MEVZUU:
a) Allah-ü Teâla'nın, peygamberlerin aracılığı ile zatından ve sıfatlarından
haber verdiğinin beyanı..
b) Aklın medhali bulunmayan rızaya uygun olan ve olmayan amellerin beyanı.
NOT:
İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Hâce ibrahim Kubadhanî'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun..
Öyle Yüce Zattır ki: Bize ni'met verdi; İslâm hidayeti nasib eyledi; Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun..
***
Peygamberler, âlemlere rahmettir. Yüce Sübhan Hak, onların biseti (peygamber olarak gelişleri) vasıtası ile bizim gibi, aklı noksan, idrâki kısa olanları zatından ve sıfatlarından haberdar etti..
Bizim anlayış ölçümüze göre, zât ve sıfat kemalâtına muttali kıldı.
Râzı olduğu şeylerle, razı olmadığı şeyleri ayırd eyledi.
Dünyaya ve âhirete dair menfaatlerimizi, mazarratlarımızdan ayırdı.
Şayet onların mübarek vücudları (varlıkları) olmasaydı; beşer akılları Yüce Yaratıcıyı isbâtta âciz kalır; onun kemalâtını idrâkten yana da kusurlu olurdu.
Kendilerini, akıl sahiplerinin en büyükleri sanan kadim felsefeciler Yüce Aziz Yaratıcıyı inkâr etmektedirler. Akıllarının noksanlığından dolayı, eşyayı zamânâ bağlarlar.
Nemrud, cümle yer ehlinin sultanı idi; onun İbrahim Halil (a.s.) ile mücadelesi meşhurdur. O, bu mücadeleyi yerin ve semâların Halikı'nın isbâtında yapmıştır. Kur'an-ı Mecid'de dahi bu mânâ anlatılmıştır.
Hizlanda kalan Firavun dahi, şöyle dedi:
– «Sizin için, benden başka ilâh bilmiyorum..» (28/38)
Bundan başka Firavun, Musa'ya hitab ederek şöyle dedi:
– «Eğer benden başka ilâh tutarsan, seni zindana atılmışlardan ederim.» (26/29)
Bundan başka Firavun, Haman'a şöyle dedi:
– «Ey Haman, benim için yüksek bir kule yap.. Her halde ben o yollara, semâların yollarına ulaşırım. Musa'nın ilâhına da çıkarım. Ben onu, yalancı sanıyorum.» (40/36-37)
Hülâsa..
Bu büyük devletin isbâtında, akıl kısırdır; o büyüklerin hidâyeti olmadan, yol bulamaz..
Vaktaki yerin, semâların, zamanın yaratanı Yüce Allah'a dair, peygamberlerin dâveti meşhur olup kelimeleri dahi açılıp yayıldı: Yaratıcının sübutu hakkında tereddüdü olan her vaktin sefihleri kabahatlerine muttali olup istemeden olsa dahi yaratıcının varlığına kâil oldular. Eşyayı dahi, o Yüce Zat'a müstenid eylediler (dayandırdılar).
Anlatılan bu nûr, peygamberlerin nûrlarından iktibas edilmiş bir nûrdur. Onların sofralarından istifade yollu gelen bir ni'mettir. Onlara salât ve selâm olsun.. Taa, kıyamet gününe kadar.. Hatta ebedlerin ebedine kadar..
Dinlemek sureti ile sâir kabul ettiklerimizin durumu da aynıdır. Ki onlar enbiyanın tebliği ile bize ulaşmıştır. Onlara salât ve selâm olsun.. Bunlar şu esaslara dâirdir: Yüce Allah'ın sıfat-ı kâmilesi, enbiyanın gönderilmesi, meleklerin mâsumiyet durumu, haşir neşir, cennetin ve cehennemin varlığı, daimî olan azap ve nimet.. Ve., bunlara benzeyen daha başkaları.. Yani: Şeriatın dili ile bize ulaşanlar.. Akıl bu gibi şeylerin idrâkinden yana da kısırdır. Onları isbâttan yana da noksanı vardır. O büyüklerden, bunları duymadan yollarını bulamaz; kendi başına onların hiç birinde istiklâli yoktur.
Aklın oluş durumu, hissin oluşundan ileride olduğundan; akılla idrâk edilen hisle idrâk edilemez. Nübüvvetin (peygamberliğin) oluş durumu dahi aklın ötesinde olduğundan; nübüvvetle idrâk edilen akılla idrâk edilemez..
