MEVZUU:

Aynın ve eserin, vücud ve şühud olarak zevali.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hâce Muhammed Said'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile...

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

– "İnsan üzerine, uzun devirden öyle bir zaman gelip geçti ki; o vakit o, anılmaya değer bir şey değildi." (76/1)

Ne aynen, ne eser olarak, ne şühud, ne de vücud olarak...

Evet, öyle idi ya Rabbi, sonra ona sen dilersen hayatınla hayat verir; bekanla baki kılar; ahlâkınla mütahallik eylersin (ahlaklandırırsın). Hatta fazlınla aynen fenada baki kılarsın; aynen bekada dahi fani kılarsın. Şu mânâdan ki, her iki mânâ arasında (fenâ ve bekâ arasında) telâzüm (karşılıklı gereklilik) vardır; her birinin kemâl husûlü diğerinin varlığı ile olmaktadır.

Üstte anlatılan mânânın misali o insanın misalidir ki, tuz madenine atılır; orada parça parça tuz hükmüne girer. Sonunda bütünüyle tuz olur; kendisinden yana ne aynen, ne de eser olarak bir şey kalır. Hiç şüphe edilmeye ki, bundan sonra onu kesmek, parçalamak mubah olduğu gibi, yenmesi de helâl olur. Keza, alınıp satılması da... Amma ondan yana aynen veya bir parça olarak, bir şey kalacak olsa, anlatılan işlerin hiçbiri câiz olmaz. Farsça şu şiiri söyleyen ne kadar güzel söylemiş:

Kaybedip giderken kendini bir köpek tuzlukta;
Tuzluktan az görmem bu dolu deryayı şorlukta...

***

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

– Daha önce mektuplarda ve risâlelerde yazmıştın ki:

– Aynen ve eser olarak, zevâl, ancak şühudî olur; vücudî olmaz. Zira, öbür türlüsü, ilhad ve zındıklık getirir. Ubudiyetle rübubiyet arasında sabit olan ikiliği kaldırmak olur.

Şimdi söylenen:

– Aynen ve eser olarak vücudda zeval bulur..

Demenin manası nedir?

Derim ki:

– Bir şeyin, biç başka şeyin boyasını alması; yani kendi hükümlerinden çıkıp diğerinin hükmüne girmesi, onlardan ikiliği kaldırmayı gerektirmez. Evet, böyle olmaz ki ikilik ve zındıklık meydana gele...

Çünkü, tuz madenine atılan insan, tuzla ittihad etmemiş ve ikilik de zâil olmamıştır. Elbette ona, tuz komşuluğu hâsıl olmuş; onun saltanatı altına girmiştir. Kendisinden ve sıfatlarından fenâ bulması, tuzla ve hükümleri ile bekâ bulması ikiliğin bekâsı iledir.

Bu babda netice söz şu ki: Burada anlatılan ikilik, asla karşı ikiliğin zıllına (gölgesine) benzer; kendisinin müstakil bir durumu yoktur. Bu zâil olan ikilik, âvam nazarında bir nevi istiklâldir. Amma henüz ikilik bâkidir. Bundan dolayı ittihad ve zındıklık yoktur.

Kitaplarımda ve risâlelerimde yazdığım vücudî zeval maniime (varlığın yok olmasına karşı çıkmama) gelince; bu dahi, âvamın kusurlu anlayışına hamledilir. Zira, onlar bundan, ikiliğin (tam olarak) kalktığını anlarlar, dolayısı ile ilhada ve zındıklığa düşerler.

Allahu Teâlâ, zalimlerin dediklerinden yana pek yüceliğe sahiptir. Büyüklüğüne de pek büyüktür..

Şu mânâ kaldı ki, hükmen tuz olduktan sonra insandan kalan kalıp, hakikatta insanın, onun boyasını aldığı tuzun suretidir. İnsanın sureti değildir. Ancak şu var ki, o hükmi olan tuz, insanın kalıbı ile kıyas ve onun sureti ile de tasvir edilir. Yoksa onun kalıbı kalmamıştır ki; eseri de baki kala...

[Şu mesele kalmış oldu.Hükmen tuza dönüştükten sonra o insandan geriye kalan kalıp gerçekte, bu insanın sûreti değil, rengini aldığı tuzun sûretidir Ancak o hükmî tuz, bu insanın kalıbına kıyaslanır ve onun sûretiyle tasavvur edilir. Yoksa insanın kalıbı kalmamıştır ki eseri kalsın. /SEMERKAND Tercümesi]

***

BİR TENBİH

Tuzda kalan ve insanın sureti mikyası ile kıyas edilen kalıbın zevali mümkündür; hatta vâkidir. Amma, üzerinde durduğumuz mânâ öyle değildir.

– "En üstün vasıf, Sübhan Allah'ındır." (16/60)

O Sübhan Zat, bir şeyle ittihad etmeyeceği gibi, herhangi bir şey de onunla ittihad edemez. Ne eşya ile ittisal eder (birleşir); ne de eşyadan ayrılır. Eşya dahi, ne onunla ittisal eder; ne de ondan ayrılır.

Noksan sıfatlardan münezzehtir o zat ki: Kâinatta meydana gelen hadiselerin oluşması ile; zatında, sıfatlarında ve isimlerinde bir değişme olmaz.

O Yüce Zat, şu anda dahi yine öyle tenzih ve takdis sarafeti üzerinedir.

O Yüce Sübhan Zat, âleme yakındır; âlemle beraberdir. Amma, keyfiyeti bilinmeyen bir yakınlık ve beraberlik ile... Bir cismin, diğer cisimle olan beraberliği gibi değildir. Bir cismin arazlara olan yakınlığı gibi de değildir.

Hulâsa..

İmkân sıfatları ve hüdus damgaları tamamen O'nun mukaddes zatından atılmıştır.

Evliyanın urucu, Sübhan Hakkın yakınlığında; kula bir yakınlık getirmez. Asfiyanın (Ehl-i ilim, muhakkik, büyük veli zatların) vusulü ise, Sübhan Allah ile ittisali sağlamaz.

Fenâ ve bekâ irfan sahipleri için, hallerdir; amma akılla anlamaya çalışanlar, ondan bir şey çıkaramazlar.

Aynen ve eser olarak, zevalin manası vardır; amma ancak onu, kendisinin nasibi olan anlayabilir.

Nitekim, bu mânânın tahkiki, ileride gelecektir.

Bu taifenin kelâmını hüsn-ü zanla dinle, kabul eyle. Amma ondan zahiri medlulünü ve zahiri tatbikini çıkarıp anlamaya bakma. Böyle bir şey ettiğin takdirde, çok kere, yanılır galata düşersin. Hem de, kötü bir şekilde. Hem doğru yoldan saparsın; hem de başkalarını saptırırsın.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

***

Burada şöyle bir soru sorabilirsin:

– İnsanın aynen ve eser olarak zevaline cevaz veriyorsun. Lâkin, Kur'an-ı Mecid'de, Resulullah (ﷺ) Efendimizin şanında gelen şu mânâya ne dersin:

– "De ki: Ancak, ben de sizin gibi bir beşerim; ne var ki bana vahiy gelir." (41/6)

Resulullah (ﷺ) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur:

– "Ancak, ben de sizin gibi bir beşerim. Beşer nasıl öfkelenirse, ben de öfkelenirim."

Bu mânâlar da, insaniyetten kalan bakiye eseridir.

Üstte sorulan soruya cevap olarak derim ki:

– İş, öyle değildir. Bundan, eser bekâsına bir delâlet de yoktur. Ancak şu var ki, fenâdan ve bekâdan sonra; insan-ı kâmilin âleme, halkı Sübhan Hakka davet için gönderilmesi murad edilince kendisinde, zail olan beşerî sıfatlar ve hususiyetler bir araya gelir.. Amma, onların sivri yanları kırılarak. Tâ ki, onunla âlem arasında; zeval bulduktan sonra, yeniden münasebet husule gele...

Bundaki bir başka hikmet ise, yani beşeri sıfatların döndürülmesinde ve zeval bulduktan sonra gelip katılmalarındaki hikmet şudur: Mükellefleri iptilâ ve davet edilenleri deneme.. Şunun için ki: Habis olan temizden ayırt edilsin; yalancı dahi doğrudan ayrılsın. O sıfatların dönmesi ile hal örtülüp iş kapandıktan sonra da gaybe iman elde edilsin.

