MEVZUU:
Sırları tazammun eden mektup ibârelerinin halli hakkındadır.
NOT:
İmâm-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mirza Müsameddin Ahmed'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçilmiş kullarına da selâm.
Bu Fakir'e gönderilen mübarek mektubun mütalaâsı ile teşerrüf ettim. Onun gelişi, şefkat ve re'fet üzere idi.
O mektuba şu mânâlar derc olunmuş:
– İcmir'den yazılan mektubun ibarelerine, büyüklerden birinin îtirazı var. Bu îtirazların halli için bir şeyler yazılması gerek.
Bu arada, arkadaşlardan bazıları, şüpheli yerleri belirterek yazmışlar. Bunun için, o tayin edilen ölçüde, onların halli için mukaddimeler yazdık.
Doğru yola hidayet eden Sübhan Allah'tır.
***
Ey mahdum-u mükerrem.
– Seyr-i müridi ve seyr-i muradi mânâlarından her biri, o seyrin sahibinin vicdanına taalluk eder. Başkasına taalluk olan bir emrin ilzâmı değildir. Mânâ böyle olunca, onun isbatı için, hüccet ve burhan talebine hacet yoktur.
Mânâ yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; Sübhan Allah bir şahsa kudsi bir kuvvet ihsan eylediği zaman; o seyir sahibinin hâl ve vaziyetlerini mülâhaza eder ise, kendileri ile imtiyaz bulduğu feyizleri, bereketleri, ilimleri ve maârifi de o müşahede edince mümkündür ki şu hükmü vere:
– O kimsenin seyri, muradî bir seyirdir.
Hem de hiçbir delile ihtiyaç duymadan... Tıpkı ay nurunun güneş nurundan istifade yollu gelişine dair yapacağı hüküm gibi. Yani ayın güneşe yakınlığını, ondan uzaklığını, onun mukabilinde oluşunu ve onunla içtimaını mülahazadan sonra... İsterse bu mânâ, idrak erbabının gayrına malum olmasın.
Hazret-i Şeyhimiz, bu Fakir'in seyir halinin evvellerinde, şöyle demişti:
– Onun seyri, muradi seyirdir...
Herhalde, arkadaşlar da ondan bu kelâmı duymuş olacaklar. Bu Fakir'in haline mutabık olduğunu bilerek, Mesneviden şu iki beyti inşad eyledi:
Maşukun aşkı, hep gizlidir saklıdır
Uşşakın aşkı, davullu alaylıdır.
Amma ikinci bedeni eritir;
Maşukun aşkı, eti yağı artırır.
Vasıl olan muradlardan her birinin seyri, içtiba yolu üzeredir. İçtiba yolu ise (aracının şart olmadığı, cezbe-çekilme ile ilerleme), yalnız enbiyâya mahsus değildir. Onlara selâm. Bu mânâyı, AVARİF nâm kitabın yazarı tasrih etmiştir. Sırrı mukaddes olsun. Bunu, meczup salik ve meczup beyanında anlatmıştır.
Müridlerin yolu için:
– İnâbe yolu demiştir.
Muradların yolu için de şöyle demiştir:
– İçtiba yolu...
Bu mânâda bir ayet-i kerime meâli şöyledir:
"Allah dilediğini ona içtiba eder... (seçip çeker...) İnabe edenleri (dönenleri) ona hidayet eyler." (42/13)
Evet, içtiba yolu, asâleten enbiyâya mahsustur. Ümmeti için de, sâir kemalât gibi, onlara tebâiyetle vardır. Onun mutlak olarak enbiyâya mahsus olduğu ve ümmetin dahi ondan yana asla bir nasibi olmadığı mânâsı yoktur. Zira, böyle bir şey vâki değildir.
Ey mahdum,
Salike feyiz vusûlü, Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimizin tavassutu ve onun haylûleti ile olmaktadır. Bunun oluşu dahi, Muhammedi meşreb olan salikin hakikati, Hakikat-ı Muhammediye'ye intibak etmeden ve onunla ittihadından evveldir. Ne zaman ki, kemaliyle mutabaâtı, hatta sırf fazl olarak iki hakikat arasında ittihad husule geldi, yani urucu (yükselişi) makamında. İşte o zaman aradan tavassut kalkar.
