MEVZUU:
a) Âlem-i misal sorusuna cevap.
b) Tenâsuha kail olan bir cemaatın reddi.
c) Kûmun ve büruz.
Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı.
NOT:
İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hâce Muhammed Takî'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.. Salât ve selâm, Seyyid'ül-mürseline, onun pak âline..
***
Yaratılışın güzelliğinden, fıtratın üstünlüğünden sadır olan iltifat olarak gelen mübarek mektubun mütalaâsı ile teşerrüf ettik. Allah-ü Teâlâ, size selâm ihsan eylesin..
***
O mektupta yazdığına göre, Muhyiddin b. Arabî Fütuhat-ı Mekkiyesinde, Resûlullah (ﷺ) efendimizden rivayet edilen şöyle bir hadis-i şerif yazmıştır:
– «Allah-ü Teâlâ, yüz bin Âdem yaratmıştır.»
Bundan sonra, misal âleminden bazı müşahedelerinden şöyle anlatmaktadır:
– Kâbe-i Muazzama'nın tavafı sırasında bir topluluk zuhur etti. Onlar da Beyt'i tavaf ediyorlardı; ama ben onları tanıyamadım. Tavaf esnasında iki beyt söylediler ki, onların biri şudur:
Tavaf ettik tavafınız gibi yıllarca;
Bu mukaddes Beyti ki, hep birden topluca..
Bu beyti dinledikten sonra, hatırıma şöyle geldi: Bunlar misâl âlemindendir. Bunun üzerine, onlardan biri benim tarafıma yaklaşıp baktı ve şöyle dedi:
– Ben, senin ecdâdın cümlesindenim (büyük dedelerindenim).. Bunun üzerine şöyle sordum:
– Vefatının üzerinden kaç sene geçti?.
Şu cevabı verdi:
– Kırk bin seneden daha fazla..
Onun bu cevabına hayret ederek şöyle dedim:
– Ebü’l-beşer Âdem'in yaratılmasından bu yana, henüz yedi bin sene bile tamam olmadı; nasıl olur?.
Muhyiddin b. Arabî Hz. bundan sonra şöyle devam ediyor:
– O vakit, hatıra geldi ki; anlatılan hadis-i şerif bu kavli teyid etmektedir..
Ey Mahdum,
Sübhan Allah'ın inâyeti ile bu meselede Fakir'e zahir olan mânâ şudur:
Hazret-i Âdem'in varlığından önce gelip geçen bütün âlemler –Resulullah efendimize ve ona salât ve selâm olsun.– vücud olarak hepsi misal âleminde olup şahâdet âleminde değillerdi.
O ki: Şahâdet âleminden vücud buldu; yeryüzünde hilâfete nâil oldu; melâikenin dahi secde ettikleri oldu.. Bu: Yalnız Eb'ül-beşer Âdem idi..
Bu babda netice söz şu ki:
Âdem, camîiyet (her şeyi kendinde toplayıcı olma) sıfatı üzerine yaratıldığından; hakikatında onun latifeleri ve çokça vasıfları vardı. Sübhan Hakkın vücud vermesi ile şahsının vücuda gelmesinden asırlarca evvel, vakitlerden her vakitte onun latifelerinden bir latife, sıfatlarından bir sıfat vücud bulabilir. Onun sureti ile zuhur edip Âdem ismini de alabilir. Bu suretten dahi, beklenen Âdem'den, vâki olacak olan vâki olur. Hatta ondan misal âlemine mahsus olmak üzere nesiller türeyip çocuklar dahi zuhur eder. O âleme münasip bir şekilde sûrî (sûretle ilgili) ve manevî kemalâta dahi nâil olabilir. Sevaba, ikâba da müstahak olur. Hatta onun hakkında kıyâmet dahi kopar. Dolayısı ile cennetlikler cennette, cehennemlikler dahi cehenneme gider.
Bundan sonra, Sübhan Allah'ın dileği ile onun sıfatlarından bir sıfat veya latifelerinden bir latife daha zuhur eder. –Resulullah efendimize ve ona salât ve selâm olsun.– Yani: O âlemde.. Birinciden zuhur edenler, yine bundan da zuhur eder.
Bunun da devresi tamam olduktan sonra, üçüncü olarak sıfatlarından veya latifelerinden biri tekrar zuhura gelir..
Bu zuhur dahi tamam olduktan sonra, dördüncü bir zuhur olur..
Bu durum, Allah-ü Teâlâ’nın dilediği zamana kadar sürüp gider..
