Mektuplar

MEVZUU:

Yüce Hakkın Zikri, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimize salâvat okumaktan evlâdır. Şu şartla ki: Zikir kabule şayan ve iktida edilen bir şeyhten alınmış ola.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Gazi Naib'e yazmıştır.

***

Hayru'l-beşer Resulullah'a salâvat okumakla bir zamanlar meşgul oldum" O'na ve âline salât ve selâm olsun. Hem de, bütün kısımlar ve nevileri ile... Dünya hayatında iken, onun üzerine iyi neticeler ve semereler terettüb ettiğini gördüm. Onlarla Velâyet-i Hassa-i Muhammediye'nin inceliklerini buldum; sırlarına da erdim. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyat.

Bir müddet geçtikten sonra, bu amel üzerine tam bir fütur geldi. Onlara devam etmek başarısı zâil oldu. Artık o salâvatları okumak belli zamanlara kaldı.

Bu sırada bana güzel gelen tesbih, takdis, tehlil ile meşguliyet oldu.

Bu işte de bir hikmet olmalı; görelim neler zuhur edecek?

Sonradan Allah'ın inayeti ile zahir oldu ki, bu vakitte zikir, hem salâvat okuyan hakkında, hem de salâvat okunan hakkında daha faziletlidir. Bu mana, iki cihetten gelmektedir. Şöyle ki:

a) Bir hadis-i kudside şöyle gelmiştir

"Bir kimse, zikrimle meşgul olur da benden bir şey istemez ise, isteyenlere verdiğimden daha faziletlisini ona veririm."

b) Zikir, Resulullah (sav) Efendimizden alınmıştır. Bu zikrin sevabı, zikredene ulaştığı gibi, o sevabın bir misli de, Resulullah (sav) Efendimize ulaşmaktadır. Bu ma'nadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, iyi bir sünnet (âdet) meydana getirir ise, ecri kendisinedir ve onunla amel eden kimseleredir."

Bunun misali, ümmetten hâsıl olan her amel, yapana ecir getirdiği gibi; aynı miktar ecir Resulullah (sav) Efendimize de gider. Zira o amelin vazıı ve meşru kılanı Resulullah (sav) Efendimizdir. Yapanın ecrine de bir noksan gelmez.

Bu arada ameli işleyen kimsenin, Resulullah (sav) Efendimizin niyeti ile de işlemesi lâzım gelmez. Zira Sübhan Hakkın ihsanında, ameli işleyenin bir sun'u (te'siri, gücü) yoktur.

Evet, eğer ameli işleyenden de, Resulullah (sav) Efendimize dair bir niyet bulunur ise, bu da ameli işleyenin ecrinin artmasına sebep olur. Bu ziyadelik dahi, Resulullah (sav) Efendimize aittir.

Bir âyet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir." (62/4)

Hiç şüphe edilmeye ki, zikirden asıl maksat, Sübhan Hakkı anmaktır. Ecir talebi, onu takib eder. Salâvat-ı şerife okumakta ise, asıl maksat, hacetin yerine gelmesi talebidir. İkisi arasında çok fark vardır.

O feyizler ki, Resulullah (sav) Efendimize zikir yolundan ulaşır; salâvat okumak yolundan ulaşan bereketlerden kat kat fazladır.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Anlatılan mertebe her zikir için değildir. Elbette o zikre mahsustur ki, kabule şayan ola... O zikir ki, anlatılan ma'nada değildir; anlatıldığı gibi olmaz. Bu durumda, salâvat-ı şerife okumak, ondan daha faziletlidir. Bu salâvat-ı şerifelerden gelen bereketler daha çok olur.

Ne var ki; talip olan bir kimsenin, kâmil ve mükemmel bir şeyhten aldığı zikir ve tarikat şartlarına göre ona devamı, salâvat okumaktan daha faziletlidir. Zira bu zikir öbür zikre vesiledir. Bu zikir vazifesini yapmayan, öbür zikre ulaşamaz.

Üstte anlatılan ma'na icabı olarak; tarikat şeyhleri, müridin zikirden başka bir şeyle meşgul olmasına cevaz vermemişlerdir. Farzlarla ve sünnetlerle yetinmesini (yani Sünen-i revatıb ile) emretmişlerdir. Nafile işleri yapmaktan dahi, onu men etmişlerdir.

[Sünen-i revâtib: Bir vakti bulunan nâfile namazlara revâtib sünnetler denir. Bunlar belli bir düzen ve tertip içinde, beş vakit farz namazlarla birlikte kılındığı için bu şekilde adlandırılmıştır. Bunların bazıları müekked, bazıları gayr-i müekked sünnettir.]