Zira tavassut, ancak mugayerette olur; ittihadda ise, ne tavassut eden vardır; ne de tavassut edilen... Ne perdeci vardır, ne de perdelenen... Hatta, ittihad makamında muamele ortaklaşadır. Lâkin salik; tâbi, mülhak, uydu olduğundan, onun için bu şirket gereklidir. Yani hizmet edenle, hizmeti görülen ortaklığı kabilinden.
***
Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:
– Onun hakikati için, Hakikat-ı Muhammediye ile intibak hasıl olur ve onunla ittihad eder.
Bunun beyanı şöyledir: .
– Hakikat-ı Muhammediye, bütün hakikatları câmidir. Bunun için de:
– Hakikatlar hakikati denir. Diğerlerinin hakikatları ise, onun için cüzler gibidir. Veya cüziyât gibidir. Şöyle ki:
Eğer salik, Muhammedî meşreb olur ise, onun hakikati, o külli için bir cüz'i olur; onun üzerine mahmuldür (yüklenilmiştir). Şayet Muhammedî meşrep değilse, o zaman, onun hakikati, külle nisbetle cüz hükmünü taşır; onun üzerine mahmul değildir.
Şayet Muhammedî meşrep olmayanın hakikatına urucu esnasında bir ittihad arız olur ise, bu oluş ancak kademi üzere olduğu nebinin hakikatına göre olur. Ve o hakikat üzerine de mahmuldür. Onun için, onun kemalâtına münasip bir şekilde, kendisi için bir ortaklık husule gelir. Lâkin bu ortaklık, hadim mahdum (hizmet eden ve hizmeti görülen) şirketi (ortaklığı) kabilinden olur. Bu mânâ, daha önce de anlatıldı.
Ne zaman ki, bu cüz'i için kemal-i mutabaât alâkası, hatta sırf fazl olarak; küllisi için muhabbet hasıl olunca, elinden dahi ona şevk vusulü tutunca, külli olanı cüz'i kılan kayd (bağ) yüce Allah'ın fazlı ile zevale yüz tutar. Onun tedricen zevalinden sonra; o külliye intibak ve ilhak hasıl olur.
Gelelim şu cümleme:
– Onun için has muhabbet hasıl olunca...
Bu anlatılan muhabbet, bu Fakir'e sırf Allah'ın fazlı olarak hasıl olmuştur. O kadar ki, bu muhabbetin ağır basmasından şöyle demiştim:
– Hazret-i Hakka muhabbetim, Muhammed'in (ﷺ) Rabbı olduğu cihetindendir.
Bu kelâmdan Meyan Taç ve arkadaşlardan başkaları, taaccüb etmişti. Zannım o ki, bu kelâm, sizin de hatırınızdan çıkmıştır. Böyle bir muhabbet hasıl olmayınca, ilhak ve ittihad nasıl husule gelir?
Bir ayet-i kerime meali:
"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve... Allah büyük fazlın sahibidir." (62/4)
***
Tavassutun oluşunu ve tavassutun olmayışını beyan edelim. İyi dinlemek gerek.
Bilesin ki,
Cezbe yolunda, cezbe ve cerr, matlub canibinden olduğuna ve inayet-i ilâhiye dahi, talimin haline tekeffül ettiğine göre zaruri olarak vasıta kabul edilmez.
Sülük yolunda ise, inâbe talip canibinden olduğuna göre; onda vasıtaların bulunması gereklidir.
Cezbenin kendisinde, her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de; lâkin cezbenin tamama ermesi, süluke bağlıdır.
Şayet, şeriat hükümlerinin yerine getirilmesinden ibaret olan tevbe, zühd ve bunlardan başkaları; cezbeye inzimam etmez ise.. o cezbe tam değildir. Hatta kesiktir.
Hanudlardan ve mülhidlerden birçoklarını gördüm; kendilerinde cezbe vardı. Lâkin, Sahib-i Şeriat Resulullah (ﷺ) Efendimize mutabaatle bezenmediklerinden ötürü; kendilerine cezbenin suretinden başka nasip yoktur. Halleri dahi harap ve kesiktir.
Bu mânâdan ötürü, şöyle bir soru çıkabilir:
– Cezbenin husulü, mahbubiyetten yana bir şey istediğinden; Allah'ın düşmanları olan küffar hakkında cezbenin nasip oluşu nasıl caiz olur?
