MEVZUU:

Hazret-i Şeyhimize (İmam-ı Rabbanî Hz.ne) mahsus velayet sırları.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Salih Külâbi'ye yazmıştır.

***

Bu Fakir'in velayeti, her ne kadar Velâyet-i Muhammediye ve Velâyet-i Museviye terbiyesi ile olmakta, -o velayetlerin sahiplerine salât ve selâm olsun- onların uyumuyla mahbubiyet ve muhibbiyet (çok sevilme ve çok sevme) nisbetinden mürekkeb -çünkü mahbubların (çok sevilenlerin) reisi Allah'ın Resulü Muhammed (ﷺ) olup, muhiblerin (çok sevenlerin) reisi dahi Musa Kelimullah (as) olmuştur- ise de; lâkin onda bir başka iş vardır. Ona, kendine mahsus bir muamele sağlanmıştır.

Bu velayetin aslı, her ne kadar Velâyet-i Muhammediye olan peygamberinin velayeti ise de, o velayet dahi, asaleten sırf mahbubiyetten neş'et etmiştir; lâkin bu velayete, Velâyet-i Museviye dahi inzimam ettiğinden (eklendiğinden), o dahi, asaleten sırf muhibbiyetten neş'et etmiştir; dolayısı ile onun boyasına da girip kendisine bir başka durum arız olmuştur. Hatta onun için şöyle demek de mümkündür:

– O, bir başka hakikat olmuştur; bir başka semere vermiştir; bir başka netice vermiştir.

Şu şiiri söyleyen ne güzel söylemiştir:

Sâki, bir afyon atmış ki bu şaraba;
Ne baş bıraktı, ne de kavuk ahbaba...

Dua makamında bir ayet-i kerime meâli:

"Rabbimiz, bize katından rahmet ver; bizim için işimizde muvaffakiyet hazırla..." (18/10)

***

BİR FASL-I HAYR

Bu velayete bağlı muameleden bir nebze izhar edecek olsam; boğaz kesilir ve gırtlak koparılır.

Ebu Hüreyre ki, Resulullah (ﷺ) Efendimizden aldığı bazı ilimlerden ötürü:

– Boğazın kesilmesi... manasından bahsettikten sonra, başkası hakkında ne denir? Allah ondan razı olsun.

Sübhan Allah, anlaşılması zor, derin ve çetin sırları, zatı ile hasın hası kulları arasında saklı kıldı. Yabancıları, onların etrafında gezmeye dahi bırakmadı.

Hatemü'r-rüsül Resulullah (ﷺ) Efendimiz, alemlere rahmetti. Bu saklı sırları, marifetinin kemalinden ve ilminin çokluğundan Ebu Hüreyre (ra) ve başkasına söyledi. Onların, hayrı şerden ayırma kabiliyetlerini bildiği için, bu saklı incileri onlara vermeyi tercih etti.

Ben müflis kalil-ül bidaa (sermayesi az) kula gelince, bu sırları anlatmaktan korkuyorum. Hatta hatırlatmaktan da... Bu su-i halim ve istidadsızlığımla o yüce matlublara karşı bir münasebet bulamıyorum. Lâkin durumu anlıyorum ve şu manayı itiraf ediyorum:

Olmaz bir işte zorluk, olunca keremlilerle...

Evet, Allah için durum budur. Bu kerem dahi, Sübhan Zatına lâyıktır.

Sübhan Hakkın keremi, bize yalnız bugün için gelmemiştir. Bu kerem, yerden bir avuç toprak alıp da bizi ondan yarattığı günden başlar (hatta daha da evvel).

Bu yarattığını, zatına halife kıldı. Zatından vekâleten eşyanın kıyamını onunla sağladı. Arada bir vasıta kılmadan, bütün eşyanın ilmini ona öğretti. Kendisinin mükerrem kulları olan melekleri dahi, onun talebeleri eyledi. Üstün şânlarına rağmen, meleklere emretti ki, ona secde edeler.

– Muallim-i melekût (meleklerin öğretmeni) diye nam salan İblis'i de tard etti. İbadette ve taatta onun büyük bir şânı vardı. Halife kıldığına secde etmekten imtina ettiği, tâzim ve saygıda bulunmadığı için onu mel'un, melum, mat'un (kovulmuş, azarlanmış, belâya düşmüş) eyledi.