Bu mânâda Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

– "Şayet o peygamberleri melek yapsaydık; yine de erkek suretinde yapardık. Elbette onları yine düşmekte olduktan şüpheye düşürürdük." (6/9)

***

Biri şöyle derse:

– Aynen ve eser olarak insan-ı kâmilin, zeval bulmasının manası nedir? Halbuki, onun zahiri beşerî sıfat üzerine daimidir. Yer ve içer. Uyur ve istirahat eder. Allahu Teâlâ dahi, enbiya hakkında şöyle buyurdu:

– "Biz, onları öyle bir ceset yaratmadık ki; yemek yemeyeler.." (21/8)

Bu mânâda şöyle derim:

– Fenâ ve bekâ, bâtın sıfatlarındandır. Asâleten bunların zâhir ile bir taalluku yoktur. Zira, zâhir kendi ahkâmı üzerine devam eder; bâtın ise.. ayrılır kapanır.

***

Şöyle bir soru sorulabilir:

– Batın letaifi, mütaddiddir (birçoktur). Onların hepsi mi fenâ ve bekâ ile tahakkuk eder; yoksa bazısı mı?. Eğer bazısı ise.. hangisidir?.

Bunun için derim ki:

– Fenâ ve bekâ ile tahakkuk eden, ancak nefis latifesidir. Bu dahi gerçekte insanın hakikati olup ona:

– Ene.. (Ben..) sözü ile işaret edilir ki bu, önce kötülükle emreden, sonra itminana varan nefistir.

Yahut o: Önceleri Rahman'ın düşmanlığına kıyam eder; sonra O'ndan razı olur. Sonunda kendisinden de razı olunur.

O, şerliler şerlisi; hayırlılar hayırlısıdır. İblis onun şerrini artırır; tesbih ve takdis ehli, onun için hayır üzerine hayır artırır.

***

BİR TENBİH

Fenânın ve zevalin mânâsı, vücuda bağlı fenâ ve vücuda bağlı zeval değildir.

Bekabillahın mânâsı dahi mümkinden imkânın gitmesi, ikinci olarak ona vücub husulü değildir. Zira, böyle bir şey aklen de muhaldir. Böyle bir şeye kail olmak dahi küfürdür. Belki de, o imkâniyetin bekâsı ile hal' ve lübs (giymek çıkarmak, yani: Değişik görüntüler) gibidir. Kevn ü fesat (oluşum ve bozuşum) yolu ile anasırda (unsurlarda) akıl erbabının isbat ettiği hal' ve lübs gibidir. Ancak onlar, her iki halde de, çeşitli suretlerin tebeddülü ile beraber onların heyulasını (aslını, ana maddesini) sabit tutarlar. Bize gelince, ne heyulaya kâiliz; ne de onun sübutuna. Elbette biz şu mânâyı söylüyoruz:

– Fenâ ve bekâ, şanı yüce Kadir Muhtar Zat'tan gelen idam ve icaddır (yok etme ve var kılmadır).

Bir haberde şu mânâ geldi:

– "İki defa doğmayan, semaların melekutuna giremez.."

Burada, ikinci doğumla, ikinci icada işaret edilmiş gibidir. Ancak:

– Bekabillah..

Dedikleri, mecaz ve teşbih yollu düşük sıfatların zail olması ve güzel huyların da husulüdür.

Bir bakıma bu mânâ, Yüce Mukaddes Vücub mertebelerine benzer. Halbuki birçok yerlerde tahkikini yaptım: Mümkinin zatı adem (yokluk) olup, neyse odur. Zevalinin mânâsı da yoktur. Çünkü mümkin, bütün hallerde mümkindir. Fenâ ve bekâ hali, ademlerindeki gibidir.

Yüce Vacib Zat'a gelince.. Kesintisiz devamlı olarak vacibdir. Onun mukaddes zatına bir şey katılmaz.. Ondan ayrılan bir iş de yoktur. Şu (Farsça) şiiri söyleyen güzel söylemiş:

Her iki âlemde yüz karalığı mümkinden;
Allah'tır en iyi bilen, gitmez hiç kendinden..

Şu mânâ dahi sana gizli kalmaya ki:

Mümkinde imkân bekâsı, sübut mertebelerinden bir mertebede onun sübutundan ibaret değildir. Zira, böyle bir şey tam manası ile fenâ haline münafidir (zıttır).

Bu tam fenâ ile fenâ bulan; emânetleri sahibine verdikten, kendisinde akseden gölgeleri de aslına gönderdikten –ki onlar, faziletli vasıflar, kâmil sıfatlardan olup, vücud ve onun tam tevabiidir (tâbileridir)– sonra, ademiyette kâmil olan sırf ademe katılır. Kendisinde ne herhangi bir şeye nisbet ve izafet (bağ)bulunur; ne de nâmı nişanı kalır. Zira, ademde izafet; umumi mânâda olsa dahi, sübuttan haber verir.