MEVZUU:
a) Semağ, vecd, raks ahkâmı beyanındadır.
b) Ruha müteallik bazı maarif.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Seyyid Muhibbillah Mankpurî'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Allah'a hamd olsun; selâm seçmiş olduğu kullarına..
***
Bilesin ki,
Allah-ü Teâlâ, seni doğru yola irşad eylesin. İrşad yolunu dahi sana ilham eylesin.
Semağ, vecd o cemaata faydalıdır ki; takallüb-ü ahval ile muttasıf, tebeddül-ü evkat ile müttesimdirler (devamlı değişir ve halden hale geçerler). Bir vakitte hazır, bir başka vakitte gaibdirler.. Bazan bulurlar, bazan da yitirirler.
Bunlar, kalb sahipleridir.
Sıfat tecellileri makamında, bir sıfattan diğer sıfata geçerler. Bir isimden, diğer isme tahavvül ederler.
Hallerin televvünü, bunların vakit kazancıdır; emellerin dağınık olması, bunlara makam hasılatıdır. Halin devamı, bunlar için muhaldir. Vaktin istimrarı (devamlılığı), bunların şanında mümtenidir (muhaldir, imkânsızdır).
Bir zaman, kabz içindedirler; bir başka zaman dahi bast..
Bunlar, vaktin çocukları ve onun mağlubudurlar. Bir kere, uruc ederler (yükselirler), bir başka kere de hübut ederler (inerler).
Tecelliyat-ı zatiye erbabına gelince; bunlar kalb makamından tamamı ile kurtulmuşlardır. Mukallib-i kalb ile (kalbleri çevirenle) ittisal etmişlerdir. Bütün halleri ile, hallerin köleliğinden kurtulmuş; hallerin muhavviline (halleri ihsan eden zata) dönmüşlerdir.
Ve; bunların vecde, semağa ihtiyaçları yoktur. Bunların vakitleri daimîdir; halleri sermedîdir (süreklidir). Belki de, bunların ne hali vardır; ne de vakti.. Bunlar, vaktin babalarıdır (ebü'l-vakt); temkin erbabıdır (erbâb-ı temkîn). Bunlar, öyle bir vuslat bulmuşlardır ki; asla rücu'u (dönüşü) yoktur. Bunlar için, hiç bir şekilde yitirme yoktur.
Zira, bir kimsenin yitirmesi olmayınca; bulması dahi olmaz.
Evet..
Müntehilerden bir taifeye dahi, semağın faydası olur. Hem de, vaktin istimrarına rağmen.. Bunun beyanı, bu bahsin sonunda tafsilatı ile yazılacaktır inşaallah..
***
Şöyle bir şey sorulabilir:
— Hatem'ür-risalet Resulûllah (ﷺ) efendimiz şöyle buyurdu:
— «Benim Allah ile bir vaktim olur ki; oraya ne mürsel nebi, ne de mukarreb melek girebilir.»
Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki: Vakit, daimî olamıyor. Ne buyurulur?.
Bunun için şu cevabı verebilirim:
— Bu hadis-i şerifin sıhhatini kabul ederim.
Ancak, bazı meşâyih, bu hadis-i şerifte vaki olan:
— «Vakit.»
Lafzından, daimî vakti murad etmişlerdir. Yani:
— «Allah ile benim için daimî vakit..»
Demeğe gelir. Bunda şekli yan yoktur.
İkinci olarak, müstemir vakte, bazan, özel keyfiyet arız olur. Bu durumda mümkündür ki, burada:
— «Vakit.»
Lafzından murad, nadir vakit ola.. Onunla murad dahi, o nadir keyfiyettir. Bu mânâya göre, şekli durum ortadan kalkar.
***
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
— Mümkündür ki, nağme dinlemenin, bu nadir keyfiyetin tahlilinde medhali buluna.. Durum böyle olunca, müntehi dahi, bu keyfiyeti tahsil için, semağ dinlemeye muhtaç olur.
