Mektuplar

MEVZUU:

a) Kelime-i tayyibenin (LA İLAHE İLLALLAH) faziletleri beyanındadır. Bu mübarek kelime; tarikatı, hakikati, şeriatı tazammun etmektedir (içinde bulundurmaktadır.
b) Nübüvvet kemalâtının, Velâyet kemalâtına üstünlüğünün beyanı.
c) Velâyet için mutlaka şeriatın lâzım olduğunun beyanı.
Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Şeyh Ahmed Bengali'ye yazmıştır.

***

LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH... (İlâh yoktur; ancak Allah vardır. Muhammed Allah'ın resulüdür.)

Üstteki kelime-i tayyibe, tarikatı, hakikati ve şeriatı tazammun etmektedir (içinde bulundurmaktadır). Salik, nefy (LA) makamında olduğu sürece, kendisi tarikat makamındadır. Bu nefy işinden tamamen fariğ olur (el çeker), bütün ağyarı (yabancıları) nazarından siler, tarikatı itmam edip (tamamlayıp) fenâ makamına vasıl olur, nefyden sonra isbat (İLLA) makamına gelir ve sülûktan cezbeye meyleder ise, hakikat mertebesinde tahakkuk ederek, bekâ ile ittisaf etmiş (vasıflanmış) olur.

İşte anlatılan nefy ve isbat, bu tarikat ve hakikat, bu Fenâ ve Bekâ, bu sülük ve cezbe ile velâyet ismi doğruluğu bulur. Nefis ise, emmare olmaktan çıkıp itminana meyleder. Pak ve temiz bir hale gelir.

Velâyet kemalâtı, bu kelime-i tayyibenin birinci kısmı olan nefy ve isbata bağlıdır. Bu kelime-i mukaddeseden ikinci kalan cüz ise, Hatemü'r-rüsûl Resulullah (sav) Efendimizin risaletini isbat etmektedir. Ona ve âline salât ve selâmlar olsun.

Bu son ikinci cüz, şeriatı tahsil edip onun kemalini sağlamaktadır.

Başta ve ortada, şeriattan yana her ne hâsıl olur ise, o şeriatın sureti, ismi ve resmidir.

Şeriatın hakikati bu yerde husule gelir ki, o Velâyet mertebesinin husulünden sonra olmaktadır. Nübüvvet kemalâtına gelince ki o, tebaiyet ve verasetleri ile enbiyanın kâmil olan tabilerine olmaktadır; bu dahi yine bu yerde olmaktadır [Şeriatın hakikati, velâyet mertebesinin hâsıl olmasından sonra meydana gelir. Nübüvvet kemâlatı da peygamberlerin kâmil tâbi ve varislerine yine bu velâyetin hâsıl olmasından sonra olur].

Velâyeti hâsıl eden tarikat ve hakikata gelince.. her ikisi de, şeriatın hakikatini ve nübüvvet kemalâtını tahsil için olan şartlar arasındadır [Velâyet; şeriatın hakikatını ve nübüvvet kemalatını elde etmenin şartları arasındadır. Velâyeti elde etmenin yolu ise tarikat ve hakikattır].

Şöyle itikad edilmesi yerinde olur:

a) Velâyet taharet (namazdan önceki temizlik) gibidir.
b) Şeriat namaz gibidir.
c) Tarikatta, hakiki necasetin izalesi var gibidir.
d) Hakikatta ise, necaset-i hükmiyenin izalesi var gibidir.

Tam mânâsı ile taharetten sonradır ki; şeriatın hükümlerini yerine getirebilme hakkı kazanılır; namazı eda etme kabiliyeti de hâsıl olur. O namazı ki, yakınlık mertebelerinin nihayetidir; dinin direğidir; müminin miracıdır.

Bu kelime-i mukaddesenin ikinci cüz'ünü, nihayeti olmayan bir deniz gibi buldum. Onun yanında birinci cüz, bir damla gibi müşahede edilmektedir.

Evet, durum yukarıda anlatıldığı gibidir. Zira nübüvvet kemalâtı yanında Velâyet kemalâtının bir miktarı olamaz. Güneşin yanında bir zerrenin ne hükmü olabilir ki?

Sübhanellah...

Eğri görüşlerinden dolayı, bir cemaat sandı ki, Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir; özün özü olduğu halde şeriatı dahi kabuk zannettiler.

Ne yapabilirler ki? Zira nazarları, şeriatın suretine kısılıp kalmıştır. Öz namına, kabuktan başka bir şey tahsil edememişler. Nübüvveti dahi, halka teveccüh sebebi ile kısır sanmışlardır. Bu teveccühü dahi, avamın teveccühü gibi nakıs bilmişlerdir. Dolayısı ile Hakka olan Velâyet teveccühünü bu teveccüh üzerine tercih etmişlerdir. Bunun için de şöyle demişlerdir:

– Velâyet, nübüvvetten daha faziletlidir.

[Yani 'peygamberin veya velinin, velâyetinin nübüvvetinden üstün olduğu' mânâsında. Yoksa 'veliler peygamberlerden üstündür' mânâsında değil.]

Ama anlayamamışlardır ki; nübüvvet kemalâtında teveccüh, Velâyet mertebesinde uruc (yükselme) vaktinde olduğu gibi Hakka'dır. Hatta Velâyet mertebesinde uruca bağlı bu kemalât, nübüvvet makamında hâsıl olanın bir suretidir, ileride bu husustan bir parça anlatılacaktır. Nüzul-ü nübüvvet vaktinde ise.. Velâyette olduğu gibi teveccüh halkadır.

Ancak, aradaki fark şudur: Velâyette zahir, halka müteveccih olup batın da Sübhan Hakkadır; nübüvvete ise, zahir ve batın her ikisi halka müteveccihtir. Nübüvvetin sahibi dahi, bütün külliyeti ile halkı Hakka davet eder. İş bu nüzul, Velâyet nüzulünden daha kemalli ve daha tamdır.

Nitekim üstteki mânâyı bazı kitaplarımda ve risalelerimde tahkik etmiştim.

Nübüvvet sahibinin halka olan bu teveccühü ise.. onların sandıkları gibi avamın teveccühüne benzemez. Zira avamın halka teveccühü, ağyar ile taallukları cihetindendir. Havasın da havassı zatların halka teveccühü ise.. ağyar ile taallukları dolayısı ile değildir. Zira bu büyükler, ilk adımda ağyar ile taalluka veda edip halkı yaratan yüce Sultan Halik ile alâka hâsıl etmişlerdir.

Hatta bu büyüklerin halka olan teveccühü, onları hidayete erdirip irşadlarını sağlamak, halkın Halikına ulaşmakta onların delilleri olmaktır; onları Mevlâ'nın rızası bulunan şeylere irşad eylemektir. Hiç şüphe edilmeye ki, onların bu gibi halka teveccühten maksatları, onları yüce Hakkın gayrına olan bağlardan kurtarmaktır ve Sübhan Hakka nefsi (kendisi) için olan öbür türlü teveccühten daha faziletlidir.

Üstte anlatılan mânâ üzerine bir misal verelim.. Şöyle ki:

Bir şahıs, oturmuş Allah'ın zikri ile meşgul olmaktadır. Bu arada, bir âmâ çıkar. Hemen yolu üzerinde de bir kuyu vardır. O kadar ki, adımını atsa kuyuya düşecek durumdadır. Şimdi bu durumda, o şahıs için oturup zikirle meşgul olmak mı daha faziletlidir; yoksa o âmâyı kuyuya düşmekten kurtarmak mı? Hiç şüphe edilmeye ki, o durumda âmâyı kurtarmak en faziletlisidir. Zira Allahu Teala, ondan ve onun zikrinden ganidir. Amâ ise, muhtaç bir kuldur. Ondan zararı def etmek ise, zaruridir. Bilhassa, bu kurtarmayı yapmakla memur olur ise... İş bu vakitte, yaptığı bu kurtarma, aynen zikirdir; zira emre imtisal vardır. Zikirde bir hakkı eda vardır; o da Mevlâ'nın hakkıdır. Emrini aldığı kurtarmayı yapmakta ise, iki hakkı eda vardır: Kulun hakkı ve Mevlâ'nın hakkı. O kadar ki, o vakitte kurtarmayı bırakıp zikretmek, masiyete de (günah sınıfına da) girebilir. Çünkü zikir bütün vakitlerde iyi değildir. Hatta bazı vakitlerde zikir etmemek, iyi olur. Meselâ yasak edilen günlerde oruç tutmamayı, mekruh vakitlerde namazı bırakmayı, oruçtan ve namazdan daha faziletli sayabiliriz.

Bilinmesi yerinde olur ki, her ne şekilde müyesser olur ise.. zikir, gafletin tardından ibarettir. Zira zikir, nefy ve isbat kelimelerinin tekrarına inhisar etmektedir. Yahut ism-i zat (Allah) kelimesinin tekrarına inhisar etmektedir. Nitekim bilinen durum budur.

Her ne zaman bu zikir, emirleri yerine getirmeye ve yasaklardan da kaçmaya göre olur ise, hepsi zikre dâhil olur. Hatta şartlarına riayet edildiği takdirde, alışveriş dahi zikre dâhildir. Şartlarına riayet edildiği takdirde, evlenmek ve boşanmak dahi zikirdir. Zira emri veren ve yasak eden yüce Sultan, şartlarına riayet edilerek bu işler yapıldığı zaman; onları yapanın gözü önündedir; bu durumda gaflet mecali olmaz.

Ne var ki, mezkûrun ismini ve sıfatını anmak sureti ile yapılan zikir tez tesirli olup, zikri edilene muhabbet getirir; ona çabuk ulaştırır. Amma, şer'i emirleri yapmak ve yasaklardan kaçmak sureti ile yapılan zikir böyle değildir. Zira o zikrin, bu sıfatlardan yana nasibi azdır. Bazan bu sıfatlar tek tük bulunur ise de, enderdir.

Hazret-i Hace Nakşibend (ks) şöyle dedi:

– Hazret-i Mevlâna Zeyneddin Taybadi (ks) ilim yolundan Hakka vasıl oldu.

Bundan başka, mezkûr zatın (zikredilen zatın, Allah'ın c.c.) adı ve sıfatı anılarak yapılan zikir, şer'i hudutlara riayet etmek sûretiyle hâsıl olan zikre de vesile olur.

Şer'i hükümlere bütün emirlerde riayet etmek, şeriatın koruyucusuna tam mânâsı ile muhabbet olmadan müyesser olmaz. Bu muhabbet ise, o yüce Zat'ın ismini ve sıfatını zikretmeye bağlıdır. Bunun için, önce o zikir gereklidir ki onun sebebi ile bu zikir hâsıl ola.. İnayet muamelesi dahi ayrı bir iş olup, burada ne şarttır ne de vesiledir.

[Yani önce Allah'ın c.c. ismini veya sıfatını anarak yapılan zikir gereklidir. Çün ki bu zikrin sebebi ile şer'i emirlere uyup yasaklardan da kaçınmak mümkün olabilecek, böylece itaatten, amelden ibaret olan zikir de yapılmış olacaktır]

Bir ayet-i kerime meali:

– "Allahu Teala, kimi dilerse kendisine onu seçer." (42/13)

***

Biz yine esas konuşmamıza dönelim. Deriz ki:

– Tarikat, hakikat ve şeriattan ibaret olan, bu üç muamelenin dışında diğerlerine mahsus bir başka muamele vardır. Mümkündür ki, şöyle söylene:

– Bu muamelelerin, o muamelenin yanında sayısı ve itibarı yoktur.

İsbatla taalluku (alakası) olup da hakikat mertebesinde hâsıl olan muamele, o muamelenin suretidir. O muamele dahi bu suretin hakikatidir.

Burada şeriatın suretini misal olarak verebiliriz. Ki bu, başta avama hâsıl olmaktadır. Tarikatın ve hakikatin husulünden sonra da, o suretin hakikatini bulmak müyesser olur.

Tahayyül ve teemmül etmek gerek (Hayal etmek ve derin derin düşünmek gerek). Bir muamele ki, sureti o muamelenin hakikati ola, mukaddimesi dahi Velâyet ola, onun için dedikodu yeri nasıl olur? Ondan beyan yeri nasıl kalır? Faraza beyan edilse dahi kim idrak edebilir? Nasıl idrak edilir?