Bir kimse, ma'rifet için aklın ötesinde bir yol isbât etmiyorsa; o kimse hakikatta nübüvvet tavrını inkâr etmekte ve bedahetle (apaçık olanla) çarpışmaktadır.
Peygamberlerin varlığı mutlaka gereklidir ki:. Aklen vacib olan şükrün keyfiyetine delâlet edeler.. Yani: Yüce Sultan Mün'im (ni'met veren) Zât'a. O Sübhan Zat'ın katından gelen ilme ve amele müteallik nimetlerin sahibi Mevlâ'ya tâzimi izhâr eyleyeler.. O tâzim ki Sübhan Zât'ın katından istifade yollu gelmemiştir; o Yüce Zât'ın şükrünü edâya lâyık değildir. Zira, beşerî kuvvet, onun idrâkinden âcizdir. Hatta, çok kere ona tâzim sayılmayan bir şeyi tâzim sanır; şükürden hicve geçer.
Yüce Mukaddes Hakk'ın tâzimini, O'nun Zâtı'ndan alma yolu nübüvvete kalmıştır; peygamberlerin tebliğine inhisar etmiştir. Onlara salât ve selâm olsun.
Evliyâ için olan ilhama gelince.. bu da nübüvvet nûrlarından iktibas edilmiş olup enbiyâya mutabaat bereketleri ve feyizleri olarak gelmiştir.
Şâyet akıl, bu işte yeterli olsaydı; akıllarını kendilerine önder eyleyen Yunan felsefecilerini dalâlet ovasında bırakmazdı. Sübhan Hakkı dahi, bütün insanlardan önce bilirlerdi. Halbuki, Sübhan Hakkın zâtında ve sıfatlarında insanların cehâlet cihetinden en katmerlisi bunlardır. Şunun için ki: Sübhan Hakkı fariğ ve muattal sanmışlar ve bir şeyin dışında, hiç bir şeyi ona istinad ettirmemişlerdir. o dahi icab olup ihtiyar değildir. Kendiliklerinden faal akıl yontup hadiseleri ona bağlamışlardır. O hadiseleri, yerin ve semaların yaratıcısından men etmişler Ve eseri de hakikî müessirden almışlardır. Böylelikle de sanmışlar ki: O eser, kendi yontmalarınındır.
Onlara göre malul, illet-i karibenin eseridir; malulün husulünde illet-i baidenin tesirini görmezler [Onlara göre netice, yakın sebebin eseridir; neticenin meydana gelmesinde uzak sebebin tesirini görmezler].
Cehaletlerinden ötürü, eşyanın Sübhan Hakka istinad etmemesini, o Sübhan Zât için kemâl sanmışlardır. Tatili (muattal olmayı) dahi onun için tebcil (yüceltme, ululama) zannetmişlerdir. Halbuki Sübhan Hak yeri ve semâları yaratması ile zâtını övmektedir. Bu mânâda zâtını överek şöyle buyurdu:
– «Meşrikın ve mağribin Rabbı..» (73/9)
Bu sefihler için, Hazret-i Hakka asla ihtiyaç yoklar; yani: Kendi zanlarına göre.. Yüce Hakka kesin olarak ilticaları da yoktur.
Bu durumda onlara gerekli olan, ıztırar (mecburiyet) ve ihtiyaç vaktinde akl-ı faâle müracaât edip işlerinin bitirilmesini ondan tâleb etmektir. Amma, hiç bir şekilde, akl-ı faâlden, kazâ-i hacet talebi tasavvur edilemez. Zira, onların kanaatlerine göre o dahi bir vecibe altında ve mustar durumda (mecbur) olup ihtiyarı yoktur. Bu durumda şu âyet-i kerimenin hükmü geçerlidir:
– «Kâfirlere gelince, onların Mevlâsı yoktur.» (47/11)
Akl-ı faâl nedir ki: Eşyanın tedbiri ve havâdisin oluşu ona istinad ettirile!. Onun kendi varlığı ve sübutu hakkında dahi, bin türlü söz vardır. Zira, onun husulü, süslü gösterilen felsefî mukaddimelere dayanmaktadır. Bu felsefî mukaddimeler dahi, İslâmî usullere göre tam değildir.
