Mektuplar

MEVZUU:

a) Sofiyenin, seyri (manevi yolculuğu) enfüs ve afaka hasretmesi.
b) Bu seyirde, manen tahliye ve düzen isbatları.
c) Anlatılan mânâyı Kuddise Sırruhun men etmesi ve nihayetin nihayetini, enfüsün ve afakın (maddenin ve mânânın) ötesinde Allah'ın inayet ile isbatı.

NOT:

İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Mirza Hüsameddin Ahmed'in oğlu, Hace Cemaleddin Hüseyin'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.

Âlemlerin Rabbi Allah'a hâmd olsun. Salât ve selâm, Seyyid'ül-mürseline. Onun âl-i kiramına, ashab-ı izamına. Taa, kıyamet gününe kadar.

***

Ey Aziz Oğul,

Allah-ü Teâlâ, seni mes'ud eylesin; anlatılanları akıl kulağı ile dinle.

Bir salik, niyeti tashih edip temize çıkardıktan sonra; ağır riyazetleri ve şiddetli mücahedeleri de öne alır, rezil vasıfları, güzel vasıflarla değiştirir, kendisine tevbe ve inabe müyesser olur, dünya sevgisi kalbinden gider, kendisi için tevbe, tevekkül rıza da hâsıl olur ise.. derece ve tertib üzere, misal âleminde hâsıl olan bu mânâları da müşahede ile nefsini beşerî sıkıntılardan ve rezil sıfatlardan da saf temiz görür ise, elbette afakî seyri tamamlanmış olur.

Bir taife, bu makamda ihtiyatı tercih etmişlerdir. İşi şöyle kararlaştırmışlardır: Misal âleminde, yedi latifeden her bir latife, kendisine münasib olan nurlardan bir nurun sureti ile temessül edecek.

Safanın alâmeti mânâsını ise, şöyle yapmışlardır: Bu misale dayalı nurlardan bir nurun zuhuru olacak.

Bu seyre kalb latifesinden başlamışlardır. Sonra onu tedricen ve tertib ile latifelerin müntehası olan ahfaya ulaştırmışlardır. Kalbin safası için de, şunu alâmet saymışlardır: Misâl âleminde kalb, kırmızı bir nur suretinde zuhur edecek.

Ruhun safası için dahi şunu alâmet saymışlardır: Sarı bir nur suretinde zuhur edecek.

Üstteki kıyas devam edip gider.

Afakî seyrin hâsılı odur ki: Salik, misal âlemi aynalarında, ahlâkının tegayyür ettiğini, vasıflarının da tebeddül ettiğini müşahede eyleye. Bu âlemde, zulmetinin ve ağırlıklarının zail olup gittiğini de hissetmeli. Böyle olmalı ki: Kendi safasına yakîn hâsıl ola. Tezkiyesi dahi, ilim yolundan sabit ola.

Bu seyirde salik, ahvalini ve atvarını afak cümlesinden olan misal âleminde saat saat müşahede eder ve onda, bir hey'etten diğer hey'ete geçişini görür ise, onun seyri afakta gibidir, isterse bu seyir hakikatta salikin nefsinde olan bir seyir olsun. Hareket dahi, vasıflarında ve ahlâkında keyfî bir hareket olur. Mademki, onun nazar sathı, kendisini görmekten uzaktı; o afak olup enfüs değildir. Seyir dahî, aynı şekilde afakadır.

Seyr-i_ilellahın tamamını:

– Afaka mensub olan bu seyrin tamamındadır.

Diye anlattılar. Fenâyı dahi, bu seyre bağlı kıldılar. Bu seyirden dahi:

– Sülûk.

Diye tabir ettiler. Bundan sonra bir seyir vaki olur ise, onun ismine de:

– Enfüsî.

İsmini verirler. Bunun için dahi şöyle denir:

– Seyr-i_fillah.

Bekâbillahı dahi, bu yerde sabit görürler. Sülûktan sonra cezbenin husulünü dahi bu makamda sabit görürler.

Birinci seyirde, salikin latifelerine tezkiye hâsıl olur ve beşerî sıkıntılardan halâs olur ise; onlar için, salikin terbiyesine gelen cami ismin zılâli zuhuruna kabiliyet hâsıl olur.. O ismin akisleri dahi, o latife aynalarındadır. Bu latifeler dahi, o cami ismin cüz'iyat tecellilerine ve zuhuruna varidat yeri olur.

***

Bu seyir için, ancak şu mânâda:

– Enfüsî seyir.

Tesmiye ederler. Zira enfüs, isimlerin zılâl ve akislerine ayna olmuştur; salikin seyri enfüste olduğu için değil. Nitekim afakî seyirde dahi bu mânâ tekrarlandı. Şunun için:

– Afakî seyir.

Demişlerdir; zira onun aynalık itibarına göre olup seyrin afakta oluşundan değildir.

Anlatılan, hakikatta öyle bir seyirdir ki: Enfüs aynalarında, isimlerin zılâlinde bir seyirdir. Bunun için de, bu seyre:

– Maşukun âşıkta seyridir.

Denmiştir.

Bir şiir:

Aynadakiler olmaz kendi hareketlerinden;
Kabullenir o safa yüzüne geldiklerinden..

***

Mümkündür ki, bu seyir için:

– Seyr-i_fillah.

Denile. Şu itibara göre ki, onlar demişlerdir:

– Salik, bu seyirde ilâhî ahlâk ile tahalluk eder. Bir yaratılıştan, diğer yaratılışa geçer.

Şu mânâdan ki: Mazharın; (zuhur yerinin,) zahirin bazı vasıflarından yana nasibi vardır; isterse bu nasib umumî mânâda olsun. Sanki onun seyri, Allah-ü Teâlâ’nın isimlerinden tahakkuk etmiştir.

Bu makamın tahkik nihayeti budur. Keza, bu kelâmın tashihi de.

Bu makam sahibinin hali nasıl olmuştur, bilinmez. Konuşanın dahi, kelâmdan muradı ne şeydir? O da belli değildir. Her şahıs, kendi anlayışına ve vicdanına (gönülde bulduğuna) göre konuşur.

Konuşan, kelâmından bir mânâ murad eder; ama dinleyen o kelâmdan bir başka mânâ anlar.

Onlar enfüsî seyir için:

– Seyr-i_fillah.

Derler, bundan da, hiç bir zorlama görmezler. Yine onun için sakınmadan:

– Bekâbillah.

Derler. Bunu dahi, visal ve ittisal makamı sanırlar.

Hâsılı: Bütün bu ıtlaklar, Fakir'e cidden ağır gelmektedir. Hiç şüphe edilmeye ki, onun tevcih ve tashihinde, bir başka mânâya alınması için, zorlama irtikâb edilmektedir.

Bu başka mânâya alınmaların bazıları onların kelâmından alınmıştır. Bazısı dahi; feyiz, ilham yolundan gelmektedir.

Afakî seyirde, rezaletlerden temizlenme hâsıl olmuş gibidir. Enfüsî seyirde dahi, ahlâk-ı hamide ile düzene girmek vardır. Zira temizlenme (tezkiye), Fenâ makamına münasiptir; düzene girmek (tahliye) ise.. Bekâ makamına münasiptir. Hâlbuki bu enfüsî seyir için bir nihayet tesbit etmemiş; onun kat edilmeyeceği hükmünü vermiştir; isterse ömür ebedî olsun. Bu mânâda demişlerdir ki:

– Mahbubun şemailine ve evsafına nihayet yoktur. Tahalluk eden salikin aynasında; onun sıfatlarından bir sıfat tecelli edip kemalâtından bir kemal zuhur eder. Bunun için bir inkıta nasıl olur? Nihayet nasıl caiz olur?

Anlatılan mânâda şöyle bir şiir de söylemişlerdir:

Koşsa bir zerre ömrü boyunca taleb ederek;
Hayır veya şer için, kendini bulur giderek.

Afakî ve enfüsî seyirle husule gelen bu Fenâ ve Bekâya dahi:

– Velâyet.

İsmini verirler. Kemal nihayetini de burada görürler. Şayet bundan sonra, bir seyir vaki olur ise, bu dahi onlara göre rücua bağlı bir seyirdir... Ki buna da:

– Seyr-i_anillah_billâh.

Tabirini kullanırlar. Aynı şekilde dördüncü seyir için de:

– Seyrün fil-eşya.

Demişlerdir. Bu dahi, nüzule taalluk etmektedir. Bu iki seyri dahi, tekmil ve irşad için kararlaştırmışlardır. Nitekim üstte anlatılan iki seyri de, kemalin, irşad talebinin Velâyetin husulü için kabul etmişlerdir.

***

Bir topluluk demiştir ki:

– «Allah-ü Teâlâ’nın, nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır.»

mânâsında buyurulan yetmiş bin hicap, afakî seyir ile açılır. Zira yedi letaiften her bir letaifte on bin hicap açılır.

Üstte anlatılan mânâda, seyir tamama erdikten sonradır ki: Hicaplar dahi, tamamı ile kalkar. Salik dahi: Seyr-i_fillah'ta tahakkuk eder; vasl makamına da ulaşır.

İşte, velâyet erbabının seyr_ü_sülûkunun hâsılı budur. Kemal ve cami tekmillerin de bir suretidir.

Sırf Sübhan Hakkın fazlı ve keremi ile bu babda Fakir'e zahir olanı ve kendisinin de salik olduğu gibi yazacaktır. Ki bu: Nimeti izhar olup ihsana dahi şükürdür.

Bir âyet-i kerime meali:

– «İbret alınız, ey basiret sahipleri..» (59/2)

Bilesin ki,

Allah-ü Teâlâ, seni irşad eylesin ve doğru yola hidayet etsin. Sübhan Hak, keyfiyetten, misalden, benzerlikten, hayalde vaki olandan yana münezzehtir.

Sübhan Hak, afakın ötesinde olduğu gibi, enfüsün dahi ötesindedir.

Afakî seyir için:

– Seyr-i billah.

Enfüsî seyir için dahi:

– Seyr-i_fillah.

İsmini vermekte mânâ yoktur. Şu mânâdan ötürü ki: Her iki afakî ve enfüsî seyir dahi,

– Seyr-i_ilellah.

Cümlesine dâhildir. Hâlbuki seyr-i_fillah'ı seyr-i enfüsîde kararlaştırıp dediler ki:

– Bu seyrin nihayeti yoktur. (Yani: Enfüsî seyrin.)

Üstte de anlatıldığı gibi, bunun dahi ebedî ömründe inkıtaına cevaz vermediler.

Enfüs dahi, afak gibi imkân dairesi cümlesinden olduğuna göre; imkân dairesini dahi o takdire göre kat etmek mümkün değildir. Böyle olunca, daima bir mahrumiyet ve sonsuz hüsran ortaya çıkacaktır; Fenâ dahi, hiç bir şekilde o takdire göre tahakkuk etmeyeceği gibi, Bekâ dahi tasavvur edilmeyecektir.

mânâ, üstte anlatıldığı gibi olunca, vasl ve ittisal nasıl olacak? Kurb ve kemal nasıl bulunacak?

Sübhânellah.

Büyükler ki: Şarab yerine serapla yetinir; ilallahı dahi fillah sanır; imkânı dahi vücup tasavvur eder; lâkeyfî ve lâmislî için dahi:

– Mislî ve keyfî.

Tabirini kullanır; küçüklerden ve düşük yaratılışlılardan nasıl şikâyet edebiliriz? Düşülen bu ne belâdır? Bu ne itibardır ki, enfüs için:

– Hakk (celle ve âlâ).

Tabirini kullanırlar. Onun seyrini dahi, sonsuz zannederler. Hem de, haddi ve nihayeti olmasına rağmen.

Bu enfüsî seyirde söyledikleri salikin mir'atında Yüce Sultan Vacib Zat'ın esma ve sıfatının zuhuru dahi, isim ve sıfatların zılâlinden bir zıl olup isim ve sıfatların aynen zuhuru değildir. İnşaallah anlatılan bu mânâ, bu mektubun sonunda yazılacaktır.

Ne yapabilirim? İlim ve temyiz var iken, Yüce Mukaddes Zat'a karşı anlatılan edep dışı harekete nasıl cevaz verebilirim?. Kendisinden gayrına, o Sübhan Zat'ın mülkünde nasıl ortaklık hakkı verebilirim? Bu büyüklerin Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; haklarını üzerimde sabit bilsem dahi, zira ben onların çeşitli terbiyesini görmüşüm; ne var ki: Vacib Teâlâ’nın hakları onların tüm haklarının üstünde olup terbiyesi dahi, diğerlerinin terbiyesinin fevkindedir. Zira ben, bu vartadan, Sübhan Hakkın terbiyesi ile kurtuldum, onun gayrını kendi mülkünde kendisine ortak edemem. O tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

Bir âyet-i kerime meali:

– «Allah'a hamd olsun ki, buna bizi kavuşturdu. Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz buna kavuşamazdık.» (7/43)

Sübhan Allah, keyfiyeti olmaktan, benzerden ve misalden münezzehtir. Her ne ki, Keyfiyet ve kemiyet damgasını almıştır; o şey Sübhan Hakkın Zat'ından atılmıştır. Sübhan Hakkın Zatına âfak ve enfüs aynalarında yer olamaz.

Her ne ki, bu anlatılanlardan zuhura gelir; o dahi mazharlar gibi keyfiyete ve kemmiyete bağlı kalır.

Afakı ve enfüsü geçip Sübhan Hakkı bunların ötesinde aramak gerek.

İmkân dairesi dahi üstte anlatıldığı gibi olup ister afakî olsun; isterse enfüsî, onlarda Sübhan Hakkın zatı için tecelli yeri yoktur. Hatta doğrudan doğruya, isimlerinin ve sıfatlarının tecellisine dahi yer yoktur. Oralarda her ne zuhura gelir ise; isimlerin ve sıfatların zılâli, bir kalıbı ve misalidir. Hatta isimlerin ve sıfatların zıllıyeti ve misaliyeti dahi afakın ve enfüsün haricindedir. Bu makamda bundan fazla terbiye ve kudretin nakşolması yoktur. Zuhur kime? Tecelli nerede? Zira Sübhan Hakkın isim ve sıfatları dahi zatı gibi olup keyfiyetten, benzeri olmaktan, misalden münezzehtir. Afakın ve enfüsün ötesine çıkılmadıkça; isimlerin ve sıfatların zıllıyeti bilinmez. İsimlere ve sıfatlara vâsıl olmak nerede?

Bu muameleden daha acaibi şudur ki: Ben keşiflerimden ve yakîne dayalı malumatımdan konuşacak olsam; bu meşayihin zevklerine muvafık düşmeyeceği gibi, onların keşiflerine mutabık da düşmez. Böyle olunca, kim sözümü doğrular ve kim kabul eder? Şayet konuşmasam, susup dursam o zaman da, hakkın batıla karışmasına cevaz vermiş olurum. Yüce Mukaddes Hak için caiz olmayan şeye yol vermek yoktur. Bu mânâdan olarak, Yüce Mukaddes Hakkın zatına lâyık olanı zarurî olarak izhar ediyorum. Onun mukaddes zatına münasip düşmeyeni dahi atıyorum. Başkalarının ayrı düşünmesine aldırmıyorum; onun için gam da çekmiyorum. Başkalarının muhalefetinden ancak şunun için korku tahakkuk eder ki: Muamelemde bir tezebzüb (tereddüt), keşfimde bir şüphe buluna. Amma işin hakikati sabah aydınlığı gibi, ortaya çıkınca ve muamelenin aslı dahi ayın on dördü gibi açıklığa kavuşunca zılâl mertebelerini dahi geçince, benzerlikten ve misalden dahi üste çıkınca şüphe nerede kalır? Tezebzüb o zaman kime arız olabilir?

Hazret-i Şeyhimiz şöyle anlattı:

– Hallerin sıhhatine alâmet odur ki, kemal üzere yakın hâsıl ola.

Sonra; iştibah ve tezebzüb (şübhe ve tereddüt) nasıl tasavvur edilir ki: Yüce Hakkın sonsuz inayeti ile o büyüklerin hallerine tafsil üzere ıttıla müyesser oldu. Tevhid ve ittihad maarifi, ihata ve sereyan sırları dahi keşfoldu.

Onların keşiflerinin ve müşahedelerinin hakikati dahi ele geldi; ilimlerinin ve maarifinin dahi incelikleri izaha kavuştu.

Sonra;

Bir müddet bu makamda kaldım. Onların azını ve çoğuna idrâk ettim. Ki bu idrâk ediş, Allah-ü Teâlâ’nın dilediği kadar oldu. Allah'ın fazlı ile işin sonunda zuhura geldi ki: Bütün bu olanlar zılâl oyunlarıdır. Bir benzerlik ve misal sarmasıdır. Matlub ise, bunun ötesinin dahi ötesindedir; maksud dahi, bunun başkasıdır.

İşte bundan sonra lâmislî olan zata yöneldim; hem de her şeyden iraz edip kemmiyet ve keyfiyet damgasını alan her şeyden teberri ederek (uzaklaşarak).

Bir âyet-i kerime meali:

– «Şüphesiz ki ben, bir muvahhid (Allah'ı bir tanıyıcı) olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim.» (6/79)

Eğer muamele bu şekilde olmasaydı, meşayihin hilâfına dudağımı oynatmazdım; zan ve tahminle onlara muhalefet izharında bulunmazdım.

Sonra.. bu aykırı durum, Yüce Sultan Vacib Teâlâ’nın zatına taalluk etmeseydi; kelâm dahi onun tenzihinden ve takdisinden olmasaydı elbette o büyüklerin keşiflerine aykırı bir mânâ zahir olmazdı. Onların ilimlerine muhalif düşen bir kelâm dahi hâsıl olmazdı.

Ben ki: Onların devlet bağının en küçük salkımıyım; en azından onların nimet sofralarının kırıklarını toplayanıyım. Şu mânâyı dahi mükerrer olarak açıkladım: Onlar, beni çeşitli yollardan terbiye ettiler; kat kat keremlerle, ihsan ve terakkilerle bana menfaatleri dokundu. Amma ne yapabilirim ki: Sübhan Hakkın hakları onların haklarının dahi fevkindedir. Bahis, Yüce Sübhan Hakkın zatına ve sıfatına düşünce, bazı işlerin ıtlakı dahi o Mukaddes Zat'a lâyık olmadığı anlaşılınca; işbu yerde diğerlerine karşı muhalefet olur korkusu ile sükût etmek dinden ve diyanetten uzak mânâdır. Kulluk ve itaat makamı, ihtilâfa dayalı meselelerde meşayihle bir olup ulemaya karşı muhalif durmaya takat getiremez. Bilhassa, nazar ve istidlal yolundan elde edilen tevhid ve diğer meseleler üzerinde.

Bu ihtilaflı işlerde, Fakir'in meşayihle olan ihtilâfı, keşif ve şühud yolundan olmaktadır.

Ulema, o işlerin (yani: Meşayihin ihtilaflı işlerinin) kabahat olduğuna kail olmaktadırlar.

Bu Fakir dahi o işlerin güzelliğine kaildir; ama onun üzerinde durmayıp geçmek şartı ile.

Şeyh Alâüddevle'nin bu meselede ihtilâfı ise; yani: Vahdet-i vücud meselesinde, ulema tavrına benzer; kabahat olduğuna nazar etmektedir. İsterse ona keşif yolu ile girmiş olsun. Zira keşif sahibi onun kabahat olduğuna kail olamaz. Çünkü bu mesele: Garip halleri mutazammın olup hayret verici maarifi şümulüne almaktadır.

Bu babda netice söz şu ki:

– Anlatılan makamda devamlı kalmak beğenilecek gibi olmayıp o haller ile yetinmek dahi iyi değildir.

***

Burada, şöyle bir soru akla gelebilir:

– Bu takdirde, meşayih batıl üzere olup hak dahi onların keşif ve müşahedelerinin ötesindedir. Ne cevap verilir?

Bunun için şu cevabı veririm:

– Batıl odur ki, sadakata hamledilecek (doğruya yorulacak) yeri olmaya. Hâlbuki bizim üzerinde durduğumuz hallerin menşei Sübhan Hakkın muhabbet galebesi ve onun sevgisinin istilâ etmesidir. O kadar ki, onların basiret nazarında Sübhan Hakkın gayrına ne isim vardır; ne de nişan. Gayrın ve gayriyetin nâmı nişanı tamamen silinip yok olmuştur, işbu vakitte onlar: Sekrin ve halin galebesi dolayısı ile ağyarı ve sivayı yok bilmektedirler. Bu durum, onlar için zarurî olmaktadır. Sübhan Hakkın gayrı olarak dahi bir mevcud görmezler. Bu mânâda batıl olmak nerede? Butlan nerede? Hatta bu yerde hakkın istilâsı ve batılın dahi butlanı (batıl olması) vardır.

Bu büyükler, kendi nefislerini ve başkalarını Yüce Hakkın muhabbetinde satıp kendi nefislerinden ve başkalarından yana nâm ve nişan bırakmamışlardır. O kadar ki: Batıl onların gölgesinden dahi kaçar. İşte orada, her şey haktır ve hak içindir.

Nazarları onların hakikatından yana, zahire kısılıp kalan ulema neye nâil olabilir ve surette muhalefetten başka ne anlayabilirler? Onların kemalâtından yana ne alabilirler ki?

Burada kelâm, şu mânâdadır: Bu hallerin ve maarifin ötesinde bir başka kemalât vardır. O kemalâta ve hallere nisbetle bu kemalât, umman denize nisbetle bir damla gibidir.

Bir şiir:

Düşer kıyaslarsak sema ile Arşı;
Yerle kıyaslarsak, ne var ona karşı?

***

Biz yine asıl mevzuumuza dönelim. Onlar şöyle diyorlardı:

– Afakî seyirde, zulmanî hicaplar tamamı ile kalkar. Nitekim onların bu cümlesi daha önce geçti.

Fakir'e göre, bu cümle biraz karışık gelmektedir; hatta bu mânânın aksi sabit olmuştur. Asıl şahid olunan mânâ şudur ki: Zulmanî hicapların açılması, bütün imkân mertebelerinin geçilmesine kalmıştır. Bu da ancak, afakî ve enfüsî seyirle müyesser olacaktır.

Nuranî hicapların (nurdan perdelerin) açılması ise... vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının seyrine bağlıdır. O kadar ki: Bu seyri yapan kimsenin nazarında ne isim, ne sıfat, ne şan ne de itibar kalacaktır. İşte o zamandır ki: Nuranî hicapların tamamı ile açılması kendisine müyesser olur; vasl-ı uryan ile dahi o zaman müşerref olur. İsterse husul itibarı ile bu vasl az olsun; isterse bu vaslın varlığı, bulunmaz bir şey olsun.

Afakî seyirde, zulmanî hicapların yarısı açılır mı yoksa açılmaz mı bilinmeyen bir şeydir; nuranî hicapların açılması orada nasıl tasavvur edilebilir?

Bu babda netice söz şu ki: Zulmanî hicaplarda mertebeler değişiktir. Bu değişiklikler dahi, şüphelere sebep olmaktadır.

Şöyle ki: Zulmetin kendisi, az olarak, nisbî nuraniyet unvanı ile zuhur edip zulmanî olan nuranî olarak hayal edilse dahi, yine de zulmanî olan zulmanî, nuranî olan dahi nuranîdir. Görüşü keskin olan bir kimse, onların birini diğeri ile karıştırmaz, iştibah (şübhe) menşei olan vicdanı dolayısı ile zulmete nûr hükmünü vermez.

Bir âyet-i kerime meali:

– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve; Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Bu Fakir'in sülûku ile müşerref olduğu yol, cezbeyi ve sülûku câmi bulunmaktadır. Tahliye (تخليه) ve tahliye(تحليه)den her biri diğeri ile içtima etmiştir. Tasfiye ve tezkiyeden her biri diğeri ile bu yerde iktiran etmiştir. Seyr-i enfüsî dahi, bu makamda seyr-i afakî'ye tazammum etmektedir. Tasfiye gözünde tezkiye vardır; tahliye (تخليه) dahi tahliye(تحليه)nin aynıdır. Cezbenin kendisi, sülûku tahsil etmekte olup enfüs dahi afakı şümulüne almaktadır.

[ (تحليه) Tezyin; güzel özelliklerle donatmak, süslemek.

(تخليه) Tenzih; noksanlardan uzak tutma.]

Ne var ki, tahliye (تخليه) ve cezbe için zatî takaddüm olup tasfiyenin dahi tezkiye üzerine zatî sebkatı vardır. Nazara alınması gereken dahi enfüs olup afak değildir.

Üstte anlatılan mânâlar açısından bakılınca hiç şüphe edilmeye ki: Bu tarikat, vusule en yakın olandır. Hatta derim ki:

– Bu tarikat, elbette vuslata erdirir; onda vuslata ermeyişin ihtimali yoktur. Bunun için de Allah-ü Teâlâ’dan istikâmet dileyip ondan fırsat taleb edilmelidir.

Üstte dedim ki:

– Bu tarikat elbette vuslata erdirir.

Bunu ancak şunun için dedim: Bu tarikatın ilk adımı cezbe olup o dahi vusul dehlizidir.

Duraklama yerleri, ya sülûk menzilleridir; yâ da cezbe yerleri. Amma sülûku tazammun etmez. Her iki mani dahi, bu tarikatta kalkmıştır. Çünkü sülûk bir uydu olup cezbe zımnında hâsıl olur. Orada ise, halis sülûk olmadığı gibi, kesik cezbe dahi yoktur ki: Yol kapalı olsun..

Bu yol, enbiyanın yoludur. O büyükler, değişik derecelerine göre bu yoldan vuslat menzillerine ermişlerdir. Bir adımda afakı ve enfüsü kat edip adımlarını afakın ve enfüsün ötesine atmışlardır. Muameleyi, sülûkun ve cezbenin üstüne yükseltmişlerdir. Zira sülûkun nihayeti afakî seyrin nihayetine kadardır, cezbenin nihayeti ise; enfüsî seyrin nihayetine kadardır. Afakî ve enfüsî seyir nihayete erdikten sonra sülük ve cezbe muamelesi dahi tamam olur. Bundan sonra ne sülûk kalır; ne de cezbe.

Üstte anlatılan mânâ her salik meczubun ve her meczup salikin havsalasında olacak cinsten değildir. Zira onlarda enfüs ve afakın ötesine adım atacak mecal yoktur. Farz ve takdir ile ebedî ömür bulup onu dahi enfüsî seyre sarf etseler, yine de bu mânâyı zan yolu ile dahi bilemezler.

Büyüklerden biri şöyle bir şiir söylemiştir:

Koşsa bir zerre ömrü boyunca taleb ederek;
Hayır veya şer için, kendini bulur giderek.

Bu mânâda bir şiir daha önce de geçti.

Bir başkası şöyle bir şey anlatmıştır:

– Tecelli zattan gelir. Bu da ancak kendisine tecelli edenin suretine göre olur. Kendisine tecelli edilen dahi, Hak aynasında kendi suretinden başkasını görmez; zira onu görmesi mümkün değildir.

Şunun bilinmesi yerinde olur ki:

Şeyhlerim, hidayet edenlerim ve Allah-ü Teâlâ’ya ulaştıran delillerim o zatlardır. Bu yolda gözlerim, onların vesilesi ile açıldı. Bu gibi sözleri etmeye, onların vasıtası ile dilim vardı. Bu tarikatta, ELİF BA dersini onlardan aldım. Mevleviyet melekesini, onların mübarek teveccühleri ile tahsil ettim. Eğer bir bilgim var ise, onlara uymaktan ileri gelmektedir. Eğer bende bir ma'rifet var ise; o da onların iltifat eserleri olmaktadır.

Tarikatta, nihayetin bidayette olduğunu bu büyüklerden öğrendim.

Kayyumiyet cihetine cezbe nisbetini dahi onlardan aldım.

İnsanların, erbainlerde alamayacağını, onların bir nazarı ile aldım, insanların, seneler içinde elde edemeyeceğini, onların bir cümlesi ile buldum.

Bir şiir:

Nâil olan bir nazara Şems-i Tebriz'den;
Söyler alaylı alaylı on erbainden.

Şu şiiri söyleyen dahi güzel-söylemiş:

Pek güzeldir Nakşibendîlerin yolculukları;
Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları.

***

Üstün yaratılışlı olmaktan ve himmetin yüceliğinden; bu tarikatın başlamasını, seyr-i enfüsîde kararlaştırdılar. Seyr-i afakîyi dahi onun zımnında kat ettiler.

– Vatanda sefer.

Tabiri dahi onların ibarelerinde, anlatılan bu seyirden kinayedir.

Bu büyüklerin yollarında mesafe pek yakındır; vuslat dahi çok yakındır. Diğerlerinin nihayet seyri, bunların ilk seyridir. Bunun için şöyle demişlerdir:

– Biz nihayeti bidayete derc ediyoruz.

[İndirâcü'n-nihâye fi'l-bidâye]

Hülâsa; bu büyüklerin yolları sair meşayihin tarikatları arasında cidden üstündür. Allah onların hepsinin sırlarının kudsiyetini artırsın. Bunların huzuru ve şuuru için şöyle demek mümkündür ki:

– Pek çoklarının şuurundan üstündür.

Yine anlatılan mânâ icabı olarak, şöyle demişlerdir:

– Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir.

Burada anlatılan nisbetle dahi, huzuru ve şuuru murad etmişlerdir.

Lâkin enfüsün ve afakın ötesinde, sülûkun ve cezbenin ilerisinde evliyâ velâyeti için adım atıp geçecek yer olmadığından; bu büyükler zaruri olarak, enfüs ve afakın dışında bir haber vermemişler; sülûk ve cezbenin dışında bir kelâm etmemişlerdir. Velâyet kemalâtı şanında bir ölçü olarak şöyle derler:

– Fenâdan ve Bekâdan sonra, ehlullah her ne görecek olurlarsa onu kendi nefislerinde görürler. Bir şeyin ma'rifetine sahip olsalar, onu da yine kendi nefislerinde bulurlar. Onların hayretleri dahi, kendi nefislerinde olmaktadır.

Bu mânâda, bir âyet-i kerime meali:

– «Kendi nefislerinizde, görmüyor musunuz?» (51/21)

Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun.

Bu büyükler her ne kadar enfüs haricinde kelâm etmemekte iseler de enfüsle iptilâya dahi uğramış değillerdir. Bunların muratları odur ki: Enfüsü (LA) kelimesi altında kılalar; tıpkı afak gibi. Gayret sebebi ile onu da nefyederler. Bu mânâdan olarak, Hace-i Azam söyle dedi:

– Her ne ki duyulur; görülür ve bilinir o Sübhan Hakkın gayrıdır. Onu nefyetmek gerekir. Amma (LÂ) kelimesinin hakikati ile.

Bir şiir:

Onları aldatmaz şu nakış bu nakış giderler;
Daima benzerden münezzehin yolunu gözlerler.

***

Şunun bilinmesi yerinde olur ki, gayriyeti nefyetmek gayriyetin yok olması demek değildir. Bu ikisi arasında çok fark vardır.

Yukarıda, şöyle bir cümle kullandım:

– Cezbe ve sülûkun haricinde, afak ve enfüsün dışında velâyet için adım atma mecali yoktur.

Bunu ancak şunun için söyledim: Bu dört erkânın haricinde velâyet için nübüvvet kemalâtının mebdeleri ve mukaddimeleri vardır. Velâyet eli, bu üstün ağaca uzanmaktan yana kusurludur. Bu devlete erenlerin pek çokları, enbiyanın ashabı oldu. Sair ümmetlerden dahi bu devlete azdan az erenler tebaiyet ve veraset yolu ile erdi. Yani: Enbiyaya uyarak, onların varisi olarak. Onlara salât ve tahiyyat.

O zatlar, cezbeyi ve sülûku dahi câmi olan bu yola girerek, nice uzun menziller kat ederek, adımlarını sülûkun ve cezbenin dahi ötesine attılar; zılâl dairesinden dahi tamamen çıktılar. Enfüsü ve afakı dahi arkalarında bıraktılar.

Bu makamda berki olan zatî tecelli vardır. Bu, başkalarına çakan bir şimşek gibi olup bunlara daimîdir. Hatta bu büyüklerin muameleleri berki olan tecellinin de diğerlerinin de üstünde bulunmaktadır. Zira tecelli, zıllıyetten bir parça alır. Zılliyetten bir nokta dahi bu büyüklere göre koca bir dağ gibidir.

Bu büyüklerin ilk işi, cezbe ve Yüce Sultan Allah'ın muhabbetidir. Şânı büyük Allah'ın sonsuz muhabbeti artık, saat saat istilâ ederek kuvvetlenince onun zatından gayrının muhabbeti zarurî olarak zevale yüz tutar. Tedricen ağyar ile taalluk kalkar.

Yüce Hakkın sevgisinin istilâsı ile devlet sahibi olan bir kimseden ki: Tamamen ondan başkasının muhabbeti zail olur; onun yerini dahi Sübhan Hak ile taalluk ve muhabbet alır ise, kendisinden rezil vasıfları ve düşük ahlâkı bütün bütün kalkar. İşte o zaman, güzel huylarla bezenir. Makam-ı aşere ile de tahakkuk eder. Şayet kendisi için, afakî seyir ile bir taalluk var ise, o dahi tafsilli sülûk sıkıntısı olmadan müyesser olur; ağır riyazetlere hacet kalmadan ve şiddetli mücahedelere girmeden yerine gelir.

Muhabbet, mahbuba itaati gerektirir. Muhabbet ki kemalini bulur; o zaman tamamen itaat hâsıl olur. Beşerî kuvvet ölçüsüne göre pek tamam olmak üzere, itaat ki hâsıl oldu; makamat-ı aşere dahi aynı şekilde müyesser olur.

Anlatılan seyr-i mahbubî ile nasıl afakî seyir tamam oluyorsa; enfüsi seyir dahi onunla tamam olur.

Üstte anlatılan mânâya işaret olarak Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) efendimiz şöyle buyurdu:

– «İnsan, sevdiği ile beraberdir.»

Bu mânâdan olarak mahbub ki, enfüsün ve afakın ötesindedir; muhibbin dahi, mâiyet hükmüne göre afakı ve enfüsü geçmesi gerekir. Seyr-i enfüsî'yi dahi zarurî olarak geride bırakır. Böyle olunca da onun için mâiyet devleti husule gelir.

Muhabbet devletinin bereketi ile bu büyüklerin afak ve enfüsle uğraşmaları yoktur. Hatta afak ve enfüs, bunların emrine tâbidir. Sülûk ve cezbe dahi bunların muamelesine uydurulmuştur.

Bu büyüklerin baş sermayesi muhabbet olup onun lâzimesi (ayrılmaz parçası) olan mahbuba itaattir. Mahbuba itaat dahi, şeriat emrinin yerine getirilmesine bağlıdır. O şeriatın sahibine salât ve selâm. İşbu şeriat dahi Allah-ü Teâlâ’nın razı olduğu dindir.

Kemal derecede muhabbetin alâmeti odur ki: Kemali ile şeriatın emirleri yerine getirile. Kemali ile şeriatın emirlerinin yerine getirilmesi ise; ilme, amele, ihlâsa, kalmıştır. İhlâs ise, bütün sözlerde ve amellerde, bütün hareket ve sekenatta tasavvur edilir. Bu dahi muhlis kulların nasibidir. Muhlis kullara gelince; onlar muammayı nasıl idrâk edebilirler? Herhalde şu cümleyi duymuş olacaksın:

– Muhlisler, büyük tehlike içindedirler.

***

Biz, yine esas mevzuumuza dönelim. Deriz ki:

– Sülûktan ve cezbeden maksud, nefsin düşük huylardan ve rezil vasıflardan temizlenip tasfiye edilmesidir.

Bütün bu kötülüklerin başı, nefis ile taalluktur; onun muratlarını ve arzularını tahsil cihetine gitmektir. Böyle olunca da mutlaka seyr-i enfüsî gerekli olacaktır. Bu seyir olmadan, kötü sıfatlardan geçip güzel huylara intikal etmenin yolu yoktur.

Burada, afakî olan seyir maksat dışıdır. Ona uzanacak bir garazın taalluku dahi yoktur. Zira afaka dayalı alâkalar, enfüsî alâkalar vasıtası ile gelmektedir. Şundan ki: Bir insan, her neyi sever ise, onu kendi nefsi için sevmektedir.

Malları ve çocukları sevdiği zaman, 'ancak onlardan faydalandığı ve geçimini sağladığı için sevmektedir. Seyr-i enfüsîde Yüce Hakkın muhabbetinin istilâsı ile nefsine olan muhabbeti zail olduğu zaman; onun zımnında malına ve çocuklarına karşı olan muhabbeti dahi zail olup gider... Bu mânâda seyr-i enfüsi zarurî, seyr-i afakî dahi onun zımnında uydusu olarak, müyesser olur.

Üstte anlatılan mânâ icabı olarak, enbiyanın seyri, enfüsle kalmıştır. Seyr-i afakînin kat edilmesi ise.. onun zımnında uyduluğuna kalmıştır.

Seyr-i afakî dahi güzel olur. Ama, kat edilmeye fırsat bulunur ise. Duraklamalar karışmadan itmam etmek müyesser olur ise. Onun kat edilmesine fırsat bulunmaz da, duraklama iptilâsına uğramak olur ise.. seyr-i afakîden sonra.. malâyaniye girilebilir. Bu dahi matluba maniler arasında sayılır.

Seyr-i enfüsî her ne miktar kat edilir ise bir ganimettir. Zira o seyyieden haseneye intikal sayılır. Bu ne büyük bir nimet olur ki: Salik bu seyri itmam eyleye. Enfüs dairesi dışına da çıkıp övüne.

Ne lâzım gelir o şeyden ki: Bir kimse enfüs telvinatını afak aynasında müşahede eyleye? Kendi tagayyüratını dahi, orada muayene ede. Tıpkı, misal aynasında kalbinin safasını bildiği ve onun safasını kırmızı nur olarak gördüğü gibi.

Acaba, o kimse neden vicdanını kullanıp da, safası işini dahi ferasetine havale etmez.. Bu mânâdan olarak:

– On iki yaşına basanın tabibe ihtiyacı olmaz.

Darb-ı meseli meşhurdur. Zira mümkündür ki: Kendi hallerinin telvinatını, sahih vicdan ile idrâk eyleye. Açık feraseti ile sağlığını ve hastalığını neden bilmez!.

Evet, afakî seyirde, ilimler ve ma'rifetler vardır. Hatta çokça zuhurat dahi vardır. Ne var ki, hepsi zılâle râci olup teşbih ve misal yolludur. Bazı mektuplarımda, risâlelerimde tahkikini yaptığım gibi, enfüsî seyir zılâle taalluk eder ise, bundan lâzım gelir ki: Afakî seyir dahi zıllın dahi zıllına taalluk ede. Zira afak, enfüs için, zıllın dahi zıllı olup onun zuhuruna dahi bir aynadır.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, nefsin ahvalini âfak aynasında müşahede eden ve safayı, gönül temizliğini ondan bilenin misali şudur: Kendisini uykuda veya rüyada sultan olmuş görür veya vaktin kutbu olarak müşahede eder. Ne var ki o: Hakikatte sultan olmadığı gibi, vaktin kutbu dahi değildir. Zira sultan ve kutup odur ki: Zahirde kutbiyet ve saltanat mansıbı ile müşerref ola. Bu babda netice söz şu ki: O rüyadan veya düşten anlaşılan saltanat istidadının ve kutbiyet kabiliyetinin varlığıdır. Bu durumda gereken, odur ki: Muamelenin kuvveden fiile çıkması için, mektuplaşmadan çıkıp baş başa kalmaya intikal yolunda can verile.

Üzerinde durduğumuz mânâda tezkiye ve tahliye (tenzih) dahi, enfüsî seyre bağlıdır. Bu mânâdan olarak, afakî seyirde gördüğü odur ki: Tezkiye istidadı ve tahliye kabiliyeti ola. Seyr-i enfüsî ile hariçte kendisini, pak ve temiz görmedikçe; vicdanı ile nefsini saf bulmadıkça, hakikatte onun Fenâdan yana nasibi yoktur. Makamlarla tahakkuk şanında dahi hazzı yoktur. Etvar-ı seb'a (yedi tavır) şanında dahi kabuktan başka bir şey hâsıl edemez.

Üstte anlatılan mânâlara bakılarak, enfüsî seyir zarurî olarak, seyr-i_ilellah grubuna dâhildir. Aslında Fenâ makamı olan seyr-i_ilellahın tamam olması dahi seyr-i enfüsîye dâhildir. Seyr-i_fillah dahi, seyr-i enfüsîden nice merhale sonra tasavvur edilir.

