MEVZUU:

Kurb, maiyet (yakınlık, beraberlik) sırrı ve Şeytan'la ilgili bazı haller beyanındadır.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzade Muhammed Said'e ve Camiul-ulum vel-esrar Mahdumzade Muhammed Masum'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm olsun..

***

Sormuşsunuz ki:

– Ulema şöyle demiştir:

– Sübhan Hak, ne âlemin dahilinde, ne de âlemin haricindedir; ne âleme muttasıldır (bitişiktir), ne de âlemden munfasıldır (ayrıdır).

Bu bahsin tahkiki nedir?.

Bunun cevabı şudur:

– Dühul, huruç, ittisal ve infisal nisbetinin husulü; ancak iki mevcuda nazaran tasavvur edilir (Dahil, hariç, bitişik ve ayrı olma ancak iki ayrı mevcut için düşünülebilir). Çünkü, iki mevcudun biri, diğerine nazaran bu nisbetlerden hali olamazlar. Amma, üzerinde durduğumuz iki mevcudun tahakkuku yoktur ki: Anlatılan nisbetlerden bir nisbetin husulü tasavvur edile..

Şunun için ki: Yüce Allah mevcuttur; o Yüce Zat'ın mâsivası olan âlem ise, mevhum ve hayaldir. Sübhan Hakkın sanatı ile, âlem için istihkâm ve sağlamlık; vehmin ve hayalin kalkması ile kalkmayacak derecede hâsıl olmuş, ebedî azabın ve nimetin muamelesi dahi ona bağlanmıştır; ne var ki âlemin sübutu his ve vehim mertebesindedir. Hissin ve vehmin dışında âlemin bir karargâhı yoktur. Yüce Hakkın kudretinin kemalindendir ki: Mevhum ve hayal olana sebat ve istikrar hükmü vermiştir. Lâkin, mevcud mevcuttur; mevhum dahi mevhum.. Nazarlarını zahire inhisar ettirenlerin onu mevcud olarak tasavvur etmesi, onun sebat ve istikrarına nazarandır (bakışlarını dış görünüşle sınırlandıranların onu mevcut olarak düşünmesi, onun sabitliği ve kararlılığı itibariyledir). Anlatılan mânâda (yani sabitlik ve kararlılık mânâsında), âlemin mevcud olduğuna da hükmetmişlerdir..

Bu bahsin tafsilâtı ile tahkiki mektuplarımda ve risalelerimde yazılmıştır. Eğer ihtiyaç vaki olur ise.. oraya müracaat edilsin. Mevhuma bağlanmak üzere, bu nisbetlerden (dahilde, hariçte, bitişik ve ayrı olma nisbetlerinden) hiç bir şey, mevcud için isbat edilmemiştir. Hatta, anlatılan mânâlara göre, şöyle demek de mümkündür:

– Mevcud, mevhuma dahil değildir; ne ondan hariç, ne muttasıl, ne de munfasıldır.

Zira, orada yalnız mevcud vardır. Mevhum olanın ne ismi vardır; ne de resmi.. Evet, böyle bir şey yoktur ki: Onun için bir nisbet tasavvur edile..

Üstte anlatılan mânâyı bir misalle izaha çalışalım..

Bir nokta-i cevvaleyi (dönen noktayı) ele alalım.. O, sür'atli çevrilişinden dolayı, daire suretinde vehmedilir. Halbuki orada, yalnız nokta mevcuttur. Daire suretinin ise., vehimden başka bir yerde sübutu yoktur. Noktanın mevcud olduğu mahalde ise.. dairenin ne ismi vardır; ne de resmi.. Bu suretle şöyle demek mümkün olmaz:

– Nokta, dairenin içindedir; hatta o dairenin dışında da değildir.

Bundan başka, aralarında ittisal ve infisal (birleşme ve ayrılma) dahi tasavvur edilemez.. Zira, o mertebede daire yoktur ki: Nisbet tasavvur edile.. Önce duvarı isbat et; sonra da nakşı..

***

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

– Sübhan Hak, âlemi ihatasını (kuşatmasını) ve ona yakınlık nisbetini sabit kıldı. Halbuki, mevcudun mevhuma yakınlık nisbetinin ne olduğu belli değildir. Onunla ne gibi bir ihatası olabilir!. Zira, mevcudun bulunduğu yerde mevhumun ismi ve resmi yoktur ki: Onunla ihata eden ve ihata edilen tasavvur edile..

