MEVZUU:
Yakup Peygamberin (as) Yusuf Peygambere muhabbet sırrının keşfi. Bu arada, bazı acayip sırlar ve garip ilimler.
NOT:
İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Şeyh Nurhak'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
Pek değerli kardeşim Şeyh Nurhak; Yakub'un, Yusuf'a olan mahabbetinden sormuş. Resulullah Efendimize ve onlara salâtlar ve selâmlar. Hem de ihtimamla ve şevkle...
Bu mânânın inkişafı babında şevk; bir müddetten beri bu Fakir'de dahi var.
Onun şevki de, bu Fakir'in şevkine ilâve edilince; külliyetimle, o inceliğin keşfine yöneldim. Hem de ihtiyârsız olarak...
Bunun üzerine ilk nazarda zahir olan şu oldu ki, onun yaratılışı, hüsnü ve cemâli, bu dünya hayatı yaratılışı cinsinden değildir. Kezâ, dünyanın hüsnü ve cemâli cinsinden de değildir. Elbette onun cemâli, cennet ehli cemâli cinsindendir.
Şu dahi, müşahede edilmiştir ki, onun güzelliğinin, bu dünya hayatında olmasına rağmen, huri gılman güzelliği ile bir müşâbeheti (benzeyişi) vardır.
Sonra,
Bu babda, Allahu Teala'nın fazlı keremi ile feyiz yollu gelenleri, tafsilatı ile yazıp size gönderdim.
Bir ayet-i kerime meali:
– "Sübhansın Allah'ım, senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur." (62/32)
Bir şiir:
Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
Kavlini ezeli ustamın konuşmalıyım...
Burada, şöyle bir soru sorulabilir:
– Yakup Peygamberin, Yusuf peygambere ifrat derecedeki muhabbetinin mânâsı nedir? Onlara salât ve selâm olsun. Hâlbuki, Allahu Teala, onun hakkında ve ecdâd-ı kiramı hakkında şöyle buyurdu:
– "Kuvvetler ve basiretler sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'un." (38/45)
– "Çünkü biz onları katkısız, (şaibesiz), bir hasletle -ki (bu daima) yurtlarını hatırlama (ları ve onun için çalışmalarıdır) dır- halis insanlar yaptık." (38/47)
– "Çünkü onlar, katımızda; cidden seçkinlerden, hayırlılardandır." (38/47)
Onların durumu böyle olunca; nasıl olur da, yüce Hak'tan başkasına taalluk, enbiyânın şanına yakıştırılır? Hem de kuvvetler ve basiretler sahibi olaraktan... Sonra, seçkin halislere, nasıl mahlûkların muhabbeti, yerinde olur... Kaldı ki bunun için:
– Hakkın başkasına taalluk değildir, denemez.
Çünkü mahlûklar, ancak, yüce Hakkın hüsnüne ve cemâline bir aynadır. Nitekim sofiye bu mânâya kâil olmuştur. Vahdet şühudu içinde, kesrette müşahedesine cevaz vermişlerdir. Mümkinat suretlerinin tecelli ve zuhur yerlerinde müşahedeleri ve mükâşefeleri isbat eylemişlerdir. Yani bu dünya hayatında... Amma uhrevi rüyet hariç. Zira bu gibi keşifler ve müşahedeler, saliklere bu fani dünya hayatında zuhur eden şeylerdendir. Yani tevhidin ağır basması vaktinde. Hâlbuki ümmetin havassı (hasın hası), bundan istinkâf edip (kabul etmeyip) sakınırlar. Ümmetin havassının durumu anlatıldığı gibi olunca; bu hallerin sübutuna enbiyâ hakkında nasıl ihtimal verilir? Hem de, seçkin ve hayırlı oldukları halde... Hatta böyle bir şeyin, onlar hakkında tasavvuru dahi, aynen vebaldir.
Bunun için şu cevabı veririm:
– Bu suâlin cevabı, bir mukaddimeye (ön söze) binaen anlatılacaktır. Şöyle ki:
Ahiretin hüsnü ve cemâli, aynı şekilde, oranın nimetleri ve lezzetleri, dünyanın hüsnü ve cemâli gibi değildir. Keza, dünyanın lezzetleri ve nimetleri gibi de değildir. Zira oranın hüsnü ve cemâli, hayır içinde hayırdır. O nimetler ve lezzetler dahi, şanı yüce Mevlâ katında beğenilmiştir; makbuldür. Buranın bütün hüsnü ve cemâli ise, şerdir; noksanlıktır. Bütün bu nimetler ve lezzetler dahi, makbul değildir; makbul olmadığı gibi, iyi de görülmemektedir.
Anlatılan mânâ icabı olarak, dünya yüce Mevlâ'nın gazap yeri, âhiret ise, onun rızâ yeri olmuştur.
Şöyle sorulabilir:
– Mümkinin hüsnü ve cemâli, yüce mukaddes Hazret-i Vücup mertebesinden müstear (kendi malı olmayan, emâneten alınmış) olunca, mümkin dahi, o hüsne ve cemâle bir tecelligâh ve bir zuhur yeri olmaktan başka bir şey olmaz. Zira mümkinin kendisi için olan bir şey yoktur. Kendisinde her ne var ise, hepsi Hazret-i Vücubdan müsteardır.
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca, iki yerdeki değişiklik nereden geliyor? Biri, râzı olunan ve makbul oluyor, diğeri de makbul ve iyi olmuyor!..
Bunun için derim ki:
– Bu soruların cevabı dahi, birkaç mukaddimeye mebnidir. Şöyle ki:
BİRİNCİ MUKADDİME
Tamamı ile âlem, şanı büyük Vacib Zat'ın sıfatlarının mazharları ve isimlerinin tecelligâhlarıdır. Esma ve sıfat kemalâtının dahi, aynalarıdır.
İKİNCİ MUKADDİME
Vacib sıfatları, her ne kadar vücup dairesine dâhil ise de, lâkin onlara vücudda ve kıyamda Hazret-i Zat'a ihtiyaç sabit olunca, kendilerinde imkândan bir rayiha bulunmuştur. Zati vücup onlar için kâfi değildir. Zira onların vücubu, kendileri için değildir; Vacib Zat içindir. Onlara:
– Zatın gayrıdır, denmese dahi, gayriyet lâzımdır. Çünkü aralarında ikilik vardır.
– İkilik iki mütegayirdir (yani başka başka şeylerdir) kaziyesi, akıl erbabı katında mukarrerdir (kararlaştırılmıştır).
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen; onlar hakkında imkân ıtlakı yerinde olmaz. Zira böyle bir şey hudus vehmini verir. Zira onlar katında her mümkin hadistir (sonradan olmadır, kâdim değildir).
Kaldı ki, gayr olan bir şey için, vücub cevazı vermek dahi yerinde olmaz. Yani o makamda... Zira böyle bir şey, onların yüce mukaddes Hazret-i Zat'tan ayrıldıkları vehmini verir.
ÜÇÜNCÜ MUKADDİME
Her ne şey ki onda imkân rayihası vardır; haddizatında onda âdem mecali vardır, isterse, böyle bir âdemin husulü muhal olsun. Çünkü bunun muhal oluşu, kendi özünden değil; bir başka mahalden gelmektedir.
DÖRDÜNCÜ MUKADDİME
Vacib Teala'nın isim ve sıfatlarının; vücud canibinde hüsnü ve cemâli nasıl var ise, âdem ihtimali canibinde dahi, bir hüsnü ve cemâli vardır. İsterse, bu hüsnün sübûtu vehim ve his mertebesinde olsun, ademe (yokluğa) münasip ve komşudan emanet olsun... Zira adem haddizatında şerden ve noksandan başka nasibi olmayan bir şeydir. Vücud ise, bütünüyle hayır ve kemal, tamamı ile hüsn ve cemâldir.
Şunun bilinmesi yerinde olur ki, ademde hissedilen hüsn; hanzale gibidir. Üstü şekerle kaplanmış olup tatlı olduğu vehmini verir.
BEŞİNCİ MUKADDİME
Yüce Allah'ın keremi sayesinde, keşfi nazarla açığa çıktı ki, mümkinin adem canibinde, kendisi için bu dünya hayatında kemal-i iktidarla terbiye hasıl olmuştur. Sun'u kâmil ile (mükemmel san'atla), his ve vehim mertebesinde onun için sebat ve istikrar sabit olmuştur. Adem ihtimali canibinde bulunan sıfatların hüsnüne ve cemâline mazhar kılınmıştır.
Şu dahi vuzuha kavuştu ki, ahiret hayatında, mümkinin vücud canibi ağır gelecek ve onların vücudu canibinde bulunan hüsne ve güzelliğe de mazhar kılınacak.
Üstte anlatılan beş mukaddimeyi bildikten sonra; bu dünya hayatının hüsnü ve cemâli ile, öbür hayatın hüsnü ve cemali arasındaki fark vuzuha kavuşur, iki hayattan birinin güzelliği ile, öbürünün çirkinliği açığa çıkar. Râzı olunanla, râzı olunmayan ayırd edilir.