Bunun için dahi şu cevabı veririm:
— Bu keyfiyetin tahakkuku, çoğunlukla, namazın edası sırasında olur. Her ne kadar namazın dışında bazan zuhur eder ise de; bu da o namazın neticesi ve semeresidir.
— «Gözümün nuru namazdadır.»
Hadis-i şerifi dahi, bu nadir keyfiyete işarettir. Bir başka hadis-i şerifte ise, şu mânâ geldi:
— «Kulun Rabbına en yakın olduğu vakit, namazdadır.»
Allah-ü Teâlâ dahi şöyle buyurdu:
— «Secde et; yaklaş.» (96/19)
Hiç şüphe edilmeye ki; her bir vakitte ilâhî yakınlığın daha ziyade ve gayrın nefy mecali yine onda daha şiddetli olduğu olur.
Üstte anlatılan âyet-i kerime dahi işaret eder ki: O anlatılan vakit, namazdadır.
Vaktin istimrarı, vaslın devamı üzerine delil olarak, meşâyihin ittifakı vardır.
Bu mânâdan olarak. Zünnun-u Mısrî şöyle dedi:
— Dönen olduysa, ancak yoldan döndü; vâsıl olan dönemez.
— Yaddaşt..
Tabiri dahi, huzurun devamından ibarettir. Ve bu: Yüce Mukaddes Zat ile, Hâcegân tarikatında olması mukarrer bir iştir. Allah ruhlarının kudsiyetini artırsın.
Hülâsa..
Vaktin devamını inkâr etmek, vusulün olmadığına alâmettir.
Meşâyihten bazıları, meselâ, İbn-i Ata ve emsali zatlardan az bir cemaat, vâsıl olanın, sıfat-ı beşeriyyeye dönmesine cevaz vermişler ise de; bundan vaktin devamlı olmadığı anlaşılır. Ancak, bu muhalif söz rücu'un cevazında olup vukuunda değildir. Zira rücu', vaki mânâsından ayrı bir şeydir. Bu elbette böyledir; erbâbına dahi bu mânâ gizli değildir.
Vâsıl olanın, dönemeyeceği üzerine, meşâyihin ittifakı sabit olmuştur. Bazılarının muhalefeti var ise de, bu da rücu'un cevazına dairdir.
***
Müntehilerden bir taife için, Lâyezali Cemal'in müşahedesine vâsıl olduktan sonra, kendilerinde kuvvetli bir soğukluk hâsıl olur.
Bunlar, kemalât derecelerinden bir dereceye de vâsıl olduktan sonra; kendilerinde tam bir nisbet hâsıl olur ki bu: Onların vuslat menzillerine yükselmelerine de mâni olur. Vuslat menzillerinin mühim olan derecelerini dahi, henüz kat etmemişlerdir. Son yakınlık derecelerinin sonuna varamamışlardır.
Bu kimselerde bürudet (soğukluk) bulunmasına rağmen, uruca meyilleri vardır; kemal mânâda yakınlığı dahi temenni ederler. İşte anlatılan bu suret takdirine göre; semağ, bunlar hakkında faydalıdır: harareti dahi mucib olur.
Durum, yukarıda anlatıldığı gibi olunca, her vakitte, semağ yardımı ile yakınlık menziline uruc bunlara müyesser olur. Amma sükûnet bulduktan sonra, o menzillerden inerler. Ne var ki, beraberlerinde, o uruc makamlarından bir renk, bir vasıf getirir ve ona boyanmış olurlar.
Bu vecd, kayıptan sonra değildir. Zira, kayıp bunlar için, yoktur. Bunu, vaslın devamlı olmasına rağmen, vuslat menzillerine terakkileri dolayısı ile elde etmişlerdir.
Müntehilerin ve vâsılların semağı ve vecdi dahi bu kabildendir.
