MEVZUU:
a) Bu âlemin sonradan yaratıldığının beyanı.
b) Akl-ı faale tapanları red.
NOT:
İmam-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Mevlâna Hamid Ahmedi'ye yazmıştır.
***
Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Seyyidü'l-mürselin Resulullah Efendimize.
***
Yüce Allah, zatı ile mevcuttur. Onun vücudu dahi, kendisi iledir.
Yüce Allah, şu anda önce olduğu gibidir. Sonsuzlara kadar da, böyle olacaktır.
Onun mukaddes zatına, ne geçmişte bir yokluk olmuştur; ne de gelecekte bir yokluk gelecektir.
Burada:
– Vücub-u vücud tabiri, o mukaddes zatın en küçük hizmetçileri arasındadır.
– Selb-i adem tabiri ise, o harem-i muhteremin en düşük temizlikçisidir.
Yüce Hakkın mâsivasına gelince bunların hepsi de:
– Âlem tabiri ile anlatılır.
Bunlar da anâsır, eflâk, ukul, nüfus, besâit ve mürekkebattır. Bütün bunlar, yüce Hakkın vücud vermesi ile mevcud olmuş; ademden vücuda gelmiştir.
Zata ve zamana bağlı kıdemlerin ikisi de, yalnız yüce Hakkın mukaddes zatı için mevcuttur. Zatî ve zamanî hüdus ise, yüce Hakkın mâsivasına göredir.
Sübhan Hak, yeri iki günde yarattı. Yerin yaratılmasından sonra, semâları ve yıldızları da ademden vücuda iki günde çıkardı. Şu ayet-i kerimeler bu mânâyı anlattı:
– "... Yeri iki günde yaratana ..?" (41/9)
– "Ve yedi semâ olmak üzere iki günde yarattı..." (41/12)
Sefihtir, hatta Kur'an'ın kesin hükümlerini inkâr etmektir; şu kimse ki, yüce Hakkın mâsivası olan eflâk ve ondakilerin kıdemine dâir söz eder. Kezâ basit, anâsır, ukul ve nüfus için de aynı sözü eder. Zira, bütün din ehli olanlar, icmâ ile şu iş üzerinde karara vardılar ki:
– Yüce Hakkın masivası sonradan yaratılan hadistir.
İttifakla hükmettiler ki:
– Mâsiva, geçmişinde bulunan yokluktan sonra var olmuştur.
Nitekim, üstte anlatılan mânâyı, Haccetü'l-islâm, İmam-ı Gazali, EL-MÜNKIZÜ MİNE'D DALAL adlı eserinde sarahaten anlatmıştır. Âlemin bazı parçalarının kadim olduğuna kâil olanları da tekfir etmiştir.
Zira, mümkinattan bir şeyin kıdemine hükmetmek; dinden çıkıp felsefeciler arasına girmektir.
Yüce Hakkın mâsivası, geçmişte yokluk olduğu gibi; geleceğine de yokluk katılacaktır.
Yıldızlar dağılacak, yerler ve dağlar parçalanacak, böylece yokluğa katılacaktır.
Nitekim, üstte anlatılan mânâyı Kur'an'ın kâfi hükümleri anlatmıştır. İslâm fırkalarının dahi, tamamı bu iş üzerinde kesin hükme varmışlardır.
Allahu Teâlâ, Kelâm-ı Mecid'inde şöyle buyurdu:
– "Artık sûra birinci üfürülüşle üfürüldüğü zaman; yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbiri ile bir defa çarpışıp parçalanır. İşte o zaman olan olmuş ve gök yarılmış, o gün zaafa düşmüştür." (69/13-16)
– "Güneş dürüldüğü zaman; yıldızlar düştüğü zaman; dağlar yürütüldüğü zaman..." (81/1)
– "Gök yarıldığı zaman; yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman..." (82/1-2)
– "Semâ yarıldığı zaman..." (84/1)
– "O'nun vechinden başka her şey helak olucudur. Hüküm O'nundur; O'na döneceksiniz." (28/88)
Kur'an'da bunların benzeri mânâda ayet-i kerimeler pek çoktur.
Câhil, anlatılanların fenâ bulacağını inkâr etmektedir. Bunun sebebi de cehâletidir.
Feslefecilerin süslü sözlerine kanarak, Kur'an'ın kesin beyanlarını da reddetmektedir.
Hulâsa, mümkinata, sonradan gelecek yokluğun isbatı; onların geçmişinde bulunan yokluğun isbatı gibidir. Bütün bunlar, dinin zaruri olarak, kabul edilmesi gereken işlerindendir. Buna iman etmek lâzımdır.
Ulemadan bazılarının dediği:
– Yedi şey var ki, bunlara fenâ gelmez; onlar bakidir: Arş, Kürsi, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, ruh... cümlesine gelince; burada mânâ şu demek değildir:
– Bu eşya fenâ kabul etmez. Onlarda zevâl kabiliyeti yoktur.
Hâşa ki, böyle bir mânâ ola... Elbette mânâ şudur:
– Şânı yüce Kadir Muhtar Zat, dilediğine vücud verdikten sonra onu yok edip sonra bâki kalır. Bunun da, hikmetleri ve maslahatları vardır. Zira:
– "Allah dilediğini yapar ve istediği hükmü verir..." (3/40 ve 5/1) manalarına gelen ayet-i kerimeler sarihtir.
Bu beyandan da anlaşılmış oldu ki:
Bütün parçaları ile âlem, Vacib Teâlâ'ya dayanmakta; vücudda ve bekâda ona muhtaçtır.
Çünkü bekâ, ikinci ve üçüncü zamanda, vücudun devamından ibarettir; taa, Allahu Teâlâ'nın dilediği yere kadar. Bunda vücud üzerine zâid bir şey yoktur.
Bekâ ile müsemma olan vücudun kendisi olmaktadır. Onun istimrarı (sürekliliği) ise, yüce Hakkın iradesine bırakılmıştır.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; akl-ı faal ne oluyor ki, eşyayı tedbir eyleye ve hadiseler dahi ona istinad ettirile... Kaldı ki, onun kendi varlığında ve sübutunda dahi, bin kelâm vardır. Zira, onun tahakkuku ve husûlü, süslü felsefi mukaddimelere bina edilmiştir. Bütün İslâm fırkalarının usullerine göre; onların hiçbiri de tam değildir.
Asıl ahmak odur ki, eşyanın tasarrufunu, şanı yüce Kadir Muhtar Zat'tan alıp onu bu gibi mevhum işe istinad ettirir. O kadar ki, felsefi yontmalara dayandırılmaktan eşyaya bin türlü ar gelir. Hatta eşya, safsata yontmasına dayandırılıp Kadir Muhtar Zat'a bağlanmak saadetinden mahrum olmaktansa, yok olup gitmesine râzı olur.
Bir ayet-i kerime meâli:
– "... Ağızlarından çıkan söz ne büyük!.. Onlar, ancak yalan söylerler." (18/5)