Yapılan bu tahkikatla, bu suâl çözülmüş oldu. Birinci suâl üzerine mebni olan mukaddime dahi açıklandı. Ki bu mânâ, anlayışlı ve düşünceli kimseye gizli değildir.
Bu mukaddimeyi izah ettikten sonra, birinci suâlin cevabında şanı büyük Allah'ın fazlı ile derim ki:
– Sarih keşifle malum oldu ki, Yusuf (as) peygamberin vücudu, her ne kadar bu dünya hayatında zuhura gelmiş ise de; lâkin, onun vücudu, uhrevi hayattandır. Bu dünyada bulunan sâir mevcudatın vücudu aksine, durum budur.
Onun vücud tarafı ağır basmış; isimlerin ve sıfatların vücuduna taalluk eden hüsne ve cemâle mazhar kılınmıştır. Nefsi ile veya aslı ile ondan ademle taalluk şaibesi (yokluk ile alakalı noksanlık) atılmıştır.
Böylece, kendisi ve aslı, bütün çirkinliğin ve noksanın aslı olan ademden temiz kılınmış, vücud canibi nurunun istilâsından başka bir şey bırakılmamıştır. Bu dahi, cennet ehlinin nasibidir.
Bu durumda, onun hüsnü ve cemali ile taalluk, cennet hüsnü ve cemali ile taalluktur. Zaruri olarak, cennet ehlinin hüsnü ve cemali beğenilir ve kâmillerin nasibi olmuş olur. (Yahut ona taalluk, herkesin nasibi olur)
Çünkü o hayatın taalluku ve muhabbeti; o hayatın sahibine taalluk edip muhabbet etmenin aynıdır. Zira o hayat, onun hikmet tılsımından ve cemâl nikabından başka bir şey değildir. Yani kibriya ridası gibi... Bu mânâda:
– "Allah selâm evine davet eder." (10/25)
Mealine gelen ayet-i kerime nass-ı kâfidir (yeterli delildir). Ayrıca bu mânâ için, şu ayet-i kerime yazılı bir hüccettir:
– "Allah ahireti murad eder." (8/67)
O kimse ki; ahiretle taalluku, dünyaya taalluku (alakası, ilgisi) gibi kötü bulur ve onu, şanı yüce Mevlâ taallukuna mugayir sayar, hiç şüphe edilmeye ki o, ahiretin hakikatini olduğu gibi bilmemektedir. Gaibi, şahide kıyas etmiştir. Hem de, arada açık fark bulunmamasına rağmen...
Şayet Rabia-i Miskine, cennetin hakikatına, olduğu gibi muttali olsaydı; cenneti yakma fikrinde olmazdı. Onunla taalluku dahi, Mevlasına taalluk için mugayir bulmazdı.
Bir başka kimse ise:
– "Sizden bazıları dünyayı ister; sizden bazıları da ahireti ister" (3/152)
Mealine gelen ayet-i kerimede anlatılan her iki taifeden şikâyet etmiştir.
Allahu Teala, onlara insaf versin. Şöyle bir şey nasıl tasavvur edilir ki: Allahu Teala, cennete davet etsin; sonra da, bu davetine icabet edenlerden şikâyet eylesin.
Şayet o mukaddes yerle taalluk mezmum (kötülenmiş) olsaydı; yahut onda zem şaibesi olmuş olsaydı, cennet rıza yeri olmazdı. Rıza ise, öyle bir şeydir ki, makbul mertebelerin nihayetidir.
Elbette dünya gibi olan gazaba uğramıştır. Gazap sebebi ve zem illeti ise, o ademdir ki, her kabahatin ve noksanın aslıdır. O, dünyanın nasibi olmuş; dolayısı ile mel'un olmasına da sebep olmuştur. Ademden teberri hâsıl olduğu zaman; zem ve kabahat şaibesi dahi zail olur.
Rızanın olmayışı, makbuliyetin bulunmayışı da; düşmanların nasibidir.
Artık orada rıza, kabul, vücud, nur, vasi ve vusul, rahat ve sürurdan başka bir şey asla kalmaz.
Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimiz cennet için şöyle buyurdu:
– "Cennet yabandır oranın ağaçları:
"Sübhanellah ve'l-hamdülillah ve la ilahe illallahü vallahü ekber..."
diye okuyacağın tesbihtir."
(Allah Sübhandır. Allah'a hamd olsun. Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür.)
Burada, harflerin ve kelimelerin suretinde temessül eden tenzihi mânâ; orada ağaç suretine girecektir. O ağaca taalluk, onunla lezzet almak, tenzihi mânâya taallukun ve onunla lezzet almanın aynıdır. Bu kıyas devam edip gider.
Anlatılan mânâda, sofiye-i aliyyenin beyan ettiği tevhid ve ittihad sırlarına gelince, ki onlar, bu dünya hayatında bulunan güzel mazharlara inip onlara aşık olmuşlardır. Onların zımnında, şühud ve müşahede isbat eylemişlerdir. O mazharların hüsnünü ve cemalini yüce Mevlânın aynen hüsnü ve cemali bilmişlerdir. Hatta bazısı şöyle demiştir:
Her lezzetli yemekte senin zevkini aldım...
Bazıları dahi şöyle demiştir:
Cemalin, bugün perdesiz zahir olduğu için;
Hayretteyim, feryada bırakma vaadi niçin!..
Üçüncü bir zat ise şöyle demiştir:
Onlar bir kavm, susuzluktan değil su içmeleri;
Ancak sebeptir kadehte maksudu görmeleri...
Bu cümlelerin doğruluğu, bu Fakir'in fehminden uzaktır. Keza vicdanından da... Yani bu dünya hayatında...
Onda, bu inceliklere tahammül takatini bulamıyorum. Bu devletin kabulü için onda kabiliyet de görmüyorum. Şayet onda bir kabiliyet ve takat olsaydı; kendisine gazab edilmiş olmazdı. Bu mânâda, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:
– "Dünya mel'undur."
Keremlere lâyık olan, bu makamlara kabiliyeti bulunan cennettir. Bu arada:
– Her lezzetli yemekte, senin zevkini aldım mânâsı, cennet taamı için doğrudur; dünya taamı için değil... Zira dünya taamı, adem suyu ile zehirlenmiştir. Dolayısı ile öyle bir şeyin irtikâbı iyi bulunmaz.
***
Bu Fakir'in katında, her şahsın cenneti bir ism-i ilâhi'nin zuhurundan ibarettir. Bu ism-i ilâhi dahi, o şahsın taayyün mebdeidir.
Bu isim, ağaçlar ve ırmaklar suretinde zuhur eder. Keza, huriler, köşkler, vildan, ğılman olaraktan da zuhur eder.
İlâhi isimlerde alçaklık ve yükseklik itibarı ile, camiiyetin bulunması ve bulunmaması itibarı ile değişiklik olduğu gibi; cennetlerde dahi o miktar değişik farklar vardır.
Şayet şühud ve müşahede bu zuhur zımnında sabit olur ise, iyidir; güzeldir. Bir şeyi yerinde va'z etmektir. Amma o gibi kelimeleri yerinde olmayan mânâya ıtlak etmek, bir cür'ettir; bir şeyi yerinde va'z etmemektir.
Sofiye, matluba olan muhabbetlerinin taşkınlığından; ona karşı tam iştiyaklarından ruh burunlarına ulaşan bir şeyi bir ganimet bilmişlerdir. Yani matluptan bir rayiha olarak... Onu, muhabbet sarhoşluğunun istilâsından, matlubun ve maksudun aynı zannetmişlerdir. Onunla, matlubun kendisine lâyık bir şekilde, âşık muamelesi etmişler ve ondan çokça haz almışlardır. Böylece, müşahedeyi ve mükâşefeyi dahi sabit görmüşlerdir.
Bir şiir:
Gelince ayak sesi herhangi bir yandan;
Alırım kokunu da geçerim o dem candan.
Evet,
Bu gibi muameleler, âşıklık halinde caizdir. Kararın ve istirahatın olmayışı, muhabbetin ağır basmasındandır. Hatta güzeldir; zira yüce Sübhan Allah içindir. Tek matlubun lika şevkinden (kavuşma coşkusundan) neş'et etmektedir. Elbet bunların hataları, sevap hükmünde olup sekir halleri dahi sahiv sayılır. Bir haberde anlatıldığına göre, Bilâl'in (r.a.) (س - sin) harfi, Allah katında (ﺵ - şın) harfi yerindedir.
Bir mısra:
Senin EŞHEDÜ'nden, daha yerindedir Bilâl'in ESHEDÜ'sü...
***
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
Cennetlik her şahsın cennete rüyeti; kendi taayyünü ve taşahhusunun mebdei (kendi belirmesi ve şahıs olarak ortaya çıkmasının başlangıcı) olan ilâhi isim miktarına göredir. Ve o isim; ağaçlar, ırmaklar, huri ve gılman kisvesi ile zuhur eder.
Şu mânâya ki, o ağaçlar, ırmaklar ve o mukaddes ismin mazharları bulunan diğer şeylerin hükmü, yüce Allah'ın keremi ile bir zaman göz hükmüne girer. Keyfiyeti, belli olmayan bir şekilde o şahsın rüyetine vesile olur. Daha sonra, asli haletine döner. Ve onu, kendileri ile meşgul etmeye başlarlar. Bu iş, taa sonsuzlara kadar sürüp gider. O tecelli-i berki gibi ki, onu bu dünya hayatında isbat etmişlerdir. Çünkü isimlerin ve sıfatların hicaplarındaki zat tecellisi, bu devlete istidadı olanlar hakkında daimidir.
Bir müddet sonra, isimlerin ve sıfatların hicapları kalkar. Hazret-i Zat, isimlerin ve sıfatların hicapları olmadan tecelli eder.
Anlatılan ilâhi isim, yüce Zat itibarlarından bir itibar olduğundan; her şahsın rüyetine taalluk eden, o zatî itibar olur. Bu dahi, zaruri olarak, o şahsın terbiyesine gelendir.
Burada, parçalanma ve bölünme tevehhüm edilmeye... Çünkü yüce Zat, tamamı ile o itibardır. Bazısı bu itibar, bazısı da bir başka itibar demek değildir. Zira böyle bir şey, hudûs ve noksan alâmetidir. Allahu Teala, böyle bir mânâdan yana yüceliğe sahiptir.
Demişlerdir ki:
– Yüce Allah'ın zatı, tamamen ilimdir; tamamen kudrettir; tamamen iradedir.
Her itibar, her ne kadar zatın tamamı ise de; lâkin görülen, o bir itibardır. Başka itibarlar değildir. Bu mânâdan olarak, yerinde olur ki; şu ayet-i kerimenin sırrı talep edile:
– "Gözler onu kavrayamaz." (6/103)
Burada, şöyle bir şey denemez:
– Zatlar arasında bir ayırd etme olmayınca; onlardan her biri zatın aynı olunca; birçok itibarlar arasında, rüyetin taallukunu bir itibara vermenin mânâsı nedir?
Çünkü şöyle deriz:
– Bu itibarlar, her ne kadar zatın aynı ve onlardan her biri dahi diğerinin aynı olsa ve aralarında keyfiyeti olan bir temyiz ve imtiyaz bulunması dahi; yani keyfi âleme esir olmuşlar katında muteber olduğu şekilde... Lâkin aralarında lâkeyfi mânâda bir imtiyaz vardır.
O kimseler ki, bu keyfi âlemden halâs olup, lâkeyfi bir ittisal ile lâkeyfi âlemle ittisal etmişlerdir, iş bu lâkeyfi imtiyaz onlara gizli değildir. Hatta onlara bu imtiyaz, açık bir şekilde belli olur. Tıpkı kulağın, gözden ayırd edildiği gibi. Yani o imtiyazı bu kadar açık bulurlar.
Evet, bir kimsenin nasibi ki, ism-i câmi olmuştur; itidal üzere, değişik derecelerine göre onun bütün yüce mukaddes Zat itibarlarından nasibi olur. İsterse icmâ yollu olsun. Onun rüyeti dahi, onların bütününe taalluk eder. Lâkin icmal camiiyeti dar olduğundan; ki bu, onun nasibidir ve daima ona lâzımdır, dolayısı ile idrak ve ihata onun hakkında yoktur. Ve:
– "Gözler, onu idrak edemez" (6/103)
Mânâsı doğru ve yerinde olur. Kaldı ki, şu ayet-i kerime de sarihtir:
– "Söz itibarı ile Allah'tan daha doğru kimdir?" (4/87)
***
Şunun da bilinmesi yerindedir:
Âllahu Teala, pek tamam bir şekilde, bir kulunu, keremi ile fenâ devleti ile müşerref eyler ise, kendi mahiyeti olan ademden dahi halâs edip ondan yana ayn ve eser olarak bir şey bırakmaz ise, bundan sonra ona, bu fenâ misli bir vücud verir ki, ahiret hayatı vücuduna benzer. Bunun ayrıca, mümkinin vücud canibi ağırlığına da taalluku vardır. Yani o İlâhi isimler ve sıfatlar canibi vücudunun kemalâtına dahi mazhar olur.
Üstte anlatılan mânânın tahkiki, daha önce de geçti.
Yusuf (a.s.) peygamber, bu devletle, ilk vücudunda müşerref olmuştur. Bu anlatılan irfan sahibi ise, ikinci doğumu ile meydana gelen ikinci vücudu ile müşerref olmaktadır.
Anlatılan mânâ, onun yaratılışında olduğundan; Allahu Teala ona zahir güzelliği de ihsan eyledi. O irfan sahibi ise, elde ettiğini çalışma zahmeti ile elde ettiğinden; onun için batın nuru ile iktifa edilip kendisi için zahiri güzelliği ahirete bırakılmıştır.
Anlatılan mânâdaki irfan sahibi, her ne kadar peygamber olmasa dahi; Iâkin, enbiyaya tebaiyetle, enbiyaya has bu devlette onlarla ortaklığı vardır. Onlara salât ve selâm olsun.
O, her ne kadar uydu olsa dahi, lâkin onların nimet sofralarına oturmuştur. Her ne kadar hizmetçi ise de, lâkin hizmeti görülenlerle oturma durumu vardır. Her ne kadar tabi olsa da tabi olunan zatlarla arkadaşlığı vardır. Hatta buna çok kere öyle sırların ihsanı yapılır ki; enbiya dahi onlara imrenir. Nitekim bu mânâyı, Muhbir-i Sadık Resulullah (ﷺ) Efendimiz haber vermiştir.
Ancak, böyle bir muamele cüz'i fazl'a dâhildir. Külli mânâda fazilet, ancak enbiyaya mahsustur. Onlara salât ve selâm olsun. Bu fazilet dahi, enbiyaya mutabaatı sebebi ile müyesser olduğundan; onlardan sayılır. Ve bu hali anlatılan irfan sahibi, onların emanetlerini taşıyandan başkası değildir.
O peygamber hakkında şöyle gelmiştir:
– "Andolsun, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz vardır." (37/171)
– "Muhakkak onlar, mansur olacaklardır?" (37/172)
Bu mânâ Nass-ı Kur'anî'dir. Bu büyüklerin, şânının büyüklüğü; başkalarının şânı üstündedir. Böylece, her şeye karşı onlara yardım gelmiş; kendilerini galiplerden eylemişlerdir.
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
– Tam mânâsı ile Fenâdan sonra, kendisine böyle bir vücud verilen irfan sahibi; aynı şekilde bu verilen vücud ile his ve vehim mertebesinde mevcut olur mu? Yani bu dünya hayatında, sair mevcudat gibi... Yoksa bu mertebeden çıkar mı? Çıktığı takdirde, kendisine harici bir vücud arız olur mu, yoksa olmaz mı? evliyâ katında mukarrer mânâ şu ki: Hariçte yüce Sübhan Hak'tan başka mevcud yoktur.
Bunun için şu cevabı veririm:
– İşin sonunda malum olan şu ki, onun çıkacağı ve işin özüne bağlanacağıdır. Vehim mertebesi hükmü, işin özü hükmü gibidir (yani nefs-i emr hükmü). Amma sebat ve takarrür itibarı ile... Lâkin o, hakikatta işin özü değildir. Zira işin özü, bu mertebenin de ötesindedir. Bu mertebe, vehim ile hariç arasında bir berzah gibidir.
(Nefs-i emr: İslam düşünce geleneğinde nefsü'l-emr, 'bir şeyin kendisi' anlamında kullanılmıştır. “Emr” sözcüğü şey anlamına gelirken “nefs” ise bu şeyin zâtı, özü mânâsındadır.)
Uhrevi hayat mevcudatına gelince, onların tamamı, işin özü mertebesindedir. Hatta sekiz sıfat dışında kalan, vacibiyet sıfatları dahi, tamamen o mertebede bulunmaktadır. Hariç mertebede ise, Zat-ı Akdes'ten ve onun sekiz sıfatından başkası yoktur.
Şimdi, bu durumda, mevcudat için, üç mertebe zuhura gelmiştir. Şöyle ki:
a) Vehim mertebesi. Bu mertebe, bu dünya hayatında bulunan pek çoklarının nasibidir. Enbiya, bütünüyle, bu mertebeden hariç bulunmaktadır. Keza, melâike-i kiram dahi onlar gibidir; zira bunların vücudu, uhrevi hayat vücuduna münasiptir. evliyâ-ı izamdan dahi, pek azı bu devletle müşerref olmuşlardır. Ve vehim mertebesinden kurtulup işin özüne mülhak olmuşlardır.
b) Nefs-i emir (işin özü veya aslı) mertebesidir. Bu mertebede, yüce Vacibiyet sıfatları ve ef'ali vardır. Melâike-i kiram dahi, bu mertebede mevcut olmuşlardır. Uhrevi hayat vücudu dahi, bu mertebede sabittir. Keza enbiya ve evliyâdan pek azı bu mertebeye çıkarlar. Ancak fark şu ki: Şânı yüce Vacib sıfatları bu makamın merkezinde bulunmaktadır. Ki bu, oranın en şerefli parçasıdır. Sair mevcudat dahi, bu merkezin etrafında ve civarında bulunmaktadırlar. Yani istidadlarına göre.
c) Hariç (dış) mertebedir. Burada mevcut olan zattır ve sekiz vacibiyet sıfatıdır. Şayet bir fark var ise, o da merkez ve merkezin gayrı itibarına göredir. Zira en şerefli olan, Zat-ı Akdes'e bağlanandır.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Vehim mertebesinden çıkıp nefs-i emre (işini özüne) girmenin meziyeti nedir? Ve hangi yakınlık buna bağlıdır?
Bunun için şu cevabı veririm:
– Her hayrın ve kemalin, hüsnün ve cemalin menşei o vücuddur. Vücud için, her ne miktar kuvvet ve istikrar ziyade hâsıl olur ise, o sıfatlar o nisbette daha ekmel olur.
Hiç şüphe edilmeye ki, nefs-i emri olan vücud, vehmi olan vücuddan daha kuvvetli ve daha sabittir. Dolayısı ile zaruri olarak ondaki hayır ve kemal dahi daha tamam ve daha kemalli olur.
O kimsenin yakınlığı hakkında nasıl bir kelâm olabilir ki? O yüce Zat'ın sıfat ve ef'alinde mevcut olmuştur. Kendisi için, halikıyet ve razikıyet (yaratan ve rızıklandıran) ve bunlardan başka sıfatlarda bir komşuluk hâsıl olmuştur.
Şunun bilinmesi yerinde olur ki, adem sübutu; keza kendisinde adem (yokluk)şaibesi mülâhaza edilen kemalât sübutu, tamamen his ve vehim mertebesinde bulunmaktadır, isterse bu kemalât, sıfatlara bağlı kemalâttan olsun. Zira ademden tamamı ile teberri hâsıl olmadıktan sonra; kendisinden ademin aynı ve eseri zâil olmayınca, nefs-i emr (işin aslı veya özü) mertebesinde vâsıl olmaya lâyık değildir. İsterse vehmi sübutta, kuvvet ve zaaf itibarı ile dereceler bulunsun.
Çünkü adem, her ne miktar kuvvetli olur ise, vehim mertebesine taalluk dahi, o miktar çokça olur, Zaaf bulunca da, oldukça azalır.
evliyâdan çoğu, adem mertebesini geçmişlerdir. Ademden yana, kendilerinde eserden başka bir şey kalmamıştır. Mademki bu eser onlarda baki kalmıştır; nefs-i emr (işin özü-aslı) mertebesine giremezler. Lâkin vehim mertebesini geçip onun son noktasına ulaşırlar. Bu nefs-i emr mertebesine bakanlardan olurlar; kendilerine bu makamdan bir nasip gelir. Hisse gelen bir mânâ şu ki: Enbiya-ı kiram ve melâike-i izam; keza enbiyaya tabi olanlardan bazıları -bunlar her ne kadar az ise de- nesf-i emr (işin özü) mertebesine vâsıl olmuşlardır. Bunlardan her birinin orada has bir yeri, kendine göre bir makamı vardır. Ve bu durum, onların değişik derecelerine göre olmaktadır.
Kur'an harfleri ve kelimeleri dahi, orada müşahede edilmektedir. Ve bunların makamları, enbiyanın makamından yukarıda görülmektedir. Onlara salât ve selâm. Sanki onlar bu makamdan çıkmış; bu makamla, kendisine vusulden evvel daha yukarısı için bir berzah olmuşlardır. Ve orada kalmayı tercih etmişlerdir. Zira fevkani makam, Vacib Teala'nın zatına ve sıfatına mahsustur. Hariçte, yüce Sübhan'dan gayrı mevcud yoktur. Bu harflerde ve kelimelerde de, hüdus damgaları bulunduğundan; o makamın vusul kabiliyeti kendilerinde yoktur. Lâkin kadem itibarı ile o mertebesi cümle mevcudatınkinden ileridir. Ve o mertebenin medlûlatı (kendisine işaret edilenin) eteklerine dahi, bunlar için temessük (yapışıp sıkıca tutunma) vardır.
Nefs-i emr (işin aslı-özü-asıl makam) müntehasında ikamet eden büyüklere gelince, bunların nazarları, fevkani mertebeyedir; Bunlar, bütün külliyetleri ile göz olmuşlardır. Bu dahi, o makama böyle dalmaları kemal-i şevklerinden ileri gelmektedir.
Asıl şaşılacak mânâ şu ki: Kendileri için, böyle bir yerleşmenin ve ikametin mevcudiyetine rağmen:
– "İnsan, sevdiği ile beraberdir"
Mânâ hükmüne göre; onların mahbupları ile keyfiyeti meçhul olan bir mânâda beraberlikleri vardır.
Bunlar, onunla beraberdirler; amma nefisleri olmadan. Onunla ünsiyet ve ülfet halleridir; amma ikilik ittihadı olmadan.
Bu esnada o mukaddes mertebe ile Kur'an kelimelerinin ve harflerinin maiyeti mülâhaza edilince, malum oldu ki, bu maiyetin başka maiyetlerle hiçbir nisbeti yoktur. Ve o, cidden yüksektir; idraki de mümkün değildir. Şunun için ki o, batınlar batınına bağlıdır. Orayı anlamak için, mahlukun fehminin ne mecali olsun?
Bu mukaddes kelimelerin ve harflerin üstün şanındandır ki:
– Kur'an Allah kelâmı olup, mahlûk değildir mânâsı varid oldu. Şu dahi malum oldu ki:
– Kelâm-ı nefsi olarak beyan edilen, bu harfler ve kelimelerdir. Nitekim şu mânâyı, Kazi Adud tahkik etmiştir. Dolayısı ile demiştir ki:
– Bu harfler ve kelimeler, kelâm-ı kadim-i nefsidir. Hem de bir takdim ve tehir (öne alma ve sonraya bırakma) olmadan.
Bu arada takdim ve tehiri dahi, sonradan meydana gelen âletlerin kusurlarına ait kılmıştır.
Bu arada şöyle bir soru sorulabilir:
– Bu harfler ve kelimeler nefsi kelâm olunca gerekir ki, hariç mertebesine dâhil ola... Amma daha önce de geçti ki:
– Bunlar o makama dâhil değildir.
Bunun için şu cevabı veririm:
– Bu harfler ve kelimeler, zihinlere takdim ve tehirle yerleştiğinden; bu mülâhaza ile; keşfi nazarda, zaruri olarak onun hariç mertebeye duhul etmediği zahir oldu. Amma ikinci kere, takdim ve tehir mülâhazası olmadan mülâhaza edildiği zaman, oraya dâhil ve aslına katılmak olarak müşahede edilir. Hatta onunla müttahid olarak görülür. Başkalarının maiyeti ile bunun maiyetinin ne gibi bir nisbeti olabilir? Çünkü bunda ittihad vardır; hâlbuki başkalarının maiyetinde ittihad (birlikteliğinde birleşme) mecali yoktur.
Sübhanellah...
Bu Kur'an harfleri ve kelimeleri, Kelâm-ı Kadim-i Sübhani'nin nefsi olunca, (yani kendisi) onun zuhuru dahi, diğer kadim sıfatların hilâfına binefsihi (kendisiyle) zuhur eder. Bu takdire göre harfler ve kelimeler onun nefsidir; takdim ve tehir dahi, onun için bir nikaptan (örtüden) başka değildir. Bunlar dahi arızi olup tekellüm âletinin kusuru cihetindedir.
Yüce mukaddes Hakkın zatına eşyanın en yakını, Kur'an-ı Mecid'dir. Zılâl (gölge) âleminde, aslı ile tecelli ettirip izhar eylemiştir. Hem de, zılliyet tozu ona bulaşmadan. Takdim ve tehiri dahi, mahcupların gözlerine perde kılmıştır.
Anlatılan mânâ icabı olarak, ibadetlerin en faziletlisi, Kur'an-ı Mecid tilâvetidir. Onun şefaati dahi, başkalarının şefaatından daha çabuk kabul görür. Bu başkaları, ister mukarreb melek, isterse mürsel peygamber olsun.
Kur'an tilâveti üzerine tertip edilen iyi neticelerin ve semerelerinin tafsil edilip anlatılması mümkün değildir. Bu tilâvet, Kur'an okuyanı, öyle bir mahalle ulaştırır ki, oraya girmeye bir zerrenin dahi mecali yoktur.
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
– Bu anlatılan devlet, yalnız Kur'an kelimelerine ve harflerine mi mahsus olmuştur; yoksa sair inzal buyurulan kitapların ve harflerin bunda onunla bir iştiraki var mıdır? Onlar da bunun gibi, Kelâm-ı Kadim-i Nefsi midir?