Evet; bunlara fenâdan ve bekâdan sonra her ne kadar cezbe ihsanı olmuş ise de; kendilerine kuvvetli bir soğukluk arız olduğundan, onunla yetinmemişlerdir. Yani: Uruc ve vuslat menzillerinin terakkilerini tahsilleri için.. Dolayısı ile semağa muhtaç olmuşlardır.
Meşâyihten bir başka taife ise; velâyet derecesine ulaştıktan sonra; nefislerini kulluk makamına bırakırlar. Ruhları dahi, asli makamında mukaddes zat tarafına müteveccihtir. Burada dahi, nefislerinin bir sıkıştırması yoktur.
Ruha her ne zaman, nefs-i mutmainne makamından bir meded gelirse; kulluk makamında rüsuh (sağlamlık, devamlılık) bulur; temekkün eder (yerleşir). Ruha dahi, bu imdad sebebi ile, matlub ile has bir münasebet hâsıl olur.
Bu büyüklerin itminânı, ibadettedir. Sükûnları dahi, ubudiyet ve taat haklarını eda etmektedir.
Uruc meyli bunların tabiatlarında yoktur. Suud (yükselme) şevki dahi içlerinde azdır. Şeriata mutabaat nuru, alınlarında parlar. Basiret gözleri, sünnete ittiba sürmesi ile sürmelenmiştir. Böyle olunca, hiç şüphe edilmeye ki: Basiretleri keskin olur; pek yakında bulunanların görmekten aciz kaldıklarını bunlar uzaktan görürler.
Her ne kadar bunların urucu az ise de; lâkin, kendileri nurani olup asıl olan nurla münevver olmuşlardır.
Onların bu makamda, büyük şanları ve yüksek kadirleri vardır.
Dolayısı ile, bunların semağa ve vecde ihtiyaçları yoktur. Semağ namına bunlara ibadet verilir. Uruc namına, asalet nuru ile nurlanmış olmaları kendilerine yeter.
Semağ ve vecd ehlinden mukallid olan bir cemaatın, bu büyüklerin azim şanına vukufları yoktur. Kendilerini aşıklar sanırlar isimlerini de:
— Z ü h h a d (zahidler).
Koyarlar. Yine onlar sanırlar ki: Aşk ve muhabbet, raks ve vecde inhisar etmiştir.
Yine müntehilerden bir taifeye: Seyr-i ilellah mesleklerini kat edip bekâbillah ile tahakkuk ettikten sonra, kuvvetli bir cezbe verilir. Bu şekilde, cezbe zinciri ile, çekilip alınırlar. Orada bürudet sirayeti memnudur (soğukluk bulaşması yasaktır); tesliye (teselli) dahi caiz değildir.
Bunlar, uruc için, garip işlere muhtaç olmazlar. Semağın ve raksın, bunların dar halvetine giriş yolu yoktur. Ne vecd, ne de tevacüd bunlara göre makbul bir şeydir.
Bu incizabî uruc ile (cezbe, çekilme yükselmesi ile), mümkün olan vusul mertebesinin sonuna ulaşırlar.
Resulûllah (ﷺ) efendimize mutabaat sebebi ile, ona mahsus olan makamdan nasibe nâil olurlar.
Vusulün bu çeşidi, efrad taifesine mahsustur; kutuplara bu makamdan nasip yoktur.
Anlatılan çeşitten bir vuslata varan vâsıl, eğer âleme döndürülürse.. bu sırf Sübhan Hakkın fazlı ile olacaktır. Ki: İstidadlı kimselerin terbiyesi ona havale edilir.
İşbu zat, anlatılan halde nefsini ibadete atar; ruhu ise; mukaddes zata müteveccihtir. Hem de nefis olmadan..
Anlatılan zat, kemalât-ı ferdiyeyi cami (efradın kemalatını kendisinde toplayıcı) olup tekmilât-ı kutbiyeyi havidir (kutupların tamamlayıcı özelliklerine sahiptir).
