MEVZUU:

Akaid-i diniye beyanında olup şer'i ibadetlere teşviktir.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, müridlerden saliha bir hanıma yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun, öyle yüce Zat'tır ki, bize in'am eyleyip-İslâm hidayetini nasip etti. Ve bizi Seyyidü'l-enam Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun.

***

Bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hak, mutlak surette in'am eyleyendir.

Eğer bir vücud varsa, onun yüce mukaddes Zat'ından hibe edilmiştir.

Eğer bir beka ise, onun yüce Sultan Hazreti'nden bir ihsandır.

Eğer kâmil sıfatlar ise, onun şümullü rahmetindendir.

İlim, kudret, basar, semi, nutk... (bilgi, güç, görmek, duymak, konuşmak) bütün bunlar onun şanı büyük Hazret'inden istifade yollu gelmektedir.

Nimetlerin nevileri, keremlerin sınıfları ki, haddi hesabı yoktur; hemen hepsi onun yüce mukaddes Zat'ından feyiz yollu gelmiştir.

Allah-u Teâlâ, zorluğu ve şiddeti izale eder.

Dualara icabet edip belâları def eder.

Onun bir ismi de Rezzak olup, kullarının rızıklarına mani olmaz. Yani onların günahları sebebi ile... Bu da onun tam manası ile kâmil şefkatindendir.

Affının ve vazgeçmesinin bolluğundandır ki, seyyiat irtikâpları dolayısı ile, kulların hürmet perdelerini açmaz. Zira, Settardır. Onları, ayıpları dolayısı ile, rüsvay etmez.

Halimdir, onları muaheze edip ceza vermekte acele etmez.

Kerimdir, kereminin şümulü, dostlara ve düşmanlara ulaşmaktan geri kalmaz.

Bütün bu nimetlerinin en üstünü, en büyüğü, en azizi, en ikramlısı İslâm'a davet ve dar-ı selâma hidayettir. Seyyidü'l-enam Resulullah (ﷺ) Efendimize de mutabaattır. Ona ve âline salât ve selâm olsun.

Çünkü ebedi hayat, sonsuz nimetlere ermek üstte anlatılanlara bağlıdır. Yüce Sübhan Mevlâ'nın rızası dahi buna bağlıdır.

Hulâsa, o yüce Zat'ın nimeti, ikramı, ihsanı; güneşten daha zahir, aydan daha parlak, günden daha açıktır.

O yüce Zat'tan başkalarının nimeti onun kudreti ve temkini iledir. Başkalarından ihsan talebi dahi, emanetçiden emanet istemek gibidir; fakirden dilenmek gibidir.

Cahil dahi âlim gibi bu mânâyı ikrar eder. Aklı kıt olan dahi zeki gibi bu işi itiraf eder.

Bir şiir:

Olsa dahi tenimin kıl biten her yerine;
Dil, güçsüzüm şükr için binde bir nimetine...

***

Hiç şüphe edilmeye ki, aklın bedaheti, mün'imin (ni'metlendirenin) şükrüne ve ona tazim, tevkir (saygı, hürmet) etmeye hükmeder. Böylece, Mün'im-i Hakîki olan yüce Sübhan Hak'ka şükretmek aklın açık bedaheti ile vacip olmuştur. Ona tekrim (hürmet, ikram) ve tazim dahi lüzumlu görülmüştür.

Sübhan Hak, tenzih ve takdisin kemal derecesinde olup kullar dahi, son derece televvüs ve tetennüste (kirlenmiş ve pislenmiş) olduklarından aradaki münasebetin dahi hiçbir şekilde olamayışından ötürü; o yüce Zat'a yapılacak tazimin ve tekrimin nerede ve ne şekilde yapılacağını bulmak zorlaşmıştır. Çünkü kullar çoğunlukla, bazı işlerin ıtlakını onun mukaddes Zat'ına tam manası ile yapamazlar. Böyle olunca da o şey hakikatta Allah katında müstehcen olur.

Bir şeyi büyük olarak hayal ederler; amma o şey küçük olur. Başka bir şeyi keremli bilirler; o şey de hakirdir.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; yüce Hak'kın tazimi ve tekrimi, onun mukaddes Zat'ından istifade yollu gelmiş olmayınca; onun şükrünü edâya lâyık, onunla kulluğunu yapmak dahi kabil olmaz.

Kulların kendilerinden sudur eden hamd, çok kere hicv olacağı gibi; övmeleri dahi ayıplama olur.

O'nun Sübhan Zat'ından istifade yollu yapılan tazim, tevkir, tekrim; bizim hak şeriatımızın kendisidir. Onun geldiği zata salât, selâm ve tahiyyet...

Eğer kalben yapılacak bir tazim ise, hak şeriatta beyan edilmiştir.

Dille yapılacak bir senâ ise, bu dahi orada delille gösterilmiştir.

Duyguların yapacağı ameller, fiiller ise, Şeriat sahibi Resulullah (ﷺ) Efendimiz tarafından açıklanmıştır. Hem de tafsilatı ile...

Üstte anlatılan manaya göre, yüce Hak'ka şükür; kalb, kalıp, itikad olarak şeriat hükümlerinin yerine getirilmesine inhisar etmiştir. Hangi tazim ve hangi ibadet ki, şeriatın dışında yapılır, ona dayanmak kabil olmaz. Hatta çok kere, zıdları tahsil durumu ortaya çıkar. Hasene olduğu tevehhüm edilen, hakikatta seyyie olur.

Anlatılan beyan mülahaza edilince anlaşılacaktır ki, şeriatla amel etmek, aklen vacip olmuştur. Mün'im (ni'met veren) Teâlâ'nın şükrünü edâ etmek dahi, şeriat hükümlerini yerine getirmek dışında güçtür.

***

Şeriat iki kısma ayrılır:

a) İtikada bağlı olanlar.
b) Amele bağlı olanlar.

İtikada bağlı olanlar, dinin esasındandır. Amele bağlı olanlar ise, dinin teferruatı arasında sayılır.

İtikadı yitiren, necat ehli olmaz; ahiret azabından halâsı da onun için tasavvur edilemez.

Ameli yitirenin ise, durumu Sübhan Hak'kın iradesine kalmıştır. Dilerse af eder; dilerse günahı kadar azab eder.

Cehennemde ebedi kalmak, itikadı yitiren içindir; dinin zaruri hükümlerini inkâr edene göredir.

Ameli yapmayan, her ne kadar azaba uğrayacak ise de; amma cehennemde ebedi kalmak, onun hakkında yoktur.

İtikada dair olan işler, dinin esasından ve İslâm'ın zaruri işlerinden olduğuna göre, zaruri olarak, onu beyan etmemiz gerekti.

Amele dair işlerde, hem teferruat hem tafsil olduğundan, onu fıkıh kitaplarına havale ettik. Amma, rağbete getirmek için amele dair işlerden zaruri olanları bir miktar beyan edilecektir.

***

Allahu Teâlâ, pek mukaddes Zatı ile mevcuttur. Onun vücudu ise, nefsi iledir. Allahu Teâlâ, daimi mevcut olduğu gibi, daimi de olacaktır.

Onun yüce mukaddes Zatına, önceden bir yokluk yolu olmadığı gibi, sonradan dahi bir yokluk gelmeyecektir. Zira:

– Vücub-ü Vücud... (Varlığının gerekli oluşu) tabiri, Mukaddes Zat'ının en hakir hizmetçileri arasındadır.

– Selb-i adem... (Yokluk olmayışı) tabiri ise, o pek muhterem makamın en zelil temizlik işçisidir.

Allahu Teâlâ birdir; ortağı da yoktur. Ne vücub-ü vücudunda, ne üluhiyetinde, ne de ibadet istihkakında...

Ortak ihtiyacı, ancak şu mânâda olur ki, Allahu Teâlâ yeterli, müstakil olmaz ise... Halbuki, böyle bir şey noksan olup üluhiyete de münafidir. O ki, yeterli, müstakildir; o zaman ortak, muattal ve abes olur. Muattal ve abes olmak dahi, üluhiyete münafi, noksan alâmetidir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; ortak isbatı, iki ortaktan birinin noksan oluşunu gerektirir. Yani ortaklığa elverişli olmadığını... Böyle bir ortaklığı isbat dahi, ortaklığının nefyini getirir; bu da muhaldir. Bu muhal olunca, Sübhan Hakkın ortaklığı dahi muhaldir.

Allahu Teâlâ'nın kâmil sıfatları olup başlıcası şunlardır: Hayat, ilim, kudret, irâde, semi', basar, kelâm, tekvin... (Canlılık, bilmek, güç, dilemek, duymak, konuşmak, yaratmak) Bu sekiz sıfat için şöyle denir:

– Sıfat-ı hakîkiye... (Hakîki gerçek sıfatlar)

Bu sıfatlar kadimdir. Yüce mukaddes Zat üzerine zaid olaraktan hariçte bir vücutla mevcuttur. Nitekim ehl-i hak ulema katında mukarrer olan da budur. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Muhalif fırkalardan hiçbiri, sıfat-ı zaidenin varlığına kail olmadı. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat başka... Allah onların çalışmalarını şükrana layık eylesin. Hatta, fırka-i naciyeden (kurtulan fırkadan yani ehl-i sünnetten) son gelen sofiye dahi, şöyle dedi:

– Sıfatlar, Zatın aynıdır.

Böylece, bu işte muhaliflere katılmış oldular. Bunlar, her ne kadar sıfatları nefyetmekten sakınsalar da; usullerine ve ibarelerinden çıkan manaya göre, sıfatların nefyi gerekiyor.

Muhalifler, kemali, sıfat-ı kâmileyi nefyetmekte sandılar. Böylece, Kur'an esaslarından akıllarına uyarak ayrıldılar. Allahu Teâlâ, onlara doğru yolu hidayet eylesin.

Sair sıfatlara gelince... Ya itibarî, ya da selbî olmaktadır. Kıdem, ezeliyet, uluhiyet gibi... Nitekim şöyle demişlerdir:

– Allahu Teâlâ, bir cisim ve bir cisme bağlı değildir. Ne arazdır, ne de cevher. Ne haldir, ne de mahal. Ne mahduddur, ne de mütenâhi. Onun ne ciheti vardır, ne de nisbeti. Denk ve benzerlik onun mukaddes zatından alınmıştır. Hazret-i ünsünde zıddiyet ve denkleşme yoktur.

O yüce Zat, babadan, anadan, çocuktan ve kadından münezzeh ve müberradır. Zira, bunların hepsi hudüs (sonradan meydana gelme) emâreleri olup noksanı gerektirir.

Bütün kemalât, onun mukaddes Zatı için sabit olup, bütün noksanlar hazret-i ünsünden atılmıştır.

Hülâsa, yerinde olur ki, baştan ayağa şer ve noksan olan cümle hudüs ve imkân onun yüce Mukaddes Zat'ından atıla...

Allahu Teâlâ, külliyatı ve cüz'iyatı bilir. Gizli sırlara da muttalidir. En küçük bir zerre dahi semâlarda ve yerlerde onun ilim kapsamından çıkamaz.

Evet, bütün eşyanın yaratıcısı o Sübhan Zat olduğuna göre, yerinde olur ki, tümünü bile... Çünkü halkı, elbette halikın (yaratanın) bilmesi gerek.

O kimseler ki, saadetten mahrum bulunmaktadırlar; sanırlar ki, Allahu Teâlâ, cüz'iyatı bilmez. Bunu da noksan akılları ile kemal sanırlar. Nitekim, onlar akıllarının yetmezliğinden şöyle derler:

– Allahu Teâlâ'dan, bir şeyden başka sadır olmamıştır. Bu da ondan bir ihtiyar olmadan sudur etmiştir.

Böyle bir durumu da kemal sanırlar. Bu ne cehalettir ki, cehli kemal sanırlar. Iztırarı dahi ihtiyara (zoraki yapmayı isteyerek yapmaya) tercih ederler. Yine kendilerinde bulunan cehaletten ötürüdür ki, sair eşyayı, Sübhan Hakkın gayrına istinad etmiş zannederler. Kendiliklerinden bir faal akıl yontarlar; eşyayı da ona bağlarlar. Yerin ve semâların halkını da, muattal kabul ederler.

Fakir'in kanaatına göre alemde, sefahat cihetinden bu taifeden daha şiddetlisi bulunmaz. Sübhanellah... Bir cemaat dahi, bu sefihleri akıl erbabı sanıp sözlerini de hikmet saydılar. İhtimal ki, onların yalan hükümlerini işin aslına uygun sandılar.

Bir ayet-i kerime meali:

– "Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen, hibesi en bol olansın." (3/8)

***

ALLAHU TEALA'NIN KELAMI

Allahu Teâlâ, ezelden ebede kadar bir kelâm ile tekellüm eder. Emrini, nehyini onunla haber verir.

Tevrat, İncil, Zebur, Furkan ve enbiyaya inzal olunan sair suhuf, hemen hepsi o bir kelâma delâlet etmektedir; ona alâmet olup onun tafsilidir. Bu mânâda, bu vus'at ve bu uzama ile ezel ve ebed bir andan ibarettir. Yani o makam şanında... Hatta burada anın dahi yeri yoktur; an ıtlakı ancak ibarenin darlığından vaki olmuştur. O kelâm ki, bu an içinde sudur eder; tek kelimedir. Hatta bir harf, hatta bir noktadır. Burada nokta ıtlakı dahi, an ıtlakı gibi; ibarenin darlığından dolayı vâki olmuştur. Halbuki burada noktanın yeri yoktur. Vus'at (genişlik) dahi, onun zatında, sıfatında olup ne keyfiyeti, ne kemiyeti vardır (nasıldan, ne kadardan uzaktır). O yüce Zat, Zatı ile sıfatı ile; imkân sıfatlarından olan darlıktan ve genişlikten münezzeh ve müberradır (pak ve arıdır).