Bu toprağa bir kuvvet ve himmet verdi ki, semâların, yerin ve dağların taşımaktan çekindiği, ondan korktuğu emâneti yüklene... Sonra ona, keyfiyetten münezzeh, misalden yüce olan yerin ve semâların yaratıcısını görme kuvveti ve kabiliyeti verdi. Halbuki kendisi, keyfiyet ve misal durumundadır. Bununla beraber, dağ bütün salâbetine (pekliğine, dayanıklılığına) rağmen, o Sübhandan gelen bir tecelli ile parça parça toz haline geldi.

O yüce Allah kadim ihsan sahibidir. Merhametliler merhametlisidir. Bizim gibi acizleri de, sabikun zümrenin (Asıl îtibâriyle peygamberler aleyhimüsselâm, onlara tâbi olmak bakımından Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn, peygamberlere vâris olmak bakımından müctehidler, müfessirler (tefsir âlimleri), muhaddisler 'hadîs âlimleri' ve tasavvuf büyükleri) derecelerine yükseltmeye de kadirdir. Kezâ, onların eriştiği devlete ortak kılmaya da... Yani onların bir uydusu olarak...

Bir şiir:

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının...

***

BİR TENBİH

Bilesin ki,

Hazret-i Sübhan Hak, daima tenzih ve takdis üzere olup hüdus (sonradan var olma) sıfatlarından münezzeh, noksan damgalarından da beridir. O yüce Sultan'ın Zatına tagayyür ve tebeddül (değişme ve başkalaşma) yolu yoktur. Orada ittisal ve infisal (birleşme ve ayrılma) mecali de yoktur. O makam için haliyet ve mahalliyet (durum ve yer) cevazı dahi küfürdür, ittihad ve ayniyet (birleşme ve aynılık 'kendisi veya benzeri') hükmü dahi aynen ilhaddır (dinden çıkmaktır); zındıklıktır (dinsizlik, imansızlıktır).

Şayet Sübhan Hak ile kulları arasında bir yakınlık ve vuslat hasıl olur ise, lâkin bu, bir cismin diğer cisme yakınlığı kabilinden değildir; cevherin arazla ittisali (bir şeyin aslı ile o şeye ait herhangi bir özelliğinin birleşmesi) cinsinden dahi değildir. Şayet burada bir yakınlık var ise, bu keyfiyetten münezzehtir. Eğer bir vuslat var ise, o dahi kemmiyetten ve bir yerde olmaktan (eyneden) beridir.

Bu büyüklerin, o makamdaki muamelesi, lâkeyfi alemdendir. Lâkeyfi alemin, keyfi aleme nisbetle durumu, umman denize nisbetle bir damla gibidir.

Nasıl böyle olmasın ki?.. O mümkindir; bu dahi Vacib Teala'dır. O, dar bir mekâna sığdırılmıştır; bu ise, zaman ve mekân darlığından münezzehtir.

Evet, ibare sahası, o alemde geniştir. Amma ibareden yana yüksekliğe sahip olduğundan, bu alemde dardır. Kezâ işaret edilmekten yana uzaktır.

Merhametliler merhametlisi, has kullarına lâkeyfi alemden bir nasip ve bir seyir vermiştir. Lâkeyfi muamele ile de, onları müşerref eylemiştir.

Şayet lâkeyfi alemden faraza keyfi ile tabir etmek mümkün olsa, böyle bir tabir, çocuklara; büluğa ermişlerin, şeker ve bal lezzetini cimâ lezzeti ile tabir etmelerinden daha uzak bir mana ifade eder.

Sonra, üstte anlatılan iki lezzet bir (aynı) alemdendir. Halbuki, o tabir edilenle tabir eden iki ayrı alemdendir.

Her kim, lâkeyfiyi, keyfi ile tabir etmeye kalkar da, keyfinin hükümlerini lâkeyfi üzerine yürütmeye giderse, onun için hak olur ki, taan ve tard uğrağı ola... Zaruri olaraktan da, ilhad ve zındıklıkla itham edile.

Şunun için ki: O sırlar, incedir; çetindir. Onlar da, ancak ibare ve tabir cihetinden gelmektedir; tahakkuk ve husul cihetinden değildir.

İnsanın o sırlarla tahakkuku, imanın kemalidir; amma keyfiyetle onları tabir etmek aynen küfür ve ilhaddır. Bu makamda gerekir ki:

"Allah'ı bilenin dili tutulur..."

Manasına göre amel edile...

Bir ayet-i kerime meâli:

"Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla. Çünkü sen her şeye kadirsin." (66/8)

Evel ahir Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne; daima ve her zaman.