Bunun için şöyle derim:
– Küffardan bazısı hakkında, muhabbet mânâsından yana bir şey olması mümkündür. Bu dahi, cezbenin husulüne sebep olmaktadır. Lâkin, Sahib-i Şeriat Resulullah (ﷺ) Efendimize mutabaatla bezenmedikleri için, hüsranda ve hizlanda kalırlar. Bu cezbe dahi, aleyhlerine hüccetten başka bir şey artırmaz.
Şu cihetten ki: Onların istidadı belli olmuştur; lâkin onu, kuvveden fiile çıkarmamışlardır. Bunun sebebi de, cehalet ve inattır.
"Allah onlara zulmetmemiştir; lâkin, kendileri nefislerine zulmediyorlar." (3/17)
Sülûkten ibaret olan Sahib-i Şeriat Resulullah (ﷺ) Efendimize mutabaatle cezbe yolunda matluba vusul müyesser olur ise, vasıtasız ve hayluletsiz (araya girme olmaksızın) olur. Hem de hiçbir şeyin araya girmesi...
Bu mânâda demişlerdir ki:
– Bir kovayı sarkıtasınız, Allah'a düşerseniz demek olur ki:
– Hazret-i Hakka cezbe ve cerr yolu ile girip batanların batınına vasıl olduğunuz zaman, sizinle, yüce Hak arasında bir işin hayluleti ve hicabiyeti olmaz.
Yani arada ne bir perde kalır, ne de hail, engel...
Herhalde, Hazret-i Şeyhimizin -sırrı mukaddes olsun- şu cümlesi hatırınızda kalmış olmalı:
– Allahu Teâlâ ile arasında mâiyet yolu ile bir kula, Sübhan Hakka vusul müyesser olduğu zaman; elbette bu, bir işin vasıtası olmadan olur.
Mâiyete münasip olan da budur. Vasıta ancak, sülükten ibaret olan terbiye silsilesindendir. Mâiyet yolu dahi, cezbe yollarından biridir.
"İnsan sevdiği ile beraberdir..."
Mânâsına gelen hadis-i şerif dahi, bu mânâyı teyid eder. Ne zaman ki, bir şahısla sevdiği arasında maiyet sabit olur; aradan vasıta kalkar.
***
Şu mânâyı da iyi dinle,
Her zıllın, açık bir şekilde, aslına çıkan bir yolu vardır. Aralarında dahi asla bir hâil olmaz.
Şanı büyük Allah'ın inâyeti ile; zıl için aslına meyli ve ona incizab ve ilhak hasıl olur ise, bu, bir şeyin hail durumu olmadan meydana gelir. Bu asıl, ilâhi isimlerden bir isim olduğundan; elbette isimle müsemma arasında hâil olmaz. O ismin müsemmâsı olan aslın aslına, zıllın vusulü dahi bir şeyin tavassutu olmadan olur. Sonra, her kim, lâ-keyfi mânâda bir vusul ile, Hazret-i Zat'a vasıl olur ise, bir şeyin tavassutu ve hâil olması dahi, onun hakkında olmaz.
Hazret-i Zat'a vusul suretinde; vacip sıfatlarının hâil olması ve hicaplığı kalkınca, sıfatların başkasına hâil olmak ve perdelik mecâli nasıl olabilir? Burada şöyle bir soru sorulabilir:
– Sıfatların zattan infikâki (ayrılması) caiz olmadığına göre; vasıl olan ile kendisine vasl olunan arasında sıfatların gayrına hâil olma durumu nasıl olur? Bunun için şu cevabı veririm:
– Salik için, aslına vusul hasıl olduktan sonra -ki o, ilâhi isimlerden bir isim olup, salik dahi onun zıllıdır- yine salik, onunla da tahakkuk ettikten sonra, onunla yüce Hazret-i Zat arasında elbette bir tavassut ve hail olmaz. Tıpkı isimle müsemmâsı arasında bir hail olmadığı gibi... Bu mânâya göre irtifa ve infikak (yükseklik ve ayrılış) lâzım gelmez. Anlatılan tahkikin bir benzeri yukarıda geçti. Yani:
– Salikin hakikati, Hakikat-ı Muhammediye ile ittihad edince, cümlesinin beyanı sırasında. Ayrıca: Zıllın aslına vusulü beyanı yapılırken de, bu beyandan bir nebze anlatıldı.