***

ALLAHU TEALA'YI GÖRMEK

Müminler, Allahu Teâlâ'yı şekli keyfiyeti olmayan bir unvanla cennette göreceklerdir. O rüyet ki, lâkeyfiye taalluku vardır; lâkeyfi olacaktır. (Yani o görmek ki; nasıllığı olmayanla alakalıdır, nasıllığı olmayan bir görme olacaktır.) Hatta görecek olan dahi, lâkeyfi ve lâmisli mânâdan yana (nasıllığı olmama ve benzeri bulunmamadan) bolca hazza nail olacaktır ki, lâkeyfi olan rüyete gücü yete...

Sultanın ihsanını, ancak onun taşıyıcıları alabilir.

Allahu Teâlâ, bu muammayı, havasın da hası kullarına açmıştır. Bu mânâyı onlara inkişaf ettirmiştir. Bu derin mesele, o büyükler katında tahkike dayalı olup onlardan başkalarına da taklid yolludur.

Ehl-i sünnet dışında bu meseleye, muhalif fırkalardan hiçbiri kâil olmamıştır; ister mü'minleri, isterse kâfirleri olsun. Anlatılan büyük zatlar hariç; hemen hepsi Sübhan Hakkın rü'yetini muhal (gerçekleşmesi imkânsız) sayarlar.

Bu mânâda, muhaliflerin şahid tuttukları dahi, fesadı açık olan, gaibi şahide kıyastır (bozukluğu açık olan, görünmeyeni görünenle, bilinmeyeni bilinenle karşılaştırmaktır).

Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyesine mutabaat nûru olmadan, bu derin meseleye iman husulü zordur. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet.

Bir şiir:

Devlet, lâyık değildir her başa ulaşsın;
Mesih yükünü her merkeb nasıl taşısın?..

Asıl şaşılacak durum şu ki: O'na imanı olmayanlar, rüyet saadeti ile nasıl mes'ud olabilirler? Zira, münkirin nasibi mahrumiyettir. Hem müminler dahi, neden onu görmesinler? Zira, şeriatta gelen bütün cennet ehline rüyet devletinin hâsıl olacağıdır. Cennet ehlinden bazılarının onu göreceği, bazılarının da göremeyeceği üzerine şeriatta bir şey varid olmadı.

Anlatılan zümreye verilecek cevap Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap olacaktır.

Allahu Teâlâ, ikisinden hikâye olarak şöyle buyurdu:

"Firavun dedi ki:

– Önceki asırlarda yaşayan halkın durumu nedir?

Musa şöyle dedi:

– Onların ilmi, Rabbimin indinde bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz." (20/52-52)

Şunun bilinmesi yerinde olur ki, cennet ve cennet ötesi, bütünüyle Sübhan Hak'ka nisbetle müsâvidir. Çünkü, onların hepsi Allahu Teâlâ'nın mahlukudur. Onlardan herhangi bir şeyde, o Sübhan Zat'ın hululü ve temekkünü yoktur (içine girmesi ve yerleşmesi yoktur). Ne var ki, mahlukattan bazısında, yüce Sultan ve Vacib Zat'ın nurunu zuhura getirme liyâkati vardır; bazısında da yoktur. Nitekim, aynada dahi, suretleri zuhura getirme liyâkati vardır. Taşta ve kiremitte yoktur. Müsâvatın bulunmasına rağmen değişiklik işi bu anlatılan tarafta olup, yüce Sübhan Hak katında değildir.

Bir şiir:

O ki Hak'tır, tut şu kaideyi aklında;
Ne cüz, ne kül, ne zarf, ne mazruf var şanında...

Rüyet, dünyada vâki olmayacaktır. Zira bu mahalde, bu devletin zuhuruna liyâkat yoktur. Her kim, rüyetin dünyada vukû bulacağına kâil olursa, o yalancı ve müfteridir. Sübhan Hak'kın gayrını Hak sanmıştır, Eğer bu devlet, bu dünya hayatında müyesser olsaydı; bu devlete en haklı Musa (a.s) Kelimullah olurdu.

Her ne kadar Resulullah (ﷺ) Efendimiz, bu devletle müşerref olduysa da onun vukûu dünyada olmadı. Elbette cennete girdi; orada gördü. Cennet dahi, ahiret alemindendir. O, dünyada iken görmüş değildir. Elbette, dünyadan çıktı; ahirete geçti ve gördü...

ALLAHU TEALA'NIN YARATICILIĞI

Allahu Teâlâ, yerin ve semaların yaratıcısıdır. Keza, dağların ve denizlerin de...

Ağaçların ve meyvelerin de yaratıcısıdır. Madenlerin ve bitkilerin de yaratıcısıdır.

– Allahu Teâlâ, semâları, yıldızları yaratmakla süslediği gibi; yeri dahi, insanları yaratmak sureti ile süsledi.

Eğer basit ise, Sübhan Hakkın vücud vermesi ile olmaktadır. Eğer mürekkeb (terkib edilmiş, birleşik) ise, o yüce Zat'ın yaratmasıdır.

Hülâsa, Sübhan Allah bütün eşyayı, ketm-i ademden arsa-i vücuda (yaratılış ve zuhurdan evvelki izâfi yokluktan varlık sahasına) getirip ihdas eyledi, henüz onlar yok iken...

Allahu Teâlâ'nın gayrına kıdem (evveli olmamak) lâyık değildir. O Sübhan Zat'tan başkası da kadim değildir.

Cümle din ehlinin icmâ kararı şu babda toplanmıştır: Sübhan Hakkın mâsivası sonradan yaratılmıştır. Hepsi de şu mânâda ittifak halindedirler: Yüce Allah'ın gayrı kadim değildir. Yüce Allah'ın gayrının kıdemine kâil olanın da dalalette olduğuna hükmetmişlerdir. Hatta, küfrüne dahi hükmederler.

Üstte anlatılan mânâyı, İmam-ı Gazali Hz. El Münkızü Mined-Dalâl adlı risâlesinde sarahaten anlattı. Allahu Teâlâ'nın gayrının kıdemine kail olan cemaatın dahi küfrüne hükmetti.

O kimseler ki, yıldızların, semaların ve bunların benzeri şeylerin kıdemine kâil olmaktadırlar; bunlar, Kur'an-ı Mecid hükmünü yalana çıkarırlar.

Nitekim bu mânâda, Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

– "Allah, gökleri ve yeri; bunlar arasında bulunan şeyleri altı günde yaratıp, sonra hükmü Arşı istilâ edendir." (32/4)

Buna benzeyen Kur'an âyetleri çoktur. Kur'an esaslarına muhalefet eden sefihtir; hem de noksan akıl ile...

Bir ayeti kerime meali:

– "Allah bir kimseye nûr vermemiş ise... onun nereden nûru olsun?" (24/40)

Kullar, Sübhan Hakkın mahluku olduğu gibi, kulların fiilleri de onun mahlukudur. Zira, yaratmak ondan başkasına lâyık değildir. Mümkinin icadı dahi, mümkinden gelmez. Zira mümkin, kudret kusuru ile damgalıdır; bilgi noksanlığı ile muttasıftır; vücud vermeye ve yaratmaya lâyık değildir. Kulun, ihtiyarî olan fiillerinde dahli ancak kendi kudreti ve iradesi ile kesbidir. Fiilin yaratılması Sübhan Allah'tan olup, kesbi kuldandır. Kulun ihtiyarî fiili kulun kesbi ile yüce Hak'kın yaratmasının bir araya gelişinden vâki olmuştur. Şayet, kulun yaptığı fiilde, kesbinin ve ihtiyarın medhali olmasaydı; onun hükmü mürteiş (titreyenin) hükmü gibi olurdu. Aradaki fark, his ve müşahede ile bellidir. Biz, açık olarak biliyoruz ki, mürteişin fiili, işinde muhtar olanın fiili gibi değildir. Kulun fiilinde, kesbinin medhal oluşu için, bu kadarlık fark yeterlidir.

Sübhan Hak'kın yaratması, yaptığı fiilde kulun kasdına tabidir. Bu da, onun tam manası ile şefkatinden ötürüdür. Şu cihetten ki: Fiiline kulun kasdı taalluk ettikten sonra fiili vücuda getirmektedir. Bu mânâdan ötürü kul dahi zaruri olarak övülmekte, ayıplanmakta, ikaba uğramakta ve sevaba nâil olmaktadır.

Sübhan Hak tarafından kendisine ihsan edilen kulun kasdı ve ihtiyarı, hem yapmak hem de yapmamak cihetine taalluk etmektedir.

Aynı zamanda, Sübhan Hak, yapmanın ve terk etmenin güzelliğini ve çirkinliğini enbiyanın dili ile anlattı. Hem de tafsilatı ile... Onlara salât ve selâm olsun. Böyle bir durumun bulunmasına göre kul, iki cihetten birini ihtiyar ederse övülmek veya ayıplamak onun için mutlak olur.

Hiç şüphe edilmeye ki, şer'i emirlerin ve yasakların uhdesinden gelecek kadar kudreti ve ihtiyarı Sübhan Hak kula vermiştir. Kudret-i kâmile ve tam ihtiyar neden lâzım gelsin; Allahu Teâlâ ona, muhtaç olduğu kadarını vermiştir.

Münkirlerin inkârı, bedahetle çarpışmaktadır. Onlarda kalb marazı vardır; bu sebeple şer'i hükümleri yerine getirmekten aciz duruma düşmüşlerdir.

Bir ayet-i kerime meali:

– "Davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi." (42/13)

Bu anlatılan mesele, kelâm ilmine dair meselelerin en çetinlerindendir. Amma, onun nihayet şerhi, son beyanı işte bu yapraklara karalanandır.

Başarı ihsan eden Sübhan Hak'tır.

Ehl-i Hak ulemanın kâil olduğuna iman etmek yerinde olur. Hem de uzun bahse ve mücadeleye düşmeden.

Bir şiir:

Kabil değildir at sürmek her yana;
Bazen mağlubiyet lâzım insana...

PEYGAMBERLER

Peygamberler alemlere rahmettir. Onlara salât ve selam olsun.

Allahu Teâlâ, onları halka hidayet için gönderdi. O büyüklerin vasıtası ile kullarını mukaddes zatına davet etti. Ve onları, rızasının ve ünsünün mahalli olan dar-ı selâma hidayet eyledi.

Hizlanda kalan o kimsedir ki, Kerim Zatın dâvetine icabet edip de onun devlet sofrasından faydalanmaz.

Bu büyükler, Sübhan Hak tarafından her ne tebliğ etmişlerse, hepsi gerçektir; doğrudur; ona iman etmek dahi lâzımdır.

Akıl her ne kadar hüccet ise de lâkin onun hüccet oluşu noksandır. Asıl hüccet, peygamberlerin gelmesi ile hâsıl olmuştur. Onlara salât ve selâm olsun. Çünkü, onların gelişi artık özür yeri bırakmamaktadır.

Peygamberlerin evveli, Adem aleyhisselâmdır. Onların sonuncusu ise, nübüvvetlerinin hatimi Muhammed Resulullah'tır. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.

Bütün peygamberlere iman etmek gerekir. Onların hepsi de doğru sözlü ve masum durumları ile bilinmelidir. Onlardan birine iman etmemek, bütününe iman etmemiş olmayı gerektirir. Zira, hepsi müttefiktir; din esasları dahi birdir.

İsa (as) inecek ve Hatemü'r-rüsül Resulullah (ﷺ) Efendimizin şeriatına tabi olacaktır.

Hâce Muhammed Parisa, Hâce Muhammed Nakşibend Hz.'nin kâmil halifelerindendir. Hem âlim, hem de muhaddistir. İtimada şayan bir şekilde FUSUL-U SİTTE adlı eserinde şöyle anlattı:

– İsa (as) nüzul ettikten sonra Ebu Hanife'nin mezhebi ile amel edecek; onun helâlini helâl, haramını da haram bilecektir.

***

MELAİKE-İ KİRAM

Melekler, Allah'ın mükerrem kullarıdır. Elçilik ve Allahu Teâlâ'nın vahiy tebliği devleti ile müşerreftirler. Onlar her ne emir alırlarsa, ona imtisal ederler. İsyan ve Allah'ın taatından çıkmak, onlar hakkında yoktur.

Yemezler, içmezler, giymezler.

Kadınlık veya erkeklikle de tavsif edilemezler. Onlarda tevalüd ve tenasül (doğma, doğurma, üreme) yoktur.

İlâhi kitapların ve sahifelerin hepsi, onların tavassutu ile inmiştir. Onların, emaretlerindeki doğruluk sebebi ile mahfuz ve masum olarak kalmışlardır.

Onlara iman etmek, dinin zaruri işlerindendir; onları tasdik etmek, İslâmın vaciplerindendir.

Ehl-i hak topluluğu katında; beşerin havassı, meleğin havassından daha faziletlidir. Çünkü, beşerin vusulü, birçok avk edici şeklerin (mâni olucu şüphelerin) varlığı iledir; kudsiyyin olanların yakınlığı ise, meşguliyet zorluğu, halkın engellemesi olmadan kendilerine hâsıl olmaktadır. Her ne kadar tesbih ve takdis kudsiyyin olanların meşguliyetidir; amma, bu devlete cihadı katmak, insan kâmillerinin vazifesidir. Bu mânâda Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

– "Allah, malları ile canları ile savaşanları, derece itibarı ile oturanlar üzerine faziletli kıldı." (4/95)

***

AHİRET HALLERİ

Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimizin haber verdiği kabir halleri, kıyâmet, haşir neşir şiddetleri, cennet cehennem, hepsi de haktır. Âhirete iman etmek gibi, dini zaruriyattandır. Ahireti inkâr eden yaratıcıyı inkâr eden gibi kesin olarak kâfir olur.

Kabrin daralıp sıkışması ve daha başka kabir azabı çeşitleri haktır. Bunu inkâr eden her ne kadar kâfir olmaz ise de; bid'ata saplanmış olur. Zira, meşhur olan hadisi şerifleri inkâr etmektedir.

Kabir dünya ile ahiret arasında bir geçit olduğundan; onun azabı da bir yüzü ile dünya azabına benzer. Bu da kesintiyi kabulüdür. Bir başka yönü ile de ahiret azabına benzer ki; bu da onun cinsinden olduğu içindir.

Kabir azabına uğrayanların pek çoğu, sidik sıçramasından ve kalıntısından temizlenmeyenlerdir. Bir de, göz gezdirenlerdir.

***

MÜNKİR-NEKİR

Kabirde Münkir Nekirin suali de haktır. Bu, âzim bir fitne olup büyük bir imtihandır.

Allahu Teâlâ, kavl-i sabit üzere bize sebat ihsan eylesin.

***

KIYAMET GÜNÜ

O gün, semalar yarılacak; yıldızlar dağılacak; yerler ve dağlar parçalanacaktır. Hepsi de yokluğa katılacaktır. Nitekim, bu mânaları Kur'an âyetleri kesin olarak anlatmakta ve bütün İslâm fırkaları da bu mâna üzerinde karar kılmaktadırlar. Bunları inkâr eden kâfirdir.

İsterse mevhum mukaddimelerle küfrüne uydurma bir yol arasın ve o uydurma mukaddimelerle de sefihleri yoldan çıkarsın.

***

KABİRDEN KALKMAK-HESAP-MİZAN-SIRAT-CENNET-CEHENNEM

Kıyâmet günü, kabirden kalkmak ve çürümüş, dağılmış kemiklerin canlanması haktır.

Amellerin hesaba vurulması, mizan kurulması, defterlerin uçup ashab-ı yemin olanlara sağdan, ashab-ı şimal olanlara da soldan gelmesi haktır.

Sırat, cehennem üzerine kurulmuştur. Cennetlik oradan geçip cennete gider. Cehennemlik dahi, onun üzerinden cehenneme düşer. Bu dahi haktır.

Bütün bu anlatılanlar, mümkin işlerdir; Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimiz onların vukûunu haber vermiştir. Bunları kabul etmek gerek. Hem de hiç duraklamadan ve mevhum mukaddimelerde şekke düşüp tereddüde kapılmadan.

– "Resulün size getirdiğini alınız?" (57/7)

Meâline gelen âyet-i kerime bu mânâda nass-ı kâfidir (kesin delildir).

***

ŞEFÂAT

Salih ve hayırlı zatların; o gün, âsiler ve şerliler hakkında şefâat etmeleri de haktır. Amma Gaffar Allah'ın izni ile.

Resulullah (ﷺ) Efendimiz bu mânada şöyle buyurdu:

– "Ümmetimden büyük günah sahiplerine şefaatim vardır."

Hesaptan sonra, küffarın cehennemde ebedi kalması ve azapları haktır.

Müminlerin dahi cennette ebedi kalmaları ve onun nimetlerine dalmaları da haktır.

Fasık olan bir müminin cehenneme girmesi, orada bir müddet azap görmesi câiz ise de, lâkin cehennemde ebedi kalmak onun hakkında yoktur. Bir kimsenin kalbinde zerre miktar iman olsa, o kimse, cehennemde ebedi kalmaz. Onun halinin neticesi rahmet, işinin döneceği yer ise, cennettir.

***

İMAN-KÜFÜR

İmanın ve küfrün dayanağı son nefestir.

Çok kere insan, bütün ömrü boyunca bu ikisinden biri ile muttasıf olur. Amma, sonunda onun zıddı ile tahakkuk eder. Asıl itibar neticeyedir.

Dua makamında bir ayet-i kerime meali:

– "Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen, hibesi en bol olansın." (3/8)

İman, zaruret, tevatür yolu ile dinen bilinenleri kalben tasdikten ibarettir. Aynı şekilde onu ikrar etmek dahi zaruridir. Meselâ yüce Yaratıcının varlığına ve birliğine iman etmek gibi...

İnzal olunan kitaplara ve sahifelere de iman etmek gerek.

Enbiya-i kirama, melâike-i izâma ilâ yevm'il-kıyam iman etmek gerek.

Ahirete, cesetlerin haşrine, cennette ve cehennemde azabın ve sevabın devamına, semaların yarılıp yıldızların dağılmasına, yerin ve dağların parçalanmasına da iman gerek.

Beş vakit namazın farz olduğuna, rikât sayılarını tayine, malların zekâtının farz olduğuna, Ramazan orucuna, güç yeterse Beytüllahü'l-haramı hacca iman etmek lâzımdır.

Şarab içmenin haram olduğuna, haksız yere adam öldürmenin, ana babaya âsi olmanın, hırsızlığın, zinanın, yetim malı yemenin, tevatürle sabit olan faiz ve emsali şeyleri yemenin dahi haram olduğuna inanmak dini zaruriyat arasındadır.

Mümin, büyük günah irtikâbı ile imandan çıkmaz. Amma, büyük günahları helâl saymak küfürdür; onun irtikabı ise, fısktır (günahkârlıktır).

Yerinde olur ki, iman sahibi kendisini gerçek mümin bile. İmanın sübutunu ve tahakkunu dahi itiraf etmesi gerek.

İstisna kelimesini, yani:

– İnşaallah demeyi imanına arkadaş tutmamalıdır. Zira, böyle bir kelime, şekten haber verip suret cihetinden imanın sübutuna münâfidir. Neticesi, müphem olduğundan son nefese dönük olarak istisnayı kullansa dahi, yine de hale bağlı durumunda şüphe meydana getirmekten geri kalmaz. Şek ve şüphe suretini terk etmek ihtiyatlı hareket etmektir.

***

HULEFA-İ RAŞİDİN

Halifelerin daha faziletli olma durumları, hilâfet tertibi sıralarına göredir.

Ehl-i Hakkın, icmâı şu mânâ üzerine toplanmıştır ki, enbiyadan sonra, beşerin en faziletlisi, önce Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer'dir. Allah her ikisinden de râzı olsun.

Fakirin anlayışına göre daha faziletli olmanın yüzü, menkıbelerin ve faziletlerin çokluğundan değildir. Elbette şudur: İmanda en başta olmak, mal harcamakta daha öncelik almak, herhalde nefsi vermekte evvel davranmak. Bu yapılanlar da dinin teyidi, Seyyid'ül-mürselin Resulullah (ﷺ) Efendimizin şeriatının revaç bulması içindir.

Din işlerinde başta giden, sonra gelenlerin üstazıdır. Sonra gelen, her neye nâil olur ise, başta olanın devlet sofrasından nâil olur.

Üstte anlatılan üç kâmil sıfatın mecmûu, Hazret-i Sıddık'a inhisar etmiştir.

