MEVZUU:

Mevhum olan âlemin incelikleri ile âlemin yaratıcısı olan hakiki mevcud arasındaki incelikleri ayırd etmek.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzâde Hâce Ubeydullah cenaplarına yazmıştır.

***

Bir ayet-i kerime meali:

– "Vasıfların en yücesi Allah'ındır..." (16/60)

Vehimde, kendisinden daire neş'et eden nokta-i cevvale; hariçte mevcud olduğu gibi, vehimde dahi mevcuttur. Lâkin, orada dairenin zuhur nikabı olmadan vücudu vardır; burada ise bu, nikapladır. Onun hariçte mevcud oluşu, şu manaya değildir:

– Her iki mertebede dahi, aynı şekilde mevcuttur.

Kella, böyle bir mânâ yoktur. Elbette şöyledir:

– Hariçte ve vehimde onun tek vücudu vardır. Orada daire, nikabı olmadan vardır; burada ise, anlatılan nikab iledir.

Vehimde zuhuru olan bu mevhum dairenin vücudu yoktur. Ancak, hissin galatından (yanılmasından) meydana gelmiştir. Şayet o mertebede mevcud kılınır da; kendisine sebat, istikrar ve vücud ile zuhur verilir ise, hissin galatından elbette çıkar. O zaman işin aslı cümlesinden olur; kendisi üzerine dahi doğru hükümler terettüb eder.

Bu daire için vehimde bir hakikat ve bir suret vardır. Onun hakikati kendisi ile kaim olduğu nokta-i cevvaledir; onun sureti ise, dairenin kendisi olup orada kendisine sübut ve istikrar arız olmuştur. Bu suret, kendisinde temayüz eden hükümlerin sübutu için o hakikatin aynı değilse de; lâkin o, hakikattan uzak ve ondan ayrılmış değildir. Zira bu zuhurla tahayyül edilen, o hakikattir.

Bir şiir:

Ben gayrımla kanarım onu andığım zaman;
Zeynep zikri ile Leylâ'dan olurum heman...

Hazret-i Şeyh Muhyiddin b. Arabi -Allah sırrının kudsiyetini artırsın- bu makamda demiştir ki:

– Şayet istersen şöyle diyebilirsin:

– O, Hak'tır...

Şöyle de diyebilirsin:

– O, halktır.

İstersen şöyle dersin:

– O, bir cihetten Hak, bir cihetten de halk...

İstersen, hayrete dalıp ikisi arasında bir ayrım yapmazsın.

Lâkin, şunun bilinmesi yerinde olur ki,

Bu ayırd etme işi, suret ve hakikat arasındadır; şayet vehimde bulunur ise, ne zaman ki, yüce Allah'ın vücud vermesi ile bu mertebede mevcud oldu, onun için burada sebat ve takarrür husule geldi, o zaman elbette işin aslı cümlesine girer. Ayrıca kendisine işin aslına uygun biçimde bir ayırd etme meydana çıkar. Zılliyet yolu ile de, hariçte mevcud olur. Zira, suret vücudu, hakikat vücudunun zıllı olduğu gibi; bir oluşun ve vücudun husulünden sonra da, zuhur mertebesi, hariç zıllı olur.

Ne zaman ki, hakikatle suret arasındaki ayırd etme işi, işin aslına göre hatta harici mânâda olur; o zaman, birini diğerine hamletmek mümteni olur. Biri de, diğerinin aynı olmaz. Bir kimse ki, ikisinin ayniyetine kâil olur; vehmi ayırd etmeden başkasını anlamamış ve onun katında ilmi imtiyazdan başkası sabit olmamıştır.

Sübhanellah...

Vehim mertebesi, o mertebede vaki olan Sübhan Hakkın vücud vermesi ile hariç ve işin aslı olmuştur. Böylelikle de, ilim ötesi ve hariç bilinen iki şey olmuştur.

Bu mertebede hariç olunca; orada vehim mertebesi de ayırd edilmiştir.

Bu durumda, nokta hariçte mevcuddur; ondan neş'et edene de:

– Mevhum ismi verilmiştir.

Asıl şaşılacak şu ki:

O suret ki; hakikatten neş'et etmektedir ve her ne ki onda hasıl olur; o hakikattan olup asla onun için bir ayrılık yoktur. Ne var ki, ihtiyarsız olarak, hakikattan ayrılmış ve tevehhümden tahakkuk safhasına çıkmıştır. Böylelikle de, vehmi temyiz, harici olmuştur. Burada, şu ayet-i kerimenin mânası mülâhaza edilmelidir:

– "Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın san'atıdır." (27/88)

Şu mânâdan ötürü ki, hiçbir şey olmama hükmünde olanı; kudret-i kâmilesi ile bilen, gören, güçlü, dileyen (âlim, basir, kadir, mürid) bir şey haline getirmiştir.

Büyüklerden biri şöyle dedi:

Madem ki odur el ayak, göz kulak;
Hayret; kulun gözü tabirine bak...

Halbuki, burada gözü oraya rapta mecal yoktur. Göz raptı ancak o mahalde sabit olur ki, gayrı olan bir durum, vakıa olarak görülür. Burada ise, Sübhan Hakkın kudreti, gayrivâki olanı, vâki eylemiştir. Yalancı hükümleri dahi, bu mertebede sadık (doğru) kılmıştır.

Şeyh Muhyiddin b. Arabi, ikisi arasında bir ayırd etme manasına kâil değildir. Halbuki, kulla Rabbi arasında elli bin senelik mesafe vardır. Şu ayet-i kerime bu mânaya işaret eder:

– "Melekler ve ruh, oraya bir günde yükselir ki; onun mesafesi elli bin yıldır..." (70/4)

Şeyh, Muhyiddin b. Arabi (k.s) bu yolun uzunluğunu bizzat itiraf etmektedir. Bunun için, üstte anlatıldığı gibi, hayrete kâil oldu.

Aklı kıt olan, yol uzunluğundan sanmaya ki, Sübhan Hak uzaktır. Zira, Sübhan Hak yakındır. O kadar ki, kulun kendisine olan yakınlığından daha da yakındır. Elbette bu uzaklık, mârifet ve idrak yönü iledir; mekân ve mesafe itibarı ile değildir. Halbuki, dairenin sonunda olan nokta; dairenin mebdeine (başlangıcına), diğer noktalardan daha yakındır. Lâkin, arkasını mebdee (başlama noktasına) çevirdiği, yüzünü dahi öbür yana verdiğinden, başlama noktasına olan yakınlığına rağmen, uzak olmuştur. Yakınlık bütün noktaları aşmaya bağlı kılınmıştır.

Bir şiir:

Ey oku ve yayları uçuran;
Av yakın, sen uzağa atılan...
Her ki uzağa atar, uzaktır;
Böyle bir avdan da uzak kalan...

Evet..

Bir kimse ki, uzaklık ölçüsünü bilmez; o kimse, yakınlığın kadrini bilemez.

Yüce Allah'ın san'atı ne ise.. o hayırdır.

Hüda'ya ittiba edenlere selâm.