Bu muamele ki, ülü'l-azim sahibi peygamberlerin verasetidir, onlara salât, selâm, tahiyyat ve bereketler olsun. Azdan dahi az kimselerin nasibi olmaktadır. Bu muamelenin asılları ki, azdır; onun füruu (teferruatı) daha az olur zaruri olarak.

[Tekrar asıl konumuza dönelim. Bu üç muamelenin yani tarikat, hakikat ve şeriat muamelesinin ötesinde bir muamele vardır ki o başkalarına mahsustur. Bu hususi muamelenin yanında diğer üç muamelenin hiçbir kıymetinin ve değerinin olmadığını söylemek mümkündür. Hakikat mertebesinde isbata taalluk eden yönü ile meydana gelen şeyler bu hususi muamelenin bir sûretidir. Bu hususi muamele ise onun hakikatidir. Bu, şeriatın sûretinin başlangıçta avama görülmesi gibidir. Oysa şeriatın hakikati ancak tarikat ve hakikati elde ettikten sonra kazanılabilmektedir.

İyi düşünmek ve zihinde canlandırmak gerekir. Şayet bu muamelenin sûreti o muamelenin hakikati sayılıyor, bunun başlangıcı Velâyet olarak görülüyorsa, bu muamele ile ilgili ileri geri konuşmak nasıl caiz olur? Bu muamele nasıl izah edilebilir? Diyelim ki izah edildi, bundan kim ne anlayabilir? Bu muamele büyük peygamberlerin vârislerine mahsustur ki bu vârisliğe ermek çok çok az kimseye nasip olmuştur. Bu muamelenin kökleri gayet az olunca dalları da doğal olarak azdır. / Semerkand Tercümesi]

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Üstte verilen bilgilerden gerekli oluyor ki; irfan sahibi, bazı mertebelerde adımını şeriat haricine atar ve şeriatın ötesine yükselir.

Bunun için, şu cevabı verebilirim:

– Şeriat zahir amelleridir. Bu muamele ise, bu dünya hayatında batına taalluk eder.

Zahir daima şeriatla mükelleftir; batın ise, bu muamele ile doludur.

Bu dünya, amel yeri olduğundan ötürü; batın için, zahir amellerden büyük yardım vardır. Batının terakkileri dahi, zahire taalluk eden şeriat hükümlerinin yerine getirilmesine bağlıdır. Bu mânâ dolayısı ile bu dünya hayatında hem zahire, hem de batına şeriat lâzımdır.

Zahirin vazifesi, şeriatın mucibi ile ameldir; batının nasibi ise, bu amelin neticeleri ve semereleridir.

Şeriat, her kemalâtın anası ve bütün makamların aslıdır.

Şeriatın neticesi ve onun semereleri, yalnız dünya hayatına inhisar etmez. Zira uhrevi kemalât ve sermedi (dâimi, ebedî) nimetler aynı şekilde şeriatın neticeleri ve onun semereleridir.

Şeriat mübarek bir ağaçtır; bu dünya hayatında ve öbür dünya hayatında âlem onun meyvelerinden ve lezzetlerinden faydalanır. Her iki cihanın faydaları da ondan alınır.

***

Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:

– Bu beyandan lâzım geldi ki; batın Sübhan Hakka müteveccih ola, zahir dahi halka. Yani nübüvvet kemalâtında.. Bazı mektuplarında ve risalelerinde yazdığın gibi, bu mektûbatında dahi geçti ki: Nübüvvet makamında teveccüh tamamı ile halkadır. Bu iki mânâ arasındaki uyarlık derecesi nedir?

Bunun için şu cevabı veririm:

– O anlatılan muamele, uruca taalluk eder (yükselişle alakalıdır). Davet makamı ise, hübuta (inişe) bağlıdır. Uruc vaktinde batın Sübhan Hak ile olur; zahir ise, halk ile. Ta ki, şeriat-ı garra uyarınca, onların hakları yerine getirile. Hübut zamanı ise, tamamı ile halka müteveccih olmaktadır. Bütün külliyeti ile onların Sübhan Hakka vardıran delilleri olmaktadır. Arada bir münafat (aykırılık) yoktur.

***

Yukarıda anlatılan bu makamın tahkiki şudur ki: Halka teveccüh, aynen Hakka teveccühtür.

Bir ayet-i kerime meali:

–  "Her ne yana yönelirsek, Allah'ın vechi oradadır." (2/15)

Üstte anlatılan:

– Mümkin, Vacib'in aynıdır; yahut, Vacib'in aynasıdır..

Demeye gelmez. Zira o, yüce Zat Sübhan'dır.

Bu hakir mümkinin değeri nedir ki? Vacib Teala’nın aynı ola veya onun aynalığına kabiliyetli ola. Belki de, şöyle demek yerinde olur:

– Vacib Teala, mümkinin aynasıdır. Eşya, Vacib Teala’nın aynasında tevehhüm edilmektedir.

Tıpkı aynanın suretinde, eşyanın suretlerinin bulunması gibi. Suretlerin, aynanın suretine hulûlü ve sereyanı (girmesi ve geçmesi) olmadığı gibi, eşyanın dahi, Vacib Teala’nın aynasına hululü ve sereyanı yoktur.

Anlatılan mânâda nasıl hulûl ve sereyan tasavvur edilir ki? Zira ayna mertebesinde, suretlerin vücudu yoktur. O suretlerin vücudu ancak, tevehhüm ve tahayyül mertebesinde olur.

Bir yerde ki ayna vardır; orada suretler olmaz; bir yerde ki, suretler vardır, oradan dahi ayna bin defa uzaktır. Zira suretlerin, hayali bir görüntüden başka sübutu ve vehmi tahakkuktan başka bir vücudu yoktur.

Şayet o suretler için bir mahal var ise, o dahi tevehhüm mertebesindedir. Eğer onlar için bir zaman var ise, o dahi tahayyül mertebesindedir. Amma, o eşya için, hayale kalan görüntüler, Sübhan Hakkın bir san'atı olduğundan; onlar halelden masun (korunmuş), çabuk zevalden dahi mahfuzdurlar. Ebedî muamele dahi, onlara bağlı bulunmaktadır. Sermedi olan azap ve sevap ise, onlarla bağlantılı kılınmıştır.

***

Bilesin ki, suret aynasında evvelâ melhuz olan, suretlerdir. İkinci iltifat ancak, mir'atın şühudu içindir.

Vacib Teala’da evvela melhuz olan aynanın kendisidir. İkinci iltifat ise, ancak eşyanın şühudu içindir.

[Sûret aynalarında ilk dikkat edilen önce sûretlerdir. İkinci olarak ancak ayna müşahade edilir. Allah Teâlâ'nın aynasında ilk dikkat edilen ise aynanın kendisidir. / Semerkand Tercümesi]

Aynı şekilde, aynanın suretindeki suretler dahi ayna hükümlerini ve eserlerini gösterenlerdir. Eğer ayna uzun ise, eşya dahi aynı şekilde uzun olur. Eşya dahi, aynanın uzunluğunu gösterenler hükmüne girer. Eğer ayna küçük ise, o küçüklüğü, suretlerin görüntüsü zuhura getirir. Amma Vacib Teala’nın aynası böyle değildir. Zira eşya, onun hükümlerine ve eserlerine göstermelik yerler olamazlar. Zira o yüksek mertebe üzerine bu hüküm bir eser yoktur. Hatta bütün nisbetler, o mertebede o aynadan atılmıştır. Şayet eşya, göstermelik yerler olsalardı, neyi gösterebilirlerdi?

Evet, caizdir ki, tenezzül mertebelerinde eşya, Vacib Teala’nın hükümlerinin suretlerine göstermelik yerler olalar. O tenezzül mertebeleri dahi, isimlerin ve sıfatların yeridir.

Misal olarak anlatalım ki, semi', basar, ilim, kudret (işitmek, görmek, bilmek, güç) eşyaların göstermelik yerlerinde zahir olmaktadırlar. Bu dahi, zahir olan eşyanın aynası durumunda bulunan vücub mertebesinde sabit olan semi', basar, ilim ve kudret suretleridir.

***

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:

– Vacib Teala’nın aynasında evvelâ melhuz olan (düşünülen, hayal edilen) aynanın kendisidir. İkinci iltifat ise ancak eşyanın şühudu içindir. Bu eşya dahi, o aynadaki suretler gibidir.

