MEVZUU:

Hakikat-ı Muhammediye... (Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin)

NOT:

İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Mevlâna Hasan Dehli'ye yazmıştır.

***

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile...

Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçilmiş kullarına.

Bilesin ki;

Hakikat-ı Muhammediye, ilk zuhurdur ve hakikatlar hakikatidir. Şu mânâya ki: Melâike-i izâmın hakikatleri olsun, enbiya-i kiramın hakikatleri olsun; sâir hakikatlerin tümü, onun hakikatinin zılâlidir (gölgeleridir). Hepsine salât ve selâm. Zira o, bütün hakikatlerin aslıdır.

Anlatılan mânâlarda, Resulullah (ﷺ) Efendimizin şu hadis-i şerifleri vardır:

– "Allahu Teâlâ, evvelâ nûrumu yarattı."

– "Allah'ın nûrundan yaratıldım; mü'minler dahi benim nûrumdan yaratıldı."

Zarûri olarak, o hakikat, sâir hakikatlerle Hak arasında bulunmaktadır. Bir kimsenin, matluba vusulü dahi, onun tavassutu (vasıtalığı) olmadan muhaldir. Ona ve âline salât ve selâm olsun.

O, resullerin ve nebilerin nebisidir. Onun irsâli (gönderilmesi), âlemlere rahmettir.

Anlatılan mânâdandır ki, kendilerinde asâlet olmasına rağmen, ûlü'l-azm enbiya onun tebaiyetini ve ümmeti arasına girmeyi temenni etmiştir. Nitekim, bu mânâ, bizzat kendisinden varid olmuş.. Resulullah (ﷺ) Efendimiz ve onlara salât ve selâm olsun.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Enbiyânın onun ümmetinden olması (temennisi) hangi kemâle bağlıdır; kendilerinde nübüvvet devleti bulunmasına rağmen, bu kemâl onlara müyesser olmamıştır.

Buna cevap olarak şöyle derim:

– Bu kemâl, hakikatler hakikatına vüsuldür (kavuşmadır); onunla ittihaddır (birleşmedir). Gerek vüsul, gerekse ittihad tebaiyete ve verasete bağlıdır. Hatta, her ikisi de, yüce Allah'ın fazlına kalmıştır. Zira bunlar, havasın dahi hası olanların nasibidir. Yani Resulullah (ﷺ) Efendimizin ümmetinden.

Onun ümmetinden olmayan, anlatılan devlete eremez. Onun hakkında hicap (perde) dahi kalkmaz. Zira bu, ittihad yolu ile müyesser olur. Herhalde, anlatılan mânâ dolayısı ile Allahu Teâlâ, şöyle buyurdu:

– "Siz hayırlı ümmetsiniz." (3/110)

Ona ve âline salât ve selâm olsun; Resulullah (ﷺ) Efendimiz, enbiya-i kiramın ve melâike-i izâmın her ferdinden daha faziletli olduğu gibi, külliyet cihetinden de hepsinden faziletlidir. Resulullah (ﷺ) Efendimize ve onlara salât ve selâm.

Çünkü aslın, zıl (gölge) üzerine fazileti vardır, isterse, zıl, zıllardan binini tazammun etsin (içinde bulundursun). Zira, Feyyaz olan Sübhan Zat'tan zılla gelen feyizlerin mebdei (başlangıcı, kaynağı) ancak aslın tavassutudur.

Bu Fakir, risâlelerinde şu mânânın tahkikini yapmıştır; şöyle ki:

– Fevkani (yukarıdaki) noktaların, altında bulunan bütün noktalara nazaran üstün fazileti vardır. Alttakiler, onun için zılâl (gölgeler) gibidir.

Bir irfan sahibinin, o asıl gibi olan fevkani (üst) noktayı kat etmesi; onun zılal hükmünde olan alttaki bütün noktaları kat etmesinden daha ziyadedir (fazladır, çoktur).

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

– Bu beyandan lâzım gelir ki, bu ümmetin havassı, enbiyâdan üstün faziletli ola...

