MEVZUU:
a) "Allah yerin ve semaların nurudur" ayetinin tevilli manası.
b) İnsan kemalâtının bazı hususiyetleri ile, onun arza bağlı faziletleri.
Ve buna münasip bazı hususlar.
NOT:
İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-i Hakaik Maarif-i Lâmütenahiye Mazhar-ı Füyuzat-ı İlâhiye Mahdumzade Mecd'üd-din Hâce Muhammed Masum'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd ediyor ve onun kuluna, keremli âline salât okuyoruz
Bilesin ki,
Alem-i kebirde vüs'at ve tafsilin bulunmasına rağmen; kendisinde hey'et-i vahdaniyet olmadığından, sıfat ve şüun tafsillerinden muarra, itibarlardan ve nisbetlerden mücerret basit-i hakikinin zuhur kabiliyeti onda yoktur.
Alem-i kebirin parçalarından en şereflisi Arş-ı Rahmandır ki, O: Bütün sıfatları toplayan Hazret-i Zat nûrlarının zuhur mahallidir. Arş-ı Mecid dışında kalan alem-i kebir parçalarından zuhurat, zılliyet şaibesinden hali değildir (Büyük âlemin Arş'tan başka parçalarından zâhir olanlar gölge bulaşması şüphesinden beri değildir). Amma ne olursa olsun... Bu mana içindir ki; Alemlerin Rabbı istiva sırrını, alem-i kebir parçaları arasında Arş-ı Mecide mahsus kıldı. Şunun için ki: O alemin en faziletli parçasıdır. Çünkü zıllardan herhangi bir zıllın zuhuru, hakikatta Yüce Hakkın zuhuru olmaz ki, onun için:
– İstiva...
İbaresi kullanılsın. Bundan başka, ondaki zuhur daimi olup hiçbir şekilde araya perde girmemiştir.
Yerin ve semaların nûru, her ne kadar Sübhan Hak ise de; lâkin bu nur, zılâl hicaplarına makrundur. Yüce Hakk'ın onlardaki zuhuru, zılliyet tavassutu olmadan olmaz.
Bütün bu zuhurat, Arşa bağlı zuhur nurlarından iktibas edilmiştir. Zuhura gelirken de, zıllardan bir zıllın hicaplarından bir hicaba bürünüp zuhur etmiştir. Bir umman deniz suyu gibi ki: Kaplarla (borularla) etrafa ve çevreye taşınır. Ve büyük bir aydınlık gibi ki: Ondan büyük ve küçük meş'aleler aydınlık alır ve bütün afak ve izbe yerler aydınlanır.
Allahu Teâlâ'nın buyurduğu:
– "Allah, yerin ve semaların nurudur. Onun nuruna misal, içinde kandil bulunan bir hücredir."(24/35)
Ayet-i kerime bu maârife îma eder gibidir.
Bu ayet-i kerimede temsil şu mana için tercih edilmiştir: Ta ki, o nurun zuhuru, tavassut olmadan anlaşılamaz ola. Ta ki, asıl zıl ile karıştırılmaya.
Şunun bilinmesi gerekir ki: Zıllın nuru, asıldan alınıp iktibas edilip yakılmıştır.
Ayet-i kerimenin devamı:
– "Allah, dilediğini nuruna hidayet eder."(24/35)
Bu mana dahi, Yüce Allah'ın muradına hamledilmektedir.
Bu ayet-i kerimenin tevilini bize keşf'olunan şekilde yapacağız. Sübhan Allah'ın tevfiki ve inayeti ile başlarız.
– "Allah, semaların ve yerin nurudur."(24/35)
Burada anlatılan nur, öyle bir nurdur ki: Eşya onunla aydınlandığı gibi; semâlar ve yer dahi ondan ziyâ alır. Ancak şu manada aydınlanırlar. Sübhan Allah onu, ademden (yoktan) çıkarıp vücud ve tevabii (tâbileri) ile muttasıf eylemiş; nurlandırmıştır.
Yerinde olur ki: Semalar ve yer, bir hücre gibi aydınlanmış olarak tasavvur edile... O nur dahi, bir kandil mesabesinde olup o hücreye bırakılmıştır.