Onun sıfatına ve letâifine taalluk eden misal âlemine bağlı zuhûrat dairesi tamam olduktan sonra; şahâdet âleminde bu nüshâ-i camiâda iş sonunu bulur. Yani: Yüce Sultan Allah'ın vücud vermesi ile.. Bu nüsha-i camia dahi, Yüce Allah'ın inâyeti ile muazzez ve mükerrem olur.
Eğer yüz bin tane Âdem vücuda gelmiş ise, bu Âdem'in cüzlerinden, maddelerinden ve vücudunun mukaddimelerinden ve mebde'lerinden (evvelinden ve başlangıcından) başka değildir.
Şeyh'in (Muhyiddin b. Arabî Hz.nin) üzerinden kırk bin seneden fazla zaman geçmiş olarak bulduğu kimse, misal âleminde ceddinin letaifinden bir latife idi.
Şeyh'in şahâdet âleminde vücudu vardı ve Beyt-i Şerifi tavaf ediyordu; ama o sırada, misal âleminde bulunuyordu. Çünkü Kâbe-i Muazzama'nın misal âleminde bir sureti ve bir benzeri vardır ki: O âlem halkının kıblesidir.
Fakir, nazarımı bu hususta derin derin gezdirdim; onda çok derinlere daldım. Derin derin düşündüm; ama şâhadet âleminde nazarım bir başka Âdem'e ilişmedi. Âlem-i misal oyunbazlarından başka bir şey de bulamadım. O, misalî bedenin dediğine gelince.. Yani onun:
– Ben, senin ecdâdının cümlesindenim.. Vefatımdan da kırk bin sene geçti.
Şeklinde sarf ettiği sözüne.. Bu cümle delillerin delilidir ki: Ebü'l-beşer (insanların babası) Âdem'in vücudundan evvel gelen âdemler, Âdem'in (a.s.) sıfat ve letaif zuhurlarından bir zuhur idi.. Âdem'in (a.s.) yaratılışından ayrı olarak yaratılan bir şey değildi. Aralarında mübayenet (başkalık) olan Âdem ile bu Âdem'in ne gibi bir nisbeti olabilir?. Sonra, Şeyh'in ceddi nasıl olabilir?. Zira o, henüz yedi bin seneyi dahi tamamlamış değildi. Kırk bin senenin ne yeri var?.
O kimseler ki, kalblerinde maraz vardır; bu hikâyeden tenasüh manası çıkarırlar ve âlemin kıdemine (başlangıcı olmadığına) kail olup kıyamet-i kübrâyı inkâr ederler..
Bazı mülhidler (dinden çıkmışlar) var ki, batıl olarak, şeyhuhet mesnedine (şeyhlik dayanağına) oturmuşlardır; tenasühün cevazına hükmederler. Zannederler ki: Nefis kemal haddine ulaşmadıkça, bedenlerde döner durur. Bu mânâdan olarak derler ki:
– Nefis, kemal haddini bulduğu zaman, bedenlerde takallübden fariğ olur (kalıptan kalıba girmekten kurtulur. Hatta bedenlerle alâkası da kalmaz. Zira onun yaratılmasından gâye kemâlidir. Onun kemâli ki, müyesser oldu; maksat dahi hâsıl olmuş olur.
Bu kavl, sarih küfürdür (bu söz açık küfürdür); tevatür ile dinde sabit olanı inkârdır. Her nefis ki, kemâl haddine ulaşacak; o zaman cehennem kimin için olacak? Ve kim azap görecek?.
Onların bu kavli, aynı zamanda cehennemi ve uhrevî azabı inkârdır. Keza, cesetlerin haşrını dahi inkârdır. Zira onların fasit kanaatine göre, nefsin cesede ihtiyacı kalmamıştır ki: Cesetler haşrolsun.. Zira o (yani ceset), o kimsenin kemalâtı için bir âlettir.
Bu cemaatin itikadı, felsefecilerin de itikâdına uyar. Zira onlar dahi, cesetlerin haşrını inkâr ederler. Sevabın ve azâbın ruhanî olduğuna kâil olurlar.. Hatta bunların itikâdı, felsefecilerin itikâdından daha kötüdür. Zira felsefeciler, tenasühü inkâr edip ona kâil olanı reddederler. Ruhanî olan azabı dahi sabit görürler. Hâlbuki bunlar, tenasühü isbat edip uhrevi azabı dahi inkâr ederler. Bunlara göre azap yalnız dünya azabıdır. Bunu da, nefsin terbiyesi için isbat ederler.
***
Burada şöyle bir soru çıkabilir:
– Emir’ül-müminin Hazret-i Ali'den (r.a) ve bazı evliyaullahtan acaip garaip haller meydana gelmiştir. Bu olanlar şahâdet âleminde vücuda gelmiş ve kendileri unsurî vücudu bulmadan yıllarca evvel olmuştur (beden ile var olmadan yıllarca evvel dünya hayatında meydana gelmiştir). Tenasüh cevazı olmayınca, böyle bir şey nasıl sahih olur?.
Bunun için, şu cevabı veririm:
– Bu türlü ameller ve fiiller ruhlarından gelmiştir. Allah-ü Teâlâ’nın emri ile cesetlerle cesetlenmişler ve o acaip işleri yapmışlardır. Ama ruhlarının taalluk ettiği (alaka kurduğu) bir başka ceset yoktur.
Tenasüh o demektir ki: Ruhun, bu bedenle taallukundan evvel, bir başka bedenle taalluk etmesidir.. Amma bu bedenden ayrı ve bu bedenden başka.. Amma, ruh ki, nefsi ile ceset oldu (kendi bedenini kullandı); o zaman tenasüh nasıl olur?.
Cinleri görmez misin?. Değişik şekillere girerken birbirinden ayrı cesetler olurlar. Bu hal içinde, onlardan acaip haller vâki olur; hayret edilecek işler görürler. Yani: O şekillere ve cesetlere uyar biçimde.. Bunların hiç birinde de tenasüh yoktur. Hatta hulul (içine girme) da yoktur.
Cin tayfasında ki, Allah'ın kudreti ile çeşitli şekillere girmek ve görülmemiş amelleri yapmak kudreti vardır. Böyle bir kudretin, kâmil zatların ruhlarına verilmesinde neden taaccüp yeri olsun?. Sonra, bir başka bedene ne hacet..
Bazı velî kullardan nakledilenler de bu kabildendir. Meselâ: Bir saatte muhtelif yerlerde hazır olurlar ve kendilerinden birbirinden ayrı işler vâki olur.
Yine orada, onların letaifi, biri birinden ayrı şekillere girerler. Muhtelif cesetler haline gelirler.
Hindistan'da durup da vatanından çıkmayan azizlerden birinin hali de böyledir. Mekke-i Muazzama'dan bir cemaat gelip demişler ki:
– Biz, falan şeyhi Mekke-i Mükerreme'nin hareminde gördük. Azizlerden sayılan o zatı işaret etmişler; sonra devam etmişler:
– Aramızda şöyle şöyle işler geçti..
Bir başka cemaat dahi şöyle demiş:
– Biz, onu Rumeli'de gördük.
Bir başka taife ise.. Ona Bağdad'da rastladıklarını söylemiş.
Bütün bu olanlar, o şeyhin letaifinin muhtelif şekillere girmesinden olmuştur.
Çoğunlukla, o şeyhin bu olanlara ıttılaı dahi yoktur; bu şekillenmeden haberdar değildir. Dolayısı ile öyle diyen cemaata şöyle der:
– Bunlar bana bir töhmettir. Ben evden çıkmadım. Mekke-i Mükerreme haremini görmedim. Rumeli'yi ve Bağdad'ı da tanımam bilmem.
Hâcet erbabının korkulu ve tehlikeli zamanlarda ölü veya diri büyüklerden yardım talepleri de bunun gibidir. Bu yardımı talep ettikleri zaman, o büyükleri hazır görürler ve o beliyyeyi kendilerinden defettiklerine şahid olurlar.
Bu olan işlere; o büyük zatların bazen ıttılaı olur (haberleri olur) bazen de olmaz.
Bir mısra:
Sizinle aramızda ne var bir nisbetten gayrı..
Üstte anlatılan da, o büyüklerin letaif teşekkülleridir.
Anlatılan teşekkül, bazen şahâdet âleminde olur; bazen de, misal âleminde..
Nitekim bin kişi bir gecede, Resulullah efendimizi rüyada görürler. Hepsi de muhtelif surette görür ve çeşitli şeyler alırlar.. Bunlar dahi, Resulullah (ﷺ) efendimizin sıfat ve letaifinin teşekkülüdür. Allah-ü Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin..
Müridlerin, şeyhlerin misali suretlerinden istifadeleri dahi bu şekildedir. Onlardan çeşitli şeyler alır ve müşküllerini hallederler.
***
Bazı meşayihten nakledilen kûmun (puslanıp gizlenmek) ve büruz (zâhir olmak, görünmek, ortaya çıkmak. Olgun bir velînin sevenlerinde bâzı sıfatlarının zâhir olması, görünmesi) dahi tenasuhla bağlantısı olan şeylerden değildir. Zira tenasuhta ruhun ikinci bir bedenle taalluku (alaka kurması), hayat sübutu ve hissin, hareketin husulü içindir. Yani: O bedende.. Büruzda garaz husulü (amaçlananın meydana gelmesi) için, bir başka bedenle nefsin taalluku yoktur. Elbet bu taalluktan gaye o beden için kemalâtın husulüdür; derecelere ulaşmasıdır.
[Sözlükte “gizli olmak, gizlenmek” anlamına gelen kümûn, terim olarak “bir cismin diğer bir cisimde veya maddeye ait bir özelliğin (arazın) cisimde bilkuvve (potansiyel olarak, kabiliyet olarak) var olması” diye tanımlanabilir. Karşıtı zuhûr (veya burûz) olup “gizli iken ortaya çıkmak” demektir. Zuhûr da terim olarak “bir cisimde bilkuvve var olan bir şeyin açığa çıkıp bilfiil (fiilen) var olması” şeklinde tanımlanabilir.]
Cin tayfasından birini ele alalım ki; insan fertlerinden biri ile taalluk etmiş ve onun şahsında meydana çıkmıştır. Ama onun bu taalluku o ferd için hayat husulü değildir. Çünkü o, daha önce de diri, hassas, müteharrik idi. Yani: O cinnin onunla taallukundan evvel.. Bu taalluk neticesinde, o şahıstan meydana gelen şeyler, o cinnin sıfatları, hareketleri ve sükûnlarıdır.
Halleri istikamet üzere olan meşayih, kûmun ve büruz ibarelerini dile getirmemişlerdir. Böyle bir şeyle, nakısları belâya ve fitneye atmamışlardır.
Fakir'in katında dahi (bilgisine göre), asla kûmun ve büruza hacet yoktur. Eğer kâmil bir zat nakıslardan birini terbiye etmek isterse; yerinde olan odur ki: Allah-ü Teâlâ’nın kudreti ile kendi kâmil sıfatlarını o nakıs müridde in'ikâs ettire (yansıta). Bu in'ikâsı dahi onda sabit ve istikrarlı kıla; tâ ki o nakıs müridi noksandan kemale ulaştıra.. Düşük sıfatlarından alıp iyi sıfatlara dahi çekebilir. Amma arada asla kûmun ve büruz olmadan..
Bir âyet-i kerime meali:
– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir..» (62/4)
***
Bir başka zümre de, ruhların nakline kail oldu. Bunun için şöyle dediler:
– Kemal bulduktan sonra, ruh için bir kudret hâsıl olur. O kadar ki, isteyince bedenini bırakır; bir başka bedene geçer. Bu mânâdan olarak, şöyle anlatıldı:
– Kendisinde kemal ve bu kudretin bulunduğu büyüklerden biri; civarda bulunan bir genç vefat edince, yaşlanmış olan kendi bedenini terk edip o gencin bedenine girmiştir, bunun üzerine, ilk bedeni ölü olmuş; ikinci beden olan gencin bedeni ise, canlı kalmıştır.
Üstteki söz, tenasühü gerektirir. Çünkü bu takdire göre; ruhun ikinci bir bedenle taalluku, ancak o bedene hayat husulü içindir Bu anlatılanla tenasüh arasındaki fark şudur: Tenasuha kail olan nefsin noksanına kail olmaktadır; tenasühü de, onun tekmili (kemâle ermesi) için isbat eder..
O kimse ki, ruhun nakline kail olur; o da ruhun kemaline kaildir, intikali dahi ruhun kemalinden sonra isbat eder (Ruhun naklini kabul eden, ruh kemâle erdikten sonra kalıptan kalıba intikal edeceğini de kabul etmiş olur)..
Fakir'e göre ruhun intikaline kail olmak, tenasuha kail olmaktan daha düşüktür. Çünkü tenasuha kail olan, nefislerin tekmili için tenasuha itibar etti; isterse bu itibar batıl olsun.. Ruhun kemali husulünden sonra intikal kanaati ise, kemal husulünden sonradır, isterse, asla bir kemal olmasın.. Bedenlerin tebeddülünün ki kemalât tahsili için oluşu takarrür etmiştir; kemal husulünden sonra ne şey için başka bedene intikal etsin?.
Kemal ehli zatlar, heves erbabı kimselerden değildir. Onların himmeti, kemal bulduktan sonra, bedenden tecerrüd etmektir (soyunmak, soyutlanmaktır); bedenle taalluk değil.. Çünkü taalluktan maksat olan hâsıl olmuştur.
Üstte anlatılandan başka, ruhun intikalinde birinci bedenin ölümü, ikinci bedenin ise, canlanması vardır. Bu durumda, birinci beden için, kabir azabı ve sevap cinsi şeylerden berzah hükmünün husulü gereklidir, ikinci beden için ise.. Mademki hayat isbat ettiler; dünyada iken, onun hakkında haşir gerekir.
Sanıyorum ki: Ruhun intikaline inananlar, kabir azabına ve sevabına kail olmamaktadırlar. Haşre dahi itikad etmezler.
Ah!. Bin kere ah!. Şunun için ki, bu gibi battallar şeyhlik postuna oturmuşlardır. Ehl-i İslâmın dahi muktedâsı (iktida edileni, kendisine uyulanı) olmuşlardır. Hem dalâlete düşmüş hem de başkalarını dalâlete düşürmüşlerdir.
Duâ makamında bir âyet-i kerime meali:
– «Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra, kalplerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Sen hibesi en bol olansın..» (3/8)
***
Bundan sonrası ek kısımdır. Misal âlemine taallukun (bağlantının) maarifini beyan etmektedir.
Şunun bilinmesi yerinde olur ki: Misal âlemi, bütün âlemlerden daha geniştir. Diğer âlemlerde her ne var ise, onun bir sureti de misal âlemindedir. Makûlatın ve maaninin (Akla gelenlerin ve mânâların tümünün) bir sureti orada vardır.
Denmiştir ki:
– O Sübhan Hak ki, misallerin en üstünü kendisinindir; onun dahi misali vardır.
Bu Fakir, mektuplarında yazdı: Yüce Allah için, sırf tenzih mertebesinde bir misil olmadığı gibi, Sübhan Zat için bir başka misal de yoktur. Bu mânâda bir âyet-i kerime şöyledir:
– «Allah için darb-ı emsal yapmayınız. (Yani: Benzer araştırmayınız.)» (16/70)
Âlem-i sağirde (küçük âlemde, yani insanda) misal âleminin örneği, hayaldir. Zira bütün eşyanın sureti, hayalde tasavvur edilmektedir. Hayal öyle bir şeydir ki: Salikin hallerini ve makamlarını tasvirle gösterir; kendisini ilim erbabından kılar. Eğer hayal (düşünce) olmazsa veya kısır olsa, o zaman cehl lâzım gelir.
Üstte anlatılan mânâdan olarak; zılâl (gölgeler) mertebesinin üstünde, cehil ve hayretten başka yoktur. Çünkü hayalin cevelan ettiği yer, ancak zılâl mertebeleridir. Bir yerde ki, zılâl (gölge) yoktur; orada hayal dahi yoktur.
Tenzihiyetin sureti ki misalde yoktur, nitekim bu üstte anlatıldı; o suret, misali zıllı olan hayalde nasıl tasavvur edilir? (Misal âleminde sûreti olmayanın, düşüncede tasavvuru nasıl olur? Çün ki sûret gölge mertebesidir ve düşünce de ancak gölge mertebesinde söz konusudur). Hiç şüphe edilmeye ki, orada cehil ve hayret vardır.
Her nerede ki, ilim yoktur; orada dedikodu da yoktur. Bu mânâdan olarak şöyle denmiştir:
– Allah'ı bilenin dili tutulur.
Her nerede ki, ilim vardır, orada dedikodu da vardır. Bu manadan olarak şöyle denmiştir:
– Allah'ı bilenin dili açılır..
Bunların beyanı odur ki: Dilin uzaması, zılâl makamında olur. Dilin tutulması ise.. zılâl mertebelerinin üstünde olur.