Bunun için şu cevabı veririm:

– Böyle bir şey asla lâzım gelmez. Ancak o devlette, bu ümmetin havassı olanların enbiyâ ile ortaklığı lâzım gelir. Durum böyle olmasına rağmen, enbiyânın çok kemalâtı ve kendilerine mahsus olan sayısız meziyetleri vardır. Bu ümmetin havassı olanlardan en hası dahi, son derece terakki etse bile; yine de başı, en alt derecedeki nebinin ayağına ulaşamaz. Müsâvat (eşitlik) ve meziyet (üstünlük) mecali nerede? Hem de Allahu Teâlâ, şöyle buyurduktan sonra:

– "Andolsun; resul gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz vardır." (37/171)

Ümmet fertlerinden bir fert; peygamberinin uyduluğu ve onun tebaiyeti ile enbiyadan bazısının fevkine terakki etse dahi, ancak bu, hâdimiyet ve tebaiyet unvanı ile olur. Şu da malumdur ki, hadimin mahdum akrana (hizmetçinin, hizmet edilene), hâdimiyetten ve tebaiyetten başka bir bağlantısı yoktur.

Uydu olan hadim, bütün vâkitlerde uydudur.

***

Bütün mertebeleri aştıktan sonra; işin neticesinde bu Fakir'e keşf oldu ki, Hakikat-ı Muhammediye, hakikatlerin hakikatidir. O, hubbi taayyündür (muhabbetin belirip ortaya çıkmasıdır). Bu muhabbetin zuhuru dahi, zuhuratın mebdeidir (ortaya çıkışın başlangıcıdır); mahlukatın yaratılmasının dahi menşeidir (köküdür, kaynağıdır). Nitekim bu mânâ, meşhur kudsi hadiste şöyle dile geldi:

– "Gizli bir hazine idim; bilinmemi istedim. Halkı da bilinmem için yarattım."

O gizli hazineden, zuhur meydanına ilk gelen, mahlukatın yaratılmalarına sebep olan o sevgidir. Şâyet bu sevgi olmasaydı; icad kapısı açılmazdı. Âlem dahi, ademde (yoklukta) yerli ve istikrarlı kalırdı. Sonra, şu hadis-i şerifin sırrı dahi, bu makamda aranmalıdır:

– "Sen olmasaydın, eflâki yaratmazdım; rübûbiyeti izhâr eylemezdim.?

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

Fütuhat-ı Mekkiye sahibi Muhyiddin b. Arabî (k.s.) taayyün-ü evvel olan hakikat-ı Muhammediye'yi ilim icmâlinden (toplu ilimden) ibaret saydı. Halbuki sen, risâlelerinde şöyle diyorsun:

– Taayyün-ü evvel, taayyün-ü vücudîdir (İlk belirme, varlığın belirmesi).

Onun en şerefli ve en ileri merkezini dahi, Hakikat-ı Muhammediye'den ibaret eyledin.

Sandın ki: Hazret-i icmâlin taayyünü, bu taayyün-ü vücudînin zıllıdır (gölgesidir). Şu anda dahi, burada şöyle yazıyorsun:

– Taayyün-ü evvel, taayyün-ü hubbidir (İlk belirme, sevginin belirmesidir). Ve o, Hakikat-ı Muhammediye'dir.

Bu söylenenler arasındaki uyarlık nasıldır?

Bunun için şöyle derim:

– Çok kere bir şeyin zıllı, aslî sûretinde zuhura gelir. Saliki dahi, kendisi ile dolu ve meşgul eyler. Her iki taayyün de, taayyün-ü evvel zılâlindendir; urucu vakti (yükselme vaktinde) salike asılları sûretinde zuhur etmişlerdir. Onların asılları dahi, hubbi taayyün-ü evveldir (ilk beliren sevgidir, muhabbettir).

***

Burada, bir başka soru şöyle çıkabilir:

– Taayyün-ü vücudînin, taayyün-ü hubbinin zıllı (varlığın belirmesinin, sevginin belirmesinin gölgesi) olduğuna kâil olmak nasıl doğru olur? Halbuki, vücudun (varlığın), hubb (sevgi) üzerine sebkatı (önceliği) vardır. Zira, hubb vücudun bir fer'idir.

Bu soruya şöyle derim:

– Bu Fakir, risâlelerinde, şunun tahkikini yaptı:

– Sübhan Hak, Zâtı ile mevcuttur; vücutla (varlıkla) değil. Aynı şekilde sekiz hakiki sıfatı dahi, onun yüce Zat'ı ile mevcuttur; vücutla değil. Zira, o mertebede ne vücudun mecali vardır; ne de vücubun. Çünkü, vücud ve vücup (varlık ve varlığın zarurîliği) her ikisi de itibarlardandır, ilk zuhura gelen itibar dahi, âlemin icadı için olan hubbdür (yani: sevgi). Bundan sonrası ise, âlemin icadına mukaddime (başlangıç) olan vücud itibarıdır. Zira Hazret-i Zat'ın, bu hubbün ve vücudun itibarı olmadan; âlemden ve alemin icadından yana istiğnası (ganiliği, muhtaç olmaması) vardır.

– "Allah, âlemlerden ganidir." (3/97)

Meâline gelen âyet-i kerime bu mânâda nass-ı kâfidir (kâfi delildir). Taayyün-ü ilmî icmâli için:

– O iki taayyünün zıllıdır demek dahi şu itibara göredir ki; bunlar, Hazret-i Zat itibarlarındandır. Amma sıfatların mülahazası olmadan (sıfatlar düşünülmeden). Bu taayyünde melhuz olan (bu ortaya çıkışta akla gelen, düşünülebilen) o sıfattır ki, Zat için zıl gibidir.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki:

Taayyün-ü hubbi olan taayyün-ü evvele (sevginin belirmesi olan ilk belirmeye) dikkatle derinlemesine nazar havale olunduğu zaman; Sübhan Allah'ın fazlı ile bilinir ki, o taayyünün merkezi, Hakikat-ı Muhammediye olan bu hubbdur. Onun çevresi dahi, misal sûretinde o merkeze daire ve zıl gibidir. Bu dahi, (yani muhit) Hakikat-ı İbrahimiye olan hullettir (haliliyettir, dostluktur).

Üstteki mânâya göre hubb asıl, hullet dahi onun zıllı gibidir (sevgi asıl, dostluk da onun gölgesi gibidir).

Merkezin ve bir daire olan muhitin (çevrenin) toplamı taayyün-ü evveldir. Onun cüzlerinin en şereflisi, bu cüzlerinin dahi en ilerisinin ismi ile müsemmadır ki, o merkezdir. Bu merkez dahi, hubbden ibarettir. Keşfî nazarda dahi, o cüz'ün asâleti ve galebesi itibarı ile hubbi taayyün olarak zuhura gelmektedir.

Dairenin muhiti (çevresi), merkezinin zıllı gibi ve ondan neş'et etmiş olduğuna göre bu merkez; onun için bir menşê ve asıl olur.

Bu muhit için:

– İkinci taayyün denmiş olsa dahi, câiz olur. Lâkin, keşfî nazarda iki taayyün yoktur. Bir taayyün vardır ve hubb, hulleti şümulüne almıştır. Bunların ikisi, merkez ve muhittir. Keşfî nazarda dahi, ikinci taayyün, vücudi taayyündür. Bu da, taayyün-ü evvelin zıllı gibidir. Nitekim, bu mânâ daha önce de geçti.

Merkez, muhitin aslı olduğuna göre; matluba vusulde muhit için mutlaka merkezin tavassutu (vasıtalığı) lâzımdır. Zira, matluba vusul, merkez yolundan olacaktır; çünkü dairenin aslı ve icmâlidir.

Yapılan bu beyandan; Habibullah'ın, Halilullah ile münasebeti ittihadı (beraberliği) bilinmelidir. Onlara salât ve selâm.

Asıl, matluba vusulde zıllın vasıtası olduğundan; şüphesiz Halil murad ve temenni etti ki, Habibullah ona tavassut ede ve kendisi, onun ümmeti arasına dahil ola... Her ikisine de salât ve selâm olsun.

Nitekim, üstte anlatılan mânâ, bir haberde varid olmuştur.

***

Üstte anlatılan mânâlara göre, şöyle bir soru sorulabilir:

– Muamele böyle olduğuna göre; Habibullah'a, Halilullah'ın milletine mutabaat emri verilmesinin mânâsı nedir? Her ikisine de salât ve selâm olsun. Resulullah (ﷺ) Efendimiz dahi, kendisine salât ve selâm beyanında neden şöyle buyurdu:

– "İbrahim'e salât eylediğin gibi.. selâm eylediğin gibi.."

Bunun için şu cevabı veririm:

– Bir şeyin hakikati, tenzihe ne kadar çok yakın ve ne kadar çok yüksek olur ise.. o hakikatin mazharı, anasır âleminde o miktar düşük olur. Beşeri sıfatlara bürünmesi dahi o kadar çok olur. O mazharın, o hakikata urucu yolu ile vusulü de zorluğu tazammun eder (içinde bulundurur). O millet ki: Sübhan Allah, İbrahim'e onu vazıh (apaçık) bir yol olarak ihsan eylemiştir. Yani: Hakikat-ı İbrahimiye'ye vusul için.. Bu dahi, daha önce de anlatıldığı gibi, Hakikat-ı Muhammediye civarında vâkidir. İbrahim aleyhisselâm dahi, oraya bu yoldan ulaşmıştır.

İşte anlatılan mânâ icabı olarak, Resulullah (ﷺ) Efendimiz, onun milletine mutabaat emrini almıştır. Şunun için ki, oradan, hakikatler hakikatına ulaşa..

Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle salâvat okudu:

– "Salât eylediğin gibi.. Selâm eylediğin gibi." (Yani: İbrahim aleyhisselâma).

Ona salât ve rahmet okumak, hakikata vusul devletinin husulünden sonradır.

Mânâ yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen, deriz ki:

– Fazıl, bazı zamanlarda mefzula mutabaat emri alır (En üstün olan, bazı zamanlarda kendisiyle üstünlük bulana tâbi olma emri alır). Bu mutabaat emrinden de, fazl olanın fazıliyet durumunda bir kusur olması lâzım gelmez.

Bir âyet-i kerimede, Allahu Teâlâ, Peygamberine şu emri verdi:

– "İş hususunda onlarla müşavere et." (3/159)

Ashabla işin müşavere edilmesi emri; onlara mutabaat emrini tazammun etme dışında bir şey değildir. Böyle olmayınca, müşavere etmenin ne faydası var.

***

Bilesin ki,

Sıddık'ın (r.a.) hakikati, -yani: İlâhi isimlerden terbiyesine gelen isim ki, onun taayyün mebdeidir (meydana çıkışının başlangıcıdır);- Hakikat-ı Muhammediye'nin zıllıdır; herhangi bir işin tavassutu da olmadan. Öyle bir usulde ki, o hakikatta her ne bulunuyorsa, tebaiyet ve veraset yolu ile o zıl için de sabittir. Bu mânâ icabı olarak, o (Hazret-i Sıddık r.a.) bu ümmetin varislerinin en kâmilidir; en faziletlileridir.

Anlatılan mânâdandır ki, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Allah, sineme her ne bıraktı ise.. onu Ebu Bekir'in sinesine bıraktım.."

Şu durum dahi, açığa çıkmıştır ki, Hakikat-ı İsrafiliye dahi, Hakikat-ı Muhammediye'dir. Amma Hakikat-ı Sıddıkiye'de olduğu gibi asalet ve zılliyet tariki ile değil. Ki o, o hakikat için zıl olmuştur. Hatta her ikisinde de, bu makamda asalet vardır; zıllıyetin hâli olma durumu yoktur. Aralarındaki fark ancak, külliyet ve cüz'iyet iledir. Zira, Resulullah (ﷺ) efendimizin hakikati küllidir; bunun için de, o hakikat, Resulullah (ﷺ) Efendimizin ismine bağlanmıştır (yani) Hakikat-ı Muhammediye olmuştur).

Melâike-i kiramın hakikatleri ise, Hakikat-ı İsrafiliye'den neş'et etmiştir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– İrfan sahibinin hakikati, kendi terbiyesine gelen ilâhi isimden ibarettir. Onun için, bu hakikata vusulden sonra ondan terakki etmesi c`^aiz midir, değil mi?

Bunun için şu cevabı veririm:

– O hakikata vusul, sülûk mertebelerini aştıktan sonradır. Bunun için de şu tâbiri kullanırlar:

– Seyr-i_ilellahın tamamiyeti...

Bunun oluşu dahi, iki çeşittir:

1) O ismin zıllarından bir zılla vusuldür. Ki o, vücubiyet mazharlarında hakikatinin sûreti ile zuhura gelmiş; aslının vasfı ile ortaya çıkmıştır. Bu benzerliğin vukuu çoktur. Yani bu tarikatta... Salik için de, büyük bir akabedir. Meğer ki, o akabeden sırf Allah'ın fazlı ile bir halâs müyesser ola... Hiç şüphe edilmeye ki, bu hakikata benzeyen zıldan terakki câizdir. Hatta vâkidir.

2) Hakikatin kendisine vusuldür. Bu da, hiç kimsenin uydusu ve tebaiyeti olmadandır. Bundan da terakki câiz değildir. Zira, bu hakikat, onun zatî istidad mertebelerinin nihâyetidir.

Amma kendi hakikatinin üstünde olan birinin hakikatına uydu olarak câizdir. Hatta vâkidir. Bu mecburi bir seyir olup, tâbii istidadî seyrin ötesindedir.

Nitekim bu mânâdan, Hakikat-ı Muhammediye'ye vusul beyanında bir nebze anlatılmıştır.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Hakikat-ı Muhammediye, hakikatler hakikatidir. Mümkinat hakikatlerinde onun üstünde bir hakikat yoktur. Bu Hakikat-ı Muhammediye'den terakki câiz olur mu? Sen dahi, risalelerinde yazdın ki:

– Hakikat-ı Muhammediye'den terakki vâki oldu.

Bu muamelenin hakikati nedir?

Bunun için, şu cevabı veririm:

– Câiz olmaz. Çünkü onun üstü, lâtaayyün mertebesidir. Mütaayyenin oraya ulaşması ve ona iltihakı muhaldir. Keyfiyetsiz olarak oraya katılmaya ve ona vusule kâil olmak mücerred atma bir sözdür; muamelenin hakikatına vusulden önce, onda teselli bulunmuştur. Amma işin hakikatına vusulden sonra, hüküm; ulaşılamayacağına dairdir. Bunda hiçbir şek ve şüphe yoktur.

– Hakikat-ı Muhammediye'den terakki vâki oldu mânâsında yazdığım cümleye gelince, bu hakikattan murad, o hakikatin zıllıdır. Ki o hakikat için şöyle demişlerdir:

– Hazret-i ilmin icmalinden ibarettir.

Ve ondan:

– Vahdet... olarak tâbir etmişlerdir.

O vâkitte, zıllın asla benzerliği vardır. Amma, o zıldan ve diğer zıllardan, sırf yüce Sultan Allah'ın fazlı ile halâs müyesser olunca, bilinmiş olur ki, hakikatler hakikatinden terakki vâki değildir. Hatta gayr-ı câizdir. Şâyet oradan adım kaldırılır da, onun üstüne atılır ise, ayak vücuba atılır ki, imkândan çıkmaktadır. Böyle bir şey de aklen ve şer'an câiz değildir.

Burada tekrar şöyle bir soru sorulabilir:

– Bu tahkikten lâzım gelir ki; bu hakikattan terakki, Hatemü'r-rüsül Resulullah Efendimiz için dahi vâki değildir. O'na ve diğerlerine salât ve selâm.

Bunun için şöyle derim:

– Resulullah (ﷺ) Efendimiz, üstün şanına yüce kadrine rağmen, daima mümkindir. İmkândan hiç çıkamaz ve asla vücuba katılamaz. Zira, böyle bir şey üluhiyetle tahakkuktur. Allahu Teâla, kendisinin ortağı ve dengi olmaktan yana yücedir. Nasara'nın, kendi peygamberleri için iddia ettikleri şeyi bırak...

***

Burada şöyle bir soru olabilir:

– Üstteki tahkikten vuzuha kavuştu ki, hakikatler hakikatına ulaşmak ve ona katılıp ittihad etmek, sonrakilere ancak onun uyduluğu ve veraseti ile olacağı sabittir. Keza, has kemalinde onunla ortaklıkları dahi vardır. Ona salât ve selâm olsun. Durum böyle olunca, asıl metbu ile, uydu metbu arasında ne fark vardır? Yani bu kemalde... Ki bu kemal, hicabın kalkmasını ve vasıtanın atılmasını tazammun eder. Bütün kemalâtın da fevkidir. O ne meziyettir ki, metbu ve asılda olduğu halde, tâbi olanda ve uyduda yoktur?

Bunun için şu cevabı veririm:

– Sonrakilerin o hakikata ulaşması ve katılmaları, hizmet edenin, hizmet edilene katılması kabilindendir. Uydunun dahi, aslına ulaşması gibidir, İsterse vâsıl olan, havassın dahi hası olsun -ki bunlar, azdan daha azdır-yine hizmet edendir. Eğer peygamber ise, bu dahi uydudur.

Hizmet eden o kimsedir ki; hizmet edilen zatın elinde bulunandan bir hisseye nâil olmaktadır. Onun nasıl bir ortaklığı olabilir? Onun yanında ne gibi bir izzeti ve ne gibi bir meziyeti olabilir?

Uyduya gelince, her ne kadar ortak ve lokmada celis (bir arada, arkadaş) olsa dahi, yine uydu uydudur.

Hizmet edenlerin, hizmet edilenin tebaiyeti ile üstün mekânlara ulaşması, onlara mahsus yemeklerden yemesi, izzete ihtirama nâil olması; hizmet edilenin yüce şânından ve onun yüksek mertebesindendir. Bu durumda hizmet edilene dahi, bir başka izzet gelmiştir. Yani hizmet edenlerin kendisine katılması ile... Kendisinin zatî izzeti olmasına rağmen; böyle bir izzet onun kadrini artırır ve şanını yükseltir.

***

Şimdi anlatılacakları güzelce dinle:

Bir hadis-i nebevide şöyle varid oldu:

– "Bir kimse, iyi bir âdet yaparsa, bunun ecri ve onunla amel edenlerin ecri kendisinedir."

Kendisine tâbi olunan kimsenin tâbi olanı her ne kadar çok olur ise, yani: güzel sünnetinde.. ecri, onların ecrinin misali çok ve bol olur. Derecesinin artmasına dahi bir gerek olur.

Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca, tâbi olanın tâbi olunanla ortaklığı nasıl olur? Aralarında nasıl müsâvat (eşitlik) tevehhüm edilir?

***

Şu anlatılanları dinle, dinle...

Şu câizdir ki, bir cemaat; tek makamda olalar ve tek devlete de ortaklıkları buluna. Lâkin, onlardan her birinin kendisine has bir muamelesi buluna. Onlardan hiçbiri de diğerine muttali olmaya.

Resulullah (ﷺ) Efendimizin zevcelerinin durumunu görmez misin? Onların hepsi, Resulullah (ﷺ) Efendimizle cennette beraber olmalarına, bir yemekten yiyip aynı şeyden içmelerine rağmen; Resulullah (ﷺ) Efendimizinki ile onların muameleleri bir değildir. Hatta, Resulullah (ﷺ) Efendimize mahsus olan sürûr ve lezzet onlar için olmaz. Onların bu makamda bütün işlerde ortaklıkları var ise, bu da onların kalanlar üzerine daha faziletli olmalarını gerektirir. Tıpkı, Resulullah (ﷺ) Efendimizin daha faziletli oluşu gibi. Zira, burada daha faziletli olmak, Allah katında sevap çokluğu mânâsınadır.

***

Burada bir başka soru şöyle sorulabilir:

– Bu taayyün-ü hubbi, taayyün-ü evvel ve Hakikat-ı Muhammediye'dir. Bu mümkin midir, yoksa vacip mi? Hadis midir, yoksa kadim mi? Sahib-i Füsus (k.s), taayyün-ü evvel için:

– Hakikat-ı Muhammediye deyip ondan tâbir ederken:

– Vahdet olarak anlatmıştır. Taayyün-ü sâni için de:

– Vahidiyet deyip bundan da, kendisine göre, mümkinatın hakikatlerini isbat eylemiştir. Yani o mertebede... Sonra, her iki taayyün için de:

– Vücubi taayyün deyip onların kıdemlerine inanmıştır. Kalan üç taayyün için dahi:

– İmkâni taayyün demiştir. Yani, ruhi, misali, cesedi taayyünler için.

Yukarıda anlatılan meselede senin itikadın nedir?

Bunun için şöyle derim:

– Bu Fakir'e göre, ne lâtaayyün, ne de lâmütaayyen (yahut mütaayyen) vardır. Bunlar asla yoktur. Hangi taayyündür ki, lâmütaayyeni mütaayyen kılar. Bu lâfızlar, Hazret-i Şeyh Muhyiddin b. Arabî ve ona uyanların zevklerine uygundur. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Şâyet bu lâfızlar, bu Fakir'in ibarelerinde vâki olmuş ise, onu müşakele san'atı kabilinden bilmek gerek. Her halükârda şöyle derim:

– O taayyün, imkâni taayyündür; mahluktur, sonradan yaratılmıştır.

Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurdu:

– "Allah'ın ilk yarattığı nurumdur."

Başka hadis-i şeriflerde ise, o nurun yaratılma vaktini tayin buyurdu.

Bu mânâda:

"Semaların yaratılmasından iki bin sene evvel" mânâsı ve benzerleri . varid olmuştur. Bu mânâdan olarak; her ne şey ki, mahluk olup geçmişinde adem (yokluk) vardır, o şey mümkindir ve sonradan yaratılmıştır.

Bütün hakikatlerin en önde olanı olduğu halde, hakikatler hakikati mümkin ve mahluk olduğuna göre; başkalarının hakikatlerinin, mümkin ve sonradan yaratılmış olması evlâ yoldan mümkündür.

Sırrı mukaddes olsun; şaşırtıcı mânâ, Şeyh'ten gelmektedir.

Hakikat-ı Muhammediye için; hatta mümkinatın hakikatları için, nereden:

– Ayan-ı sabite... dediğine vücup hükmünü veriyor. Onun kıdemine de inanıyor. Resulullah (ﷺ) Efendimizin kavline de muhalefet ediyor. Halbuki mümkin, bütün cüzleri ile mümkindir.

Ve sûreti ile, hakikati ile mümkindir. Ne şeyden dolayı, taayyün-ü vücubî, mümkinin hakikati oluyor? Halbuki, mümkinin hakikati, mümkin olmak gerek. Bu, elbette böyledir. Zira, mümkinin, Vacib Teâla ile asla bir iştiraki yoktur. Onun mahluku olmaktan başka bir bağlantısı da yoktur. O Sübhan Zat ise, onun halikıdır.

Şeyh, vacib ile mümkin arasını ayırd etmediği için, kendiliğinden, aralarında bir temyiz olmadığına kâil olmuştur. Mümkin için:

– Vacib...

Vacib için dahi:

– Mümkün demeye aldırış etmemiştir. Bu mânâda müsamaha gösterilir ise, kemal-i kerem olur... affolur.

Bir âyet-i kerime meâli:

– "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme." (2/286)

***

Şöyle bir soru sorulabilir:

– Sen, risalelerinde tesbit ettiğine göre, mümkin ile vacib arasında asalet ve zıllıyet nisbeti vardır. Yine mümkin hakkında dedin ki:

– O, Vacib Teâla'nın zıllıdır.

Yine yazdın ki:

– Vacib Teâla, asalet itibarı ile, kendisi için zıl olan mümkinin hakikatidir.

Bunun üzerine, çok maarif beyan eyledin...

İş yukarıda anlatıldığı gibi olunca, sırrı mukaddes olsun; Şeyh (Muhyiddin b. Arabî k.s.) vacib için:

– Mümkinin hakikatidir deyince, bunun ne mahzuru olur; bunun için neden levm olunsun?

Bu soruya söyle derim:

– Mümkin ile Vacib Teâla arasında tesbit ettiğimiz bu misillu ilimler, bir nisbettir ki, şeriatta varid olmamıştır; onların hemen hepsi sekre dayalı maariftir. Muamelenin hakikatına muttali olamamaktandır ve işin künhünü idrak edemeyiştendir. Mümkin ne oluyor ki, Vacip Teâla'nın zıllı ola... Sonra, Vacib Teâla'nın zıllı nasıl olur? Çünkü zıl, misli tevlidi vehmini verir. Aslın tam letafetinin olmayışı şaibesinden haber verir. Tam letafetinden dolayı, Allah'ın Resulü Muhammed'in zıllı olmayınca; Muhammed'in İlâhı'nın zıllı nasıl olabilir... Allahu Teâla, ona salât ve selâm eylesin. Halbuki, hariçte bizzat ve bil-istiklâl yüce Hazret-i Zât ve onun sekiz hakiki sıfatı mevcuttur. Onun mâsivası, her ne olursa olsun; onun icadı ile mevcuttur; mümkindir, mahluktur, sonradan yaratılma hadistir. Mahluktan bir şey, halikının zıllı olamaz. Mahlukiyet dışında onun yüce Halik ile bir bağlantısı da yoktur. Hem de şeriatta varid olan mânâlar dışında.

Bu, âlemin zıllıyetini bilmek, tarikatta salike çok fayda sağlar. Onu kendi cezbesi ile asla ulaştırır.

Kemal-i inâyetle zılâl menzilleri durulduğu ve asla ulaşıldığı zaman, yüce Allah'ın fazlı ile bulunur ki, bu aslın hükmü dahi zıl hükmüdür. Onun matlubiyet liyakati yoktur. Çünkü, imkân damgası ile damgalânmıştır. Zira, asıl matlup idrak kavramının, vaslın ve ittisalin ötesindedir.

– "Rabbimiz, bize katından rahmet ver. İşimizde bizim için başarı hazırla." (18/10)

***

BİR FASIL

Faziletler ve kemalât menbaı Mevlâna Hasan Keşmiri Dehlevi -Allah hallerini güzelleştirsin ve emsallerini husule getirsin- bu Fakir'e bir risâle yollamış. Ona mütaaddid sualler derc eylemiş. Onların hallini taleb etmiş.

Onların halli, bazı sırları tazammun etmektedir (içinde bulundurmaktadır). Ayrıca bazı engeller de var. Böylece iş bahaneye kaldı.

Lâkin müşarünileyhin bu Fakir üzerinde büyük hakları vardır. Şöyle ki:

Onun güzel delâleti ile, nihâyetin bidâyete derc yolunu havi (sonu başlangıcına yerleştirilmiş yolu içinde bulunduran) velâyet sahibi katında huzur devleti şerefine ermiştir. Bu Tarikat-ı Aliyye'nin elifba talimini dahi ondan almıştır. Onun hizmetinde feyizler ve bereketler istifade etmiştir. Hem de sonsuz olarak...