Burada:
— Kutup..
Dediğimizden murad, kutb-u irşad olup kutb-u evtad değildir.
Zılliyet makamlarının ilimleri, maarif derecelerinin asliyeti buna müyesser olmuştur. Hatta, bunun bulunduğu makamda ne zıll vardır: ne de asıl.. Zira bu zat: Zıllı da, aslı da geçmiştir.
Cidden böyle kâmil ve mükemmel bir zatın varlığı bulunmaz bir şeydir.
O kadar ki: Uzun asırlardan, uzun zamanlar geçtikten sonra onun zuhuru olsa dahi, bir ganimettir. Âlem, onunla nurlanır. Onun nazarı, kalb marazlarına şifadır. Onun teveccühü, beğenilmeyen düşük huyları atar.
Bu, öyle bir zattır ki: Uruc mertebelerini tamam etmiş; ubudiyet makamına nüzul ederek, ibadetle mutmain olmuştur; onunla ünsiyet etmiştir.
Bu taifeden bazıları, abdiyet makamı için intihab edilmiştir; ki, onun üstünde bir makam yoktur. Yani: Velâyet makamları arasında.. İşbu zat, onunla müşerref olur.
Mahbubiyet mansıbının kabiliyeti ona bırakılmıştır.
O velâyet mertebelerinin kemalâtını câmidir. Davet derecesi makamlarını dahi havidir.
Nübüvvet makamına has olan velâyetten dahi hazzını almıştır.
Hülâsa, şu mısra, onun hakkında olsa pek doğrudur:
Toplanmış güzellikler onda bütünüyle..
***
Semağ ve vecd, mübtediler için muzırdır; onun yükselmesine münâfidir. İsterse, şartlarına göre olsun. İnşaallah, semağın şartlarından bir nebze, bu risâlenin sonunda yazılacaktır.
Müptedinin vecdi maluldür (illetlidir, sakattır). Hali vebaldir. Hareketi tabiîdir. Harekete geçmesinde dahi, nefsanî heva karışıktır. Müptediyi kasd ediyorum; erbab-ı kulubdan (kalblerin erbabı olanlardan) dahi değildir. Zira erbab-ı kulub müptedi ile müntehi arasında mutavassıttırlar (Başlangıçtaki ile sondaki arasında ortadadır). Müntehi ise; fanifillah ve bakibillah (Allah'ta fâni ve Allah ile bâki) olmuştur. Vâsıl olan kâmil dahi budur.
İntiha (nihayet, son) için, bazısı bazısının üstünde dereceler vardır. Vusul için dahi mertebeler vardır ki; sonsuzlara kadar kat edilmesi mümkün değildir.
Hülâsa..
Semağ, mutavassıtlar ve müntehilerden bir taife için faydalıdır. Bu mânâ daha önce de anlatıldı. Lâkin, şunun bilinmesi gerekir ki: Semağa erbab-ı kulub muhtaç değildir. Ancak, bunlar arasında, henüz cezbe devleti ile müşerref olmayıp da, mesafeleri riyazet ve ağır mücahedeler ile kat etmek isteyenlere bu durumda, semağ imdada gelir ve onlara muin olur. Amma erbab-ı kulubdan meczuplar zümresinden olanlar; ki bunların mesafeyi kat etmeleri cezbenin yardımı ile olacaktır. İşte bunlar, semağa muhtaç değillerdir.
Şunun da bilinmesi gerekir ki; semağın faydası, erbab-ı kulub için mutlak değildir. Bundan faydalanmaları, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar olmadan olmaz; o zaman iş boş olur, savrulup giden kuru ağaç kabuklarına döner.
Bu şartlar cümlesindendir ki: Nefsinin kemal bulduğuna itikad etmeye..
Eğer nefsinin tamam olduğuna itikad ederse; o: Mahpustur.
