MEVZUU:

a) Huzurun devam keyfiyeti; (şekli)
b) Gaflet kaynağı uykusunda onunla (Yüce Allah'ın varlık tecellisi ile) olduğuna dair sorulara cevap mahiyetindedir.

NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Molla Hasan Keşmirî'ye yazmıştır.

***

Mübarek mektubunuz, gelmesi ile şeref verdi.

Bu mektupta bir soru yer almış. Soru özetle şöyledir:

– Uyku halinde huzur ve Yüce Hakkın zâtı ile olma hâli nasıl bilinecek?.

Zira, uyku baştan sona gaflet hâlidir. Onda idrâk, insan gücü boşa alınmıştır.

Anlatılan huzur ise.. elde edilmesi büyük bir devlettir. Bu durumu bu yolun bazı ileri gelenleri bildirmiştir.

***

Ey Mahdum,

Bu müşkilin halli için, bir mukaddime yapmaya ihtiyaç olup onun mutlaka açıklanması gerekir. Derim ki:

– Terakki ve uruc (ilerleme ve yükselme) yolu, bu heyulanî (ürkütücü hayalî) cisimle olan alâkasından önce; insaniyet ruhuna kapalı idi.. Bir zindanda, bağlı ve hapsedilmiş durumda idi.. Bu mânâ şu âyet-i kerimede vardır:

– «Bizden istisnasız, herkesin malum bir makamı vardır.» (37/ 164)

Ama, onun tab'ına (tabiâtına) bir cevhere-i nefise kondu.. İşbu cevhere-i nefise şu idi. Nüzul şartlı terakki ve uruc istidadı (İniş, alçalış şartına bağlanan ilerleme ve yükselme kâbiliyeti).. Bu cihetle de, melek üzerine olan üstünlük meziyeti mukarrer bir durum aldı (karar kıldı)..

Bundan ötürüdür ki: Noksan sıfatlardan münezzeh Hak, kemâl mânâdaki keremi ile bu nûranî cevheri, bu zulmanî cisimle birleştirdi.

Nûr ile zulmeti bir araya getiren, sonunda işi yaratılma mânâsına bırakan Yüce Zât, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Anlatılan iki şeyden her biri, diğerinin karşısına çıkınca, hakikatta biri diğerine nakş'olur duruma gelince.. Yüce Sultan Mutlak Hakim Allah, ruha, nefisle ilgilenmek ve ona aşık olmak bağlılığını ihsan eyledi. Tâ ki: Bu içtima (bir araya gelme) hakikat olsun ve bu intizam istikrar bulsun..

İş bu ilgilenmeyi dahi intizam için bir sebeb eyleyip şöyle buyurdu:

– «Gerçekten biz insanı, en güzel kıvamda yarattık; sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.» (95/4 - 5)

İşbu âyet-i kerime, anlatılan mânâya bir işârettir.

Ruh için anlatılan iniş; hakikatta zemme benzeyen bir medih (kötülemeye benzeyen bir övme) kabilindendir.

Bundan sonra, ruh tamamen nefis âlemine düştü; her haliyle ona yöneldi. Haliyle, böyle olması üstte belirtilen sevgi bağlılığı ile oldu. Kendini ona tabi kıldı. Hatta, bir defada (tek seferde), kendini unuttu. O kadar ki; kendisinden anlatılırken:

– Nefs-i emmâre-i bissui. (Kötülük işleten nefis..)

Tabiri kullanıldı..

Bu durum dahi, rûh için bir başka letâfet oldu. Şu yoldan ki; kemâl mânâsındaki letâfetinin bir gereği olarak, her neye teveccüh eylese; onun hükmünü almaktadır (kendisi onda kaybolmaktadır).

Yukarıda işâret edildiği gibi, rûh kendisini unutunca; zarurî olarak, yüce mukaddes olan mertebesinde geçen huzurunu dahi aynı şekilde unuttu. Tam mânâsı ile, gaflete daldı; zulmet hükmünü aldı.

Üstte işâret edilen sebebden; Allah-ü Teâlâ, kereminin kemalinden ve kullarına şefkatından dolayı peygamberler çıkardı. Onlara salât ve selâm..

Kulları, o büyük zatlar vasıtası ile zatına davet eyledi... Kendilerine, ruhun aşık olduğu nefse muhalefet emrini verdi. Her kim, bu davete uyarak, eski haline geri döndüyse., o büyük bir nâiliyete erdi. Başını kaldırmayan, yeryüzünde daimî kalmayı tercih eden ise; boylu boyunca, dalâlete dalıp kaldı.

***

Bu mukaddimeden sonra, içinden çıkamadığınız cevaba dönelim.. Deriz ki:

– Ruhun nefisle birleşmesi, üstteki anlatılan mukaddimeden anlaşılmış oldu. Bunun için, ancak, ruhun fenâsı nefiste olacak; bekâsı dahi nefiste olacaktır.

Hiç şüphe edilmeye ki: Zahirdeki gaflet, batındaki gafletin aynı olmaktadır. Bu içtima ve bu intizam devam edip kaldığı süre böyle olacaktır. Zahirin gafleti olan uyku dahi, aynen batının gafleti durumunu alacaktır.

Ne zaman ki, anlatılan intizama halel gelir; bâtın, zâhirin muhabbetinden yüz çevirir; batınların batınına ikbâl eder; önceleri ruha ait olan fenâ ve bekâ dahi zâil olup kendisine hakikî Baki Zat'la fenâ ve onunla bekâ hâsıl olursa; işte o zaman, zâhirin gafleti bâtında müessir olamaz.

Nasıl müessir olsun ki; bâtın tam mânâsı ile, zâhire arka çevirmiş ve onu arkasına atmıştır. Zâhir için, bâtına çıkan asla bir yol kalmamıştır.

İşte; anlatılan durumdadır ki: Zâhirin gâfil, bâtının huzur içinde olması câiz olur ve bunda da hiç bir mahzur yoktur.

Misâl olarak badem yağını görmez misin; ki o: Bademle karışık olduğu süre, hükmü badem hükmüdür. Ama bademden ayrıldıktan sonra, yabancılık ve bir temayüz hükmü zâhir olur.

***

Sübhan Allah, üstte güzel vasfı anlatılan devletli zatı; bu âlem halkını, nefsanî zulmetlerden kurtarmak için bu âleme yollamayı murad ederse; seyr-i anillah billah (Allah'tan seyir-mânevî huzurdan geri dönüş) yolu ile bu âleme indirir.. Böylesine bir halde, o inen zatın teveccühü, âlem halkına bir alâka duymadan, âlemin tümünedir. Çünkü, kendisi, inmeden önceki alâkası üzere devamlıdır. Yani: Mukaddes Zat'ladır. Bu âleme gelişi dahi, kendinden gelen bir tercihle olmamıştır.

Vasfı anlatılan zat, bir müntehidir (nihâyete varandır) ki: Halka ikbal edip (yönelip) Yüce Hakkın zatından i'raz etme (uzaklaşma) hususunda, müptedilerle (başlangıçtakilerle) surette bir ortaklığı görülür; ama aralarında hakikat olarak hiç bir münasebet yoktur. Zira, alâka duymakla duymamak arasında pek büyük fark vardır.

Şu bir gerçektir ki, müntehi zatın halka yönelmesi için, kendinden gelen bir tercih olmadığı gibi, ondan çıkan böyle bir rağbet dahi yoktur. Ancak, bu ikbal, yani: Halka yönelmek, Allah'ın rızası olarak meydana gelmektedir. Ama müptedi için durum böyle değildir. Halka yönelmek onun içine yerleşen zatî bir durumdur; halka yönelmek için rağbeti vardır. Böylesine bir işte dahi, Sübhan Hakkın rızası yoktur.

Burada müptedi için, bir fark daha vardır ki, o da şudur: Müptedi için halktan yüz çevirip Hakka yönelmek mümkündür. Ama, müntehi bir zat için böyle bir iş mümkün değil; muhaldir. Zira, halka ikbal etmek, müntehi zatın mertebesi ve makamı için lâzımdır. Taa, dâvet işini tamam edip dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göçünceye kadar; işte o zaman:

– Allah'ım, refk-i âlâ.. (En üstün yakınlığı istiyorum Allah'ım..)

Nidâsı., vaktinin hâsılatıdır.

***

Tarikat meşâyihi, dâvet makamının tayininde çeşitli görüş belirtti.. Allah, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.. Bazısı şöyle dedi:

– O makam, Hakka teveccühle halka teveccüh arasını birleştirmektir.

Bu makam için, değişik görüşler, hallere ve makamlara göre ileri sürülen değişik görüşlerdir. Her şahıs, kendi bulunduğu makamdan haber vermiştir. Ama, işin aslı Allah katında mâlumdur. Seyyid-üt taife Cüneyd-i Bağdadî'nin söylediği şu cümle, bu müsveddede yazıldığı gibi, dâvet makâmına uygundur:

– Nihâyet, bidâyete dönüştür.

Zira, bidâyette, tamamen yüz halka dönüktür.

***

Yazmış olduğunuz:

– «Gözlerim uyur; kalbim uyumaz.»

Hadis-i şerifinde, huzurun devamına işaret yoktur. Bu ancak, olsa olsa kendilerine ve ümmetine gelen işler üzerine gafletin olmayışını haber vermektir. Bir de, kendisinden südûr eden hallerden yana gafil olmadığını anlatıyor.

Üstte anlatılan mânâ icabı olarak, Resulûllah (ﷺ) efendimizin uykusu, abdestini bozmamaktadır.

Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Resulûllah (ﷺ) efendimiz, ümmetini muhafazada, bir koruyucu gibidir. Dolayısı ile gaflet onun şânına yakışmaz.

***

– «Allah ile bir vaktim vardır ki; oraya: Ne mukarreb melek, ne de nebiyy-i mürsel girebilir.»

Bu hadis-i şerifte anlatılan mânâ, tecelli-i berkîye işarettir. Haliyle bu hüküm, hadis-i şerifin sıhhat takdirine göredir. Bu tecelli-i berkî, Sübhan Hakkın mukaddes zatına teveccühü gerektirmez; zira bu tecelli, Yüce Hakkın mukaddes zatından gelmekte olup kendisine tecelli edilenin bunda bir dahli yoktur. Maşukun aşıkta seyri kabilindendir ki; bu seyirle aşık dolmuştur.

Bu manada bir şiir:

Aynadakiler olmaz kendi hareketlerinden;
Kabullenir o safa yüzüne geldiklerinden..

Şunun da bilinmesi gerekir ki: Halka dönüş takdiri ile, kalkan perdeler geri gelmez. Müntehi olan zat, perdelerin kalkmış olması hâli ile, halkla meşgul olur. Çünkü, halkın felâhı ona bağlıdır.

Bu büyük zatların misâli şu şahsa benzer ki: Tam mânâsı ile melike yakınlığı vardır. O kadar ki, aralarında hiç bir engel yoktur; hem mânâ olarak, hem de suret olarak.. Hal böyle iken, melik ona, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını görmesi, onların hizmetinde bulunması için halkla meşgul olmak vazifesini vermiştir.

Şu dahi, müptedi ile müntehi arasında ayrı bir farktır: Müntehinin hilâfına müptedi mahcuptur. Yani: Asıl mânâya perdeli..

Selâm sizlere ve sâir hidâyete tabi olanlara...


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi