Mektuplar

MEVZUU:

a) LÂ İLÂHE İLLALLAH kelime-i tayyibesinin faziletlerini beyan.
b) Tenzih makamının tahkiki.
c) Gaybe iman, muamelesi akrebiyet (pek yakınlık) derecesine varınca tahakkuk eder. Bu muamele dahi vehim ve hayal kavramı dışındadır.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Arif Hateni'ye (Bedahşi'ye) yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, seçmiş olduğu kullarına.

Mevlâna Arif Hatenî (Bedahşî) öncelikle batıl ilâhları nefyetmeli; sonra da Yüce Sultan Mabud Hakkı isbat eylemelidir.

Her ne ki, keyfiyet (nitelik, durum) ve kemiyet (nicelik, miktar) damgası altına girmiştir:

– LÂ.. (Yoktur)

Kelimesinin altına girmelidir; uygun olan budur. Böylece, o keyfiyetten ve misalden münezzeh olan Yüce Zat'a iman tahsil edilmiş olur. Nefiy ve isbat zımnında ibarelerin en tamamı şu kelime-i Tayyibedir:

– LÂ İLÂHE İLLALLAH.. (Allah'tan başka ilâh yoktur) Resulullah (sav) Efendimiz, Rabbinden naklen şöyle anlattı:

لَوْ اَنَّ السَّمَوَاتِ السَّبْعَ وَعاَمِرَهُنَّ غَيْرِى وَالْاَرَضِينَ السَّبْعَ وُضِعْنَ فِى كَفَّةِ ولاَ اِلَهَ اِلا اللهُ فِى كَفَّةِ لَماَلَتْ بِهِنِّ لاَ اِلَهَ اِلا اللهُ

"Yedi tabaka gök ve yedi tabaka yer, terazinin bir gözüne; LÂ İLÂHE İLLALLAH dahi bir gözüne konsa, onlardan ağır gelir."

O kelime-i tayyibe, nasıl daha faziletli olmasın ve nasıl daha ağır gelmesin ki? O öyle bir kelimedir ki, bir yanı Sübhan Hakkın Zatı'ndan gayrını nefyeder. Hem de tümden.. İster semâ, ister yer, ister arş, ister kürsi, ister levh, ister kalem, ister âlem, isterse âdem olsun. Öbür yanı ise.. Bürhanı Yüce hakkı isbat eylemektedir. Ki o zat, semâların ve yerin, Sübhan Hakkın Zatı'ndan gayrı her şeyin halikıdır. İster afaktan olsun, isterse enfüsten (ister dışarıdan olsun isterse içeriden).. Bütün bunlar, keyfiyet ve kemiyet (nitelik ve nicelik - durum, hâl ve miktar) damgası ile damgalanmıştır. Âfak ve enfüs aynalarında her ne tecelli eder ise... zaruri olarak, keyfiyet ve kemiyet ölçüsüne girer; nefyedilmeye de müstahak olur.

Bilgimize, vehmimize, şühudumuza, hissimize gelen her şey; keyif ve misal ile muttasıftır. Hüdus (sonradan var olma) ve imkân ayıbı kapsamına girmiştir. Zira, bizim bilgimize ve hissimize giren, yontulup yapılmış, edilmiştir.

Bizim bilgimize dahil olan tenzih (noksanlıklardan uzaklık), aynen teşbihtir (benzetmedir). Bizim anlayışımıza göre olan kemâl dahi aynen noksandır.

Her ne ki, bize keşfolur, tecelli eder ve şühud olur; o Sübhan Hakkın gayrıdır. O Sübhan Allah, ötelerin de ötesindedir. (Yani: Tüm halkın.. - Cümle yaratılmışların..)

Allahu Teâlâ, Halil (a.s.) Peygamberden naklen şöyle anlattı:

"Bu yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Halbûki, Allah sizin de yaptıklarınızın da halikıdır." (37/95)

Bizce yontulup yapılan her şey, Sübhan Hakkın mahlukudur. Hem de bütünü ile...