Her ne şey ki, zılâldendir; o şey illetlidir. Yapılmış olma illeti ile de, mahlûktur. Bu durumda onun, matluba ait eserlerden olma dışında bir durumu yoktur. Bunun faydalı alâmetleri ise.. İlmel-yakin içindir. Aynel-yakîn ile hakkal-yakîne gelince, her ikisi de zılâlin ve hayalin ötesindedir. Hayal yontmalarından halâs ise.. Ancak enfüsî seyri de afakî seyir gibi geride bırakıp enfüsün ve afakîn ötesinde cevelana başladıktan sonra müyesser olur. Üstte anlatılan mânâ, evliyanın pek çoğuna, ölümden sonra müyesser olur. Mademki hayat devam etmektedir; hayal onların eteklerinden tutmaktadır. Büyüklerden pek azlarına müyesser olur; hayal sultanının tasarrufundan bu dünya hayatında iken çıkarlar. Hem de, dünya hayatının varlığı ile.. Hayal yapması ve yontması olmadan matlubla baş başa verirler. İşte o zaman, onlar hakkında, berkî tecelli daimî olur; vasl-ı üryan başlangıçları dahi zahir olur.
Bir şiir:
Erbab-ı nimete kutlu olsun erdikleri;
Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri..
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Bir cemaat, misal veya hayal âlemine ait düşlerde veya rüyalarda görülür ki: Kendileri sultan olmuşlardır; bunların hizmetçileri, haşmetleri dahi görülür. Yine görülürler ki: Kutuplar olmuşlardır; bütün âlem dahi onlara teveccüh etmiştir. Hâlbuki ayık halde, şahâdet âlemi olan afakta bu kemalâttan yana hiç bir şey zuhur etmemiştir. Bu görülen için; doğruluktan yana bir şey var mıdır? Yoksa sırf batıl nev'inden bir şey midir? .
Bunun için şu cevabı veririm:
– Bu görüş için, doğruluk yeri vardır. Bunun daha açık beyanı o ki: Bu cemaatta, saltanat ve kutbiyet manası vardır; amma onlar hakkında zaiftir. Ve lâyık değildir. Yani: Şahâdet âleminde zuhur etmesi..
Sonra bu, iki halin dışında da değildir. Şöyle ki:
a) Bu mana kuvvet olarak yaratılır. Allah'ın inâyeti ile.. Şahâdet âleminde zuhura gelmesi dahi yerinde olur. O zaman, o kimseler, Allah'ın kudreti ile sultan veya kutub olurlar..
b) Yahut şahâdet âleminde kuvvet zuhuru olmaz. Zuhuratın en zayıfı olan misal âlemine dayalı zuhurla iktifa edilir. Kudreti kadar da orada zuhur eder.
Bu tarikat taliplerinin de, rüyalarda gördükleri bu kabildendir ki onlar, kendilerini yüksek makamlarda bulurlar. Velayet erbabının makamlarına kavuşmuş bulurlar. Eğer bu mânâ, şahâdet âleminde zuhur eder ise, büyük bir devlettir. Eğer onun misal âlemindeki zuhuru ile iktifa edilir ise.. Hâsıl olan bir şey yoktur. Belki de bir musibet olur. Her dişçi ve hacamatçı, kendisini rüyada sultan görür. Ama onun için, hüsrandan ve nedametten başka hâsıl olan yoktur.
Yerinde olur ki: Rüyalara itibar edilmeye, her ne şey ki, şahâdet âleminde müyesser olmuştur; o bir ganimettir.
Bir şiir:
Ben güneşin oğluyum, ondan söz ederim;
Geceden bana ne ki, sözünü edeyim.
***
Anlatılan bu mânâ icabı olarak; Nakşibendiye büyükleri rüyalara itibar etmemişlerdir. Taliblerin tevcih ettikleri (yönelttikleri) rüyalara dahi teveccüh etmezler. Kezâ, onların tabirlerine de.. Zira onların pek azı meydana gelir. Onlar (Nakşibendiye büyükleri) katında muteber olan ancak, afakta (dış dünyada) ve ayıkta müyesser olandır. Bunun için de, şühudun devamına itibar edip huzurun devamlı olmasını dahi bir devlet itikad etmişlerdir. O zuhur ki, onun peşinden gaybet hali gelir; (bu durum) o büyükler katında itibar makamından düşmüştür.
Üstte anlatılan mânâdan olarak; Allah-ü Teâlâ’nın mâsivasını unutmak, onlar hakkında daimî olmuştur. Yabancının onların kalbinde hazır olması, tüm vakitlerde yoktur.
Evet, bir şahsın ki bidayetinde nihayet derc edilmiştir; bu kemalât, odan nasıl uzak görülür?.
Duâ makamında bir âyet-i kerime meâli:
– «Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfir kavme karşı bize yardım eyle..» (3/147)