***
BİR TENBİH
Cezbe yolunda ve diğerlerinde anlatılan tavassutun olmayışını; ahmak sanmasın ki:
– Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimize tebaiyetten istiğna demektir. Zira, böyle bir şey küfürdür, zındıklıktır, hak şeriatı inkârdır.
Daha önce de şu mânâ geçti: Şeriat hükümlerinin yerine gelmesinden ibaret sülûk inzimam etmeyince, cezbe tam değildir. Kesiktir. Bir nimettir ki, nimet suretinde zuhura gelmiştir. O cezbenin sahibinin aleyhine, hüccetin tamam olmasıdır.
Hülâsa,
Şu mânâ yakîn mertebesine ulaşmıştır ki, hem de sahih keşif ve sarih ilham ile... Resulullah (ﷺ) Efendimizin vasıtası ve onun mutabaatı vasıtası olmadan, bu tarikatın inceliklerinden hiçbir incelik ve bu tarikatın feyizlerinden hiçbir feyiz, bereketlerinden dahi bir bereket müyesser olmaz. Hatta, müntehi olana dahi onun tebâiyeti ve uyduluğu olmadan bir şey hasıl olmaz. Ona salât ve selâm olsun.
Bir şiir:
Bir muhal iştir yürümek bu safa yolunda;
Mustafa'ya olmazsa uymak sa'di, yolunda.
Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
***
Ebleh Eflatun kendisini enbiyâya mutabaâttan müstağni sanmıştır. Bunun sebebi de, riyazetlerden ve mücahedelerden dolayı kendisine hâsıl olan safiyettir.
Bunun için demiştir ki:
– Biz, tehzib edilmişiz; tehzibciye ihtiyacımız yoktur (yani terbiyeciye, ıslah ediciye)
***
Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
Enbiyaya mutabaat olmadan, riyazetlerle hâsıl olan safânın hükmü, altına batırılmış kara bakır hükmüdür; yahut, üstü şekerli zehir.
O şey ki bakırın hakikatini halis altına çevirir ve nefsi dahi emmarelikten itminana erdirir; bu şey, enbiyaya mutabaâttır. Onlara salât ve selâm olsun.
Yüce Hakim-i Mutlak ancak peygamberlerin bi'setini (gönderilişini) ve onların şeriatını; nefs-i emmarenin tacizi ve tahribi için kararlaştırdı. Onun tahribini, hatta ıslâhını, enbiyâ mutabaâtının gayrında kılmadı.
Bir kimse, riyazetlerin ve mücahedelerin bin çeşidini irtikab etse, yani o büyüklere mutabaât olmadan; nefsin emmareliğinden ve noksanından kıl kadar eksiltmez. Hatta, onun tuğyanını ve inadını artırır.
Bir mısra:
İlletlinin her seçtiği illettir.
O nefs-i emmarenin zati marazını izale dahi, enbiyânın yoluna temessükle (tutunmakla, yapışmakla, sarılmakla) olur.
Bundan sonrası, kuruyan otlar gibidir (yani boş).
***
Şunun bilinmesi gerekir,
Cezbe için mutlak sülûk gereklidir. Amma, cezbenin sülûktan evvel veya sonra olması müsavidir. Ne var ki, fazilet, cezbenin sülûktan evvel olmasındadır. Bu durumda, sülûk, cezbenin hizmetinde olur. Cezbenin sonraya kalması halinde ise, sülûk cezbenin mahdumu (efendisi, hizmet edileni) olur. Zira, bu durumda, cezbe ancak sülûk devleti ile müyesser olmaktadır. Amma cezbenin önde olmasında böyle bir durum yoktur. Bu hale göre binefsihi (bizzat kendisi-galip salik) davet edilen ve matlub olur. Bunun için de muraddır. Öbürü de mürid.
[Bilinmelidir ki cezbenin başında veya sonunda sülûkun bulunması gerekir. Ancak üstün olan cezbenin sülûktan önce olmasıdır. Bu durumda sülûk cezbenin hizmetçisi olur. Cezbenin sonradan gelmesi durumunda ise cezbe sülûkun hadimi (hizmetçisi) olur. Zira cezbe sonradan olunca sülûk nimeti sayesinde elde edilmiş olur. Cezbenin başta olması durumunda ise böyle değildir. Bu durumda bizzat kendisi çağrılmış ve taleb edilmiştir. Bu nedenle de murad olmuştur. Öbür türlü mise mürid olmuş olur. (Semerkand Yayınevi)]
Murad olanların başı, mahbub olanlar reisi, Allah'ın Resulü Muhammed'dir. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Çünkü zati olarak maksud olan ve bu davette ilk çağrılan odur, O'na ve âline salât ve selâm. O'ndan başkaları, ancak onun uyduluğu ile çağrılmışlardır. İster murad olsunlar, isterse mürid.