O kimse ki, imanda başta olmak, mal harcamak, nefsi vermek aralarını birleştir; işte o, Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun.

Anlatılan devlet, bu ümmet içinde ondan başkasına müyesser olmamıştır.

İrtihali ile son bulan hastalığında Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "İnsanlar arasında, nefsinde ve malında bana emniyet eden Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe'den başka kimse yoktur. Eğer insanlardan bir halil (dost) bulacak olsaydım; Ebu Bekir'i kendime halil ederdim; lâkin, İslâm kardeşliği daha faziletlidir. Ebu Bekir'in penceresinden başkasının penceresini bana kapatınız."

Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Allahu Teâlâ, beni size gönderdi; dediniz ki:

– Yalancısın...

Halbuki Ebu Bekir:

– Doğrusun...

Dedi; malını ve canını bıraktı. Bu durumda sahibimi bana bırakır mısınız?"

Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Eğer benden sonra peygamber olsaydı; elbette Ömer b. Hattab olurdu."

Emirü'l-mü'minin Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:

– Ebu Bekir ve Ömer, bu ümmetin en faziletlileridir. Her kim beni onlardan faziletli görürse, müfteridir. Müfterilerin dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.

Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimizin ashabı arasında vâki olan muharebe ve münazâa, iyiye yorulmalıdır. Onlar, heva ve heves zannından uzak tutulmalıdır. Hatta, makam ve baş olmak sevdasından da, hatta rif'at ve menzilet (yükseklik ve rütbe) talebinden de. Zira, bütün bu rezillikler, nefs-i emmareden gelir. Halbuki, bu büyüklerin nefisleri, Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimizin sohbeti ile saf ve temiz olmuştur.

Ne var ki, hilâfeti hakkında vâki olan muharebe ve çekişmelerde hak Hazret-i Ali tarafında idi. Muhalifleri ise, ictihadî sayılan hata ile hatalı idiler. Böyle bir hatada dahi, ayıplanmaya ve taan etmeye yer yoktur. Fıska vardırmak şöyle dursun. Zira, bütün sahabe adalet üzere olup rivayetleri dahi makbuldür. Hazret-i Ali'nin (ra) muvafıkları ve muhalifleri rivayetlerde doğru olmakta bütünüyle müsavidir; itimada şayandır. Muharebe ve çekişme onların birini yaralamak için olmamıştır.

Anlatılan mânâdan ötürü, hepsini sevmek gerek. Zira, onları sevmek, Resulullah Efendimizi sevmektir. Resulullah Efendimize ve onlara salâtlar ve selâmlar. Çünkü Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Bir kimse, onları severse, beni sevdiği için sever."

Yine gereklidir ki, onlara buğzedilmeye... Zira, onlara buğzetmek, Resulullah (ﷺ)Efendimize buğzetmektir. Nitekim bu mânâda Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Onlara buğzeden bana buğzettiğinden buğzeder."

Bu büyüklere tazim ve tevkir etmek, Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimize tazim ve tevkirdir. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Onlara tazimin olmayışı dahi, Resulullah (ﷺ) Efendimize tazimin olmayışındandır.

Anlatılan mânâdan ötürü yerinde olur ki, Resulullah (ﷺ) Efendimize tâzim olacağından, onların tümüne tâzim edile...

Şeyh Şibli şöyle dedi:

– Ashabına tâzim etmeyen, Allah'ın Resulüne iman etmemiştir.

***

Sonra,

Üstte anlatıldığı üzere, itikadı düzelttikten sonra, mutlaka yararlı amelleri yapmak gerek.

Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "İslâm, beş şeyin üzerine bina edilmiştir:

a) La ilahe illallah Muhammeden Resulullah... (Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah'ın Resulüdür.)

Bu şehadet, iman ve itikaddan ibarettir. Bu dahi, Resulullah (ﷺ) Efendimizin tebliği ile sabittir. Nitekim, yukarıda anlatıldı.

b) Namaz kılmak.

Bu namaz, dinin direğidir.

c) Malın zekâtını vermek,

d) Ramazan ayı orucunu tutmak,

e) Beytüllah'ı haccetmek."

Allah'a ve Resulüne imandan sonra, ibadetlerin en faziletlisi namazdır. İman gibi bizâtihi güzeldir. Amma, diğer ibadetler böyle değildir. Onların güzelliği zâti değildir.

***

NAMAZ

Tam bir taharetten sonra; bağlı ve güzel teemmül ederek namazı edâ etmek lâzımdır. Yani şeriat kitaplarında beyan edildiği üzerine. Hem de hiç ara vermeden.

Namazın rükuuna, secdelerine, oturmalarına, kalkmalarına ve diğer erkânına riayet etmek lâzımdır ki, namaz kemal üzere edâ edilmiş ola.

Oturmalarda, kalkmalarda, rükûda ve secdelerde sükûneti ve tumanineti elden bırakmamalıdır. Kolay tarafına kaçmamaya da dikkat etmelidir. [Tumânînet: Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması.]

Namazları, ilk vakitlerinde edâ etmek iyi olur. Tembellik ve cahillik sebebi ile son vaktine tehir etmek yerinde olmaz.

Asıl makbul olan kul, sırf onun emri olduğundan Mevlâsının emrine imtisal edendir. Zira, emre imtisali tehir etmek, baş kaldırmaktan ve edep dışı hareketten ileri gelir.

Farisi ibarelerle yazılan fıkıh kitaplarından birine de sahip olmak yerinde olur. Meselâ, Tergib-i Salât, Teysiri'l-Ahkâm gibi. Hem de her zaman. Şer'i meseleleri onlardan alıp onların muktezasına göre amel etmelidir.

Gülistan ve benzeri kitaplar, Farisi fıkıh kitaplarının yanında fuzuli şeylere dahildir. Hatta, zaruri işlere nisbetle malayaniden sayılır. Dinen muhtaç olunanları lâzım sayıp ondan sonrasına iltifat etmemelidir.

TEHECCÜD NAMAZI

Teheccüd namazı dahi, bu tarikatın zaruri işleri arasında sayılır. Onun için de çalışmak gerek. Zaruri bir durum olmadan, terk edilmemelidir.

Eğer bu iş, ilk zamanlarda biraz zor olur da, uyanmak kolay olmaz ise, hizmetçilerden bir cemaati vazifelendirmeli ki, istense de, istenmese de uyandıralar; uykuda bırakmayalar. Birkaç gün sonra, kalkmak âdet haline gelir; o zaman zorlamaya hacet kalmaz.