Evet, hali yukarıda anlatıldığı gibi olana semağ, urucdan (yükselmeden) yana bir şey getirir. Amma, semağ vaktinde çıktığı makamdan, sükûnet bulduktan sonra düşer.
Halleri istikamet üzere olan büyüklerin kitaplarında, semağın beyan edilen şartları vardır ki; onların pek çoğu, bu zamanın adamlarının çoğunda yoktur. O eserlerden biri de Avarif'ül-Maarif, adlı kitaptır.
Bu zamanda şayi olan semağ, şu anlarda alışılmış olan içtima hic şüphe edilmeye ki: Muzırdır; hem de katıksız. Hale münafidir. Onda uruc için, hiç bir ümit yoktur. Onunla suud ve terakki dahi tasavvur edilemez.
O mahalde semağın yardımı yoktur; amma o mahfilde semağın mazarratı mevcuddur.
Bir Tenbih..
Semağ, bazı müntehilere nisbetle faydalı ise de; lâkin onların önlerinde, henüz uruc mertebeleri bulunduğu için, vasat olanlardan sayılırlar. Husulü mümkün olan uruc mertebeleri tamamı ile dürülmedikçe, intiha bunlarda yoktur. Bunlar için:
— İntiha..
Tabirinin kullanılması, ancak, seyr-i ilellah (Allah'a yolculuğun) nihayeti itibarına göredir. Bu seyir dahi, ism-i ilâhîye olacaktır. Salik, dahi bu durumda, o ismin mazharıdır. Bundan sonraki seyir, o ismin kendisinde ve ona taalluk eden şeylerde olacaktır.
O ismi ve ona taalluk edenleri geçtikten, ki onlar: Erbabına inkişaf eder; hakikî müsemmaya da vâsıl olduktan sonra, o zaman orada fenâ ve bekâ hâsıl olur. İşte hakikî müntehi o zaman olur. Seyr-i ilellahın hakikati dahi, o mahalde tahakkuk eder.
İsme kadar olan seyri, seyr-i ilellahtan olarak, birinci nihayet saymışlardır; bunu dahi ondan itibar etmişlerdir. Bu mertebede fenânın ve bekânın husulüne dahi, velâyet ismini ıtlak etmişlerdir.
— Seyr-i fillah (Allah'ta yolculuk) için nihayet yoktur.
Denilmesine gelince; bu seyir, bekâ zamanında ve uruc menzillerini aştıktan sonra olan seyirdir. Bu seyrin nihayetsiz oluşunun mânâsı dahi şöyledir.
Eğer seyir, bu isimde tafsilatı ile vaki olur ve onda derc edilen şuunat ile tahalluk ederse; onun nihayetine ulaşamaz. Zira, her isim sonsuz şuunatı şümulüne almıştır. Amma, o isimden terakki isterse.. o zaman mümkün olur ki; onu bir adımda aşıp geçe; nihayetin nihayetine vara.. Şayet orada istihlâke varırsa; ne büyük şereftir. Eğer oradan halkın terbiyesi için geri dönerse; o ne büyük fazilettir: kerâmettir.
Sanmayasın ki, o isme ulaşmak kolay bir iştir. Can vermek lâzımdır ki; o devletle müşerref oluna.. Acaba o kimdir ki: Akranı arasında bu büyük devlet ile müşerref olup imtiyaz bulmuştur.
Tenzih ve takdis olarak hayal ettiğin çoğu kez, teşbihin (bir vasıfta vehmetmenin, benzetmenin) ve tenkisin (noksanlığın) aynı olur. Hatta, tenzih olarak hayal ettiğin pek çok mertebeler; ruh makamından daha aşağı ve daha düşüktür. O tenzih ki, arşın dahi üstünde olduğu hayali sana gelir; amma o teşbih dairesine dahildir. Münezzeh olarak, keşf olan bu durum, ruhlar âleminden gelmektedir. Zira, arş buudların nihayeti ve cihetlerle hududludur. Amma, ruhlar âlemi, cihetlerin ve buudların ötesindedir. Kaldı ki, ruh lâmekânîdir; ona mekân sığmaz. Ruhun isbatı dahi, arşın, ötesindedir.