Ahmak o kimsedir ki: Eşyanın dayanağını Şânı Yüce Kadir Muhtar Zat'tan alır; anlatıldığı gibi mevhum şeye dayandırır. Hatta felsefî yontmaya dayandırılmış olmasından dolayı, eşyaya bin türlü ar ve rüsvaylık gelir.. O kadar ki: Eşya yok olmasına sevinir ve râzı olur; yine de felsefî yapma ile oluşan vücuda dayanma rüsvaylığına: Yüce Sultan Kadir Muhtar'ın kudretine intisap saadetinden mahrum olma korkusundan dolayı râzı olmaz..
Bir âyet-i kerime meali:
– «Ağızlarından çıkan kelime büyük oldu.» (18/5)
Bunlar, ancak yalan söylemektedirler.
Dar-ı harp kâfirleri; putlara tapma durumları olmasına rağmen, hal itibarı ile bu cemaattan daha iyidir. Çünkü, bu cemaat sıkıntılı durumlarda, Sübhan Hakka iltica etmekte ve putlarını dahi, Yüce Hak katında vesileler olma dışında bir şey yapmamaktadırlar.
Üstte anlatılanlardan daha şaşırtıcı bir durum var ki; bir cemaat bu süfehaya (sefihlere):
– H ü k e m a ..
İsmini takmaktadırlar.. Onların sözlerini dahi, hikmete bağlarlar. Halbuki, pek çok hükümleri, bilhassa en yüce maksat olan ilahiyâta dair hükümleri, yalandır, Kur'an'a ve hadise muhaliftir.
Ma'na üstte anlatıldığı gibi olunca, hangi itibara göre, bunlara:
– Hükema..
Itlakı yapılmaktadır. Bunlar, öyle kimselerdir ki: Katmerli cahil olmaktan başka nasipleri yoktur. Meğer ki, böyle bir şey onlara alay ve eğlence kabilinden söylene.. Yahut, âmâya göz ıtlakı kabilinden ola..
Bu sefihlerden bir cemaat, riyazât ve mücahede yollarını tercih ettiler. Amma, enbiyânın yoluna iltizam etmeden.. Sırf sofiye-i ilâhiyenin taklidine gittiler ki bunlar: Her asırda enbiyânın tâbilerindendir.
Üstte anlatılan mâ'nâ uyarınca, vakitlerinin safâsına aldandılar. Rüyâlarına ve hayallerine itimad ettiler. Hayal keşiflerini sâir hallerinde dahi kendilerine mukteda (uyulan) eylediler. Böylelikle, kendileri dalâlete düştükleri gibi, başkalarını da dalâlete düşürdüler.
O safâyı bilemediler ki: Nefsin safâsıdır, dalâlet yoluna çıkarır; hidayet penceresi olan kalb safâsı değildir.
Çünkü: Kalb safâsı, enbiyâya mutabaâta bağlıdır. Nefsin tezkiyesi ise.. kalb safâsına ve onun idaresine bırakılmıştır.
Kıdem nûrlarının zuhur yeri olan kalbin zulmeti olmasına rağmen, nefsin tasfiyesi hükmü, gizli düşmanın yağması için yakılan bir kandildir. Yani: Lâin İblisin..
Hülâsa..
Riyâzet ve mücahede yolu, nazar ve istidlâl yolu gibidir. Ancak, enbiyânın tasdikine mekrun olur ise.. itibar ve itimad edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. İşbu büyükler, Sübhan Hak tarafından emâneti tebliğ etmekte olup, Sübhan Hakkın teyidi ile müeyyed bulunmaktadırlar. Onların muamelesi dahi, masum meleklerin nüzulü sebebi ile lâinin keydinden mahfuz bulunmaktadır.
– «Kullarım üzerinde senin hiç bir tahakkümün yoktur.» (15/42)
Mealine gelen âyet-i kerime, onların nakd-i vaktidir.
İşbu devlet, onlardan başkasına müyesser değildir.
Üstte anlatılan cemaata, lâin şeytanın ortaklığından kolay kurtulmak olmaz.. Meğer ki: Bu büyük zatlara mutabaat hususunda devam edile ve.. onların izinde gidile.. Onlara salât ve selâm olsun..
Bir şiir:
Bir muhal iştir yürümek bu safa yolunda;
Mustafa'ya olmazsa uymak sa'di, yolunda..
