***
İnsan ihlas sahibi olmakla memurdur. İhlâs ise, fenâ halinin ve zatî muhabbete sahib olmanın dışında tasavvur edilemez.
Bu arada, hiç şüphe yok ki: Fenâ halinin mukaddimeleri sayılan ON MAKAMIN elde edilmesi gerekir. (Bu on makamın ne olduğu, eserin bu kısmında anlatılmamıştır; ancak şunlar olması gerek: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaât, uzlet, zikir, teveccüh, sabır, murakabe ve rızâ..)
Fenâ hali, her ne kadar sırf mevhibe (ihsân, bağış, Allahü Teâlânın kuluna ihsânı) ise de; ancak onun mukaddimeleri ve ön işleri vardır. Bunlar da, çalışma ile elde edilebilir.
Bazıları fenânın hakikatına, bu mukaddimeleri ve ön işleri yapmadan erebilir. Bu da, onun hakikî manada: Riyazetlerle mücahedelerle tasfiyesi sonunda olur. O zaman, bu kimsenin hali, şu iki durumdan hâli olamaz:
a) Durup kalanların durdukları yerlerden birinde durur kalır.
b) Noksanı olanları kemâle erdirmek için bu âleme döner gelir.
Birinci yerde durup kaldığını düşünelim: Anlatılan makamların hiç birinde seyrini yapamaz. İsimlerin ve sıfatların geniş tecellilerinden haberdar olamaz.
İkinci duruma geldiğini düşünelim: Âleme döndüğü zaman, makamların ayrıntılarında seyrine geçer. Sonsuz tecellilere girer. Sureta, bir mücahede içinde görünür; lâkin hakikî manada tam bir zevk ve lezzet içindedir. Zâhiri riyâzet içindedir; ama batını nimetlere ve lezzetlere dalgındır.
Bir mısra:
Bu ne saadettir; kimin ola acaba?.
Burada şöyle bir şey söylenemez:
– İhlâs, imtisâli (uyulması) gereken, emirli işler cümlesinden olduğuna; fenânın hakikatına varılmadan, tahakkuk da etmeyeceğine göre; cümle ulema, suleha (sâlihler) ve ahyâr (hayırlılar) nâm zatların hepsi; fenânın hakikatına eremedikleri için ihlâsı terk ettiklerinden ötürü âsidirler. Böyle şey söylenecek olursa, şöyle deriz:
– İhlâs parçalarından bazılarının zımnında (açıktan olmayarak, imâ yollu) olsa dahi, ihlâsın kendisi onlar için de hâsıl olmuştur. Fenâya bağlı olan kısım ise.. İhlâsın kemâlidir ki bu; ihlâsın bütün efrâdını câmidir. İşbu mânâ içindir ki:
– İhlâsın hakikati, fenâ olmadan hâsıl olmaz.
Dendi; ama şöyle denmedi.
– İhlâsın kendisi fenâ olmadan olmaz.