Temsil kâfının dahi hücre üzerine gelmesi, kandili şümulüne almasındandır.
[Kandillik kelimesinin başına benzetme edatı olan "kef" (ك) harfinin getirilmesi, kandilin ışığı taşıması sebebiyledir. (Semerkand Tercümesi)]
O ayet-i kerimede geçen:
– "Zücâce..."(24/35)
Tabiri dahi, isimlerin ve sıfatların hicapları olarak tasavvur edilmelidir. Çünkü bu nûr, isim ve sıfatlarla iltibas etmiştir (karıştırılmıştır). Şüun ve itibarlardan muarra değildir. Bu sıfat zücâcesi şöyle anlatılmaktadır:
– "Sanki bir inci yıldız gibidir."(24/35)
Bu dahi, vücub hüsnünden ve kıdem cemalinden gelmektedir.
O hücreye konan misbah, yani: Kandil:
– "Mübarek zeytun ağacından tutuşturulmaktadır."(24/35)
Amma bu, arada bağlı toplu (cami) zuhurdan kinâyedir. Şöyle ki: İstiva dahi, o zuhurdan bir işarettir. Çünkü, yer ve semalara taalluk eden zuhurat, o toplu zuhura göre, cüzler mesabesindedir.
Bu toplu zuhur, bir mekâna ve cihete bağlı olmadığından; şöyle demek yerinde olur:
– "Şarka bağlı değildir; garba bağlı değildir."(24/35)
Devam ediyor:
– "Onun yağı, (mumu) kendisine bir ateş dokunmasa dahi aydınlatır."(24/35)
Bu cümle, o mübarek ağacı övme babındadır. Ki, böyle bir sıfatla temsil edilmiş ve onun yağının safası açıklanmış; parlaklığı belirtilmiştir. Bu manadan ötürü de:
– "Nûr üstüne nûr."(24/35)
Buyurulmuştur. Bunun açık manası şudur: Zücâcenin hicâbı, safasını ve aydınlatmasını o nurda daha da artırmıştır. Hüsnünü ve cemalini ziyâdeleştirmiştir. Şunun için ki: Nûrun ve kemâl zuhurunun kat kat olması ile beraber, sıfat kemalâtı zat kemalâtı ile birleşmiş; sıfat hüsnü zat cemaline iktiran etmiştir.
Ayet-i kerime devam ediyor:
– "Allah, dilediğini nûruna hidayet eder."(24/35)
Evet, bu mânâ doğrudur. Bir başka ayet-i kerimede ise, bu mânâ şöyle anlatıldı:
– "Allah bir kimseye nûr yaratmamışsa, onun nûru yoktur."(24/40)
Arşa bağlanan bu toplu zuhur; müşahedelerin, muayenelerin, mükâşefelerin müntehasıdır. Tecelliyatın ve zuhuratın nihayetidir. Bu tecelliyat, ister zata bağlı olsun; isterse sıfata. Bundan sonra, muamele cehl üzerine takarrür eder (karar kılar). Nitekim, bu mânânın bir parça beyanı yapılacaktır inşaallah.
Bu toplu zuhur, her ne kadar sıfata makrun ise de; o yerde sıfat zata hicap değildir. Sıfatın zata hicab olması, zılliyet zuhurlarına mahsustur. Bu dahi, ilim mertebesindedir.