Vehmetmeyesin ki, ruh senden uzaktır ve seninle onun arasında uzun mesafe vardır. Zira, durum öyle değildir. Çünkü ruhun nisbeti, lâmekânî olmasına rağmen, bütün zamanlara aynı seviyede gelir (Zira ruh, mekânsız olmakla birlikte bütün zamanlarla ilişkilidir).
— Ruh Arş'ın ötesindedir.
Kavli için, başka bir mânâ vardır; oraya varıncaya kadar anlayamazsın.
***
Sofiyeden bir taife; tenzihi ruha vâsıl oldukları ve onu arşın üstünde buldukları için, hayal ettiler ki: O, Şanı Yüce Allah'ın tenzihidir. Bu makamın ilimlerini ve maarifini dahi, çetin ilimlerden zannettiler. Bu makamda, istivanın esrarını da hallettiler. Hak olan şu ki. Bu nur, ruhun nurudur.
Aynı karışık durumun benzeri, Fakir'e dahi arız oldu. Ki bu: O makamın husulünde olmuştu. Lâkin, Sübhan Hakkın inayeti bana yetişti; beni vartadan kurtardı. İşte o zaman anladım ki: O nur, ruhun nuru olup ilâhî nur değildir.
Bir âyet-i kerime meali:
— «Allah'a hamd olsun ki: Bunu bize hidayet etti. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık.» (7/43)
Ruh, lâmekâni olduğundan lâmisalî olaraktan da yaratıldığından: şüphesiz, iştibah (Kolay fark olunmaz derecede benzeme) mahalli olmaktadır..
Allah, hakkı hak eder; bu yola hidayet eden odur.
Onlardan bir cemaat ise; o nuru alırlar da inerler. Yani: Arşın üstünde bulunan ruh nurunu.. Kendilerine dahi o nurla bekâ hâsıl olur. Böyle olunca da kendilerini teşbih ile tenzih arasını cem etmiş sanırlar. Bu nuru, kendilerinden ayrılmış buldukları zaman dahi, sanırlar ki: Bu makam, cemden sonra farktır. Sofiye arasında bu misilli mugalatalar çoktur.
İhtiyatın mahalli, galat zanlarının bulunduğu yerden koruyan Sübhan Allah'tır.
***
Bilinmesi gerekir ki.
Ruh, her ne kadar bu âleme nisbetle lâmisli (misilsiz) ise de, lâkin, hakiki olan lâmislîye nisbetle misli dairesine dahildir. Sanki o: Misli olan âlem ile, Hakikî Mukaddesat arasında bir berzahtır; her iki tarafın vasfı dahi kendisinde vardır; her iki tarafın itibarı da onda sahihtir. Amma, hakikî mânâda lâmislî böyle değildir. Zira, misli için (misliden) ona varacak yol yoktur.
Bir salik, bütün ruh makamlarını aşmadıkça, bu isme vâsıl olamaz.
Onun için uygun olur ki: Başta bütün sema tabakalarını geçe; hatta Arş'ı dahi.. Tamamı ile imkân levaziminden dahi çıkacaktır.
Bundan sonra ikinci olarak, ruhlar âleminin lâmekânî mertebelerini geçmesi lâzım gelir. İşte o vakit, bu isme vâsıl olur.
Bir şiir:
Mevlâna sanır kendi vâsıl;
Zandan gayrı ona ne hâsıl?.
***
Sübhan olan o Yüce Zat, ötelerin ötesindedir.
Bu halk âleminin ötesinde, emir âlemi vardır. Emir âleminin ötesinde dahi; esma, şuunat zıllı, asâlet, icmâl ve tafsil olarak vardır.