Bir şiir:

Arapça Metin (متن عربی)
کیف الوصول الی سعاد و دونها قلل الجبال و دونهن خیوف
✦ ✦ ✦
Okunuşu (Transkripsiyon)
Keyfe’l-vusûlü ilâ Su’âde ve dûnehâ Kulâlü’l-cibâli ve dûnehunne huyûf
✦ ✦ ✦
Türkçe Meali
Suad'a (o sevgiliye) ulaşmak nasıl mümkün olsun ki? Oysa onun önünde (aşılması gereken) yüksek dağ zirveleri ve o dağların ardında da korkunç uçurumlar/korku dolu vadiler var!

Veya (tercümede olduğu gibi):

Nasıl erilir o saadete hep oralar;
Yüksek yüksek dağlar, tehlikeli uçurumlar.

***

Ey Saadetli,

Salikin kendisine mensup olan ilmî ve hubbi taalluk, enfüsî seyirde zail olduğu zaman, kendi nefsi ile olan taalluk dahi zail olur. Kendi nefsi ile taalluku zail olunca da, onun zımnında ağyar ile taalluku dahi zail olur. Zira ağyar ile olan taalluku, ancak nefsi ile olan alâkası dolayısı ile olmaktadır. Nitekim bu mânânın tahkiki daha önce de geçti.

İşte burada anlatılan mânâdan da anlaşılmış oldu ki: Afakî seyir; enfüsî seyir zımnında kat edilmektedir. Salik dahi, bu tek seyirle nefsinin alâkalarından ve ağyarın alâkalarından kurtulmaktadır.

Üstteki tahkik ölçüsünden doğrulandı ki: Enfüsî seyrin mânâsı ve afakî seyrin mânâsı tekellüfsüzdür (zorlanma yoktur). Zira hakikatta seyir, afakta ve enfüste olmaktadır. Eğer enfüs taallukatı, tedricen kat edilir ise; enfüste seyir olur. Enfüsî seyir zımnında hâsıl olan afakî taallukatı kat etmek ise, afakta seyir olur.

Bir başka mânâdan olan enfüsî seyir ile afakî seyir üstte anlatılanın aksinedir. Daha önce de anlatıldığı gibi, onlar tekellüfe muhtaçtır.

Evet.. Hangi mahalde ki hakikat vardır; o tekellüften uzaktır.

Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.

***

Dinle dinle.

Salikin mir'atında (gönül aynasında) Yüce Sultan Vacib Zat'ın isim ve sıfatlarının zuhuru ki bunu: Enfüsî seyirde tesbit edip tahliyeden (خ ile: tezyin, donatmak,süslemek) sonra tahliye (ح ile: tenzih) zannetmişlerdir; hakikatta, isimlerin ve sıfatların zuhuru değildir. Hatta, tahliyeden sonra tahliye de değildir. Elbette o, isimlerin ve sıfatların zılâlinden bir zıllın zuhurudur; tahliyenin husulünü ve tasfiyenin, tezkiyenin kolaylaşmasını sağlar.

Üstte anlatılan mânânın beyanı şöyledir:

Öncelik, o taraftan gelir ve bu, başlangıç için bir münasebet kurmaktır.

Üstte anlatılan durumda; önce matlubun zılâlinden bir zıl, talibin aynasında zuhura gelir. Şunun için ki: Zulümatı ve küduratı zail ola; kendisi için tezkiye ve tasfiye meydana gele. Enfüsî seyrin tamam olmasına bağlı olan zulmetlerin zevali ve tezkiyenin, tasfiyenin husulü, tahliye (ح ile) tasavvuru verir ve tahliye için de, istidad husule, getirir. Yüce Sultan Vacib Zat'ın isim ve sıfatının zuhuruna da hak kazandırır.

Enfüsî seyir, tasfiye ve tezkiyeye bağlı olan tahliye husule getirir.

Afakî seyirde tevehhüm edilen tahliyeye gelince, bu tahliyenin suret olup hakikati değildir ki: Enfüsî seyirdeki tahliye husulü ile vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının zuhuru tasavvur edile. Yani: Onların anlattıkları gibi.

Üstteki beyandan anlaşılan gerekli mânâ şu ki: Zıl ile ittisal inkıta ve infisalden öncedir. Zira salikin mir'atında matlubun zılâlinden bir zıl in'ikâs etmedikçe, matlubun gayrından inkıta tasavvur edilemez. Asılla ittisal ise, inkıtaın ve infisalin husulünden sonra meydana gelir.

Meşayihten, ittisali önde görenlerin muradı ise, asılla ittisal olsa gerek.

İnfisali ittisalden önce görenlerin muradı ise, asılla ittisal olsa yerindedir. Böyle olmalı ki: Her iki taifenin nizaı da lafza dönük buluna.

Şeyh Ebu Said Harraz, bu makamda çekimser olup şöyle der:

– Halâs olmadıkça, nailiyet olmaz; nailiyet olmadıkça da halâs olmaz. Bunların hangisi daha önce ve daha ileri bilemiyorum.

Burada, gerçek mânâda bilinen şu ki: Zılla nail olmak, halâstan öncedir. Asla nail olmak ise, hiç şüphe edilmeye ki: Halâstan sonra olmaktadır.

Nitekim sabah aydınlığı da, güneş doğmadan önce güneş şualarının zılâl zuhurudur. Böyle olur ki, âlemi zulmetlerden temizleye ve onun için safa meydana getire. Zulmetlerin zevalinden ve safanın husulünden sonra da güneşin kendisi doğar.

Üstte anlatılan mânâ icabı olarak, güneşin zıllının zuhuru, sabık zulmetlerin zevali meyanında sayılır. Güneşin kendisinin doğması dahi, sonradan gelen zulmetlerin zevali meyanındadır.

Sultanların doğmasına münasib olan dahi odur ki: tahliye ve tasfiyeden sonra ola. İsterse, onların doğuş mukaddimesi olmadan tahliye ve tasfiye tasavvur edilmesin.

Hak zahir oldu; niza kalktı. Şüpheler dahi zail oldu. Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.