***

Üstteki beyandan da anlaşıldığına göre; ümmet fertlerinden hiçbir ferde, kemalâtta yüksek dereceye ulaşsa dahi peygamberi ile müsâvat (eşitlik) hâsıl olmaz. Zira kendisinde hâsıl olan o kemalâtın tümü, o peygamberin şeriatına tâbi olduğundan dolayı hâsıl olmuştur. Dolayısı ile bu kemalât dahi, o peygamber için sabit olmaktadır. Hem de, kendisine mahsus olan kemâlat ve o tabilerine mahsus olan kemalâtla birlikte. O'na salât ve selâm olsun.

Kezâ, o kâmil olan ferd, asla bir peygamberin mertebesine ulaşamaz. İsterse o peygambere hiç kimse tâbi olmasın; davetini dahi kabul etmesin. Zira her peygamber, asaleten davet sahibidir; şeriatın tebliği ile de memurdur. Ümmetlerin inkârı, davette ve tebliğde bir kusur olamaz.

Bu arada şu da zahirdir ki, hiçbir kemâl, asla davet ve tebliğ mertebesine ulaşamaz. Zira Allahu Teala’ya kulların en sevimli olanı, Allahu Teala’yı kullarına sevdirendir. Allahu Teâla katında kulların en sevgilisi olan, o davetçi ve tebliğci olandır.

Herhalde şu ma'nada gelen bir haberi (hadis-i şerifi) duymuş olacaksın:

"Kıyamet günü, ulemânın mürekkebi, şühedânın kanı ile tartılacaktır. Amma, ulemânın mürekkebi, şühedânın kanından ağır gelecektir."

Bu devlet, ümmet için müyesser olmaz. Onlarda bir şey hâsıl olmuş ise, uydu ve bir mana zımnındadır (tâbi olma yoluyla ve dolaylı olarak). Asıl olan asıldır; fer (parça) ise bir yerden alınmadır.

Yerinde olur ki, anlatılan ma'nadan, bu ümmetin ayanı (ümmetin önde gelen şahsiyetleri) ve onların tebliğcileri için olan fazilet idrak edile...

Tebliğde ve davette dereceler olduğu gibi; âyan (ileri gelenler) ve tebliğciler dahi değişik derecelerde bulunmaktadırlar.

Ulemâ, zahirin tebliğine mahsusturlar. Sofiye ise, bâtına ihtimam gösterirler.

O kimse ki, hem sofiyedendir; hem de âlim, kibrit-i ahmerdir. Zahir ve batın tebliğe hakkı vardır. Resulullah'ın (sav) nâibi ve onun varisi bulunmaktadır.

[Kibrit-i ahmer: Kırmızı kibrit. Eski kimyâcılara göre fevkalâde bir kuvvete sâhip olduğuna ve toprağı altın yaptığına inanılan iksir.

Tasavvufta: Mânevî kemalde en yüksek dereceye yükseldiği için iksir gibi olan nazarıyle insanı kötülükten iyiliğe ve küfürden îmâna çevirebilen, nâdir bulunan ulu velî.]

Bazıları, bu ümmetin muhaddisleri ki, Resulullah (sav) Efendimizin hadis-i şeriflerini tebliğ ederler; onların bu ümmetin en faziletlileri olduklarına itikad ederler.

Her ne kadar, mutlak surette, onların en faziletli olduklarına itikad ediyorlarsa da; bu biraz karışıktır. Eğer bu ma'nayı, zahir tebliğcilerine muhabbetle söylüyorlarsa, yeri vardır. Ancak, mutlak fazilet o kimseyedir ki, zahir-batın tebliğini, zahir ve batın davetini câmidir (kendisinde cem etmiş, toplamıştır).

Çünkü bir işin belli bir şeye inhisarında kusur vardır; fazilet itlakına münâfidir. Bu ma'nayı anla, kusurlulardan olmayasın.

Evet, her ne kadar zahir umde (ilke, dayanak), necatın dayanağı, bereketi çok, yararı umumî ise de, lâkin onun kemâli batına bağlıdır. Zahir, batınsız tam olmadığı gibi, batın dahi, zahirsiz bir şeyden sayılmaz. O ki, zahiri, batını câmidir, kibrit-i ahmerdir.

Hüdaya ittiba edenlere selâm.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Çünkü Sen, her şeye kadirsin." (66/8)