Bunun için şu cevabı verebiliriz:

– Burada yakınlık ve ihata, bir cismin diğer cisme yakınlığı ve bir cismin diğer cismi ihatası kabilinden değildir. Elbet bunlar, keyfiyeti meçhul nisbetlerdendir. Amma, olduğu malumdur. Yakınlığı ve ihatayı o Sübhan Zat için sabit görüp her ikisine de inanırız. Lâkin, onun keyfiyetinin nasıl olduğunu bilemeyiz.. Amma, daha önce nefyettiğimiz dört nisbet (dahilde, hariçte, bitişik ve ayrı olma nisbetleri) böyle değildir. Zira; şeriat bunların sübutunu getirmedi ki, onu isbat edip diyelim:

– Onların da keyfiyeti meçhuldür..

Sübhan Hak hakkında, keyfiyeti olmayan bir şekilde ittisal mânâsına, keyfiyeti olmayan bir şekilde ihata ve yakınlık mânâsı misali cevaz vermek mümkün olsa dahi; ne var ki, ittisal lafzının ıtlakı (delâlet ettiği mânâ), yakınlık ve ihata lafzının varid olduğu gibi varid olmamıştır. Bunun için de:

– Muttasıl..

Demek, yerinde olmaz. Şöyle demek caiz olur:

– Yakın ve muhit..

İnfisal, huruç, duhul ıtlakı da, ittisal ıtlakı gibi varid olmamıştır.

Bundan başka, üstte anlatılan misalde, mevhum daireye nisbetle nokta-i cevvale için bir ihata, yakınlık, beraberlik isbat etsek dahi; bütün bu anlatılanlar, keyfiyeti meçhul olarak kalır. Zira, intisap edenlerin (intisab edilenle) mutlaka bir nisbeti gerektir. Halbuki nokta-i cevvaleden başka bir mevcut yoktur. İttisal, infisal, huruç ve duhul da böyledir; keyfiyetleri olmayan bir şekilde üzerinde durduğumuz mânâda tasavvur edilmektedir; isterse müntesipler isbat edilmesin... Zira, iki tarafın varlığı, ancak keyfiyeti belli olan nisbet içindir; o da bilinen ve alışılan bir şeydir. Halbuki keyfiyeti meçhul olan, akıl kavramı dışındadır. Bundan iki tarafın varlığının lüzumuna hükmetmek ise.. vehme dayalı hükümlerden olup itibardan düşmüştür; gaibi şühuda kıyastır (bilinmeyeni bilinene, görünmeyeni görünene kıyastır)..

***

BİR TENBİH..

– Âlem, mevhum ve muhayyeldir. Dedik.. Bunun mânâsı şu demeğe gelir:

– Âlem, vehim ve hayal mertebesinde vakidir. Onun vaz'ı ise.. his ve görme derecesindedir.

Şunun gibi ki: Kemal ile muttasıf olan Kadir Zat, kâmil san'atı ile, vehmin ve hayalin icadından başka nasibi olmayan mevhum daireyi vehim ve hayal mertebesinde yaratır. Bunu o mertebede öyle sağlam ve müstahkem kılar ki; eğer vehim ve hayal tamamen kalkacak olsa, onun sübutuna halel gelmeyeceği gibi, onun Bekâsına dahi bir kusur gelmez.

Bu mevhum dairenin dahi, her ne kadar hariçte sübutu olmasa da, –hariçte mevcut olan yalnız o noktadır– ne var ki, onun (mevhum dairenin) haricî bir vücuda intisabı, haricî bir mevcuda istinadı vardır. Zira, nokta olmasaydı; daire nerede neş'et edecekti...

Bir şiir:

Pek hoştur söz etmek dilberlerin sırrından;
Fakat, açarsınız bahsi başkalarından..

Bu daire için, şöyle demek de yerinde olur:

– O noktanın nikabıdır (peçesi, perdesi, örtüsü..). Şöyle demenin de yeri vardır:

– O daire, noktanın müşahedesine (görünmesine) bir aynadır. Eğer desek, ki:

– Bu daire, o noktaya delil olup ona götürür.. Evet.. bu sözün de yeri vardır.

Nikab ıtlakı (denilmesi, tâbir edilmesi), avama nazarandır.

Şuhud için ayna ıtlakı, Velâyet makamına münasip ve şuhudî imânâ yatkındır.

Delil ve hadi itlakı ise., nübüvvet kemalâtı mertebesine münasip olup gaybî imânâ yatkın gelir. Bu gaybî iman, şuhudî imandan daha tamam ve daha kemallidir. Zira, şühudun mutlak zılla taalluku vardır; ama gaybde böyle bir taalluk yoktur. Gaybde, her ne kadar bilfiil hâsıl olan bir şey yok ise de, ne var ki, onda vusul ve asla taalluk vardır. Şühudda her ne kadar hâsıl olan bir şey varsa da, ne var ki onda vusul yoktur. Zira, onda gayra taalluk vardır. Bu gayr ise.. aslın zıllıdır.

Hülâsa: Husul, noksandır; vusul ise.. kemâldir.

Üstte anlatılan mânâ, kusurlunun ve noksan kimsenin havsalasında hâsıl olacak gibi değildir. O kadar ki onlar: Husulü, vusulden daha faziletli sanırlar.

[Dairenin perde olduğunu ileri sürmek sıradan insanlara göredir. Onun ayna olduğunu söylemek Velâyet makamına ve şühûdî imânâ, dairenin bir delil ve işaret olduğunu söylemek ise nübüvvet kemâlâtı ve şühûdî imandan daha değerli olan gaybî imânâ tekabül etmektedir. Zira şühüdda gölgeyle alaka içine girmek söz konusu olduğu halde gaybî imanda bu alaka bulunmamaktadır.

Gaybî imanda fiilen hâsıl bulunmasa da vusul ve asılla alaka bulunmaktadır. Şühüdda ise her ne kadar hâsıl varsa da vusul yoktur; çünkü şühudda aslın gölgesi olan gayr (başkaları) ile alaka söz konusudur. Özetle ifade edecek olursak husul noksanlık, vusul kemaldir. Havsalası dar olanlar benim bu sözümü anlayamaz ve belki de husulü vusulden üstün görürler. / SEMERKAND Tercümesi]

Sofestaî (sapık felsefî bir akım) dahi, aklının yokluğundan der ki:

– Âlem, mevhum ve hayaldir. Şöyle demek isterler:

– Vehmin yontmasından ve icadından başka; âlemin sübutu ve tahakkuku yoktur. Vehim ve hayal değiştiği zaman, bu sübut ve hayal dahi aynı şekilde değişir.

Bunun için bir misal şöyledir: Vehim, bir şeyi tatlı tasavvur ettiği zaman, o şey tatlıdır; aynı şeyi, bir başka zaman acı tasavvur ettiği zaman da, o şey acı olur.

Ama, bu hizlana düşenler, Sübhan Hakkın yaratmasından ve san'atından yana gafil bulunmaktadırlar; hatta inkâr ederler.. Onu (âlemi) haricî vücuda bağlamak ve haricî bir mevcuda dayandırmakla da cehaletlerini ortaya koyarlar. Bu ahmaklıkla da, haricî hükümleri kaldırmak isterler; ki bu hükümler âleme bağlı şeylerdir. Uhrevî ve daimî olan azabı ve sevabı dahi def etmek isterler. Halbuki, Muhbir-i Sadık Resûlullah (ﷺ) efendimiz onları haber vermiştir ki, yalan yoktur.

Bir âyet-i kerîme meali:

– «Bunlar şeytan fırkasıdır. Dikkat edin; şeytan fırkası, hüsrana düşenlerin kendileridir.» (58/19)

***

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

– Âlem için sebat ve istikrar sabit olmuştur, isterse vehim ve hayal mertebesinde olsun.. Bundan başka, onun hakkında ebedî olan nimet ve azap dahi sabit olmuştur.. Durum böyle olunca, neden ona vücud ıtlakı caiz olmuyor?. Neden onun için:

– Mevcud..

Demiyoruz.. Halbuki sübut ve vücud birbirini izleyen iki şeydir. Mütekellimin (kelâmcı) ulema katında da mukarrer olan durum budur. Bunun için şu cevabı veririm:

– Bu taife-i aliyye katında, eşyanın en şereflisi, en keremlisi ve en azizi vücuddur (varlıktır). Bilirler ki: Her hayrın mebdei ve her kemalin menşei o vücuddur. Böyle nefis bir cevherin ıtlakını dahi, Sübhan Hakkın mâsivasına (O'ndan gayrisine) caiz görmezler. O mâsiva dahi, baştan ayağa, şer ve noksandır. Dolayısı ile, en şerefli şeyin, en düşük şeye verilmesine râzı olmazlar.