Aslın zuhuru, ayn makamınadır. Sıfatlar ise... ilimde zata hicab olur; aynde değil... Burada Zeyd'i misal olarak verelim, ilim mertebesinde taakkul edildiği zaman, ilimdeki zuhuru sıfatlarla olmaktadır. Meselâ: Uzun, kısa, alim, cahil, büyük, küçük, şair, kâtip sıfatları gibi. Bütün bu sıfatların onun için taakkulu zatına hicab olmaktadır. Bütün bu kayıtlar, onu tam teşhis etmeye yeterli değildir. Amma, Zeyd ilimden ayne çıktığı zaman, o sıfatların varlığı ile birlikte, müşahede edilir. Muamele dahi, zılliyetten intikal edip asalet üzere takarrür eder. Zira, bütün ilmi suretler, mevcud olan Zeyd'in zıllıdır. Amma hariçte kendisi onun aslıdır. Bu durumda dahi, sıfatlar zatına hicab olamaz. Kendisi, bütün sıfatı toplayan maddeye gelip hissedilen bir şahıs olur. Yüce Mukaddes Hazret-i Zat için sıfatların mufarakatı da böyledir. Ki bunlar ancak, zılâl mertebelerinde ve misale dayalı tasavvurlarda olmaktadır. Amma, asla kavuşma müyesser olduğu zaman, sıfatlar zattan ayrılmamış bulunur; zatın şühudunun dahi, sıfatların şühudundan kopmadığı görülür.
Zat tecellisinden ayrı gördükleri sıfat tecellisi, tek başına isbat eyledikleri ef'al tecellisi ise... tamamen zılâl makamlarındadır. Amma, asla vasıl olduktan sonra, üç tecelliyi de tazammun eden tek tecelli kalır. Buna misal olarak, Zeyd'i ele alalım. Ki o müşahede edilmektedir ve onun zatını müşahede, sıfatını müşahededen kopmuş olarak değildir. Hatta onu müşahede eden kimse, şühudu anında kendisini âlim fazıl olarak bulur. Onun bu ilmi ve fazlı, kendisini görmeye hicap değildir; keza o sıfatları kendisinden ayrılmış dahi değildir. Evet... şayet Zeyd, zılli suretlerle idrak edilip taakkkul edilir ise... o zaman, onun sıfatı, zatından ayrılır ve kendisine hicab olur. Ki bu mana daha önce de anlatıldı.
Bakmaz mısın ki: Ahirette görülen, sıfatları dahi toplamına alan zattır; sıfatlardan arınmış zat değildir. Şayet mücerred ise, onun itibarı yoktur. Zira, zatın sıfatlardan tecerrüdü asla olmaz; sıfatlar dahi zattan ayrılmış değildir. Tecerrüd, ancak şu itibara göre söylenir ki: Kâmil bir irfan sahibini, zatla taalluk istilâ eder ise... nazarından isimlerin ve sıfatların mülâhazası düşer... Onun müşahedesinde zat-ı ehadiyetten başka bir şey kalmaz. Durum böyle olunca, zatın sıfattan tecerrüdü, ancak o irfan sahibinin nazarı itibarına göre olur; işin aslına ve dış itibara göre olmaz, inşaallah bu mananın tahkiki gelecektir.
Burada anlatılacak bir mana dahi şu ki: Bu câmi olan zuhur, misâle dayalı tasavvurların müntehâsıdır. Bundan sonra, hâsıl olacak kemal ise, misal aynasında tasavvur edilmesi mümkün olmayan cinstendir. Misalde tasavvur ancak şu iş için mümkün olur ki: Hariçte olanla onun bir benzerliği ve münasebeti ola... İsterse, bu benzerlik, yalnız isimde olsun. Amma o şey ki, hariçteki ile, şekillerden hiçbir şekille benzerliği yoktur; onun misalde tasviri muhaldir. Kemalât-ı fevkâniye dahi bu kabildendir. Zira onun dahi, şekillerin hiçbir şekli ile benzeri yoktur ki: Misalde onun tasviri mümkün ola. İşte anlatılan bu mana icabı olarak: Bütün vakitlerde cehl, bu yerin levâzımı arasındadır. Yine burada, idrak edemeyiş dahi, idrak alâmetidir. Bu dünya hayatında, her ne kadar, bu makamda cehâlet ve bulamamaktan başka bir şey hasıl olmaz ise de; umulan odur ki: Ahirette bir kuvvet, bir kalb hâsıl ola. Hem de nûrun şaşaasında yok olup gitmeyen... Hem de muamelenin hakikatından haberdar olarak.
Bir ÅŸiir:
Sen bize dil verip de dilberi gösterdin;
Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin.