Ona, bütün ihvânına salâtlar ve selâmların en üstünleri..
***
Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsa'nın (a.s) bi'seti (peygamber olarak gelişi) devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehâleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nâil olamadı.
Bir âyet-i kerime meali:
– «Allah bir kimseye nûr vermemişse, onun nereden nûru olsun?.» (24/40)
Diğer bir âyet-i kerimede Alla-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
– «Gerçekten, resul kullarımıza geçmişte şöyle sözümüz vardır: Muhakkak onlar, mansur olacaklardır. Bizim ordularımız, mutlaka galiptirler.» (37/171 -173)
Şaşırtıcı bir şeydir ki: Nakıs felsefecilerinin akıl tavrı, mebde ve ma'adda, nübüvvet tavrının nakiz (bir mânâya: Menfi) tarafına düşmüş gibidir. Onların hükümleri dahi, enbiyânın hükümlerine muhaliftir. Zira onlar, ne Allah'a imânı, ne de âhirete imânı sağlama çıkarmışlardır.
Onlar, âlemin kıdemine kâil olmaktadırlar. Halbuki sağlam icmâ, bütün parçaları ile âlemin sonradan yaratılmış hadis olduğuna kâildir.
Onlar, semâların yarılacağına, yıldızların dağılacağına, dağların atılacağına, ırmakların taşacağına kâil olmamışlardır. Halbuki, bunların kıyamet günü olacağı vaad edilmiştir. Ayrıca onlar, cesetlerin haşrını de inkâr etmektedirler. Bütün bu halleri ile Kur'an'ın kesin hükümlerine muhalif durmaktadırlar.
Bunlardan sonra gelenler ise.. kendilerini İslâm zümresine dahil saymaktadırlar. Amma, oldukları gibi, felsefe usullerinde de kalmaktadırlar.
Bu halleri ile; semâların, yıldızların kıdemine kâil olmakta ve onların fenâ bulup helake varmayacaklarına hükmetmektedirler.
Bunların kuvvetleri Kur'anın kesin hükümlerini tekzib olup rızıkları dahi dinî zaruriyeti inkârdır. Keza, yakine dayalı meseleleri de..
Allah'a ve Resulüne imân ederler; amma Allah'ın ve Resulünün emirlerini kabul etmezler. Acaba, bundan daha ileri sefâhat olur mu?
Bir şiir:
Felsefenin pek çoğu sefihtir yolda;
Bütün bütün, küllün hükmü: Pek çok, bunda..
Bu cemaat, bütün ömürlerini, bir âlet tâlimi uğruna harcamışlardır ki: Zihni düşünce ve öğrenme hatasından koruya.. Bu hususta da çok tetkikler yapmışlardır.
Vaktaki, en üstün gayeye geldiler; yani: Yüce Sultan Vacib Zât'a ait ef'al, sıfat ve zât meselelerine., duygularını kaybettikleri gibi; koruyucu âletlerini dahi zâyi ettiler, işte o zaman, gece körlüğüne dalar gibi dalıp dalıp gittiler. Böylece, dalâlet sahrasında kaldılar..
Şunun gibi ki: Bir kimse senelerce harb âleti hazırlar; harb zamanı gelince de, duygularını zâyi edip o âletleri de kullanamaz..
İnsanlar felsefe ilimlerini tamam ve muntazam zannedip onları galattan ve hatadan mâsun ve mahfûz zanneder.
Teslim takdirine göre: Ancak bu hüküm akıl için ilimlerde olur ki, orada istiklâli ve istibdadı vardır. Halbuki bu mâ'nâ, bahis dışı olup malâyani dairesine dahildir. Daimî olan âhirete taalluku yoktur; uhrevî necat dahi, onlara bağlı değildir.
Esas kelâm o ilimler üzerindedir ki: Akıl onları idrâkten yana âciz ve kusur sahibi olmaktadır. Nübüvvet tavrı onlara merbut ve uhrevî necat dahi onlara bırakılmıştır.
Hüccet'ül-İslâm İmam-ı Gazali, EL-MÜNKIZÜ MÎNED-DALÂL adlı eserinde şöyle demiştir:
– Felsefeciler; tıp ilmini, nücum ilmini mütekaddimin enbiyânın kitaplarından çalmışlardır. Resûlullah efendimize ve onlara salât ve selâm olsun, idrâkine aklın varamadığı hususî ilâçları ve diğerlerini dahi enbiyâya inzâl olunan kitaplardan iktibas etmişlerdir.