Bu yontulup yapılan şeyimiz, ister ellerimizle olsun; isterse akıllarımızla.. isterse vehimlerimizle.. durum değişmez.. Bunların hiçbiri, ibâdete müstahak değildir. İbadete müstahak olan o zattır ki: Keyfiyetten ve misalden münezzehtir. Durum elbette böyledir. Amma bizim vehmimiz oraya erişmekten yana kusurludur. Onun idrak zeyline (eteğine) dahi yetişmez. Keşif ve müşahede gözümüz ise.. onun azâmet ve celâl şühuduna varmaktan yana şaşkın ve acizdir. Böyle keyfiyetten ve misalden münezzeh olan zata iman etmek, ancak gayb yolu ile olur. Burada şühudî (gözle görür gibi) iman, Yüce Allah'a iman sayılmaz. Böyle bir iman, kendisi yapılmış olan bir şeye iman olur ki bu, Yüce Allah'ın mahlukudur. Böyle bir iman, başkasına iman etmekle Yüce Allah'a iman etmeyi ortak etmektir. Hatta, ondan başkasına iman sayılır. Böyle bir imandan Yüce Allah bizi korusun.

Gaybe iman, ancak şu zaman müyesser olur ki, orada: Seyri seri (sür'atle seyahatte, hareketli) olan vehme bir mecal bulunmaya. Ondan yana bir şeyin nakşı muhayyileye işlenmeye.

Anlatılan mana, pek ileri olan yakınlıkta tahakkuk eder ki o: Vehmin ve hayalin dışında bir ileri yakınlıktır. Zira bir şey, ne kadar uzak olursa, vehmin ve hayalin mecali, onda daha geniş ve daha ziyâde olur. Ayrıca hayal saltanatı altına girmesi daha yakın ve daha seri olur.

Üstte anlatılan devlet, peygamberlere mahsustur. Gaybe iman, bu büyük zatların nasibidir; hem de asaleten. Onlara salâtlar ve selâmlar olsun. Ayrıca, tebâiyet ve veraset yolu ile hakkında murad olunan kimse, bu şerefle müşerref olur.

Avam halk için hâsıl olan gaybî iman, vehmin kavramı dışında değildir.

Zira avam halk arasında ötelerin ötesi, uzaklık canibinde olup vehme mecal vardır. Bu büyüklerin katında ise.. ötelerin ötesi, yakınlık canibinde olup vehme mecal yoktur.

Dünya kâim durup devam ettiği süre; dünya hayatı mevcut oldukça, gaybe iman mutlaka olacaktır. Zira, burada şühuda dayalı iman, illetlidir.

Âhiret hayatı başladığı zaman, vehmin ve hayalin de gücü kırılır; işte o zaman, şühuda dayalı iman makbul olup yapma ve yontma illetinden beri durur.

Allah'ın Resulü Muhammed, dünya hayatında iken, rüyet şerefine nâil oldu. Sanırım ki: Bu manada, onun için, şühudî imanı sabit kılsak yerinde ve güzel olur. Ki o iman, yapma ve yontma illetinden de münezzehtir. O şey ki, kendisinden gayrına ahirette vaad edilmiştir; O'nun için burada müyesser olmuştur. Ona salât ve selâm olsun.

Bir âyet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir." (62/24)

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:

Nefy (lâ ilâhe) kelimesini, İbrahim Halil (a.s.) peygamber tamamı eyledi. Şirk kapılarından kapalı olmayan hiçbir kapı bırakmadı. Bu manadan ötürü, peygamberlerin imamı ve k ı d e m itibarı ile, onların en öndekileri oldu. Zira, bu dünya hayatında, kemâlin nihayet zuhuru, bu nefyin itmamına (tamamlanmasına) kalmıştır. İsbat (illellah) kelimesinin kemâl zuhuru ise... ahiret hayatına bırakılmıştır.

Netice mana şudur:

Hatem'ür-rüsül Resulullah Efendimiz, bu dünya hayatında iken, rüyet devleti ile müşerref olunca, isbat kemalâtı cihetinden bolca nasib bulmuştur. Ona salât ve selâm olsun. Hem de bu dünya hayatında iken. O kadar ki, onun hakkında şöyle söylenebilir:

– Resulullah (ﷺ) Efendimizin bi'seti (peygamber olarak gönderilmesi) ile isbat kelimesi tamam olmuştur. Ama, bu dünya hayatı ölçüsüne göre.

Yine mümkündür ki: Resulullah (ﷺ) Efendimiz hakkında zatî tecellinin isbatı işbu dünya hayatında bu mana için ola... Diğerleri için dahi, bir vaad olarak ahirete kalmıştır.

Selâm hidayete tabi olanlara. Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.

Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli.