MEVZUU:
Mümkinatın yaratılmasının ve vücudunun, vehim mertebesinde olduğunun beyanı.
NOT:
İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hâce Salâhaddin Ahrari'ye yazmıştır.
***
Var olan Allah idi; onunla bir şey yok idi.
Vakta ki, saklı kemalâtının zuhura gelmesini murad etti; isimlerinden her birine, bir mazhar (zuhur yeri) talep etti. Tâ ki, o mazhara, kemalâtını tecelli ettire. Onun vücud (varlık) mazhariyetini ve tevabiini (tâbilerini) ise, ademden (yoktan, yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü bir şeyin mazharı, onun mübayini (zıddı) ve mukabilidir. Vücudun mukabili ve mübayini ise, yalnız ademdir.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) âleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim (Gerçekte var olmayan, fakat var olduğu sanılan, varmış gibi tasarlanan düşünce ve zan) mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Eşyayı dahi, dilediği zaman yarattı; ebedi muameleyi dahi ona bağlı kıldı.
Şunun bilinmesi yerinde olur ki, ademe münafi (yokluğa zıt) olan hariçten his ve vehim mertebesinde ona arız olan sübut (sabitlik, varlığı kesinleşme, oluş) değildir. Zira, bununla aralarında bir münafat (zıtlık) yoktur.
Alemin sübutu ise, his ve vehim mertebesinde olup, hariç mertebede değildir ki, kendisine münafi bir durum ala...
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, câiz olur ki, his ve vehim mertebesinde ademe bir sübut arız ola ve orada kendisine yüce Allah'ın yaratması ile bir sağlamlık ve kuvvet hasıl ola... Böylelikle de bu mertebede hayy, âlim, kadir, mürid, basir, semi ve mütekellim (canlı, bilici, güçlü, dileyen, gören, duyan ve konuşan) ola... Amma in'ikâs ve zılliyet (yansıma ve gölge) yolu ile... Amma, harici mertebede onun için ne nam buluna; ne de nişan. Hariçte dahi, yüce Vacib Zat'ın, zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya.
Mümkündür ki; bu mânâ sebebi ile şöyle denmiş ola:
– Şu anda dahi, önce olduğu gibidir.
Bu anlatılanın misali, nokta-i cevvale (dönen nokta) gibidir. Zira, orada mevcut olan yalnız noktadır. Hariçte daire yoktur (hızla dönen nokta daire şeklinde görünür); ne namı vardır, ne de nişanı... Bununla beraber, his ve vehim mertebesinde ona bir sübut arız olup o mertebede kendisine zılliyet yolu ile bir aydınlık ve ışık hasıl olmuştur.
Bu tahkikten ötürüdür ki, geniş mukaddimelere ihtiyaç kalmamıştır. Ki onları, Şeyh Muhyiddin b.Arabi ve onun taraftarları, âlemin tekvininde (yaratılışını) ilmi ve harici tenezzülat ve taayyünat-ı ilmiye ve hariciye beyanından olarak anlatmışlardır. Hakikatları ve ayan-ı sabiteyi Vacib Teâlâ'nın ilminde isbat edip onun akislerini dahi vücudun zahiri olan hariçte isbat etmişlerdir. Onun eserlerine dahi:
– Hariciyet... (dışa bağlı şeyler...) ismini vermişlerdir.
Nitekim bu mânâ, onların ıstılahına muttali olup da, sözlerine insafla bakana gizli değildir.
Bu tahkikten malum oldu ki:
Hariçte yüce Hak'tan başka mevcut değildir. Ne ayan, ne de ayanın eserleri. Belki de, bunların sübutunun his ve vehim mertebesinde sübut bulmasında asla bir mahzur yoktur. Zira o, vehmin yaratması ile mevhum olmamıştır ki, vehmin kalkması ile kalksın. Belki de şânı büyük Allah'ın yaratması ile vehim mertebesinde sübut bulmuştur. Bu mertebede onun sağlamlığı, muhkemliği vardır. Bu mânâda, bir ayet-i kerime meali şöyledir:
– "Bu, Allah'ın san'atıdır ki; her şeyi sapasağlam yapmıştır. Şüphesiz o, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır." (27/88)
Bu beyanda da açığa çıktı ki, mümkinatın hakikatleri, ademlerden ibaret olup onlara Vacib ilmi makamında temeyyüz ve taayyün (belirme ve ortaya çıkma) arız olmuştur. Böylelikle de, his ve vehim mertebesinde ikinci kere yüce Allah'ın san'atı ile sabit olmuştur.
Onlardan bazıları, şânı yüce Allah'ın isimlerine aynalar durumunu almışlardır. Böylece, bu mertebede, zılliyet ve in'ikâs (yansıma) yolu ile hayy, âlim, kadir, mürid, semi', basir ve mütekellim (canlı, bilici, güçlü, dileyen, işiten, gören ve konuşan) olmuştur.
Şeyh Muhyiddin b. Arabi'nin ve ona tâbi olanların tahkiki şudur:
– Mümkinatın hakikatleri, ilmi; ilâhi isimlerin suretleri olup vücudi tenezzülat-ı hamsenin biridir.