Yakışan odur ki; hakikî matlup bu zıllî, aslî, kevnî, ilâhî, icmâlî ve tafsili mertebelerin ötesinde taleb edile..
O kimdir ki, bu nimete ermiş ola.. O ne büyük devlet sahibidir ki: Bu devlet ile müşerref ola.. Bir âyet-i kerime meali:
— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
***
Akıllı olana yakışır ki: Üstün himmet sahibi ola.. Bu yolda, her kolay gelen işe sarılıp onunla yetinmeye.. Matlubu, ötelerin de ötesinde araya..
Bir şiir:
Nasıl erilir o saadete hep oralar;
Yüksek yüksek dağlar, tehlikeli uçurumlar.
***
Bir Başka Tenbih..
Bilesin ki,
Vaktin devamı ve istimrarı (sürekli olması) o şahsa bırakılmıştır ki; mutlak fenâ ile tahakkukundan sonra, bekâbillah ile müşerref olmuştur. Hususî olan ilmi dahi, huzurî ilme tebdil edilmiştir.
Bu bahsi, bir beyan ile izah edelim..
Bilesin ki,
Herhangi bir ilim ki: Âlime, kendi zatının ötesinden hâsıl olur; bunun ona husul yolu malumun (bilinenin) suretinin, âlimin (bilenin) zihninde husule gelmesidir.
Herhangi bir ilim ki: Onun hâsıl olmasında, suret husulüne ihtiyaç yoktur; o, insanın kendi zatını bilmesi olup huzurî ilimdir. Zira zat, kendi nefsi ile âlimin (bilenin) yanında hazırdır.
Malumun sureti, husulî ilimde hâsıl olduğu süre: O, müteveccihin zihninde malumdur (yönelenin zihninde bilinendir).
O suret, zihinden zail olduğu zaman, o zihni teveccüh dahi zail olup gider.
Husulî ilimde teveccühün devamı, âdeta muhaldir. Ama, huzurî ilimde böyle değildir. Zira bu makamda, bilinen şeyden gaflet mutasavver değildir (tasavvur edilemez, düşünülemez). Şundan ki: Bu ilmin tahakkuk menşei, âlimin (bilenin) zat huzurudur. Bu huzur da daimî olduğu sürece; ilim dahi, aynı şekilde bizzat daimî olur. Teveccühün, onun gayrına kayması mümkün değildir.
Bekâbillahta dahi, huzurî ilim vardır; bunun da zevali mümkün değildir.
***
Zannetmeyesin ki:
— Bekâbillah..
Demek, salikin kendini Sübhan Hakkın aynı bulmasıdır. Nitekim, bu taifeden bazıları, hakk-el-yakini bu ibare ile anlatmışlardır. Amma, o böyle değildir.
Zira: Bekâbillah öyle bir şeydir ki, mutlak fenâdan sonra müyesser olur. Bu misilli ilimler ona (bekâbillaha) münasip değildir.
Bazılarının söylemiş olduğu hakk-el-yakin dahi, o bekâya münasiptir ki: Cezbede hâsıl olur. Amma bizim maksudumuz olan bekâ bu değildir.
Bir şiir:
Vallahi, bilemezsin şarap tadı hoş;
Ta ondan tadıp sarhoş olmadıkça boş..
***
Teveccühün istimrarı (yönelmenin sürekliliği), huzurun devamı ancak bekâbillahta sabit olurlar. Bekâbillah ile tahakkuktan evvel, teveccühün devamına imkân yoktur. Her ne kadar bu mânâ, birçoklarına; bu makama vusul bulmadan evvel tevehhüm yollu gelir ise de, hak olan benim tahkikimdir; doğrusu bana ilham olunandır.
Doğruyu en iyi bilen Sübhan Allah'tır. Dönüş ve gidiş Ona'dır.
Evvel âhir âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun.
Daima ve her zaman, salât ve selâm onun Resulüne.