Bu anlatılan rücuun (geri dönüşün) başlangıcıdır ki, nazar için, suretler onda zuhura gelir. Amma henüz o suretler tamamı ile nazardan kalkıp gizlenmemiştir. Rücû, nihayete erdiği, eşyada seyir dahi enine boyuna vaki olduğu, imkân dairesi merkezinde istikrar dahi müyesser olduğu zaman, zaruri olarak, şühud gayb ile yer değiştirir. Şühudî iman dahi, gaybî iman olur.

Amma davet muamelesi tamam olduğu, göç tokmağı dahi vurulduğu zaman, gayb da kalmaz. Şühuddan başka bir şey de olmaz. Lâkin bu şühud, öbür şühuddan daha tamam ve daha kemallidir; yani rücûdan az önce hâsıl olan şühuddan.. Zira, ahirete taalluk eden şühud, dünyaya taalluk eden şühuddan daha mükemmeldir.

Bir şiir:

Erbab-ı nimete kutlu olsun erdikleri
Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri...

***

Bilinmesi yerinde olur ki, üstteki tahkikten de anlaşıldığına göre, bir şeyin sureti ki, aynada zahir olur, tahayyülün dışında onun bir sübutu yoktur. O suretin onda husulü olsa dahi, ayna sırf mücerretliği üzeredir.

Üstte anlatılan mânâ için, şöyle denmesi mümkündür:

– Ayna o surete yakındır.

Şöyle denmesi de mümkündür:

– Ayna o sureti ihata etmiştir.

Hâlbuki bu yakınlık, bu ihata ve maiyyet (kuşatma ve birliktelik); bir cismin ve cevherin araza yakınlığı ve onları ihataları gibi değildir. Elbette onda bir yakınlık ve ihata vardır; amma akıl onu tasavvurdan aciz olup onların keyfiyetini idrakten yana da kusurludur. Bu surette, ihata, yakınlık, beraberlik sabittir; amma onların keyfiyeti asla bilinmemektedir.

[Cevher: Varlığı başka bir varlığa muhtaç olmayan, asıl, madde.

Araz: Varlığı başka bir varlığa bağlı olan, özellik, sıfat.

Mesela: Demir bir cevherdir; onun sertliği ise bir arazdır. Gümüş bir cevherdir, onun beyazlığı bir arazdır.]

Bir âyet-i kerime meali:

– "...En üstün mesel (sıfat) Allah'ındır." (30/27)

İşte yüce Hakkın âleme yakınlığı dahi anlatılan mânâdadır. Keza onun, ihatası ve maiyeti dahi öyledir. Olduğu malumdur; amma, keyfiyeti meçhuldür.

Biz iman ediyoruz ki, Allahu Teala, âleme yakındır, onu ihatasına almış ve onunla beraberdir. Ne var ki, bu yakınlığın, bu ihatanın, bu mâiyetin keyfiyetini bilemeyiz ki: Nasıl bir şeydir?.

Çünkü bu sıfatlar eşyanın sıfatlarına mugayirdir, imkân ve hüdus simasından dahi beridir.

Her ne kadar onun tanzirini ve teşbihini hakikatin köprüsü mecaz âleminde varid görüyor ve ona ayna ve suret olarak ima ediyorsam da, görüşü keskin olanlar mecazdan hakikata çıkmaya çabalamalıdırlar; suretten geçip mânâya meyilli olmalıdırlar.

[Bizim inancımız Allah Teâlâ'nın âleme yakın olduğu, onu kuşattığı ve âlemle beraber olduğudur. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın yakınlığının, kuşatmasının ve beraberliğinin keyfiyetini, mahiyetini bilmemekteyiz. Zira bu sıfatlar mahlûkatın sıfatlarından başka, mümkünlük ve sonradan olmalık vasıflarından arınmıştır.

Hakikatin köprüsü olan mecaz âleminde bu sıfatların benzerlerinin ve eşlerinin bulunması, bunlara ayna ve sûret diye ima olunması, keskin görüşlü olanların çalışmak sureti ile mecaz âleminden hakikat âlemine çıkmaları, sûretten mânâya kaymaları içindir. / Semerkand Tercümesi]

Selâm, hüdaya (veya hidâyete) tâbi olanlara.