***
Arşın üstündekilerin beyanı, seni şu vehme düşürmesin ki: Sübhan Hak, arşın fevkinde karar kılmış ve onun için orada sabit olan bir mekân ve cihet vardır. Allahu Taala, böyle bir mânâdan yana, tam bir büyüklüğe ve yüceliğe sahiptir. Bilhassa, mukaddes zatına lâyık olmayan şeylerden yana... Şu mânâdan ki: Zeyd'in aynada zuhuru, aynada onun karar kıldığını gerektirmez, isterse kusurlu olanlar, böyle bir tevehhüme düşmüş olsunlar. Misallerin ve vasıfların en yücesi Allah'ındır.
Görmez misin ki: Ahiret günü, mü'minler Yüce Hakkı cennette göreceklerdir. Halbuki, Yüce Allah'a nisbetle cennet ve diğer yerler aynıdır. Hepsi de onun mahlukudur. Tur dağında vaki olan tecellide dâhi hâliyet ve mahalliyet şaibesi yoktur. Bu hususta netice söz şu ki: Bazı yerde, zuhur kabiliyeti vardır; lâkin bazı yerde bu kabiliyet yoktur. Aynaya bakmaz mısın ki; onda suretlerin zuhuru kabiliyeti var iken; hayvanların nalında bu kabiliyet yoktur. Halbuki her ikisi de demirden yapılmıştı. Bu durumda, değişik durum, zahir olanda değil; zuhur yerindedir. Bütün zuhur yerleri; ya kabiliyetlidir veya değildir. Zahir olan için bir şey değişmez; durum aynıdır.
Keza, külliyet ve cüz'iyet vehmi veren lâfızlar; onlardan anlaşılan hâliyet ve mahalliyet zahir manasına göre değildir. Öyle bir mânâdan başkaya alınmalıdır. Zira, öyle bir şey, Yüce Mukaddes Hakkın zatına lâyık değildir. Şayet öyle bir vehmi verecek ibareler kullanılmış ise... bu ancak, tabir meydanının darlığından ileri gelmektedir.
Bir ÅŸiir:
Yücedir Allah, cüzden, külden;
Zarftan, mazruftan ve hülulden.
***
İnsanın kalbi, alem-i sağirin arşı olduğuna ve alem-i kebirin de arşına benzediğine göre; oradaki tecelli de zılliyet şaibesi olmadan meydana gelir. O tecelliden bir lem'a (kıvılcım), anlatılan şaibe olmadan bu kalbin nasibi olmaktadır. Semâların ve yerin bu tecelliden nasibi var ise de; lâkin o tecelli, zıllardan bir zıllın hicabında olmaktadır. Amma kalb böyle değildir. Zira o: Arş misali, zılliyet şaibesinden müberradır. İsterse, büyüklük ve küçüklük itibarına göre, zuhur başka olsun.
Bir mısra:
Aynaların boyuncadır, görünen cemali..
Zılliyet şaibesi olmadan meydana gelen tecelli, Arş-ı mecidden sonra; kâmil kimselerin kalb nasibidir. Başkalarına hasıl olan ise... zılliyettir.
***
Åžu hususun da bilinmesi yerinde olur:
Arşa bağlı zuhur, her ne kadar zılliyet şaibesinden beri ise de, lâkın sıfat, orada Yüce Mukaddes Zat ile imtizaç etmiştir. Şüun ve itibar dahi, zatta sabittir. Şüun ve itibarlar, her ne kadar o mertebede zata hicap olmazlar ise de; müşahede ve idrakte ortaklıkları vardır. Muhabbet ve alâkada paylaşma durumları vardır. Yüce Mukaddes olan mücerred ehâdiyet muhabbetinin esirleri dahi, bir işin ve bir hükmün ortaklığına razı olmazlar.
Bir ayet-i kerime meali:
– "Anlayınız, halis din Allah'ındır."(39/3)
***
Sıfatların anlatılan manada ortaklık durumlarının olmayışı, aşağıda anlatılacağı gibi, değişik biçimdedir:
a) Hey'et-i vahdaniye-i insaniyenin nasibi..
b) Hey'et-i vahdaniye-i kalb-i insanın nasibi..
c) İnsanın arza bağlı nasibi..