Tehzib-i ahlâk (ahlâkı güzelleştirmek) Allahlık sofiyenin kitaplarından çalmışlardır. Bu sofiye dahi her asırda ve her peygamberin ümmetinde mevcuttular. Bu çalmayı dahi, kendi batıllarını revaçta tutmak için yapmışlardır.
İşte.. onlar katında muteber olan bu üç ilim de, çalınmadır.
Şimdi..
Onların ilm-i ilâhî üzerine; zât, sıfat, vâcibiyet fiilleri ve Allah'a, âhirete iman bahislerindeki hüsranlarını bir parça anlattım.. Kezâ Kur'an âyetlerinin kesin hükümlerine olan muhalefetlerini de..
Şimdi.. kala kala hendese ve benzeri ilim kaldı.. Bunların da kendine göre çeşidi ve hususiyeti vardır. Bunlar da tam ve muntazam olsalar dahi, lüzûmu nedir?. Neden dolayı onlara ihtiyaç duyulur ve âhiret azaplarından hangisi onunla uzaklaşıp gider?.
Allah-ü Teâla'nın kuluna yüz vermemesine alâmet odur ki: Kendisini malâyani ile meşgul eder.. Her ne şey ki: Âhirette faydalı değildir; bu, malâyani grubuna dahildir.
Mantık ilmi, bir âlettir. Dediler ki:
– Hatadan korur.
Halbuki o, kendilerine, en üstün maksadda faydalı olmadığı gibi, kendilerini galattan ve hatadan da çıkarmamıştır. Durum bu olunca, başkalarına nasıl faydalı olur ve hatadan kurtarır?
Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
– «Rabbimiz, bize hidayet eyledikten sonra, kalblerimizi kaydırma.. Katından bize rahmet hibe eyle.. Çünkü sen, hibesi en bol olansın..» (3/8)
***
İnsanlardan bazılarının felsefe ilimlerine rağbeti vardır. Felsefenin tesvilatına (Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatmaya) meftundurlar. Bu cemaatı dahi, hükema bilirler. Kendilerini dahi, enbiyâya muâdil sanırlar. Onlara salât ve selâm olsun. Hatta, bunları ve yalancı ilimlerini önde gördükleri dahi olur. Onları doğru bilerek, peygamberlerin şeriatlarından önde görürler.
Allah-ü Teâlâ, bizi böyle kötü itikatlardan korusun.
Evet..
Bu zümreyi hükema bilince ve ilimlerini dahi hikmet sayınca, zarurî olarak bu belâya düştüler..
Halbuki hikmet, bir şeyi işin aslına uygun olarak bilmekten ibarettir. Amma, o ilimler ki, hikmete muhaliftir; işin aslına mutabık değildir.
Hulâsa..
Bu zümreyi tasdik etmek, ilimlerini dahi doğru bilmek, enbiyâyı ve enbiyânın ilmini tekzib etmeyi (yalanlamayı) gerektirir. Onlara salât selâm olsun..
Anlatılan her iki ilim de, nakzedici iki tarafa düşmektedir; birini tasdik etmek, diğerini tekzib etmeye varır.
Ma'na, üstte anlatıldığı gibi olunca:
Dileyen enbiyânın yolunu tutsun; Allah hizbinden ve necât ehlinden olur..
Dileyen felsefecilerden olsun; şeytan hizbine girer ve kaybedip hüsranda kalanlardan olur..
Bu mânâda, bir âyet-i kerime meali:
– «... dileyen iman etsin; dileyen küfre girsin.. Biz, zalimlere öyle ateş hazırladık ki: Onun duvarları kendilerini sarmıştır. (18/29)
Şayet feryad edip yardım isteseler, bir mai (sıvı) yardıma gelir ki: Erimiş bakır gibi olup yüzleri haşlar.. O ne kötü şaraptır ve ne kötü bir dayanaktır.» (18/29)
***
Hüdâya ittiba edip Mutabaât-ı Mustafayı bırakmayanlara selâm.. Ona ve enbiya-i kiramdan, melâike-i izamdan bütün kardeşlerine salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli..
Vesselâm.