Mektuplar

MEVZUU:

Âlemin tamamı, vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının tecelligâhlarıdır; zatın değil. Zira mümkinin zattan yana bir nasibi yoktur. Şunun için ki: Mümkinin kendi kendine kıyamı yoktur; hepsi arz olup cevheriyetten yana hiçbir korku almamıştır.
Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Menba-ı Hakaik Maden-i Maarif Hace Hüsameddin Ahmed'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; selâm seçmiş olduğu kullarına.

Ey Mükerrem Mahdum,

Bir mısra:

Yazılanın en güzeli, sözüdür dostların...

Duyulmamış maariften yazılacaktır; onları dinlemek gerekir. Havasın dahi havassı' zatların murakabesi de beyan edilecektir. O yana da açık bir şekilde teveccüh edilmesi yerinde olur.

***

Bilinmesi yerinde olur ki, âlem, tamamı ile isimlerin tecelligâhları olup, yüce mukaddes vacibiyet sıfatlarının da zuhur yerleridir. Şayet mümkinde bir hayat var ise o yüce mukaddes Vacib Zat'ın hayatına bir ayna olmuştur Eğer onda bir ilim var ise, o yüce Zat'ın ilmine aynadır. Eğer onda bir kudret var ise, o yüce Zat'ın kudretine bir aynadır. Bu kıyas, böylece devam edip gider... O nun zatı için, âlemde ne mazhar vardır; ne de ayna. Hatta onun zatı için, âlemle bir münasebet ve iştirak asla yoktur. Hem de kesin olarak. İsterse bu münasebet isimde veya surette olsun. Bu mana, bir ayet-i kerimede şöyle anlatıldı:

"Elbette Allah âlemlerden ganidir."(29/6)

Fakat isimler ve sıfatlar öyle değildir. Zira bunların âlemle isim yönünden münasebeti, suret yönünden ne iştiraki vardır. Nitekim Vacib Teala’da ilim olduğu gibi, mahlûkta dahi ilim vardır. Amma, mahlûktaki o ilmin suretidir. O Zatta kudret olduğu gibi, mümkinde dahi kudret vardır. Orada kudretin kendisi olduğu gibi; burada da kudretin sureti vardır. Amma, zat öyle değildir. Zira mümkinin, o devletten yana nasibi yoktur; onun için, kendi kendine kıyam verilmemiştir. Hatta mümkin, yüce Hakkın isim ve sıfatları üzerine mahlûk olduğu cihetten tamamı ile arazdır. Cevheriyetten yana hiçbir koku almamıştır. Onun kıyamı dahi, yüce mukaddes Vacib Teala’nın zatı iledir.

Akıl erbabının, bu âlemi cevher ve araz olarak ikiye ayırmaları, onların nazarlarının zahirle kısıtlı olduğundandır. Mümkün cinsinden, bazısının bazısı ile kıyamı var ise, bu arazın arazla kıyamı kabilinden olup arazın cevherle kıyamı değildir. Hatta hakikatta iki arazın kıyamı, yüce mukaddes Vacib Zat iledir. Onların arasında hiç de cevheriyet sabit olmamıştır. Bütün mümkinatın Kayyum'u, yüce mukaddes Allah'tır. Hakikatta, mümkin için bir zat yoktur ki; o zat ile kendisi kıyam ede... Elbette zat, yüce mukaddes Vacib Teala’nındır; sıfatları dahi onunla kaim olmaktadır; keza bütün mümkinat dahi öyledir.

–  Ene... (Ben) lâfzı ile herkesin kendi zatına vaki olan iÅŸarete gelince...

Bu işaret hakikatta; o tek olan zata işarettir ki, her şeyin kıyamı onunladır. İşaret eden, bunu bilsin veya bilmesin. İsterse, yüce Hakkın Zat'ı; kendisine işaret edilen ve bir şeyle de asla ittihad etmiş olmasın.

