MEVZUU:

a) Duânın sırları,
b) Ulemayı ve sulehayı (âlimleri ve sâlihleri) medhetmek.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, sayesi eksik olmasın, zamanın sultanına yazmıştır.

***

Duâcıların en küçüğü AHMED, zat-ı muâllânın hizmetçilerine tevâzu ve inkisâr izhâr eder. Avama ve havasa şamil olan emniyet ve emân nimetinin şükrünü edaya çalışır. Duânın kabul olacağı bilinen vakitlerde, fakirlerin (dervişlerin) toplandığı zamanlarda, İslâm askerlerine fetih ve yardım talep eder.

Mahlukun her ferdi, bir iş için yaratılmıştır. Her neden yaratıldıysa, kendisine müyesser olan odur. Zira, Sübhan Allah'ın fiillerinde abes mümtenidir.

Gazi mücahid askerlere bağlanan işe gelince, üstün devletin sütunlarını takviyedir; açık saltanatın rükünlerini teyiddir. Şöyle ki:

Şeriat-ı garranın revaç bulması dahi o saltanatın kıyamına bağlıdır, bu mânâda şöyle gelmiştir:

– "Şeriat, kılıçların gölgesi altındadır."

Bu iş, değeri üstün bir iş olup, duâ askerlerine bağlıdır. Bu duâ askerleri, fukara ve ashâb-ı belâdır.

Çünkü, fetih ve nusret iki kısımdır. Şöyle ki:

a) Sebeplere bağlı olan kısımdır. Ki bu, savaş askerlerine taalluk eden fetih ve nusrettir.
b) Diğer kısım ise, fethin ve nusretin hakikatidir ki; sebepleri sebep eyleyen yüce Zat katından gelmektedir. Allahu Teâlâ'nın buyurduğu:

– "Nusret (yardım), ancak Allah katındandır..." (3/126)

Âyet-i kerime bu mânâya işârettir. Bu dahi, duâ askerlerine taalluk eder.

Duâ askerleri, züllü ve inkisarı ile önde olup sebepten müsebbibe terakki etmiştir.

Bir mısra:

Topu kaptılar, bu meydanda gönlü kırıklar...

Bundan başka, duâ kazayı dahi reddeder. Nitekim bu mânâda, Muhbiri Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Kaza, ancak duâ ile reddolur..."

Kılıcın ve cihadın, kaza reddinde bir kudreti yoktur. Bu mânâda, zaaf ve inkisar varlığına rağmen; duâ askerleri, gaza askerlerinden daha kuvvetlidirler.

Anlatılan mânâdan başka, duâ askerleri, gaza askerlerine ruh gibidir; gaza askerleri de onlara bir kalıp. Bu mânâdan olarak, gaza askerine mutlaka duâ askeri lâzımdır. Zira, ruhtan hali kalan kalıp teyid ve nusret babında kabiliyetli değildir. Bu mânâ icabı olarak, anlattılar ki:

– Resulullah (ﷺ) Efendimiz, muhacirlerin fakirlerine tevessül ile fetih ve nusret talebinde bulunurlardı. Hem de, gaza askerlerinin varlığı ve muhariplerin istilâsına rağmen...

Fukara; zillet, meskenet, itibarsızlık olmasına rağmen, duâ ordusu olmuşlardır. Nitekim, bu mânâda demişlerdir ki:

– Fakirlik, iki cihanda yüz karasıdır.

Bazı yerlerde, bunlara ihtiyaç olmuştur. Bu itibarsızlıklarına rağmen, onların itibarı olmuştur. Anlatılan yerlerde, onlar, akranlarından üstün tutulmuşlardır.

Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimiz, şöyle buyurdu:

– "Kıyamet günü, ulemânın mürekkepleri, şehitlerin kanı ile tartılacak; ulemânın mürekkepleri ağır gelecektir."

Sübhanellah, ona hamd olsun, bu mürekkep ve yüz karalığı, onların izzet ve rif'at (üstünlük ve yükseklik) bulmalarına sebep olmuştur. Derecelerini, aşağılıktan alıp yükseklere çıkarmıştır.

Evet, şu mısra güzeldir:

Zulmetlerdedir, hayat suyu...

Bu mânâda, bir şâir de şöyle demiştir:

Lâle yanaklı aldı beni köleliğine;
Sonunda yaradı kara yüzüm işe yine...

Bu Fakir, her ne kadar kendisini duâ askerlerinden saymaya lâyık olmasa dahi, mücerred FAKR ismi ile ve duânın kabul olunacağı ihtimaline göre kendisini üstün devlete duâdan yana boş bırakmıyor. Hal ve kâl dili ile duâ ve Fatiha okuyup dilini ıslak tutmaktadır.

– "Rabbimiz bizden kabul buyur; sen duyan bilensin..." (2/127)