Şayet o olmasaydı, Allahu Teâlâ halkı yaratmazdı ve rübubuyeti dahi izhar eylemezdi. Nitekim, bu mânâda varid olan haber böyle gelmiştir. O'ndan başkası, onun tufeylisi (uydusu) olduğuna; o dahi, asli maksud olduğuna göre, hiç şüphe edilmeye ki, hepsi ona muhtaçtır. Feyizleri ve bereketleri onun tavassutu ile almaktadırlar. O'na ve âline salât ve selâm olsun. Bu mânâdan ötürü:
– Hepsi de, onun âlidir (yani aile fertleri) denir ise, bu mânâ caizdir. Zira, onların hepsi, onun metbuu (tâbileri) olup ancak onun tavassutu ile kemâl sahibi olabilirler. Şöyle ki:
Onun vücudu olmadan, başkasının vücudunun olacağı tasavvur edilemeyeceğine göre; onun vücuduna tâbi olan kemalât dahi, onun tavassutu olmadan nasıl tasavvur edilebilir?
Evet...
Âlemlerin Rabbi Allah'ın mahbubu, böyle olmak gerek.
Şu mânâyı da dinle.
Keşf olunan mânâ şu ki: Resulullah (ﷺ) Efendimizin mahbubiyeti, yüce Allah'ın Zat-ı Baht'ine taalluk eden muhabbeti ile olmaktadır. Amma şuunların ve itibarların mülahazası olmadan... Hazret-i Zat dahi, bu muhabbet ile mahbub olmaktadır. Amma ondan başkasının mahbubiyeti böyle değildir. Allahu Teâlâ, O'na salât ve selâm eylesin.. Zira onların (tâbilerinin) muhabbeti, şüuna ve itibarlara taalluk etmektedir. Esma ve sıfat libasına bürünmüştür. Yahut, esma ve sıfatın zılâline... Haliyle bu, onların değişik derecelerine göre olmaktadır.
Bir şiir:
Hiç de olmaz Resulullah'ın fazlına;
Had, dille anlatan gider i'rabına...
Ona ve resullerden, nebilerden, mukarreb meleklerden tüm kardeşlerine salât, selâm, bereketler.
Bu makamın tahkiki, bir başka mânâda şöyledir:
Mümkündür ki, Resulullah (ﷺ) Efendimizin tavassutu iki mânâda ola... Şöyle ki:
a) O, salik ve matlub arasında bir hail ve hacip (perdedar) ola,
b) Salik, onun tavassutu tebâiyeti ile ve uydusu olarak, mutabaatına girerek
matluba ulaşa.
Sülûk yolunda, Hakikat-ı Muhammediye'ye vusülden evvel, tavassutun her iki mânâsı da vardır. Hatta zannım odur ki, arada vasıta olan şeyhlerden her biri, yani bu tarikâtta, salikin şühuduna perdedir. Sonunda, cezbe ile bu perdeden kurtulamayan salikin vay haline. Bir de, onun muamelesi hicaptan geçip hicapsızlığa gitmez ise... Zira, cezbe yolunda ve hakikatler hakikatına vasıl olduktan sonra tavassut ikinci mânâyadır. Yani salikin tebâiyeti.. Arada hail ve hicab yoktur ki, şühuda, müşahedeye ve emsali şeylere hicab ola (ikinci vâsıtalıkta)...
Burada şöyle bir şey söylenemez:
– Tavassutun olmayışı, bir mânâya ise; bundan dolayı onun zatına kusur çıkar. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Çünkü şöyle deriz:
– Anlatılan mânâya tavassutun olmayışı, onun kemalini gerektirir. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Kusuru çıkarmaz. Hatta kusur, tavassutun varlığındadır. Zira, tabi olunan zatın kemâli; kendisine tabi olanı, tetaffulü ve tebaiyeti ile (uydusu ve tâbisi olmasıyla) bütün kemal derecelerine ulaştıra... İnceliklerinden hiçbirini bırakmaya. Böyle bir şey dahi, tavassutun oluşunda değil; olmayışındadır. Zira, tavassutun olmayışı, hicapsız şühuddur. Bu ise, kemal derecelerinin en yükseğidir. Tavassutun varlığı ise, hicap halindedir.
Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca; kemâl tavassutun olmayışında, kusur ise, tavassutun oluşundadır.
Hizmeti görülenin azametinden ve saltanatındandır ki, kendisine hizmet eden hiçbir makamda asla kendisinden ayrılmaya. Onun tebâiyeti ile de, akranının devletine ortak ola... Bu mânâdan olarak, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Ümmetimin uleması, ben-i İsrail'in enbiyâsı gibidir."
["Âlimler peygamberlerin vârisleridir."
(Semerkand Yayınevi)]
***
Uhrevi rüyet (ahirette Allahu Teala'yı görmek) dahi, bir şeyin tavassutu ve bir işin hâili (vasıtalığı ve engeli) olmadan olacaktır.
Bir hadis-i sahihte şöyle geldi:
"Kul namaza girdiği zaman, Rabbi ile arasında bulunan perde kalkar."
Üstte anlatılan mânâ icaba olarak; namaz, müminin mi'râcı olmuştur. Ondan alınacak bol haz dahi, vâsıl olan müntehilerin (kavuşan nihayettekilerin) nasibi olmuştur. Zira, hicâbın (perdenin) kalkması, vâsıl olan müntehiye mahsustur. Tavassutun ve hâilin (vasıtanın ve engelin) kalkması dahi, bu mânâ ile sabit olmuştur.
Üstte anlatılan marifet, bu Fakir'e (İmam-ı Rabbanî Hazretlerine) ledünni ilimlerin hususiyetlerindendir. Onlar, katıksız fazl ü kerem olarak verilmiştir. Onların hakikati ile de tahakkuk olmuştur (kendisi bu hakikate ulaşmıştır).
Bir şiir:
Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar
Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar...
***
Şu da bir başka güzel şiir:
Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının...
***
Allah, sırlarının kudsiyetini artırsın; tarikât meşayihinin, Resulullah'ın tavassutunun oluşunda ve tavassutunun olmayışında ihtilâfları vardır.
Bir cemaat, tavassutun varlığına zahib oldu; bir başka cemaat ise, olmadığına...
Amma onlardan hiçbiri, tavassutun oluşunu ve tavassutun olmayışını tahkikle beyan etmedi. Bunların kemâlinden ve kusurundan söz açmadı.
Zahir erbâbına gelince, imanın kemâli olduğu halde tavassutun olmayışını, küfür zannedip ona kâil olanı dalâlette bildiler. Bu da bilmediklerinden oldu. Onlar tavassutu imanın kemâli olarak tasavvur ederler; ona kâil olanı dahi, tabi olanların kâmillerinden sayarlar. Halbuki, tavassutun olmayışı, mutabaatin kemâline mebnidir. Tavassutun varlığı dahi, mutabaatın sebebi iledir. Nitekim, bu mânâ daha önce de anlatıldı. Bütün bu mânâların onlardan gelişi hakikat-ı hali idrak edememekten ileri geliyor. Bu mânâda gelen bir ayet-i kerimede Allahu Teâlâ söyle buyurdu:
"Elbet, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar. Kendilerine, te'vili (hakkında bir idrak dahi) gelmedi. Onlardan evvelkiler de böyle tekzib ettiler." (10/39)
Ey mahdum,
– Üveysiyet... demek, zahir şeyhi inkâr etmek değildir. Üveysi, öyle bir şahıstır ki; ruhani zatların, onun terbiyesinde dahli vardır. Hace Ahrar'ı görmez misin? Hace Bahaeddin Nakşibend -sırrı mukaddes olsun- Hz.'nin ruhaniyetinden yardım aldığı için kendisine:
– Üveysi... denmiştir. Hem de zahir şeyhi var iken...
Aynı şekilde Hace Nakşibend -sırrı mukaddes olsun- Hz. dahi, Abdulhalik Gücdüvanî -sırrı mukaddes olsun- Hz.'nin ruhaniyetinden imdad aldığı için, kendisine:
– Üveysi... denmiştir. Hem de zahir şeyhi var iken.