Üstte anlatılan derin maarifi, kusurlular tevhid-i vücudi maarifi ile karıştırmasın. Eli ve cebi de birbirine müttahid sanmasınlar. Çünkü tevhid erbabı, yüce mukaddes Zat'tan başka bir varlığa kail olmazlar; isimlerine ve sıfatlarına da ilmi itibar olarak kanaat ederler. Mümkinatın hakikatları için derler ki:

–  Onlara vücud rayihası ulaÅŸmamıştır. Ayan dahi, vücud rayihasını almamıştır.

İşte, üstteki cümle, onların kelâmından alınmıştır.

***

Bu Fakir, şuna itikad eder ki: Yüce Allah'ın sıfatı, zatı üzerine fazladan bir varlıkla mevcuttur. Nitekim ehl-i ulema dahi, buna kaildir. İsimlerin ve sıfatların tecelligâhları olan mümkinata gelince, onlar için dahi vücud isbat edilir.

Bu babda netice söz şu ki: Mümkinat için, kendi kendine kıyamı olmayan arazdan başka bir şey bilinmiyor. Mümkinatta kendi kendine kıyamı olan cevher, ona isbat edilememektedir. Bunun için, yakin derecedeki mana şu ki, her şeyin kıyamı, yüce Hakkın zatı iledir.

Üstteki mana üzerine, şöyle bir şey sorulabilir:

– Yapılan bu tahkikten anlaşılan odur ki; mümkinatın zatı, aynen Vacib Teala’nın zatıdır; mümkin dahi şanı yüce Vacib ile müttahiddir. Böyle bir şey ise, hakikatlerin değişmesini gerektirdiğinden muhaldir.

Bunun için şu cevabı veririm:

– Mümkinin zatı, yani mahiyeti ve hakikati; Allahu Teala’nın isimlerine ve sıfatlarına tecelligâh olarak mahsus kılınan müteaddid arazların aynıdır. Bu ayniyet için, Vacib Teala’nın zatı ile asla bir beraberlik yoktur. Aralarında ittihad dahi yoktur; hem de şekillerin hiçbir ile. Onun için de, hakikatların kalbi (değişmesi) gerekmez. Dolayısı ile o makamda, arazlara yüce mukaddes Zat ile kıyamdan başka bir şey kalmaz. Onun Kayyumiyeti dahi, bütün eşya iledir.

***

Burada, bir baÅŸka soru daha sorulabilir:

–  Ene... (Ben...) lâfzı ile herkesin zatına iÅŸareti, Vacib Teala’nın zatına raci olmaktadır.

Bundan lâzım gelir ki; mümkinin zatı, yani mahiyeti ve hakikati Vacib Teala’nın aynen zatı olan, zira herkesin:

–  Ene... (Ben...) lâfzı ile iÅŸareti, kendi hakikatına ve mahiyetinedir.

Bu dahi, hakikatin kalbini (değişmesini) gerektirir. Tevhid-i vücudi erbabının kelâmının dahi aynıdır.

Bu soruya şu cevabı veririm:

–  Evet... Herkesin:

–  Ene... (Ben...) lâfzı ile iÅŸareti kendi hakikatına olsa dahi; ama onun hakikati bir araya gelmiÅŸ arazlardan olduÄŸu için, bu iÅŸarete onun kabiliyeti yoktur.

Zira arazlar, asaleten ve istiklâlen hissi işareti kabul edemezler. Onun hakikati bu işareti kabul etmeyince, işaret o hakikati kıyamda tutan hakikata raci olur.

Mümkinin mahiyeti, bir araya gelen o arazların aynıdır.

Mümkinin kabiliyetsizliği dolayısı ile bu işaret, onun kıyamını sağlayana raci olunca, onun kıyamını sağlayan dahi Vacib Teala’nın zatıdır; bunun için hakikatin kabli (değişmesi) gerekmez. Mümkin dahi, yüce mukaddes Vacib Teala olmaz.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, tevhid-i vücudi erbabının kelâmına mugayir olur.

Asıl şaşılacak mana şu ki:

–  Ene... (Ben...) lâfzı, mümkinden sadır olup Vacib Teala’ya dönmektedir; mümkin dahi hali üzere kalmaktadır. Bunun için de:

–  Sübhani...