Bunun için şu cevabı veririm:
– Hepsinin bu devlette iştiraki vardır. Aradaki fark keşfi nazarda şöyle temessül eder: Kur'an-ı Mecid, dairenin merkezi olup, inzal olunan sair kitaplar, hatta ezelden ebede kadar tekellüm edilenler dahi, o dairenin çevresi gibidir. Böylece Kur'an, hepsinin aslı olur. Bütün kitapların en şereflisidir. Çünkü merkez, daire cüzlerinin en şereflisidir, daire noktalarının aslıdır. Sair noktalar dahi onun tafsili gibidir; bu da icmâli...
Bu mânâda, Allahu Teala şöyle buyurdu:
– "Şüphesiz, Kur'an daha öncekilerin kitaplarında da vardır." (26/196)
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Üstteki tahkikten de anlaşıldığı üzere; başkalarının dedikleri gibi şühud ve müşahede, güzel mazharlar zımnında vaki değildir. Yani bu dünya hayatında... O mukaddes mertebeye mazhariyet için, bunlarda kabiliyet yoktur. Bu mazharların dışında, bu hayatta onlar için bir tahakkuk olur mu, yoksa olmaz mı?
Bunun için şöyle derim:
– Bu Fakir'in inancı odur ki; bu hayatın nasibi yalnız ikandır. Gözle görmek ve kalbi rüyetten ibaret olan müşahede ahirete bağlı bir iştir.
Ve bu, değişik derecelere göre olup o ikanın neticesi ve semereleridir. (İkan: Şüphe götürmeyecek şekilde yakînen bilme)
Bu Taife-i Aliyye'nin büyüklerinden olan TAARRUF kitabının yazarı bu babda meşayihin icmâı olduğunu anlattı ve şöyle dedi:
– İcmâ ile karar verdiler ki, yüce Allah bu dünyada kalb ve baş gözleri ile görülemez. Ancak ikan cihetinden olması müstesna.
***
Şöyle bir soru sorulabilir:
– Bu Taife-i Aliyye katında mukarrer olan şu ki, yakîn mertebesi üçtür:
a) İlme'l-yakîn,
b) Ayne'l-yakîn,
c) Hakka'l-yakîn.
Bu mânâdan olarak dediler ki:
– İlme'l-yakîn; eserden müessire istidlalden ibarettir. Bu da, dumanın varlığını bilmekle, istidlal yollu ateşin varlığına yakîn hâsıl olması gibi.
– Ayne'l-yakîn ise, bizzat ateşin kendisini görmektir.
– Hakka'l-yakîn ise, ateşte tahakkuktan ibarettir.
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca ve kalbi rüyet dahi yitirilince, ayne'l-yakîn nasıl tahakkuk edecektir? Mutlak olarak, görmemek üzerine meydana gelen meşayihin icmâı nasıl doğruluk kazanır?
Herhalde bu zatın:
– İcmâ...
Demekten muradı, mütekaddim meşayihin icmâıdır. Hâlbuki mütaahhir meşayih, bunun aksine hükmetmişlerdir; kalbi rüyete cevaz vermişlerdir.
Anlatılan hüküm, Fakir'e göre müsbet değildir. Onların beyan ettikleri bu üç derecenin hepsi de, ilme'l-yakîn sınıfına dâhildir. Henüz istidlalden çıkılmamış ve ilim, ayne tahavvül etmemiştir.
Ayne'l-yakîne misal olarak:
– Ateşi görmek...
Diye anlattıkları, ateşi görmek değildir. Belki de, ateşin varlığına hükmettikleri dumanı görmektir.
İlme'l-yakînde, ilim yolundan, ateşin varlığına dumanın varlığı istidlal olduğu gibi; aynı şekilde bu makamda, dumanı görmek yolundan, ateşin varlığına da istidlal vardır. Bu ikinci olarak anlatılan yakîn; birinci yakînden daha kuvvetlidir. Bu da, delilinin kuvvetinden ileri gelmektedir. Çünkü orada, delili bilmek vardır; burada ise, delili görmek.
Aynı şekilde, hakka'l-yakîn mânâsında dahi, dumanla tahakkuk vardır; ateşle değil. Ve onunla da ateşe isdidlâl. Bu yakîn ise, üstte anlatılan iki yakînden daha tamam ve daha kemallidir. Çünkü bu, duman olanın kendisi ile ateşin varlığına istidlaldir.
Üstte anlatılanlardan enfüs ve afak misalleri çıkar ki; ikisi arasında çok açık fark var. Bu mânâlarda gelen ayet-i kerimeler şöyledir:
– "Afakta ve kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz. Ta ki, onun hak olduğu kendilerine tebeyyün etsin." (41/53)
– "Küre-i arzda ikan sahiplerine ayetler vardır. Keza, kendi nefislerinizde de; göremiyor musunuz?" (51/21)
Afakta ve enfüste görülen matlubun alâmetleri, matlubun kendisi değildir. Afakta ve enfüste görülen duman gibidir ki; ateşin kendisi değil; alâmetidir. Bu durumda, afakta ve enfüste muamele; ilme'l-yakînin hakikati olan istidlaldir. Hakka'l-yakîne gelince, bunu afakın ve enfüsün ötesinde teşhis etmek gerek.
Sübhanellah... O büyükler matlubu bulmayı nasıl enfüste bulmak söylemiş ve enfüs haricini de bir şeyden saymamışlardır. Onlardan biri şöyle demiştir:
Her şeye koşup durma âmâ gibi...
Hemen hepsi sendedir aba gibi...
Bir başka zat ise şöyle demiştir:
Bu cemal tecellisi olmayınca senden uzak;
Ayağı etek, başı yaka altı etmeye bak...
Sahib-i Füsus (Muhyiddin b. Arabî k.s.) dahi demiştir:
– Zattan gelen tecelli, ancak kendisine tecelli gelenin suretinde olur.
Ondan başka büyüklerden biri de şöyle demiştir:
– Ehlüllah, Fenâdan ve Bekâdan yana her ne görürlerse, onu kendi nefislerinde görürler. Her neye irfan sahibi olurlarsa, yine kendi nefislerinde olurlar. Onların hayreti, kendi nefislerinin varlığındadır. Başta şu mânâ vardır:
– "Nefislerinizde... göremiyor musunuz?" (51/21)
Hâlbuki bu Fakir'e göre enfüs dahi afak gibi olup, onda hâsıl olan bir şey yoktur. Orada matlubu aramak boşunadır. Böyle bir şeyden yana onun bir nasibi yoktur. O şey ki, enfüste ve afakta vardır; ancak matluba istidlaldir. Esas maksuda delâlet, matluba vusul, afakın ve enfüsün ötesine bağlıdır. Sülûkun ve cezbenin gayrına kalmıştır.
Çünkü sülûk, afakî şeyler olup cezbe dahi enfüsî seyirdir.
Mânâ anlatıldığı gibi olunca; sülûk, cezbe, afakî ve enfüsî seyir tamamen seyr-i_ilellaha dâhildir. Onlar demişlerdir ki:
– Sülûk ve afakî seyir, seyr-i_ilellaha dâhildir. Cezbe ve seyr-i enfüsî" ise, seyr-i_fillaha dâhildir.
Ne yapabiliriz ki, onlara öyle zuhur etmiştir; bana da böyle zahir olmuştur.
– "Sübhansın, bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yoktur." (2/32)
Onların artığı ile geçinen benim gibi miskinde ne güç vardır ki, onların zevki hilâfına konuşa... Lâkin muamele uyduluktan çıkınca; nail olduğunu söyler. O büyüklere uygun düşer veya düşmez.
Tabi olma durumundan terakki ettikten sonra; Ebu Yusuf'un Ebu Hanife'ye muvafakati, -üstadı olduğu halde- hatadır.
– "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme." (2/286)
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Yakîn mânâsında anlatılan bu üç derece, ilme'l-yakîne dâhil olduğuna göre; ayne'l-yakîn senin indinde nedir?
Bunun için şöyle derim:
– Ayne'l-yakîn, o haletten ibarettir ki; ateşle dumanın durumu içindir.
Amma delil arayan, duman olan delilin müntehasına ulaştığı zaman; onun için dahi, ateşle dumânâ sabit olan bir halet meydana çıkar. Bu Fakir'in indinde, iş bu haletten:
– Ayne'l-yakîn...
Olarak tabir edilir. Çünkü bu, istidlal ilminin üstünde ve afakîn, enfüsün ötesindedir. İlim mertebesinin nihayeti olan, aradan istidlal perdesi kalkınca; zaruri olarak iş, ilimden çıkar. Gaybden şehadete ve huzura müncer olur.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
Şühud ve huzur, rüyetten ve ihsasdan (hissetmekten) başkadır. Görmez misin ki, gözü zaif olanlara, açılıp yayıldığı zaman güneşin şuası, görmek hilâfına zuhur eder. O durumda, böyle bir şey tahakkuk etmemiştir.
BİR TENBİH
Duman ile tahakkuk iki derecededir. Ve bu, hem ilme'l-yakîne, hem de ayne'l-yakîne şâmildir. Bu mânâ, anlattığımız tahkike göredir. Şöyle ki:
Onunla tahakkukta, dumanın bütün noktaları aşılıp da son noktaya varılmadıkça; o ilme'l-yakîndir. Zira kalan her nokta, istidlali gerektiren bir hicaptır. Bütün noktalarda tahukkuk edilip de, son noktada nihayet bulduğu zaman, istidlalden çıkılır. Çünkü bütün hicaplar kalkar; o kimse için ayne'l-yakîn sabit olur. Tıpkı dumanın kendisi gibi.
Bu mânâyı anla...
Hakka'l-yakîn üzerine ne yazayım ki? Zira onunla, kemali ile tahakkuk, uhrevi hayata bağlıdır. Şayet ondan yana, dünyada bir nasip var ise, bu hasın hası kullara mahsustur. Buna (böyle bir kula) göre enfüsi seyir, hakka'l-yakîne benzer; onun indinde ilme'l-yakîne dâhildir. Enfüs dahi, onun önünde afak hükmündedir. Enfüse müteallik huzuri ilim dahi, husuli ilimdir. Bunun için ayne'l-yakîn, afakîn ve enfüsün ötesindedir. Ne var ki, böyleleri azdır.
***
HATİME - HASENE..
Hüsn-ü Cemal-i Muhammedî (Muhammed'in 'ﷺ' yüz güzelliği) beyanındadır. Onların sahibine salât ve selâm olsun. Ki bunlar, Âlemlerin Rabbinin muhabbetine mütealliktir. Resulullah (ﷺ) Efendimiz, şânı yüce Âlemlerin Rabbinin mahbubu olmaya bu cemal ile ermiştir.
Bilesin ki,
Yusuf (as) peygamber kendisinde bulunan sabahat ile Yakup (as) peygamberin mahbubu olmuş ise de; lâkin Hatemü'r-rüsül Resulullah (ﷺ) Efendimiz kendisindeki melâhatı ile Yerin ve Semâların Halikı'nın mahbubu olmuştur. Daha önce de anlatıldığı gibi, Allahu Teâla, onun şerefine yeri ve semâyı yaratmıştır.
Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
Resulullah (ﷺ) Efendimizin yaratılışı, sair insan fertlerinin yaratılışına benzemez. Hatta, onun âlem fertlerinden herhangi birinin yaratılışı ile de münasebeti yoktur.
Resulullah (ﷺ) Efendimizde, unsuriyet yaşantısı olmasına rağmen; kendisi yüce Hakkın nurundan yaratılmıştır. Bu devlet, ondan başkasına müyesser değildir. Nitekim, Resulullah (ﷺ) Efendimiz, bu mânâda şöyle buyurdu:
– "Allah'ın nurundan yaratıldım."
Bu inceliğin beyanı, daha önce de anlatıldığı gibi şöyledir:
Sekiz hakiki vacibiyet sıfatları, her ne kadar vücup dairesine dâhil olsa dahi; lâkin Hazret-i Zat'a ihtiyacı bulunduğundan, kendisinde imkân rayihası vardır.
Hakiki kadim sıfatlarda imkân rayihası mecali olduğuna göre; izafi olan vacibiyet sıfatlarında imkân sübutu bulunması evlâ yoldan olur. Onun kıdeminin olmayışı (evvelinin bulunmayışı), onun imkâna bağlı olduğuna ilk delildir.
Açık keşifle şu malum oldu ki: Resulullah (ﷺ) Efendimizin hilkatinin neş'et ettiği imkân, vacibiyet sıfatlarına mütealliktir. Diğer alem fertlerinde bulunan, bu imkân değildir. Dikkatli bir nazarla, mümkinat âlemi sahifesi mütalaa edildiği zaman; Resulullah (ﷺ) Efendimizin vücudu, orada müşahede edilmemektedir. Zira Resulullah (ﷺ) Efendimizin hilkat menşei ve imkânı mümkinat âleminde değil, bu âlemin fevkindedir. Bunun için, onun gölgesi yoktur. Çünkü şehadet âleminde bulunan her şahsın gölgesi, kendisinden daha lâtiftir. Âlemde, Resulullah (ﷺ) Efendimizden daha lâtifi olmayınca, onun için gölge nasıl tasavvur edilir?
***
Şimdi dinle,
İlim sıfatı, hakiki sıfatlardan olup harici mevcut dairesine dâhildir. Ona izafet arız olup da icmali ilim ve tafsili ilim üzerine bölünür ise, meselâ bu bölümler, izafi sıfatlardan olup nefsi emr (işin özü) mertebesine dâhildir. Bu dahi, izafi sıfatların karargâhıdır.
Bu durumda müşahede edilen; izafi sıfatlardan olan icmali ilmin bir nur olduğudur; bu unsurî hayatta zuhura gelmiştir. Amma sulblerden akıp müteaddid rahimlere geldikten sonra... Böyle olması, bazı hikmetler ve maslahatlar iktizasıdır. Hem de en güzel kıvamda olan insan suretinde.
– MUHAMMED ve AHMED... olaraktan da isimlendirilmiştir.
Şimdi anlatılacakları iyi dinlemek gerek:
İcmal babında anlatılan kayd, her ne kadar mutlak ilmi, mukayyed kılar; onu hakikattan izafete çıkarırsa da, lâkin bu bölünmeden dolayı onda bir ziyadelik asla hâsıl olmaz. Kesin olarak, onu hiçbir şey kayd altına da almaz.
Çünkü ilmin icmali, ilmin kendisidir; ondan başkaca fazladan bir şey değildir. Yani ilme munzam (ilâve) olaraktan... Fakat ilmin tafsili böyle değildir. Zira böyle bir şey, çokça cüz'iyatı iktiza eder ki: Tafsil tasavvur edile..
Şu kayda şaşılır ki, ıtlaka mazhar olmuştur. (Hayret edilecek olan şudur: Sınırlı olan bir şeyde bile mutlak olanın tecellisi görünmektedir.)
Şu mukayyede de şaşılır ki, mutlakın kendisi olmuştur. (Hayret edilecek olan şudur: Kayıtlı ve sınırlı olan bir varlıkta, sanki mutlak olanın kendisi görünür olmuştur.)
Bu gibi letafetin, mutlak ilimde mülâhaza edilmesi yerinde olur. Yani zata nisbetle... Zira bu durumda mümkündür ki, ilim, âlimin ve malumun kendisi durumunda buluna... Tıpkı huzuri ilimde olduğu gibi.
Ancak, diğer sıfatlar böyle değildir. Zira onlarda böyle bir kabiliyet yoktur. Zira kudret, kadirin ve makdurun aynı olmaz. İrade dahi, aynı şekilde müridin ve muradın kendisi olmaz.
İlmin, âlimin zatı ile ittihadı ve onda izmihlali vardır. Böyle bir şey, ondan başkasında yoktur.
İşte, yukarıda anlatılan mânâdan; AHMED'in EHAD'e yakınlığı idrak edilmelidir. Zira bunlar arasında vasıta, ilim sıfatıdır. Bu ilim dahi, onun matlub ile ittihadıdır. Böyle olunca, onda hicab olma durumu nasıl bulunsun!..
Daha ilerisi, ilimde hüsn-ü zatî vardır; bu zati hüsün, başkasında yoktur. Yani sıfatlar arasında.
Üstte anlatılan mânâ icabı olarak; bu Fakir'in kanaatına göre; yüce Hak katında, sıfatların en sevileni ilim sıfatıdır.
Onun hüsnünde, (yani ilmin) lâkeyfiyet şaibesi olduğundan; his onu idrakten yana kusurludur. Bu hüsnün, tam yüzü ile idrak edilmesi, ahiret hayatına bağlıdır. Ayrıca orası rüyet yeridir.
Âllahu Teala'yı gördükleri zaman; MUHAMMED'in cemalini de idrak ederler. Ona salât ve selâm olsun.
Bu dünya hayatında, Yusuf (as) peygambere güzelliğin her ne kadar üçte ikisi verilip kalanı herkese dağıtılmış ise de; lâkin ahiret hayatında güzellik, o Hüsn-ü Muhammedî'dir, cemal, o cemal-i Muhammedî'dir. Ona salât ve selâm olsun.
Çünkü o, yüce Sultan Hakkın mahbubudur (yani sevmiş olduğu zattır).
Sonra...
Başkalarının hüsnünün; ilim sıfatının (yani Resulullah 'ﷺ' Efendimizin) hüsnü ile nasıl bir ortaklığı olabilir!.. Zira matlubla ittihadı vasıtası ile; O'nun hüsnü aynen matlubun hüsnüdür. O sıfattan başkasına böyle bir ittihad olmayınca, bu hüsün de onda (yani başkasında) yoktur.
Hilkat-ı Muhammediye; hüdus varlığına rağmen, Yüce Zat kıdemine istinad etmektedir. Onun hükümleri dahi, zat vücubunda nihayet bulmaktadır. Onun hüsnü dahi, zat hüsnüdür. Şu cihetten ki: Onda hüsnün dışında bir şaibe yoktur. Mânâ böyle olunca, muhabbetin taalluk ettiği Mutlak Cemil olduğuna göre, o Sübhan Zat'ın mahbubu oldu. (Bunun bulunduğu mânâ şudur:)
– "Allah cemildir; cemali sever."
***
Burada şöyle bir soru çıkabilir:
"... onları sever..." (5/54)
Meâline gelen ayet-i kerime mânâsına göre, Sübhan Hakkın muhabbeti, Resulullah (ﷺ) Efendimizden başkasına da taalluk eder. Başkaları da, aynı şekilde, Yüce Sübhan Zat'ın mahbuplarıdır. Mânâ bu olunca, başkaları hakkında dahi mevcut iken; muhabbetin Resulullah (ﷺ) Efendimize tahsis edilmesinin mânâsı nedir?
Bu sorunun cevabında şöyle derim:
– Muhabbet iki kısımdır. Şöyle ki:
a) Sevenin zatına taalluku olan muhabbet (yani muhibbin).
b) Bir başka kısmı ise, onun zatından gayrına taalluk eder.
Anlatılan birinci kısım, zatî muhabbettir. Ve bu, muhabbet kısımlarının en alâsıdır. Çünkü o, hiçbir şeyi, kendi nefsi kadar sevemez. Aynı şekilde, muhabbetten bu kısım, en muhkem ve en sağlam olandır. Sonra bu muhabbet, arızaların herhangi birinin gelmesi ile de zâil olmaz.
Yine bu anlatılan kısmın taalluk ettiği, sırf mahbubdur. Bunda, muhibbiyet şaibesi yoktur.
Amma ikinci kısım, üstte anlatılan mânâda değildir. Zira bu arızîdir. Zeval de kabul eder. Bunun taalluk ettiği, bir yüzü ile her ne kadar mahbub olsa da; lâkin onda, müteaddid yüzlerden muhibbiyet vardır.
Resulullah (ﷺ) Efendimizin hüsnü ve cemali; Hazret-i Zat hüsnüne istinad ettiklerinden, -bu mânâ daha önce de anlatıldı- zata taalluk eden birinci kısım, zaruri olarak, Resulullah (ﷺ) Efendimize de taalluk etmektedir. Böylece Resulullah (ﷺ) Efendimiz, muhabbet taalluku ile, zat gibi sırf mahbub olmaktadır.
Anlatılan devlet, Resulullah (ﷺ) Efendimizden başkasına müyesser olmadığından; zatî hüsünden yana nasipleri azaldığından, kendilerine ikinci kısım muhabbet taalluk etti. Kendilerini bir yönü ile mahbub eyledi.
Mutlak mahbub Resulullah (ﷺ) Efendimizdir. Zira o, muhibbin zatı gibi, daima mahbubdur.
Hissedilen mânâ şu ki:
Musa'da (as) Sübhan Hak için, muhabbetin ağır basması vardı ve bu muhabbet sebebi ile de, reis-i muhibbin (sevenlerin başı) olmuştu. İşte, Sübhan Hakkın Hatemü'r-rüsül Resulullah (ﷺ) Efendimize olan muhabbetinin misali de budur.
Bu Fakir, iki muhabbet denizine her ne zaman dalsa; ikisi arasında kuvvet ve zaaf itibarı ile değişiklik görmektedir. Yaratandaki muhabbeti, yaratılandaki muhabbetten daha şiddetli bulmaktadır.
– "Muhakkak, Allah hizbi galip olanlardır." (5/56)
Mânâ hükmü de geçerli olup asla bir değişiklik zuhur etmez. Her iki muhabbet, adâlet nizamında tartışılmış gibidir. İkisi de eşit gelmektedir. Aralarında kıl kadar ziyadelik ve noksanlık vâki olmamıştır.
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Sofiye-i aliyye, hükmetmişlerdir ki; âlem fertlerinin tamamı, ilâhi isimlerin mazharları ve tecelligâhlarıdır. Eşyanın hakikatlarını dahi, o isimlerin aynı bulmuşlardır. İtikad etmişlerdir ki, eşya, isimlerin zılâlidir. Böylece âlemin tamamını ilâhi isimlerin zuhuru kılmışlardır.
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca; bazı isimlerin zuhurunu, Resulullah (ﷺ) Efendimizin yaratılışına tahsis etmenin mânâsı nedir? Ki bu, yukarıda anlatıldı.
Bunun için şöyle derim:
– Sofiye katında eşyanın hakikatları, ilâhi isimler için ilmi suretlerden ibaret olan ayan-ı sabitedir. İlâhi isimlerin kendileri değildir. Bunun için demişlerdir ki:
– Bu âlem, o ilmi suretlerin zuhurudur.
İsterse mecaz yollu:
– O, isimlerin zuhurudur, demiş olsunlar.
Hatta onlara göre, bir şeyin ilmi sureti, o şeyin aynıdır, o şeyin benzeri ve misali değildir. Bu Fakir'in Resulullah (ﷺ) Efendimizin yaratılışı hakkında demiş olduğu:
– İsm-i ilâhinin kendi zuhurudur, cümlesi:
– O ismin, ilmi suretinin zuhurudur mânâsına gelmez. Bir şeyin kendisi ile ilmi sureti arasında çok fark vardır.
Görmez misin; bir ateş zihinlerde tasavvur edildiği zaman; onun aydınlatması nerede? Onun ışığı nerede? Ateşin kemal üzere olması, onun ışık verip aydınlatmasıdır. Onun ilmi suretinde, benzerinden ve misalinden başka bir şey yoktur. Akıl erbabı bu mânâyı ister kabul etsin; isterse etmesin. Hatta:
– O, ateşin aynıdır, demişlerdir.
Lâkin bizim sarih keşfimizde, aynı olmaya kâil olmanın yalana çıktığı vardır. Ateşin ilmi sureti de, hariçte mevcut olanın benzerinden başka değildir.
Şu mânâ dahi hissen bilinir ki, her ne ki isimlerin ilmi suret zuhurudur; onun imkânı ve vücudu, âlemin imkânı ve vücudu kabilindendir; o vücud için yüce Allah'ın san'atı ile vehim mertebesinde bir hakikat ve sebat tahakkuk etmiştir.
Daha önce anlatıldığı şekilde; Resulullah (ﷺ) Efendimizin yaratılışındaki ilâhi ismin zuhur imkânı, izafi sıfatlar imkânı kabilindendir. Onun vücudu dahi, işin özünde, o sıfatların vücudu gibidir.
Resulullah (ﷺ) Efendimizden başka hiç kimseye nazar ilişmedi ki, İlâhi isme zuhur yeri olsun. Ancak Kur'an-ı Mecid müstesna. Zira o İlâhi ismin kendi zuhurudur. Nitekim bu mânâdan, daha önce bir nebze anlattım.
Bu babda netice mânâ şudur:
Kur'an-ı Mecid'e ait zuhur menşei sıfat-ı hakikiyedendir.
Zuhur-u Muhammedî menşei ise, sıfat-ı izafiyedendir.
Üstte anlatılan mânâ icabı olarak, Kur'an-ı Mecid için:
– Kadimdir, mahlûk değildir, dediler.
Resulullah (ﷺ) Efendimiz için de:
– Hadis ve mahlûk diye anlattılar.
Kâbe-i Rabbaniye'nin muamelesi ise, anlatılan iki ismî zuhurdan daha hayret vericidir. Çünkü orada, tenzihî mânâ zuhuru vardır. Hem de, suretlerin ve şekillerin kisvesi olmadan.
Cümle yaratılmışlar tarafından kendisine secde edilen Kâ'be; taştan ve topraktan ibaret değildir. Ve o, bir tavan ve bir duvar da değildir. Faraza böyle bir durum olmasa dahi, yine Kâ'be, Kâ'be olarak hali üzere kalır ve kendisine secde edilir. Orada bir zuhur vardır; amma asla bir suret yoktur. Ve bu mânâ, acayipler acayibi bir şeydir.
Dinle, dinle...
Her ne kadar, Muhammediyete has devlete, hiç kimsenin iştiraki yok ise de; lâkin şu kadarına erilir. Şöyle ki:
O devletten bir bakiye kalmıştır ki bu, yaratılıp tekmil edildikten sonradır; kendisine hastır. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Ta ki, keremli zatların sofrasında bulunanlardan arta kalan, hizmetçilere bir nasip ve hisse ola... Bu dahi, onun ümmetinden birine verile... Onun yoğurulan çamurundan kılına... Ve tebaiyeti, veraseti ile; ona has olan devlete ortak edile... Ona ve âline salât ve selâm olsun.
Bir mısra:
Ne zorluğu o işte, olunca keremlilerle...