Bilhassa, bir kimsede; üveysiyet olduğu halde, şeyhini de ikrar eder.. Böyle bir şeyden muradı (böyle bir tavrı) dahi, şeyhi inkâr saymak, yalandır, bühtandır; acayip bir insaftır (insafsızlıktır).
***
Ey mahdum,
– Âbdülbaki... lâfzının terkibinden murad, izafi mânâsıdır; ilmi değil... İsterse tam mânâsı ile onda, ilmi bir iş'ar mânâsı olsun. Yani, şu cümlede geçen:
– Her ne kadar şeyhim Âbdülbaki ise de; lâkin terbiyeme tekeffül eden Allah-ül-baki'dir.
Bunda tahrif inhiraf (sapma) nerede?.. Hangi suiedep (edebsizlik) var?.. Allah insaf versin.
***
Ey mahdum,
Bayezid-i Bistami'den (ks) sekrin ağır bastığı vakit halinde sudur eden:
– Sübhani... kavlinde söylendiği gibi kusur kabul edilse dahi, o kusurun istimrarı ve istikrarı gerekmez (daimi ve sürekli olduğu söylenemez). Yani ona kâil olanda...
Evet,
Anlatılan mânâ olmaz ki, başkası ondan daha faziletli ola... Zira, o halin iktiza ettiği vakitte; çokça maarifin zuhur ettiği olur ki; ondan sonra, o marifetin kusuru Allah'ın inayeti ile zahir olduğu zaman, o marifet terk edilir. Ve daha yukarı makama terakki edilir.
Mübarek mektuba, bu gibi şathiyat (cezbeli sözler) karışıktır. Böyle bir şeyi, sekir erbabı yazsa caizdir. Lâkin, sahiv (ayıklık) erbabının böyle cümleleri izhar eylemesi cidden uzak görülmektedir.
Ey mahdum,
Her kim, bu cümleleri yazar ise, onun menşei sekr halidir. Sekr hali karışmadan, bu babda kalem oynatamaz.
Bu babda netice söz şu ki:
Sekr halinin çok mertebeleri vardır. Sekr hali her ne miktar çok olur ise, şathiyat (cezbeli sofiye sözleri-dinin esaslarına aykırı ifâdeler) onda o kadar çok ve bol olur.
Bayezid-i Bistami'nin sekri ise, ondan sudur eden şu cümleden bellidir:
– Sancağım, Muhammed'in sancağından daha yukarıdadır.
Hem de, sakınmadan bunu söylemiştir.
Her kimin ki hali sahivdir; zannetmeye ki, onunla beraber bir sekr yoktur. Zira böyle bir şey aynen kusurdur. Zira halis sahiv âvamın nasibidir. Her kim ki, sahiv halini tercih eder; onun bundan muradı sahiv halinin ağır bastığı sırf sahiv değildir. Her kimin ki, muradı sekrin ağır basmasıdır; bu da halis sekir hali değildir. Zira böyle bir şey afettir.
Cüneyd-i Bağdadi'yi görmez misin? Allah sırrının kudsiyetini artırsın, kendisi sahiv erbâbının reisi olduğu halde; sahvi sekr haline tercih etmesine rağmen, birçok ibareleri sekr hali ile karışıktır; onları saymak zordur. Şunlar onun cümlesidir:
– Arif o maruftur.
– Suyun rengi kabının rengidir.
– Muhdes (mahluk) kadimle karin (arkadaş) olunca, kendisinden eser kalmaz.
AVARİF nam kitabın yazarına gelelim... Kendisi sahiv erbabının kâmillerindendir. Bununla beraber, kitabı sekriyata dair maarifle doludur. O kadar ki, onların şerhi mümkün değildir.
Bu Fakir, onun bazı sekr haline bağlı maarifini bir yaprağa toplamıştır. Onun sekr hali bakiyelerindendir ki, sırları ifşa ederek onlarla övünüp iftihar etmiş, ağyara karşı da meziyet iddiasında bulunmuştur.
Şayet halis bir sahiv hali olsaydı; o zaman, sırların ifşası küfür olurdu. Başkalarına nazaran fazilet iddiası dahi şirk olurdu.
Ayıklık halinde sekr hali, yemeği yarar hale getiren tuz misâlidir. Şayet tuz olmasaydı, yemek de yaramaz olurdu.