–  Enel-Hak... Cümlelerini söyleyemez. Belki de temeyyüz sahibi olarak bu sözleri söylemeye güç yetiremez.

***

Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:

– Mümkinin kıyamı Vacib Teala ile olduğuna göre, sonradan yaratılan hadis şeylerin kıyamı dahi o yüce Zat ile olmayı gerektirir. Böyle bir şey de mümtenidir.

Bunun için, şu cevabı veririm:

–  Hadis ÅŸeylerin kıyamının mümteni olması, yüce Zat'a hulul manasındadır; muhal olan da budur. Lâkin burada hulul manası yoktur; sübut ve takarrür manası vardır. Yani mümkinin sübutu ve kararı, Vacib Teala’nın zatı ile olmaktadır.

Bu manada bir başka soru da şöyle olabilir: -Mümkinin sübutu, Vacib Teala ile oldu. Hâlbuki o, mümkinin tamamen araz olduğu da takarrür etmiştir. Dolayısı He ona kıyam edeceği bir mahal gerek. Bu mahal neredir? Vacib Teala’nın zatı değildir. Mümteni dahi, onun için bir mahal olamaz. Bunun için şu cevabı veririm:

–  Araz o ÅŸeydir ki, zatı ile kıyam yoktur; baÅŸkası ile kıyamı vardır. Akıl erbabı dahi, arazın kıyamında hululden baÅŸka bir mana anlamadıklarından zaruri olarak araz için mahal isbatına kalktılar. Bir mahal olmadan da, onun sübutunu muhal saydılar. Kıyam için bir baÅŸka mana zahir olunca asla mahal lâzım gelmez. Ki bu daha önce de anlatıldı. Müşahedemiz ve mahsusumuz (hissimize gelen) odur ki: Bütün eÅŸyanın kıyamı Vacib Teala iledir. Amma, arada bir hulul ve mahal asla yoktur. Bunu, akıl erbabı, ister tasdik etsin; isterse etmesin. Onların ÅŸekleri, bizim bedahetimizle çarpışamaz; yakinimiz dahi onların ÅŸekki ile zail olmaz. Bu bahsi bir misalle izah edelim:

Tılsım erbabı ve simyacılar; eşyayı garip cisimler cinsinden meydana getirirler. Acaib arazlar şeklinde ortaya çıkarırlar. Bu görüntülü surette herkes bilir ki, bu cisimlerin kendi başlarına bir kıyama yoktur. Yani araz gibi. Onlardan her birinin kıyamı, tılsım sahibinin kendisine bağlıdır; onların kendi başlarına bir mahalli de yoktur. Şunu da bilsinler ki, bu kıyamda, haliyet ve mahalliyet şaibesi yoktur. Elbet, bu cisimlerin ve arazların sübutu, o tılsım sahibinin zatı iledir; bir hulul tevehhümü de yoktur. Üzerinde durup anlatmaya çalıştığımız mana dahi, bu taavvurun aynıdır. Sübhan Hak, eşyayı his, vehim mertebesinde yarattı. Bu san'atına berklik ve muhkemlik dahi kattı. Ebedi muameleyi ve sonsuz azabı dahi o eşya ile rabıtalı kıldı. Bu manadan olarak, eşyanın kendi zatı ile kıyamı yoktur; hulul şaibesi olmadan, eşya onun zatı ile kaimdir. Hal ve mahal zannı dahi yoktur.

Burada bir başka misal daha vardır. Ki bu misal, bir dağın veya semanın sureti olup aynada zahir olmuştur. Hangi ebleh sanır ki, bu suretler cisimdir ve cevherlerdir; ayrıca onları, kendi başlarına kaim sanırlar. Faraza bir kimse, o suretleri araz kabul ede ve başkası ile de kaim bildikten sonra araziyet sebebi ile onlara mahal araştırsa, ayrıca onların sübutlannı mahalsiz saysa, bu şahıs dahi sefihtir. Çünkü bu kimse, sırf taklid yolu ile kendi bedahetini inkâr etmektedir. Zira temyiz kabiliyeti olan herkes açıklıkla bilir ki, o suretler için asla bir mahal yoktur. Hatta onların bir mahalle ihtiyacı da yoktur.