Umumi olarak, bu Fakir'in anlayışına göre, mümkinatın hakikatleri ise şöyledir: Ademler... Halbuki, Şeyh katında tenezzül eden vücudlardır.
Hazret-i Şeyh, kesret görüntüsünü, hariçte sabit gördü. Dedi ki:
– Tekessür eden (çoğalan) ilmi suretler, mümkinatın hakikatleridir;
Sonra bunları:
– Ayan-ı sabite olarak tabir etmiştir. Sonra şöyle dedi:
– Bunlar, yüce vücud zahirinin aynasında in'ikâs etmiştir. Ondan başkada, hariçte mevcut yoktur. Böylelikle onlara, hariçte bir görünme arız olmuş; hariçte mevcutmuş gibi görünmüştür. Halbuki, gerçek mânâ ile, hariçte yüce Zat'tan başkası yoktur.
Sonra şöyle demiştir:
– Bu ilmi suretlerden her birine, vakitlerden bir vakitte; o suretlere ayna gibi olan zahir vücudla keyfiyeti meçhul olan bir nisbet vardır, iş bu nisbet, o suretlerin hariçte görünür olmalarına sebep olmaktadır. Bu nisbet ise, hiç kimseye malum değildir. Hatta enbiya bile, bu sırra muttali olmamışlardır.
O keyfiyeti meçhul nisbetin husulünden sonra, o suretlerin hariçte izharı için:
– Eşyanın halkı ve icadı (yani eşyanın yaratılıp vücud buldurulması) demiştir.
Fakir'in bulmuş olduğu daha önce anlatılan tahkike gelince... Şöyledir:
– Eşya, hariçte nasıl kendisinin vücudu olmayan bir şey ise, hariçte onun görünmesi dahi, kendi renksizliği iledir. Hariçte, başkasının vücudu, görünmesi ve bir işi yoktur. Eğer onun için bir görüntü sabit olur ise, o vehim mertebesindedir. Eğer onun bir sübutu var ise, o dahi, yüce Allah'ın vehim mertebesindeki san'atı iledir.
Hulâsa, onun sübutu ve görüntüsü, tek mertebede olmaktadır. Sübutu bir yerde, görüntüsü dahi, ayrı bir yerde değildir. Misal olarak, nokta-i cevvaleden meydana gelen daireyi verebiliriz. Onun sübutu hariçte olmayıp vehim mertebesinde olduğu gibi, görüntüsü dahi o mertebededir. Onun hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola...
Bu babda netice şu ki:
Çoğu kez vehmi görüntü, harici görüntü sanılır. Nasıl ki, bakan bir kimse, misal alemindeki misali suretleri; ayık halde batın hissi ile görür ve hayal eder ki onları, zahir hasebi ile görmüştür.
Bu gibi, şüpheli durumlar çok olur. Salik mertebelerden bir mertebe bulur ki bu, başkalarına da benzer. Dolayısı ile, onun için vereceği hükmü, bunun için verir.
Üzerinde durduğumuz mânâ da, anlatılandan farklı değildir. Şöyle ki:
O mevhum daire, hayalde resmedilir. O resmedildiği mertebede de görülür. Amma hayal gözü ile... Fakat, hariçte baş gözü ile görüldüğü tahayyül edilir. Ne var ki, durum öyle değildir. Nokta-i cevvalenin mahalli olan hariçte onun ne namı vardır; ne de nişanı. Evet, böyle bir durumu yoktur ki, orada görüle...
Aynaya akseden bir şahsın sureti dahi, bu minval üzeredir. Zira onun hariçte bir sübutu yoktur. Hatta bir görüntüsü de yoktur. Elbette onun sübutu ve görüntüsü, her ikisi birden hayaldedir.
En iyi bilen Sübhan Allah'tır.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh Muhyiddin b.Arabi'nin zannına gelince, ki o, harici sanıp eşya için orada sebat ve görüntü isbat eylemiştir. Yani in'ikâs yollu... Ne var ki o, hariçte değildir. Elbette vehim mertebesindedir. Şanı yüce Allah'ın san'atı ile ona sebat ve takarrür (sabitlik ve kararlılık) hâsıl olmuştur. Böylelikle tevehhüm edilmiştir ki, O hariçtir. Halbuki hariç olan bunun ötesinde olup, bizim şühudumuzdan ve hissimizden çok uzaklardadır. O ki, müşahedemize, hissimize, aklımıza ve hayalimize gelir; hepsi de vehim dairesine dahildir. Harici mevcud olan, fehimlerimizin ötesinin de ötesindedir. Orada aynalık yeri yoktur. O Hazret-i Zat'ta hangi suret in'ikâs edebilir!.. Görüntüler ve suretler, tamamen vehim ve his dairesine dahil olan zılâl (gölge) mertebelerindendir.
Duâ makamında bir ayet-i kerime meâli:
– "Rabbimiz, bize katından rahmet hibe eyle. İşimizde bizim için başarı hazırla..." (18/10)