Bu işte onların muktedası (uydukları), keşif ve ferasettir. Onlara hissen ve keşfen hâsıl olmuştur ki: Vücud, Yüce Sübhan Hazret-i Hakka mahsustur. Eğer o Yüce Zat'ın gayrına..

– Mevcud..

Diyorlarsa.. bu da o başkanın, vücudla bir nisbeti ve irtibatı olduğu içindir. İsterse, oluş keyfiyeti meçhul bir şekilde olsun.. Halbuki o, anlatılan vücudla kâimdir. Zira, zıllın (gölgenin) kıyamı, aslı iledir.

Ayrıca, vehim ve hayal mertebesinde sabit olan sübut dahi, o vücud zılâlinden bir zıldır.

Vaktaki o vücud, haricî olmuştur; Sübhan Hak dahi hariçte mevcuddur.

O vehim mertebesi için:

– Yüce Hakkın San'atı ve tam yaratmasından sonra o hariç olanın zılâlinden bir zıldır..

Dense dahi caizdir. Bundan başka o vehme bağlı sübut için:

– Her iki zıll itibarı ile haricî bir vücuddur.. Dense de yeri vardır. Hatta bu zılliyet itibarı ile âleme:

– Haricî mevcud.. Dense de caizdir.

***

Hülâsa..

Mümkinde her ne var ise.. Yüce Mukaddes Hazret-i Vücud'dan istifade yollu gelmiştir. Hiç bir şeyi, babasının evinden getirmemiştir. Zıllıyet mülahazası olmadan onun mevcud olduğuna kail olmak, zor bir iştir; Yüce Hakka ortak etmektir. Hem de vasıflarının en güzeli ile..

Allah-ü Teâla, öyle bir şeyden yana pek yüceliğe sahiptir. Bu Fakir, bazı mektuplarında ve risâlelerinde şöyle yazdı:

– Âlem, haricî olarak mevcuddur.

Bu mânânın, anlatılan beyana döndürülmesi, zılliyet itibarına hamledilmesi yerinde olur.

Mütekellim ulemanın kail olduğu:

– Tahakkuk ve sübut için, vücudun onları takib ettiği.. Cümlesi, lügat mânâsı itibarı iledir. Halbuki, vücud nere?, Sübut nere?.

Keşif ve şühud ehlinden, nazar ve istidlal ehlinden büyük bir cemaat, vücud (varlık) hakkında demiştir ki:

– O, Vacib'ül-Vücud Teâla'nın aynı hakikatidir; sübut dahi ikinci makulattandır (akla uygun olanlardandır).

İkisi arasında çok fark vardır.

***

FAYDALI KISIM..

Vücud, her hayrın ve kemalin mebdei (başlangıcı); her hüsnün ve cemalin menşei (kaynağı) olduğu gibi.. adem (yokluk) dahi onun mukabili olarak her şerrin ve noksanın mebdei (başlangıcı), her şerrin ve fesadın menşeidir (kaynağıdır).

Eğer bir şer ve vebal var ise.. ondan gelmektedir.. Eğer bir dalâlet var ise.. bu dahi ondan gelmektedir.. Yani: Ademden (yoktan..)

Durum, anlatıldığı gibi olmasına rağmen, ona verilen güzellikler ve gizli hünerler vardır.

Onun güzelliği arasındadır ki: Kendisini vücud mukabilinde, mutlak adem ve hiç bir şey olmamak durumuna getirmesidir.

Onun güzel hünerleri arasındadır ki: Kendisini vücudun vikayesine (koruyuculuğuna) verip şerri ve noksanı kendine çekmiştir. Onun güzel sıfatları arasında şunları da sayabiliriz: Vücud kemalâtını izhar etmek; bu kemalâtın da, ilim hanesi dışında, birbirinden ayırd edilmesini sağlamak; onları icmâlden tafsile getirmek..

Hülâsa..