Bir kimse, gecenin sonunda kalkacak ise, yatsıdan sonra, gecenin evvelinde uyumalıdır. Hem de, başka faidesiz şeylerle meşgul olmadan.. O vakit tevbe, istiğfar, iltica, tazarru, mâsiyetleri ve günahları hatırlamak, noksanları ve ayıpları düşünmek, âhiret azabından korkmak, daimi azabdan çekinmek için bir ganimet bilinmelidir. Sübhan Hak'tan af ve mağfiret dilenmelidir. Kalbe dönük olarak, şu cümleyi dille yüz kere okumalıdır:

أَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لاَ إِلَهَ إِلا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ سبحانهو

– Estağfirullahe'l-azim, ellezi la ilahe illa hüve'l-hayye'l-kayyume ve etübi ileyhi Sübhanehu... (Hayy Kayyum olan Büyük Allah'tan bağışlanmamı diler, o Sübhan'a tevbe ederim)

Yine bu cümleyi, ikindi namazından sonra yüz kere okumalıdır. Abdestli veya abdestsiz olabilir. Hem de hiç terk etmeden. Bu mânadan olarak, bir hadis-i şerifte şöyle anlatıldı:

– "Ne mutlu, amel defterinde çokça istiğfar bulunanlara."

***

DUHA NAMAZI

Eğer duha namazını kılmak da müyesser olur ise, büyük bir devlettir. Hiç olmazsa, iki rekât kılmaya çalışmalıdır. Daha çok rekâtı, teheccüd namazı rekâtları gibi on iki rekâttır. Vaktin ve halin iktizasına göre, her ne miktar edâ edilecek olursa, o da bir ganimettir.

***

TESBİH DUALARI

Her farz namazının edasından sonra, Ayete'l-Kürsiyi (Bakara suresi: 255. ayet) okumaya çaba harcamalıdır. Bu mânâda, bir hadisi şerif şöyledir:

– "Her farz namazının sonunda bir kimse, Ayete'l-Kürsi'yi okursa, onun cennete girmesine ancak ölüm mânidir."

Beş vakit namazın edâsından sonra, şu cümleleri de okumak gerek:

a) Otuz üç kere şu tenzih cümlesini okumalıdır:
Sübhanallah... (Allah Sübhan'dır)

b) Otuz üç kere tahmid cümlesini okumalıdır:
Elhamdülillah... (Hamd Allah'a mahsustur)

c) Otuz üç kere şu tekbir cümlesini okumalıdır:
Allahu ekber... (Allah en büyüktür)

Bir defa da şu cümleyi okumak gerekir:

لا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

– La ilâhe illallahü vahdehu lâşerike lehu lehü'l-mülkü ve lehü'l hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve âlâ külli şey'in kadir... (Allah'tan başka ilâh yoktur. Birdir, ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd ona mahsustur. Öldürür ve diriltir. O, her şeye kadirdir.)

Böylece yüz adet tamam olmuş olur.

Her gün ve gecede yüz kere şu tesbihi okumalıdır; zira çok sevabı vardır:

سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ

– Sübhanellahi ve bihamdihi... (Allah sübhandır, ona hamd olsun.)

Sabah oldukta şu duayı bir kere okumalıdır:

اللَّهُمَّ مَا أَصْبَحَ بِي مِنْ نِعْمَةٍ أَوْ بِأَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ فَمِنْكَ وَحْدَكَ لا شَرِيكَ لَكَ فَلَكَ الْحَمْدُ وَلَكَ الشَّكْر

– Allahümme ma ashaba bi min nimetin ev biahadin min halkıke fe-minke vahdeke la şerike leke fe leke'l-hamdü ve leke'ş-şükrü... (Allah'ım, beni ve halkından birini sabaha erdiren senden bir nimettir. Birsin. Şerikin yoktur. Hamd sana, şükür sana.)

Aynı duâyı akşam da okumalıdır; ancak:

– Ma eshaba... (Sabaha erdiren)

Cümlesi yerine:

– Ma emsa... (akşamı ettiren)

Cümlesini kullanmalıdır. Sonuna kadar da okumalıdır. Bu mânâda gelen bir hadis-i şerif şöyledir:

– "Bir kimse, bu duâyı gündüz okursa, o günün şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse bu duâyı gece okursa, o gecenin şükrünü edâ etmiş olur."

Bu dua virdini abdestli okumak gerekli değildir. Bütün vakitlerde okunabilir.

***

MALLARIN ZEKÂTI

Malların zekâtını vermek dahi, dinin yapılması zaruri sayılan vazifeleri arasındadır. Bunun da, edâ edilmesi ve yerlerine sarf edilmesi gereklidir. Hem de isteyerek. Aynı zamanda bunu bir nimet bilmelidir.

Allahu Teâlâ şu:

– Benim nimetimden ve ihsanımdan sayılan kırk hisseden bir hisseyi fakirlere ve çaresizlere veriniz. Ben de bunun mukabilinde size bol ecir, güzel mükâfat veririm.

Manayı ki, anlatıyor; bu küçük parçayı vermekte durmak ve onun verilmesi işinde cimrilik etmek insafsızlığın son derecesidir. Hatta isyan ve zulümdür.

Şer'i emirleri yerine getirmekte böyle bir tevakkufun (duraklamanın) menşei, kalbi maraz olup semavî hükümlere yakînin olmamasındandır. Zımnındaki (iç yüzündeki) şeyleri kalben tasdik etmeden, mücerred kelime-i şehadet söylemek yeterli değildir Zira, o kelimeyi münafıklar da söylemektedirler. Kalb yakîninin alâmeti odur ki, şer'i emirler, severek, isteyerek yerine getirile...

Zekâtın edası için, fakire verilen bir fülüs, bu niyetin dışında verilen binlerce sadakadan daha faziletlidir. Zira bu, farzın edası olup, öbürü de nafile iştir. Farzın edâsına nisbetle, nafile olan, bir şeyden sayılmaz. Hatta, bir itibarı da yoktur. Keşke onun için, denize nisbetle bir damla hükmü olsaydı; o da yoktur.

Şeytanın aldatmacalarındandır ki, insanları zekât vermekten alır; onları nafilelere götürür; böylece, onların zekât vermesini engeller.

***

RAMAZAN AYI ORUCU

Mübarek Ramazan ayının orucunu tutmak dahi, İslâm'ın vaciplerinden ve dinin zarurî sayılan vazifelerindendir. Bunun edâsında da ihtimam göstermek gerek. Duyulmayan özürlerle oruç yemek yerinde değildir. Oruç için, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Oruç, cehennem ateşine kalkandır."

Seferde olmak, hastalanmak gibi özürlerden; oruç yenir ve oruç tutmaya bir engel çıkarsa, bu özürler bittikten sonra, hiç ara vermeden hemen oruç tutmalıdır. Tembellik ederek, akşamların sabahların geçmesine bırakmamalıdır. Zira, kulun külli ihtiyarı yoktur. Elbette onun bir Mevlâsı vardır ki, onunla emirlerini ve yasaklarını yaparak geçinmek gerek. Necat ümidi, ancak bu şekilde tasavvur edilir. Eğer böyle yapmaz ise, âsi bir kul olur ki, onun cezası, çeşitli azaplardır.

***

HACCA GİTMEK

İslâm erkânından beşincisi Beyt-i Haram'ı haccetmektir. Bunun da şartları vardır; fıkıh kitaplarında anlatılmıştır. O şartlar tahakkuk ettikten sonra, bu haccın edâsı vacip olur. Bu mânâda, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Hac, kendisinden önce yapılan mâsiyetleri yıkar."

