Mektuplar

MEVZUU:

a) "Vahdet-i vücud ve onun şer'i ilimlere tatbiki" sorusuna cevap.
b) "Allah bir kulu severse..."
Mânâsına gelen hadis-i şerif üzerine sorulan soruya cevap.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hacı Muhammed Mümin'in oğlu Muhammed Sadık'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullarına selâm.

***

Diyorsun ki:

– Sofiye, vahdet-i vücuda kâil olmaktadır. Ulemâ ise, bu kavli küfür ve zındıklık olarak kabul etmektedir. Hâlbuki her iki taife de fırka-i naciyedendir. Size göre bu muamelenin hakikati nedir?

– Ey Muhib! Bu Fakir bu bahsin tahkikatını mektuplarında ve risâlelerinde yapmıştır. Hem de tafsilatı ile. Ona göre, her iki taifenin nizâsı dahi, lâfza râci olmaktadır (sözde kalmaktadır).

Durum üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen, madem ki sordunuz, zaruri olarak onun cevabını yazacağız.

Bilesin ki,

Sofiyeden vahdet-i vücuda kâil olup da, eşyayı Sübhan Hakkın aynı görerek her şeyin o olduğuna hükmeden kimsenin muradı, eşyanın yüce Hakla ittihad ettiği (birleştiği) mânâsına değildir. Ayrıca, tenzihin teşbih olup tenezzül etmesi(eksikliklerden beriliğin benzetme seviyesine indirilmesi), vacibin mümkün olması ('varlığı zaruri olan'ın, 'varlığı yaratmaya bağlı olan' olması), lâmisli olanın dahi misli olmaya inkılâbı da (dönüşmesi de) değildir. Zira böyle bir şey küfür ve ilhad (dinden çıkmak) olup dalâlet ve zındıklığa girer. Zira burada, ne ittihad, ne ayniyet, ne tenezzül, ne de teşbih vardır. Hâlbuki Sübhan Hak, şu anda olduğu üzere bâkidir.

Kâinatın hadiselerinin değişmesi ile zâtında, sıfatında ve isimlerinde bir değişme olmayan Zât, noksan sıfatlardan münezzehtir. O Sübhan Zât, mutlak sarafeti (mutlak-ı sırf) üzeredir. Vücub evcinden (varlığının zaruriliği zirvesinden), imkân (varlığının yaratılmaya bağlı olması) bataklığına meyil de yoktur.

Onların her birinin muradı şudur: Eşya madum (yok) olup mevcud olan o yüce mukaddes Zat'tır.

Hüseyin b.Mansur Hallac'ın:

– ENEL HAK... (BEN HAKK'IM) sözünden muradı şu demek değildir:

– Ben Hakkım, Hakla ittihad ettim (birleştim).

Zira böyle bir cümle kullanmak küfürdür ve katlini mucibdir (söyleyenin öldürülmesini gerektirir). O'nun bu cümleden asıl muradı şudur:

– Ben yokum, mevcud olan Sübhan Haktır.

Bu babda netice söz şu ki: Sofiye, eşyayı Hakkın zuhurlarına aynalar halinde görüp onları (eşyayı) isimlerinin ve sıfatlarının tecelligâhları sanmaktadırlar. Hem de tenezzül şaibesi (aşağı iniş şübhesi), tagayyür ve tebeddül (başkalaşma ve değişme)zannı olmadan. Nitekim bir şahsın gölgesi uzayıp durduğu zaman:

– Bu gölge, o şahısla ittihad etmiştir (birleşmiştir); bunun onunla ayniyet beraberliği vardır, şeklinde bir cümle kullanılmayacağı gibi, şöyle dahi denemez:

– O şahıs, tenezzül edip (inip) gölge suretinde zuhur etmiştir.

Herhalde, o şahıs, sarafet asaleti (asıl hâli) üzerinedir. Tenezzül ve tagayyür şaibesi olmadan gölge ondan var olmuştur, isterse, bazı vakitlerde, gölgenin varlığı bir cemaatın nazarından gizlenmiş olsun. Bu durum dahi, o şahsın vücuduna olan tam mânâsı ile muhabbetlerinden dolayıdır. O kadar ki, onların müşahedelerinde, o şahsın varlığından başka bir şey asla yoktur. Herhalde, o zaman şöyle diyebilirler:

– Bu gölge o şahsın aynıdır.

Yani gölge yoktur, mevcut olan yalnız o şahıstır.

Üstte yapılan tahkikten şu mânâ gerekli olarak çıktı; Sofiye katında eşya; Hakkın zuhuratına aynalar halindedir; ama yüce mukaddes Zat'ın aynı değildir. O zaman, eşya Haktan olur, ama Hak olmaz. Bu durumda onların sözlerindeki mânâ dahi şu olur:

– Hepsi O'ndandır.

Ulema-i kiram katında tercih edilen kavl dahi budur. Bu mânâdan ötürü, ulema-i kiram ile sofiye-i izam arasında dahi niza olamaz. Hakikatta sebatlı olarak onların sayılarını taa, kıyamet gününe kadar Allahu Teala artırsın.

Her iki kavlin neticesi de aynı yere çıkar.

Sofiye der ki:

– Eşya, yüce Hakkın zuhurat aynalarıdır.

Ulema ise, böyle bir lâfızdan sakınır. Şunun için ki, hulul ve ittihad vehminden korunalar.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Sofiye, eşyanın zuhuratına kail olmakla beraber, onu hariçte yok görür ve dışta Sübhan Hakkın gayrına varlık için kail olmazlar. Ulema ise, eşyanın hariçte mevcud olduğuna kail olurlar. O zaman, mânâda her iki taifenin nizâsı da sabit oluyor.

Bunun için şu cevabı veririm:

– Sofiye, her ne kadar âlemi haricen yok bilseler de, lâkin onun için hariçte mevhum bir varlık isbat ederler. Onun harici görünüşüne de kail olurlar. Harici olan mevhum kesreti de inkâr cihetine gitmezler. Bununla beraber şöyle derler:

– Hariçte bir görünüş hâsıl eden bu mevhum varlık, vehmin kalkması ile kalkan vehme dayalı mevhum mevcutlardan değildir. Yani bir sebatı ve kararı olmayan cinsten değildir. Bu mevhum varlık, bu hayale dayalı görünenler; Sübhan Hakkın sun'u (sanatı) ve onun kudret nakşı olduğundan, zevalden mahfuz olup halelden dahi masundur (korunmuştur). Bu dünyanın ve öbür dünyanın muamelesi de buna (bu mevhum varlığa)bağlıdır.

Âlemi vehimlerden ve hayallerden sayan sofestaiye zümresine gelince, sanırlar ki; vehmin ve hayalin kalkması ile âlem dahi kalkar. Bunun için de derler ki:

– Eşyanın varlığı, bizim itikadımıza tâbidir. İşin aslında onun bir hakikati yoktur. Eğer semayı arz olarak itikad edersek, o arz olur; arz dahi bizim itikadımız gereğince sema olur. Yine tatlıyı acı olarak hayal edersek, acı olur; acı dahi bizim itikadımıza göre tatlı olur.

Hülasa, bu mecnunlar, dilediğini yapmakta muhtar olan Yüce Sultan Yaratıcı'nın icadını inkâr ederler. Eşyayı, o Yüce Zat'a dayandırmazlar. Bunun için, kendileri sapıttığı gibi, başkalarını da saptırırlar.

Sofiyeye gelince, hariçte eşyaya vehme dayalı bir varlık isbat ederler. Hem de, vehmin ortadan kalkması ile de kalkmayan, sebatı ve istikrarı olan bir varlık. Bu dünya hayatının ve ahiret hayatının muamelesini de, o varlığa bağlı olarak, daimî ve ebedi olarak kabul ederler.

Ulemaya gelince, eşyayı hariçte mevcud olarak itikad ederler. Ayrıca, eşya üzerine ebedi olarak harici hükümlerin terettübüne dahi itikadları vardır. Durum böyle olmakla beraber; eşyayı yüce Hakkın varlığı yanında zaid, nahif (ilâve, zayıf) olarak tasavvur ederler. Mümkinin vücudunu dahi yüce mukaddes Hakkın varlığına nisbetle yok görürler.

Üstte anlatılan mânâ açısından bakılınca; her iki fırka katında dahi, eşyanın varlığı sabittir. Bu âlemin ve öbür âlemin hükümleri dahi ona bağlıdır. Vehmin ve hayalin kalkması sonunda, o kalkmaz. Böyle olunca da, ihtilâf kalkar ve nizâ zâil olur.

Netice mânâ olarak, sofiye der ki:

– Bu varlık vehmidir.

Bunun sebebi de şudur: Uruc zamanı, eşyanın varlığı onların nazarından gizlenir; onların nazarında şânı yüce Hakkın varlığından başkası kalmaz.

Ulemaya gelince... Bu vücuda,

– Mevhum...

Lâfzını ıtlak etmekten sakınırlar, vehme dayalı bir vücuda kail olmazlar. Ta ki, kısa görüşlü olan, onun kalkacağına hükmetmeye; sonunda, ebedî olan azabı ve sevabı inkâr etmeye.

Burada şöyle bir soru daha çıkabilir:

– Sofiyenin, eşyaya vehmi olan vücud isbatından gaye şudur ki; bu vücutla beraber, sebat ve istikrar dahi ola... Bu dahi, işin aslında böyle olmadığı gibi, vehimden başka bir şeyde dahi olmaz. Bir görüntü dışında dahi onun nasibi yoktur. Ulema dahi eşyanın hariçte işin aslına göre varlığına kail olurlar ve bu durumda dahi, niza bakidir.

[Soru: Sûfiler, eşyanın vehim düzeyinde var olduğunu söylerken, varlığın devamlı ve sabit olduğunu kabul etmekle beraber, gerçekte ve vehmin dışında varlığın yok olduğunu söylemektedirler. Halbuki âlimler eşyanın dış âlemde ve gerçekte var olduğunu ifade etmektedirler. Bu durumda iki taraf arasında ihtilaf devam etmiş bulunmuyor mu? / SEMERKAND Tercümesi]

Bunun için şu cevabı verebilirim:

– Mevhum olan varlık, hayale dayalı görüntü; vehmin ve hayalin kalkması ile kalkmamış olsa dahi, işin aslında vardır. Misal olarak, farz etsek ki, vehim sahiplerinin tümünden vehim zail olmuştur; yine de bu vücud sabit olur, vehimlerin zevali ile de zail olmaz. İşin aslının ve vakıanın bundan başka mânâsı da yoktur. Ancak, mümkinin varlığında isbat edilen işin aslı ile Vacib Teala’nın varlığında sabit olan arasında bir fark vardır ki, o da şudur: İkincisinin yanında birincisi, hiçbir şey olmamak durumundadır. O kadar ki, mevhumlar ve hayal edilenler arasında sayılır. Meselâ: Şekke düşülen külli cüzleri (küllî-i müşekkek) gibi... Bunlar arasında dahi, nice değişik farklar vardır. Nitekim Vacib Teala’nın vücuduna nisbetle mümkinin vücudu dahi, hiçbir şey olmama hükmünde olup ademler (yoklar) meyanında sayılır.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, hakikatta niza yoktur.

(Kavramlar ve onların ifadesi olan terimler, ya tümel veya tikel olur. Eğer bir terimin mânâsı tek şeye delâlet eder ve mânâsı “taşahhus” ederse tümel (külli) denir. Meselâ, İstanbul tikel, şehir tümeldir. Tümel kavramlar da iki türlü olabilir : Eğer tümel bir kavramın fertleri arasında gayrılık olursa ona şüpheli tümel "küllî-i müşekkek" denir. Kırmızı gibi ki fertleri derece kabul eder, az kırmızı çok kırmızı gibi; eğer fertler arasında bir gayrdık olmazsa ona “külli-i mütevati” denir meselâ, insan gibi fertleri konuşan hayvan kavramında birbirinden farksızdırlar).

***

Burada bir başka soru dahi, şöyle sorulabilir: Bütün eşyanın vücudu için, işin aslında müteaddid vücud aramak lazım geldiğine göre işin aslında tek vücud olmamak lâzım gelir. Bu mânâ dahi, sofiye katında kabul edilerek ikrar edilen vahdet-i vücuda münâfidir.

Ne denir?

Bu soruya şu cevabı veririm:

Her iki durumda da, işin aslına mutabıktır. Yani, işin aslındaki taahdüd-ü vücud ve vahdet-i vücuda. Ancak, cihet ve itibar değişik olunca, iki nakzedici şeyin içtima tevehhümü (Birbirini nakzeden iki zıddın birleşmesi zannı) kalkmıştır.

Üstte anlatılan bahsi, bir misâlle açalım. Şöyle ki:

Zeyd'in aynada görülen suretini ele alalım; aynada görülmektedir, işin aslına göre, aynada asla bir suret yoktur. Bu görülen suret dahi, ne aynanın altındadır; ne de yüzünde. Aynadaki bu suret de, bir tevehhüm itibarı ile olup aynada hayalî olan bir görüntü dışında husulü yoktur. Bu vehmi olan vücud ve hayali olan görüntü de, aynaya sonradan arız olmuşlardır, işin aslında onların oluşu budur.

Üstte anlatılan mânâdan olarak, bir şahıs dese ki:

– Ben, Zeyd'in suretini aynada gördüm.

Aklen ve örfen o kimse bu sözünde doğrudur ve haklı sayılır. Edilen yeminlerin binası dahi bunun üzerinedir. Meselâ, bir şahıs yemin edip dese ki:

– Vallahi, Zeyd'in suretini aynada gördüm.

O kimse, bu yeminini boşa etmemiş olur.

Anlatılan durumda, Zeyd'in suretinin aynada husul bulmaması vardır (Yani Zeyd aynada değildir). Oradaki husulü dahi, vehim ve tahayyül itibarı iledir (Zeyd'in aynadaki varlığı vehim ve hayaldir). Her ikisi de, işin aslına uygun olan bir vakıadır. Lâkin birinci durum, işin aslında mutlak olup ikincisi ise, vehim ve tahayyül tavassutu iledir (Yani mutlak olan; Zeyd'in aynada olmadığıdır. Vehim ve hayal olan ise Zeyd'in suretinin aynada olduğudur).

Burada asıl şaşılacak bir durum var ki, o da şudur: İşin aslına münafi olan vehim ve tahayyül, işin aslı için hâsıl edenler olmuştur. Eğer onlar olmasaydı, işin aslı da hâsıl olmazdı (Yani işin hakikatine zıt olan vehim ve tahayyül, işin hakikatinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Eğer vehim ve hayal etme olmasaydı hakikatin ortaya çıkması da mümkün olmayacaktı).

İkinci bir misal de nokta-i cevvaldir (hızla dönen noktadır); kendisine hariçte daire sureti arız olmuştur. Yani, hayal ve tevehhüm cihetinden. O makamda dairenin husulü haricen yoktur (Yani daire yoktur fakat sureti vardır). O dairenin orada husulü dahi, vehim ve tahayyül itibarı iledir. Her ikisi de işin aslına mutabıktır. Lâkin dairenin husul bulmayışı, işin aslında mutlaktır. O dairenin onda husulü dahi vehim ve tahayyül ciheti iledir. Bu durumda, birincisi mutlak olup, ikincisi ise, mukayyeddir (şarta bağlıdır).

Üstte anlatılan misal açısından bakılarak, üzerinde durduğumuz vahdet-i vücud (varlığın tekliği), işin aslı cihetinden mutlak olup, yine işin aslında taaddüd-ü vücud (varlığın çokluğu) dahi, tevehhüm ve tahayyül itibarı iledir.

Itlak ve takyid mülâhazası ile işin aslına göre iki mütenakız arasında tenakuz olmaz; iki nakzedicinin bir arada olması dahi isbat edilemez (mutlaklık ve mukayyetlik açısından düşünülünce, işin aslına göre birbirini zıt iki şey arasında zıtlık olmaz; birbirini yok eden -zıt- iki şeyin de bir arada olması isbat edilemez).

***

Burada bir başka soru dahi şöyle olabilir:

– Bütün vehim sahiplerinin vehminin zeval bulduğu farz edilince, vehme dayalı vücud ile hayali görüntü nasıl sabit olur?

Bunun için dahi şu cevabı veririm:

– Bu vehme dayalı vücud, mücerred vehmin ihtiraı (icât etmesi) ile hâsıl olmamıştır ki; vehmin zevali ile zeval bulup gitsin. Elbet o, yüce Hakkın yaratması ile vehim mertebesinde hâsıl olmaktadır. Hatta onun için itkan (sağlamlık, sabitlik) dahi hâsıl olmuştur ki; zaruri olarak, vehmin zevali ile ona bir halel gelmez. Onun için:

– Vehmi vücud, denmesi şu itibara göredir ki; Sübhan Hak onu his ve vehim mertebesinde yaratmıştır.

Hangi mertebede olursa olsun; Sübhan Hakkın halk etmesi (yaratması) zevalden ve halelden mahfuzdur.

Bundan başka, Sübhan Hakkın halk etmesi zaruri olarak işin aslına uygun olmaktadır; amma hangi mertebede halk ederse etsin. İsterse o mertebede işin aslında olduğu gibi olmayıp mücerred itibara (soyut varsayıma) göre olsun. Ne var ki, o mertebede mahlûk işin aslına uygun bağlanmaktadır.

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:

– Sübhan Hakkın halkı (yaratması), his ve vehim mertebesindedir.

Bunun mânâsı şu demeye gelir:

– Allahu Teala, eşyayı öyle bir mertebede yaratmıştır ki; o mertebede, o eşya için his ve vehimden gayrı bir yerde sübut ve husul (gerçekleşme ve meydana gelme) yoktur.

Nitekim gözbağcılar, birtakım gayrivâki şeyler gösterirler; bir şeyi de on şey olarak göze getirirler. Hâlbuki o eşya için, on tane olmak, histen ve vehimden başka bir yerde yoktur. İşin aslında mevcud olan dahi, bir şeyden başka değildir. O on şeye, yüce Hakkın kudreti ile sebat ve istikrar arız olunca; işin aslına göre de, halelden ve tez zevalden mahfuz olmaktadır.

Bu on eşya, işin aslına göre hem mevcud olmaktadır; hem de madum (yok). Lâkin iki itibarda... Meselâ:

a) Histen ve vehimden kat'ı nazar edildiği (alaka kesildiği) zaman, onlar, yoktur.
b) Hissin ve vehmin mülahazası ile (düşüncesiyle) de onlar vardır.

Aşağıda anlatılan, meşhur kıssalar arasındadır:

– Bu gözbağcılar, Hindistan beldelerinden bir beldede, sultanlardan birinin yanında oyunbazlık binası kurmuşlar. Bu arada, tılsım ve oyunbazlıkla insanların gözlerine bahçeler, ağaçlar ve bitkiler çıkarmışlardır. Bu mecliste, o ağaçların büyüyüp meyve verdiğini göstermişler ve orada bulunanlar dahi o ağaçların meyvelerinden yemişler.

Durum böyle olunca, o vakit, Sultan, bu oyunbazların katline emir vermiş. Şunun için ki, kendisi şöyle demiş:

– Bir oyunbazlığın zuhurundan sonra, onu yapan öldürülür ise, onun yaptığı Hakkın kudreti ile olduğu gibi bâki kalır.

Onları katlettirince, o ağaçlar, Allah'ın kudreti ile olduğu gibi kalmış.

Duydum ki, o ağaçlar şu anda dahi bakidir ve insanlar onların meyvelerinden yemektedirler.

Bir ayet-i kerime meali:

"Bu, Allah'a güç değildir." (14/21)

Üzerinde niza olan surette; kendisinden başka mevcud olmayan Sübhan Hak, hariçte ve işin aslında; kudret-i kâmilesi ile his ve vehim mertebesinde olmak üzere, mümkinat suretlerinin hicaplarında isimlerinin ve sıfatlarının kemalâtını izhar eylemektedir. Hayali sübut, vehmi vücud ile eşya tecelligâhlarında o kemalâtını tecelli olarak meydana getirmektedir. Yani, eşyayı, o kemalâta uygun olarak, his ve vehim mertebesinde yaratmaktadır.

Eşyanın vücudu, hayali bir görüntü itibarı iledir. Lâkin Sübhan Hak:

a) O görüntüye sebat ve istikrar ihsan eylediği;
b) Bu eşyanın yaratılmasında, sağlamlık da kattığı;
c) Ebedi muameleyi dahi onun bağlısı kıldığı için; o eşyanın vehme dayalı varlığı ile hayali sübutu aynı şekilde işin aslına göre olmuştur. Halelden dahi mahfuz bulunmuştur.

Bu arada şöyle denmesi de mümkündür:

– Eşyanın hariçte ve işin aslında vücudu vardır; ama onun vücudu yoktur. (Yani, hem vardır; hem yoktur)

[Binaenaleyh yukarıda da defalarca geçtiği üzere, eşyanın hem hariçte ve gerçekte mevcudiyeti vardır hem de yoktur, denilebilir. / SEMERKAND Tercümesi]

Nitekim bu mânâ mükerrer olarak, daha önce de anlatıldı.

***

Merhum pederim, muhakkikin ulema arasında idi. Bana anlattığına göre; mütebahhirin ulemadan (derya gibi derin ilim sahibi âlimlerden) olan Celaleddin Ekri kendisine şöyle sormuş:

– Vakıaya mutabık (gerçek) olan vahdet midir, yoksa kesret mi? Eğer vahdet ise, binası değişik ve ayrı hükümler üzerine kurulan şeriat batıl olur. Şayet kesret ise, sofiyenin kavli batıl olur. Zira onlar, vahdet-i vücuda kaildirler.

Hazret-i Şeyhimiz, onun cevabında şöyle dedi:

– Her ikisi de işin aslına ve vakıaya mutabıktır; onda vakidir.

Ne var ki, onun beyanında söyledikleri bu Fakir'in hatırında kalmadı. Şu anda, Fakir'in hatırına feyiz yollu geleni yazıyorum. Emir Sübhan Allah'ındır.

Vahdet-i vücuda kail olan sofiye haklıdır.

Kesret hükmünü veren ulema dahi aynı şekilde haklıdır.

Bu mânâdan olarak, sofiyenin haline münasip düşen vahdettir; ulemanın haline münasip düşen ise, kesrettir. Zira şeriatın kurulan binası kesret üzeredir. Ahkâmın değişmesi dahi kesrete bağlıdır. Enbiyanın daveti, uhrevi olan nimet, azap cinsinden hemen her şey kesrete mütealliktir.

Sübhan olan yüce Hak dahi, kesreti murad edip zuhuru sevdiği için, şöyle buyurdu:

– "Bilinmemi sevdim."

Bu mânâ icabı olarak beka dahi bu mertebede zaruri olmaktadır. Zira bu mertebenin tertibi dahi, âlemlerin Rabbinin razı olduğu ve sevdiğidir. Şu mânâ icabıdır ki, şanlı Sultan karşısında hizmetçiler, haşmet, zül, iftikâr, inkisar onun azameti ve kibriyası için lâzımdır. İsterse, vahdet-i vücud hakikat gibi; ona nisbetle kesret dahi mecaz gibi olsun. Bu mânâ icabı olarak, vahdet âlemine:

– H a k i k a t â l e m i ..

Denmiş; kesret âlemine dahi:

– M e c a z â l e m i ..

Tabir edilmiştir. Lâkin eşyaya ebedî beka ihsan edildiği ve kudret dahi hikmet libasına bürünüp çıktığı, sebepler dahi ef'al nikabı kılındığı için o hakikat bir yana bırakılmıştır. Bilinen dahi bu mecaz olmuştur. Nokta-i cevvale, her ne kadar hakikat, o noktadan çıkan daire dahi mecaz gibi ise de, lâkin o hakikat orada unutulmuş ve bir yana atılmış gibidir. Görülen, bilinen artık daire olmuştur.

***

Şu kavlin mânâsını sormuşsun:

– "Allah bir kulu sever ise, günah ona zarar vermez."

Bilesin ki, Allahu Teala, bir kulu sevdiği zaman, ondan günah südur etmez. Zira Allah'ın veli kulları günah irtikâbından mahfuz bulunmaktadırlar. İsterse bunlardan günah süduru caiz olsun. Amma enbiya böyle değildir; zira onlar günah işlemekten yana masumdurlar, günah işleme cevâzı dahi onlardan alınmıştır. Onlara salât ve selâm olsun.

Anlatılan mânâda evliyadan günah sudur etmeyeceğine göre, günahın zararı da dokunmaz. Günah südurunun olmayışında; günahın zararının dokunmayacağı doğrudur. Nitekim bu mânâ ilim erbabına malumdur.

Burada anlatılan günahtan murad, daha önce işlenen günahlar dahi olabilir. Yani, velayet derecesine vasıl olmadan evvel... Zira İslâm dahi önceleri yıkar. İşin hakikati Allah katındadır.

Bir ayet-i kerime meali:

– "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak bizi muaheze eyleme." (2/286)

Selâm size ve diğer hüdaya tabi olanlara. Mutabat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.. Ona ve âline salât, selâm ve üstün tahiyyat.