O, vücud hizmetlerinde kaim durmaktadır. Vücudun güzelliği, cemali, kemali; onun kabahatında, şerrinde ve noksanında zahir olmaktadır. Vücudun istiğnası onun iftikârındadır (vücudun zenginliği, onun fakirliğini göstermesindedir); izzeti, onun zilletindedir (azizliği, onun zelil olmasındadır).

Vücudun azamet ve kibriya sübutu, onun (âlemin) sefaleti ve denaeti (alçaklığı) sebebi iledir. Vücudun şerefi dahi, onun hissetindedir (çirkinliğinde, düşüklüğündedir). Vücudun efendiliği dahi onun kulluğundadır.

Bir şiir:

Benim o, üstadı üstad eyleyen;
Köleyim, efendi azad eyleyen

***

İblis'e gelince.. ki o: Her fesadın ve dalâletin menşei bulunmaktadır; amma, adem (yok) şerrinden daha beterdir. Ademde saklı duran hünerlerden dahi, bu hizlanda kalan bir mahrumdur. Onun:

– «Ben ondan hayırlıyım..» (38/76)

mânâsındaki sözü, kendisinden hayır maddelerini kesip atmış ve sırf şer olduğuna delâlet etmiştir.

Adem (yokluk), bir şey olmamak ve ademiyet durumuyla vücuda mukabil olunca, vücuda ayna oldu. Lâin (iblis) ise, kendi hayriyeti ve vücudu ile muarız olunca, zarurî olarak, merdud ve matrud oldu (reddolundu ve kovuldu)..

***

Yerinde olur ki; Güzel tekabül, ademden (yokla) öğrenile.. Vücuda ademiyetle mukabele etti (varlığa yoklukla karşılık verdi); kemale noksanlıkla mukabele etti. İzzetten ve celâlden bir taraf aldığından dahi, züllü ve inkisarı ile zuhur etti.

İblis'e gelince.. kendisinde bulunan temerrüd (inat) ve tekebbür sebebi ile, ademin bütün kabahatini kendine çekmek istedi. Tahayyül etti ki: Artık ademde, hayırdan başka bir şey kalmamıştır. Evet.. hayır olmayınca da, hayrın aynası ve mazharı olmak mümkün değildir. Zira:

– Sultanın ihsanını ancak, onun taşıyıcıları çekebilir.. Meseli, meşhur bir sözdür.

Şu da, bilinen bir şeydir ki: iblis bu yüce makamda bulunuyordu. Temizlikçi olarak, bütünün çöplerini başında taşıyordu; yabancıları atıyordu. Ne zaman ki, bu hizlanda kalan iblis, büyüklük ve üstünlük yolundan gelip nazarında hayırlı olduğunu ortaya attı; işte o zaman ameli boşa gidip ecirden de mahrum oldu..

– «Dünyayı da âhireti de kaybetti..» (22/11)

mânâsına gelen âyet-i kerime onun halini gösterir. Hakikatte böyle..

Ne var ki, adem böyle değildir. Zira o: Zatî olan şerrin, noksanın, bir şey olmamanın bulunmasına rağmen, mahrumiyetten çıktı; Hazret-i Vücuda ayna olmak şerefine erişti..

***

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

– İblis'te şerrin çokluğu nereden neş'et etti?. Halbuki, adem ötesinde vücud vardır; ona şer dokunmamıştır.

Bunun için şu cevabı verebilirim:

– Adem, vücudun aynası, hayrın ve kemalin mazharı olduğu gibi; vücud da aynı şekilde ademin aynası, şerrin ve noksanın aynasıdır. İblis'e –aleyhillâne– gelince.. adem canibinde, şerrin yeri olan ademden şerri aldığı gibi; vücud aynasında zuhura gelen vücud canibindeki mevhum habaseti de ademe mazhariyeti ve aynalığı cihetinden almıştır. Böylece, her iki tarafın da zatî, arazî, aslî, zıllî şerhini yüklenmiştir. Artık zarurî olarak, şerre müşabih vücud malihulyası onu ademiyetten ve bir şey olamamaktan mahrum etmiştir; ki bunlar, adem için iyi sıfatlar arasında sayılır. Böylelikle, vücud canibindeki şer, ademe aynalığından ötürü onun nasibi olduğundan, zarurî olarak, kendisini ebedî hüsrana götürdü.

– «Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen; hibesi en bol olansın.» (3/8)

Hüdaya ittiba edenlere, mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona ve âline salâtın en tamamı; selâmların ekmeli olsun.