Bunların hepsinin fevkinde insanın bir hey'et-i vahdaniyesi vardır ki; arza bağlı cüz'ü mesabesinde olup onun hükmünü almaktadır.
Hulâsa: Bu muamelede umde olan o arza bağlı cüzdür. Kalan cüzler ise... fazladan muhassenat gibidir.
İnsanda iki şey vardır ki, bunların hiçbiri, Arşta olmadığı gibi, bunlardan yana alem-i kebirin de nasibi yoktur.
Yine onda bir parça vardır ki, bu dahi Arş'ta yoktur.
Yine onda bir hey'et-i vahdaniye vardır ki, bu dahi alem-i kebirde yoktur.
Hey'et-i vahdaniyeye taalluk eden şuur, nûr üstü nûrdur; hem de alemi asğara mahsustur.
İnsan, hayret edilecek şekilde bir varlıktır. Hilâfete liyâkat peydah eylemiş; emânet ağırlığını dahi yüklenmiştir.
***
Sana anlatılacak olan, insanın duyulmamış hususiyetlerini dinle...
İnsan muamelesi, o mertebeye ulaşmıştır ki; onun için, mücerred ehâdiyet aynalığı hasıl olmuştur. Böylece de, Zat-ı Ehadiyete bir zuhur mahalli oluyor. Hem de, sıfatların ve şüunatın iktiranı olmadan... Halbuki Hazreti Zat, bütün vakitlerde sıfatları ve şüunatı özünde toplamaktadır. Asla aralarında ayrılmak yoktur. Hem de vakitlerin hiçbirinde...
Üstte anlatılan cümlenin daha açık manası şöyledir:
İnsan-ı kâmil, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'tan gayrının esaretinden halâs olduğu zaman; onun için Zat-ı Ehâdiyet ile alâka meydana gelir. Bu durumda; sıfatlardan, şüundan hiçbir şeyin mülâhazası, nazara alınması, maksud ve matlub olması onun için yoktur.
– "İnsan sevdiği ile beraberdir."
Mânasındaki hadis-i şerif hükmü uyarınca, mücerred Hazret-i Zat ile onun için, keyfiyeti meçhul olan bir nevi ittisâl hasıl olur. Zat-ı Ehâd ile olan bu taalluku, keyfiyetten münezzeh olan Zat ile keyfiyeti meçhul bir yakınlık nisbetini sabit kılar. İşte o zaman insan-ı kâmil, Zat-ı Ehâd'e bir ayna olur. Öyle ki: Sıfatlardan ve şüunattan hiçbir şey onda müşahede edilmez.
Hatta, üstte anlatılan mânâdan daha da ileri olarak; Yüce Mukaddes Mücerred Ehâdiyet onda zahir olur, tecelli eder. Azim Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O yüce Zat ki, sıfatlardan ayrılmak asla onun şanında yoktur; amma tecerrüd ciheti ile, böyle bir insan-ı kamilde zahir olup tecelli etmektedir. Zatı olan güzellik dahi, sıfata bağlı güzellikten temeyyüz etmektedir.
Üstte anlatılan mânâda bir aynalık durumu, insan-ı kâmilden başkasına müyesser olmaz. Hazret-i Zat dahi, şüunatın ve sıfatların iktiranı olmadan, insan-ı kâmilden başka bir şeyde tecelli etmez. O yücedir, mukaddestir.
Arş-ı Mecid, alem-i kebirde ancak, bütün sıfatları câmi olan Hazret-i Zat mazharı olmaktadır. İnsan-ı kâmil dahi, alem-i sağirde itibarlardan mücerred olan Zat-ı Ehâd'ın mazharı olmaktadır. İşte, böyle bir ayna olma durumu, insanın pek hayret verici hallerindendir.
***
İhsanları yapan Sübhan Allah'tır; O'nun ihsan ettiğine kimse mâni olamaz; O'nun mâni olduğuna dahi, kimse bir şey veremez.
Selâm hidâyete tabi olanlara. Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona, âline, ashâbına üstün salâtlar ve selâmlar.