Mektuplar

MEVZUU:

Tevhid ve Aynel-yakîn sualine cevap mahiyetindedir.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyhzade Muhammed Abdullah'a yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile...

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Mahdumzade cenaplarına malum olsun ki, mübarek mektup ulaştı. Onun mütalaası ile ferah hasıl oldu.

O mektuba, huzur nisbetinin şümulü ve istilâsı derc edilmiş; güzeldir; mübarek olsun.

Bu devlet ki, size üç ay gibi bir müddet içinde müyesser oldu; diğer silsilelerde on senede müyesser olsa idi; onu büyük bir nimet sayar ve büyük bir iş olarak tasavvur ederlerdi. Nasıl yerinde olur ise, bu nimetin şükrünü o şekilde eda etmek gerekir.

Şunu biliyorum ki: Sizin üstün yaratılışınız, bu gibi hallerin güzel gösterilmesi ile, kendisinde ucub (kendini beğenme, ameline güvenme) şaibesinin hasıl olmasından yana temiz ve beridir. Dolayısı ile, bu nimeti açıklıyorum. Bu hususta:

"Şükrederseniz (nimeti) artırırım."(14/7)

Mealine gelen ayet-i kerime nass-ı kafidir (yeterli delildir).

***

Yazmışsınız ki:

– Tevhid'i vücudi mukaddimesi (başlangıcı), zuhura gelmeye başladı.

Bu devlet ki, size üç ay gibi bir müddet içinde müyesser oldu; kabul etmek gerekir. Ne var ki, bu halin galebesinde, şer'i edeplere dahi tam manası ile riâyet etmek gerekir. Kulluk haklarını dahi, tam olarak edâ etmelidir.

Şunu da bilmek yerinde olur ki: Bu gibi oyunlar, sıhhat ve doğruluk takdirine göre olup, mahbubun muhabbetinin istilâsından dolayı neş'et etmektedir.

Şöyle ki: Seven bir kimse, bir şey görse veya idrak etse, sevdiğinden başka bir şey görüp idrak etmez. Kendisine, bir lezzet ve bir zevk hasıl olsa, onu sevdiğine bağlar. Bu surette, sevenin müşahede ettiği kesretin (çokluk, vahdetin zıddı) kendisidir; lâkin, vahdet nâmı ile gelir. Ama, bu yerde fenâ tahakkuk etmez; çünkü fenâda, tamamı ile kesret şühudunu (çokluğu görmeyi) def etmek vardır. Bu da, Vahid Zat'ın şühud istilâsı dolayısı ile olur. Buna dahi fenâ denir, ama, mümkinat kesretinin şühudunun olmayışına nisbetledir. Fenânın hakikati ancak şu zaman tahakkuk eder ki: İsimlerin, sıfatların, şüun ve itibarların kesreti tamamen nazardan saklanır (kaybolur). Bu durumda, melhuz olup (düşünülebilip) nazar edilen Yüce Mücerret Zat Ehadiyet'inden başka kalmaz. Seyr-i İlellah'ın tamama ermesinin hakikati dahi bu makamda tecelli eder. Yine bu makamda, zılâl ile taalluktan (gölgeler ile alakalardan), bütünüyle halâs olunur. İş bu vakittedir ki: Asılların aslı ile muamele vaki olur; delâlet edenden, delâlet edilene dönülür; ilimden ayne uruc (bilmeden, bilinenin kendisine yükseliş) meydana gelir; mektuplaşma kalkar, baş başa kalınır; vasl-ı üryan (Tasavvuf yolculuğunun sonunda Allahü Teâlâya kavuşma hâli. Nihâyete erme.) dahi tahakkuk eder. Daha sonra olan olur; yine olan olur. O kadar ki: Remz ve işaretin dışında bir tabirle bu makamdan anlatmak mümkün değildir. Bu dahi, mübhem (belirsiz) ve kapalı olur.

***

Mahdumzade bizden, aynel-yakîn beyanını taleb etmiş ve bunun ilimde husulünü murad etmiş...

Bu, müşkil bir iş. Ne yapabilirim; ne diyebilirim? Ve onu nasıl beyan ederek, açıklayıp anlatabilirim ki? Mahdumzadenin kereminden temenni o ki, beni mazur görüp ilim talebinden hal talebine meylede.

***

Mahdumzadeden iki sual sadır olmaktadır ki, bunların her biri, üstün yaratılıştan haber verir.

Onlardan biri, aynel-yakîn beyanıdır ki, kendine has beyanı olup üstte bir parça anlatıldı.

İkincisi ise... Kur'an'da geçen müteşabihatın tevili olup bunlar, rasihun ulemanın nasibi olmaktadır.

Burada anlatılan ikinci sualin cevabı, birinci suâle nazaran daha ince ve daha güzeldir. Saklamak daha yerinde olduğundan, açıklayıp izhar etmeye münafi durum vardır.

Müteşabihatın tevil ilmi, resullere mahsus olan muameleden kinayedir (o muamelenin dolaylı,üstü örtülü ifâdesidir). Onlara salâtlar ve selâmlar olsun. Tebâiyet ve veraset yolu ile, bu ilimden ümmetler arasında azdan az kimselere az bir şey ihsan olunur. Ama bu dünya hayatında, onun cemalinden peçe kalkmaz. Lâkin, ümid edilen odur ki, ahiret hayatında ümmetlerden büyük bir cemaat bu devletle müşerref olalar. Bu dahi, tebâiyet yolu ile olacaktır.

Yazılması mümkün olan miktar şu ki:

Bu anlatılan pek azların dışında, bu dünya hayatında dahi bu devletle müşerref olan vardır. Sahih olan da budur. Lâkin, ona muamelenin hakikati ihsan edilip tevili dahi inkişaf etmez.

Hulasa: Câizdir ki, müteşabihatın tevili bazılarına hâsıl ola... Amma ondan ne hasıldır? bilemeye... Çünkü müteşabihat muameleden kinayedir.

Anlatılan manayı, bana intisab edenlerden bir fertte müşahede ettim.

("Müşahede ettim", tabiri Arapça aslına göre doğru ise de, Müstakimzade'nin tercümesinde: "Müşahede olunmadı", manası verilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)