Bir şiir:
Olmasaydı aşk, aşık dahi hayran;
Ne dinleyen olurdu, ne anlatan...
***
Şeyh Abdülkadir (Geylani)'den -Allah sırrının kudsiyetini artırsın- sudur eden:
– Kademim, her velinin boynundadır cümlesini, AVARİF nam eserin yazarı, sekr haline yormuştur. Bundan muradı dahi kusur isbatı değildir. Yani tevehhüm edildiği gibi. Çünkü bu, onun için aynen övgüdür. Hatta, vakıayı beyandır. Yani bu gibi mübahattan ve iftihardan haber veren kelâm, sekr hali bakiyesi olmadan südur etmez. Zira, katıksız sahiv halinde böyle kelâm etmek zordur.
Bu fakir'in yazdığı şu sayfalar ki, halis sahiv hali ile yazıldığı hatır-ı şerifinize yerleşmiş gibidir. Haşa ki böyle bir şey ola. Zira öyle bir şey haramdır, münkerdir, düzensiz sözdür, kelâm sıralamaktır. Halis sahiv hali ile muttasıf olup da kelâm sıralayanlar çoktur. Amma neden onlar bu düzende söz edemezler; insanların kalblerini de harekete getiremezler.
Bir şiir:
Hafızın feryadı yersiz mi baştan sona;
Garip kıssa, acayip sözler sığmıştır ona...
***
Ey mahdum,
Sırların ifşasından haber veren bu gibi kelimeler, zahir mânâsından alınmıştır. Tarikat meşayihinden, her vakit böyle cümleler sudur etmiş ve bu onların süregelen âdeti olmuştur. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Bu Fakir'in icad ettiği bir iş değildir. Ve bu, İslâm'da ilk kırılan bardak da değildir.
Bu ıstırap ve cidal neden?
Şayet zâhiri, şeriat ilimlerine uymayan bir lâfız sudur eder ise, onu en küçük mânâsı ile, zâhirinden almak lâzımdır. Böylece onu, şeriat ilimlerine mutabık kılmak gerek; bir Müslümanı itham etmek değil...
Şeriatta bir kötülüğü şüyu buldurmak ve bir fasıkı rüsvay etmek haram ve yasak iken, mücerret bir şüphe ile bir Müslüman'ı rüsvay etmek nasıl münasip olur? Şehirden şehire onu aktarmak nasıl bir dindarlıktır?
İslâmiyet ve şefkat yolu odur ki, zâhiri şeriat ilimlerine muhalif düşen bir söz, bir şahıstan sudur eder ise, onu diyene bakmalıdır: Şayet o, zındık veya mülhid ise, onu reddedip ıslâhı ile uğraşmamalıdır. Şayet Müslüman, Allah'a ve Resulü'ne imanı var ise, onun sözünü yarar hale getirmeye çabalamalıdır; onu sağlam mânâya yormalıdır. Onun hallini dahi, diyenden talep etmelidir. Şayet hallinden aciz kalır ise, kendisine nasihatta bulunmak gerek. Zira, emr-i maruf ve nehy-i münker rıfktır. Zira böyle bir muamele kabule daha yakındır. Şayet maksat kabul değil de, onu rüsvay etmek ise, o zaman iş değişir.
Allahu Teâlâ, başarı ihsan eylesin.
***
Anlatılanlardan daha şaşırtıcı mânâ şudur ki:
Mübarek mektubunuzdan anlaşıldığına göre, bu Fakir'in mektubunu o büyükten dinledikten sonra, hizmetinizde bulunanlara bir şüphe ve inhiraf gelmiş. Bu bir in'ikâsa (aksetmeye, yansımaya) benzer. Halbuki onlara düsen, şüphe zanlarını kendi içlerinde halletmektir. Hem de bu Fakir'e bırakmadan, fitneyi dahi böyle sükuna kavuşturalar.
Diğer arkadaşlar hakkında ne diyebilirim ki? Onlardan bazısı, şüpheyi def etmiyor. Bunun için nefsi müsamaha yolu açmamıştır. Böylece o, gücü yettiği halde, sükutu tercih etmiştir.
Bir şiir
Muhtacız bir bak şuna;
Şimdi dost yardımına...
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, katından bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla." (18/10)
Evvel, âhir selâm.