İşte, mümkinatın tümü; keşif ve müşahede erbabı katında budur ve görülen timsallerden başka değildir. Yani anlatılan suretler gibi...

Bu manada asıl söz şu ki:

–  Sübhan Hak, bu suretleri ve timsalleri kâmil kudreti ile öyle saÄŸlamlaÅŸtırıp kuvvetlendirdi ki, halelden masun ve zevalden dahi mahfuz oldular. Uhrevi muamele dahi, onlarla baÄŸlantılı kılındı. Ki bu mana, bir kereden çok anlatıldı.

Nazzam, mütekelliminden olup mutezile ulemasındandır. Yerinde bir zan olmadan zan ve tahmin hükmü ile söyle demiştir:

–  Bu âlem toplu arazdır.

Ayrıca, onları cevherlerden de hali zannetmiştir.

Evet, yalancı bazan doğru söyleyebilir. Bu arazın kıyamı için, yüce Sultan Vacib Telâ’nın zatı ile kaim olduklarına kısır görüşü dolayısı ile kail olmayınca; akılların taanına ve ayıplamasına bir yer olmuştur. Çünkü araz, mutlak bir başkasının varlığı ile kaimdir. Kendisi, cevherin varlığına da kail değildir ki; arazın kıyamını dahi ona istinad ettirsin.

Sofiyeden Fütuhat-ı Mekkiye Sahibi (Muhyiddin b. Arabî Allah sırrının kudsiyetini artırsın) itikad etti ki: Âlem, ayn-ı vahidde toplanan arazdır. Bu ayn-ı vahidi dahi yüce Sultan Zat Ehadiyet'ten ibaret eyledi. Lâkin o, bu arazın iki zamanda baki olmadığına da hükmetti. Bunun için şöyle dedi:

–  Âlem, bir anda yok olur; onun yenisi teceddüd edip gelir.

Fakir'e göre anlatılan bu muamele, şühuda dayalı olup vücuda bağlı değildir. Nitekim bu bahis, Rübaiyet şerhi haşiyelerinde tahkik edilmiştir. Bu manayı, salik, orta hallerde görür. O zaman, mutlak olarak ağyar nazarından silinmemiştir. O halinde bir an âlemi yok olarak görür; ikinci anda mevcud görür; üçüncü anda yine yok görür; dördüncü anda mevcud görür... Taa, mutlak fenaya kavuşuncaya kadar, bu hali devam edip gider. O fenayı bulunca da, âlemi daimi yok görür. Bu halinde âlem, yoklukta devamlıdır. Yani onun müşahede gözünde...

Orta halde böyle olduğu gibi, âleme rücû durumunda dahi böyle olur. Âlem, kendisine bazan zahir olur; bazan da gizlenir.

Yine bu makamda, o kimse, teceddüd-ü emsal haleti dahi tevehhüm eder.

Bir irfan' sahibi için, beka muamelesi ve âleme rücû tamam olunca, irşad ve tekmil makamına da dayanınca; aynı şekilde âlem onun nazarında zahir olur. Âlemi devamlı olarak, var görür.

Bu durumda muamele, salikin şühuduna raci olur; âlemin vücuduna olmaz. Zira âlemin varlığı bir yol üzerinde zail olup gitmez. Eğer bir tezebzüb var ise, bu da şühuddadır.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

Arazların tek zamanda baki olmadıklar hükmü ise, anlatılan manaya dâhildir Nitekim bunu bazı mütekellimin anlatmıştır; ama sübut mertebesine ulaşmamıştır. Arazın baki olmadığı manasında getirdikleri delil ise, tam değildir.

***

Üstte anlatılan derin manalı maarif, arkadaşların pek çoğuna bir ders mahiyetindedir. Buna şevki olan herkese nakledilmesi gerekir.

Fakir'de bir çeşit maraz olduğundan, arkadaşlarından her birine tek tek yazamadı; bu maarif ile yetindi.

Selâm size ve yanınızdakilere.