Mektuplar

MEVZUU:

Şeyh Abdülaziz Confori'nin şek'lerine cevap.

NOT:

İmam–ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Tahir Bedahşi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; Allah'ın Resulüne salât. Sizlere dahi dualar etmekteyim. Uzun bir müddetten sonra, gönderdiğiniz mektubun gelmesi ferahı mucib oldu.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, sizi zahir batın birliği ile muhalla ve müzeyyen eylesin (hallendirsin ve süslesin). Hem de devamlı olarak.

***

Fakir, bu müddet içinde size üç tane mektup yazmıştım. Onlardan ancak bir tanesi size ulaşmış.

Mesafenin uzaklığı, mâni bir özürdür.

Sizin mektubunuzla birlikte, Şeyh Abdülaziz'in yazdığı mektup dahi geldi. Ona yazılanlar da anlaşıldı. Ona yazılanlar arasında şu mânâ var.

Eğer mümkinatın hakikati olsaydı; ki bunlar ilmi ademlerin (yokların) suretleri olup, bu ademler dahi sıfatların zıtlarıdır. O zaman, bu ademlerin yüce mukaddes Zat'ta husul bulmaları lâzım gelirdi. Halbuki, Sübhan Allah böyle bir şeyden münezzehtir.

Üstte anlatılan mânâ, çok şaşırtıcı bir şüphedir. Bilmez mi ki, Sübhan Hak, eşyanın şerifini de kesifini de bilir. Ama, onların hiçbiri, Hazret–i Zat'ta hasıl olmuş değildir. Onlardan hiçbirinin Zat ile ittisafı da yoktur. Bu surette husul nereden gelsin?

Ona derc edilen cümlelerden biri de şudur:

– Mümkinatın hakikatlarının hem vücudu, hem de sübutu olmak gerek; ademe bağlı değil. Zira, hakikatler, mümkinatın kendilerinden ve ruhlarından ibarettir.

Bunun için deriz ki:

– Evet, onların ilmî olarak vücudu ve sübutu vardır. Hakikatlerde bu kadarı lâzımdır. Onun için, yerinde olur ki, önce bu itirazı Şeyh Muhyiddin b. Arabî'ye yapa. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) Zira o, bu mânâda şöyle demiştir:

– Ayan, vücud rayihasını koklamamıştır.

Asıl şaşırtıcı durum şu ki: O, hakikatları mümkinatın ruhları ve kendileri (yani: nefisleri) olarak ele almış; ayan–ı sabiteyi ve malumatüllahı (Allah'ın ilminde olmayı) bırakmıştır.

O mektuba derc edilen bir mânâ dahi şudur:

"– Enbiya, evliyâ ve mümkinattan sair insan fertleri; eğer bunların hakikatleri ademler (yoklar) olsaydı; bu büyük zümreden şeref çıkarılırdı; onlardaki kemal dahi yok olurdu. Amma nasıl çıkarılır ve yok olur? Zira, Sübhan Hak, bu ademleri, tam hikmeti ile, kâmil kudreti ile, güzel terbiyesi ile isimlerinin ve sıfatlarının akislerine ayna eyledi. Nübüvvet ve velâyet şerefi ile de müşerref eyledi. Kemalâtının zılâli (gölgesi) ile de süsledi. Muazzez ve mükerrem eyledi. Nitekim o Sübhan Hak, insanı hakir bir sudan yaratıp onu yüksek dereceye çıkardı."

Bunun için şu cevabı veririz:

– Hayret! İnsanın şerefini ve kerametini mülâhaza edip yüce mukaddes Vacib Zat'ın tenzihini bırakmaktadırlar. Bu mânâdan derler ki:

– Hepsi odur.

Böylece, hasis ve rezil eşyayı, Yüce Mukaddes Hakkın aynı sanırlar. Bu gibi sözlerden dahi hiç sakınmazlar. İnsan için de ademiyet hakikatlarına cevaz vermezler; böyle bir şeyden de sakınırlar. Allahu Teâlâ onlara insaf versin.

O mektuptaki cümleden biri de şudur:

"– Üzerinde icmâ ile durulan bir bid'at yollu mânâ üzerine sözü kaldırmak mümkün değildir."

Bunun için de, cevabımız şudur:

– Bid'at yollu kelâm olarak, biz şu cümleyi görmekteyiz:

– Hepsi odur.

Amma, şu cümleyi değil:

– Hepsi ondandır.

Ulemanın icma ile durduğu cümle budur. Melâmetin ve şenaatin dahi bu zamana kadar Füsus Sahibine yöneltilmesi:

– Hepsi odur.

Cümlesi sebebi iledir. Bu Fakir'in maarifinin hasılı olarak, yapmış olduğum:

– Hepsi ondandır.

Cümlesi olup şer'an ve aklen makbuldür. Nasıl böyle olmasın ki: O m3anâ, keşif ve ilham ile teyid edilmiştir.

Bundan sonra Şeyh, anlatılan itirazları yazıp şefkat makamına tenezzül ederek şöyle yazmıştır:

– Eğer hakikatlardan murad edilen insaniyet ruhları ise, bu Cumhura (ulema topluluğuna)  muvafıktır.

Ne var ki, bilemedim; hangi sınıftır ki:

– Cumhur..

Demekle onları murad etmiştir. Zira, şu ana kadar hiç duyulmadı ki, bir kimse kalkıp da:

– Mümkinatın hakikatleri, insaniyet ruhlarıdır, demiş olsun.

Şeyhe şaşılır, hem de tam manası ile... Şunu nasıl tahayyül eder ki: Bir kimse, diyeceğini kıyas ve tahmin ile desin; sonra da onu tefekkür ve tahayyül ile ağ gibi örsün.

Mânâ, hiç de anlatıldığı gibi değildir. O maarif ki; keşif ve ilhama dayanmadan yazılır, söylenir veya şühuda ve müşahedeye dayanmadan kaleme alınıp ikrar edilir: O bühtandır; iftiradır. Bilhassa, evliyânın yoluna aykırı bir durum olunca...

Bilemiyorum; Şeyh'in itikadı nedir? Bu maarifi ne kabilden almıştır?

Bir âyet–i kerime meâli:

"Rabbımız, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle." (3/147)

Vesselâm.