Üstte anlatılan bâkiye, Âdem'in (as) çamurundan kalan bir bâkiye olup, hurmanın yaratılması içindir. Nitekim bu mânâdan, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:
– "Ammeniz (halanız) hurmaya ikram ediniz; zira o, Âdem'in bakiye çamurundan yaratıldı."
Bir mısra:
Yerin de nasibi var, keremlilerin kadehinden...
***
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
– Şeyh Muhyiddin b. Arabî (k.s.) ve ona tâbi olanlar, Hakikat-ı Muhammediye'yi, hazret-i ilim icmalinden kılıp onun için demişlerdir ki:
– Taayyün-ü evvel ve tecelli-i zâtidir.
Bunun üstünü dahi, lâtaayyün olan Hazret-i Zât-ı_Baht olarak bilmişlerdir. Hâlbuki sen onu, ilimden bir kısım kılıp izafi sıfatlara dâhil ettin. Ki o izafî sıfat, hakiki sıfatlardan alttır. Bunun tevil yönü nedir?
Bunun için şu cevabı veririm:
– Şeyh Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hariçte bir mevcudun vücuduna kâil olmamaktadır. Yani mücerred Zat-ı Ehadiyet dışında... Hakiki olsa dahi, ilim dışında sıfat vücudunu sabit görmemektedir. Böyle olunca, zaruri olarak ona göre taayyün-ü evvel, icmalî ilim olmaktadır. Sıfatların sübutunu da bundan sonra tasavvur eder. Zira onların sübutu, ilim sıfatının teferruatı arasında sabittir. Bu durumda, ilim dışında onların sübutuna kâil olmaz. Böylelikle, ilim her şeyden daha önde olur; bütün kemalâtı dahi câmi bulunur.
Fakir'in indinde keşfolunana gelince, durum şudur:
Sekiz hakiki sıfat, zat gibi olup hariçte mevcuttur. Değişik olma durumu, ancak merkeziyetin oluşu ve olmayışına göredir. Nitekim bu mânâ daha önce de geçti. Bu mânâya kâil olmak, ehl-i sünnet ve'l-cemaat görüşüne de uygundur. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar demişlerdir ki:
– Sıfatların vücudu, zatın vücudu üzerine zâiddir (ilâvedir).
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca; taayyün-ü evveli, icmalî ilimden ibaret kılmanın mânâsı yoktur. Hatta taayyün ıtlakının dahi mecali yoktur.
Bütün sıfatların en önce olanı, hayat sıfatıdır; ilim sıfatı ona tabidir. İlim sıfatını onun üzerine takdim etmek tasavvur edilemez. Bilhassa, ilme bir kayd munzam (ek) olur ise... Zira böyle bir durum, mutlak ilimden daha dûn (aşağı) olup izafiyete dâhildir. Nitekim bu mânâ daha önce de anlatıldı.
Şayet şöyle derlerse:
– İcmalî ilim, taayyün-ü evveldir.
Kabul edilir yeri yoktur. O zaman bunun taayyün-ü sanisi dahi tafsilî ilim olur.
***
Bir başka soru da şöyle olabilir:
– Şeyh Muhyiddin b. Arabî (k.s.) demiştir ki:
– İcmalî ilim, Hakikat-ı Muhammediye'dir.
Onun zuhurunun da bu dünya hayatında olacağına inanmıştır. Onun bu zuhurdan muradı, ismin kendi zuhuru mudur? Yani senin de kâil olduğun gibi. Yoksa o ismin suret zuhuru mudur? Yani sâir mümkinatta olduğu gibi.
Bunun için şu cevabı veririm:
– Onun muradı, ismin suret zuhurudur. Zira onun indinde taayyün-ü evvel, taayyün-ü ilimdir. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
Sonra o, iki taayyün için
– Taayyün-ü ilmî demiştir. Kalan üç taayyün için de:
– Harici taayyün demiştir. Taayyün-ü ilmî o ilim sureti şânıdır ki, bunun için zatın aynı olduğuna kâil olmuştur. Yani hariçte.
Bunun suretini dahi ilimde isbat eylemiştir. Bu ilmî suret dahi, Hakikat-ı Muhammediye olup bu dünya hayatında zuhur etmiştir. Yani İnsaniyet-i Muhammediye suretinde...
Hulâsa, her makamda bir zuhur vardır ki, bu zuhur, Şeyh Muhyiddin b. Arabî (k.s.) katında ilmi suret zuhurudur; isterse, şânı yüce Vacib Zat'ın sıfatları olsun. Hâlbuki ona göre, sıfatların ilim dışında vücudu yoktur. Yine ona göre hariçte, Zât-ı_Baht'tan başka mevcut yoktur.
***
Şöyle sorulabilir:
– O mertebede; ilmin, alimin ve malumun ittihadı vardır. Bunun hâsılı ise, huzurî ilimdir. Orada, ismin suretine mecal yoktur. Çünkü suret husulü, ancak husulî ilimdedir. Huzurî ilimde ise, hazır olan malumun kendisi olup sureti değildir.
Bunun için şöyle derim:
– O mertebe, ZAT-I BAHT mertebesi değildir. Bu sebeple onun için:
– Taayyün-ü evvel, tenezzül..
Demiştir. Yani hariçte mevcud olamayınca, onun için ilmî sübut mutlak gerekli olur. Bu mânâdan ötürü de:
– İlmî taayyün demiştir, ilmî sübut için de, malumun sureti gereklidir.
Üstteki beyandan da anlaşılacaktır ki, huzurî ilimde dahi, aynı şekilde, malum için bir suret vardır; hem de malumun kendisi mevcut olması ile... Zira hazır, halis malum olan değildir. Elbette ona itibar düşmüş ve kendi olmaktan çıkarıp surete getirmiştir.
Üstte anlatılan inceliği herkesin fehmi kavrayamaz. Lâkeyfi mânâda bir vusul ile ZAT-I BAHT'e ulaşmayan, bu inceliği idrak edemez.
Sübhanellah... Benim gibi son gelen aciz Fakir'in ne gücü ve kudreti vardır ki, büyük Ulü'l-Azam enbiyânın maarifinden kelâm etsin. Hem de,
Hatemü'r-rüsül Resulullah (ﷺ) Efendimizin bi'seti üzerinden bin sene geçtikten sonra. Maadın üstünlüğünde, mebde kemalâtı inceliklerinden beyanda bulundu.
Bir şiir:
Amma şahım yüceltti, makamımı yerden;
Onunla ayda, yıldızda ayıldım birden...
Şiirin devamı:
Veya (kitabın tercümesinde olduğu üzere):
Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar;
Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar;
Bin tane dilim olsa senaya dursam;
Ona infialden başka neyim artar?..
***
Bir ayet-i kerime meali:
– "Allah'a hamd olsun ki; bizi buna hidayet eyledi. Allah bize hidayet etmeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbimizin resulleri gerçeği getirdi." (7/43)
***
Hatırımda idi ki, hadis-i şerifte gelen SABAHAT ve MELAHAT üzerine bir şeyler yazayım.
Bu mânâda Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:
– "Kardeşim Yusuf pek SABİH ben de pek MELİH'im..."
Ve bu babda, remz ve işaretle kelâm edeyim. Lâkin gördüm ki, remz ve işaret esas maksadı anlatmaktan yana kusurludur. Dinleyenler dahi, onu idrakten yana acizdir.
Kur'an-ı Kerim'in mukattaat harfleri bütünüyle remizler ve işaretlerdir. Yani muhib ile mahbub arasında bulunan ince sırlara ve hakiki hallere... Lâkin onları anlayan kim, idrak eden kim?
Rasihun ulemanın hükmü, Habib-i Rabbi'l-Âleminin hizmetçileri ve köleleri hükmüdür. Haddizatında bunların o mânâlara bir ıttılaı vardır. Amma hizmet edenlerin, hizmetini gördüklerine dair gizli sırların ne kadarına muttali olmaları câiz ise o kadar. Hatta hizmeti görülene tebaiyet yolu ile hadim ile mahdum (tâbi olma yoluyla, hizmet edilen ve hizmet eden) arasında bir muamele dahi olabilir. Hatta onun uyduluğu vasıtasıyla ona has devlete; hizmet edenin bir iştiraki dahi olur. Ne var ki, bu beyandan yana bir nebze anlatacak olsalar; hâinlerden olurlar ve kendilerini helake götürürler. Bu durumda, onlar hakkında, Ebu Hüreyre'nin (ra) dediği mânâda:
– Kat'ı bel'um... (boğaz kesilmesi) doğru olur. Burada şu mânâ geliyor:
– "Sinem daralıyor; dilim dönmüyor." (26/13)
***
Duâ makamında bir âyet-i kerime meali:
– "Rabbimiz, bizim işimizdeki taşkınlığımızı ve günahlarımızı bağışla; ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler kavmine karşı bize yardım eyle." (3/147)
Selâm size, Hüdâya ittiba eden diğerlerine.. Mutabaat-ı Mustafa'ya tutunanlara..
Ona, âline ve ebrar muttaki ashabına salâtlar.