***

Şeriatın tesbit ettiği helâle ve harama dikkat etmelidir. Sahib-i Şeriatın yasak ettiği şeylerden de imtina etmelidir. O'na ve âline salât ve tahiyyet olsun. Şer'i sınırları dahi korumak gerek.

Şayet matlub olan selâmet ve necat ise, bu tavşan uykusu ne zamana kadar sürecek? Gaflet pamuğu ne zamana kadar kulakta tıkalı kalacaktır?

Tavşan uykusundan uyandırılır, pamuk dahi kulaktan çıkarılır; amma o zaman ele geçen nedâmet ve hasretten başka bir şey olmaz. Onun kıyameti de kopmuş olur.

Uyandırılmadan evvel uyanmak gerek! Zira o zaman şeriat emirleri ile amel etmek, yasaklarından da kaçınmak, âhiret azabından kurtulmak babında hiçbir işe yaramaz. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

– "Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz; onun tutuşturucusu insanlarla taştır." (66/6)

***

İtikadı tashih edip şeriatın iktizasına göre yararlı amelleri işledikten sonra; vakitleri şânı büyük Allah'ın zikri ile mamur eylemek gerek. O şeriat sahibine salât ve selâm olsun. Allahu Teâlâ'nın zikrinden dahi asla fariğ olmamalıdır.

Zahir halk ile meşgul olsa dahi, batını yüce Hak'la kılmalıdır. Yüce Hakkın zikri ile de lezzet almalıdır.

Üstte anlatılan devlet, Hâcegân tarikatı müptedilerine ilk adımda, kâmil ve mükemmel şeyhin sohbeti sonunda Allah'ın inayeti ile müyesser olur. İhtimal ki, bu mânâda size iman hasıl olmuştur. Hatta ondan bir nasip de gelmiştir; isterse az olsun.

Hâsıl olan her ne ise, onu korumalı; şükrünü edâ etmeli ve daha ziyadesine de ümitli olmalıdır.

Nakşibendîye Hazretleri'nin tarikatında nihayetin bidayete derc edilmesi bulunduğundan; bunda hâsıl olan az şey çok sayılır. Zira, salik bidayette; nihayetten haberdar olmaktadır. Amma müptedi salike düşer ki, çok olsa dahi, kendisine hâsıl olanı az bula... Amma şükrünü edâ etmekten de geri kalmamalıdır. Elbet, şükrünü edâ etmeli; ziyadesine dahi talip olmalıdır. Zikirden asıl maksat, Sübhan Hak'kın gayrına olan taallukun zeval bulmasıdır. Kalb marazı dahi, bu gayrı sayılanlardan ibarettir. Bu zeval hâsıl olmadıktan sonra, imanın hakîkatından yana nasip gelmez. Şeriat hükümlerinin edâsında da suhulet ve kolaylık olmaz.

Bir şiir:

Ayıkın, zikredin halkın Rabbini zira;
Safadır kalblere, hem gıdadır ruhlara...

***

Yemekten ve içmekten matlub olan, nefsin hazzı olmamalı; elbette, ibadete güç kuvvet husule gelmesi olmalıdır. Başta böyle bir niyet kolay olmaz ise, zorla yapmaya çalışmalıdır. Bu niyetin meydana gelmesi için de, iltica ve tazarru etmelidir.

Aynı şekilde, elbise giymek niyeti dahi, ibadet ve namaz edâsı için tezyin (süslenmek) olmalıdır. Bu mânâda varid olan ayet-i kerime şöyledir:

– "Her namazgâh katında zinetinizi alın." (7/31)

Yani güzelce giyinin.

Güzel elbise giymekten maksat, halka gösteriş olmamalıdır; zira böyle bir şey yasak edilmiştir.

Gayret edilmeli ki, cümle fiillerde, hareketlerde ve sükunlarda nazara alınan yüce Sultan Mevlâ'nın rızası buluna... Onun şeriatı ile amel göz önünde tutulmalıdır.

Bu vakitte zahir ve batından her biri, yüce Hakka müteveccih olmalı ve onun zikrini yapmalıdır. Meselâ, evvelinden ahirine kadar gafletten ibaret olan uykuyu kul murat ettiği zaman; niyeti taatın edâsında gelecek tembelliği atmak olur ise, o uyku bu niyetle aynen ibadet olur. Bu uyku devam ettiği süre; o kimse taatta gibi sayılır. Çünkü, taatın edâsı niyeti ile uyumaktadır. Bu mânâda gelen bir hadisi şerif şöyledir:

– "Âlimin uykusu ibadettir."

Üstte anlatılan manaların sizde husule gelmesini bugün sizin için zor biliyorum. Şunun için ki: Birçok engellerin hücumu vardır; âdetlere ve resmiyetlere tutunmak vardır. Bu arada nazarda olan da, şeriatın zıddı kızgınlık ve tutuculuktur (yani cahiliyet işlerine). Halbuki şeriat; resmiyetleri, yersiz âdetleri def etmek ve nefs-i emmareden gelen cahiliyet kızgınlıklarını ve burun kaldırmalarını kaldırmak için gelmiştir.

Lâkin kalb zikrine müdavemet edildiği; ara verilmeden; şartlarına riayetle beş vakit namazı kılındığı; imkân elverdiği kadar şeriatın helâline ve haramına da dikkat edildiği takdirde ihtimal ki, bu mânanın güzelliği çıkar ve ona rağbet hasıl olur.

***

Bu nasihatların yazılmasından bir başka mâna da odur ki, bu nasihatlarla amel etmek husule gelmese dahi, en azından noksanı ve kusurları itiraf hâsıl ola... Böyle bir şeyin meydana gelmesi dahi büyük bir devlettir.

Bir şiir:

Eren bulur özünden üstün devlet türü;
Ermeyene de yeter gamı, kaybından ötürü...

O halde Allah'a sığınmak gerekir ki, nailiyet olmaz; nailiyet olmadığından ötürü de gam çekilmez. Amel edilmez; amel edilmeyişinden de pişmanlık duyulmaz. Böyle bir şeyi de ancak cahil isyankâr yapar. Böyle bir kimse de, başını ubudiyet bağından sıyırmış, ayağını dahi kulluk kaydından çıkarmıştır.

***

Duâ makamında bir âyet-i kerime meali:

– "Rabbimiz, bize katından rahmet var. İşlerimizde bizim için muvaffakiyet hazırla." (18/10)

***

Vakit, hal, zaman, mekân bir şey yazmaya müsait olmasa dahi, lâkin, kemal üzere olan şevkinizi, rağbetinizi gördüğümden zorla olsa da birkaç satır yazdık. Ve onları Kemaleddin Hüseyin'e teslim ettik.

Sübhan Allah, bunların iktizası ile amel etmeyi nasip eylesin.

Hüdaya ittiba edenlere selâm.