Dolayısı ile, bu risâlelerin ilimleri ile münasebetleri olan bazı suallerin hallini, bu risâlenin zeyline zaruri olarak derc eyledim.

Doğru yola hidâyet eden Sübhan Allah'tır.

***

Şöyle sormuş:

– Sûrî ve mânevî, zahirî ve batınî, ilmî ve amelî, dünyevî ve uhrevî, taa mahşere kadar, beşer nev'i için hâsıl olacak kemalâtın tümü Hayrü'l-beşer Resulullah (ﷺ) Efendimize hâsıl olmuştur. Bilfiil onda yerleşmiştir. Nitekim bu mânâ, şu hadis-i şeriften anlaşılır:

– "Övünmek için değil; ben ademoğlunun efendisiyim. Âdem ve diğerleri, kıyamet günü sancağımın altında olacaktır. Evvelin ve ahirin ilmi bana talim edildi."

Buna benzer daha başka hadis-i şerifler vardır. Bir şarta bağlı veya bir vakte merhun (vakte bağlı) olan bir şey olacak ise, elbette onun en güzel şekli ile hâsıl olur.

Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca, vasfı devamlı olan çokluğu ile bilinen Resulullah (ﷺ) Efendimizin hüznü neden oluyor? Bunun sebebi nedir? Çünkü, hüznün ve gamın sebebi, isteyip aradığı bir şeyin bulunmayışıdır.

Ey mahdum,

Hüznün bulunmasını, Resulullah (ﷺ) Efendimize nisbetle kemalin olmayışını uzak görmek; onun şânına ve Muhammedî üstünlüğüne göredir. Yüce Sultan Allah'ın inâyeti, onun haline ve geleceğine şâmildir. Bunlar, onun hakkında müsellem ve müstahsendir (yani iyice kabul edilmiştir).

Amma onun abdiyetine ve beşeri aczine nazar; Allahu Teâla'nın dahi zatî izzetini, celâlini, azametini, kibriyasını, istiğnasını mülahaza ettiğimiz zaman onun hüznünün husulü, yahut Allahu Teâla'nın sonsuz kemalâtından bir kemalin onun hakkında olmayışı uzak görülmez. Hatta ubudiyet halinde lâyık olan da budur. Kaldı ki:

– "İlim ciheti ile onu kavrayamazlar." (20/110)

– "Gözler onu idrak edemez..." (6/103)

Meâllerine gelen âyet-i kerimeler, bu mânâların şahididir. Külli mânâda, yokluğu da isbat etmektedirler.

Evet,

Mümkün, en yüksek derecelere çıksa dahi, Vacib Teâla'dan neye erebilir? Hadis olan, kadimden neye nail olabilir? Mütenahi olan, namütenahiden neyi kavrayabilir?

– Beşer nev'i için husulü mümkün olan her kemal, Resulullah (ﷺ) Efendimizde bilfiil hâsıl olmuştur.

Mânâsında yazdıkları cümleye gelince: Evet külli mânâda, fazl-ı külli Resulullah (ﷺ) Efendimize mahsustur. Lâkin şu mânâ da câizdir ki, bir kemal, cüz'i mânâda enbiya-ı kiramdan ve melâike-i izamdan bazılarına mahsus buluna... Onların hepsine salât ve selâm. Böyle bir şeyin oluşu dahi, Resulullah (ﷺ) Efendimizin faziletinde bir kusur icab ettirmez. Yani külli mânâdaki fazlında...

Bazı sahih hadis-i şeriflerde:

– "Bu ümmetin fertlerinde, bazı kemalât vardır ki, ona enbiya gıpta eder..."

Mânâsı varid olmuştur. Halbuki külli mânâda fazilet, ümmetten üstün olarak, enbiyanındır. Bir başka hadis-i şerifte dahi, şu mânâ gelmiştir:

– "Allah yolunda şehid olanların, enbiya üzerine bazı şeylerde meziyetleri vardır."

Nitekim onların yıkanmaya ihtiyaçları yoktur. Şehitlere cenaze namazı kılınmaz. Ki bu, Şafii mezhebinde olandır. Halbuki, enbiyanın mutlaka namazları kılınır. Hatta Kur'an-ı Mecid'de Allahu Teâla şöyle buyurdu:

– "Allah yolunda katledilenlere:

Ölüler...

Demeyin, elbette onlar dirilerdir. Ama siz anlayamazsınız." (2/154)

Enbiya hakkında dahi şöyle buyurdu:

– "Ölüler..." (39/30)

Bütün bu anlatılanlar, cüz'i faziletler olup enbiyanın külli mânâdaki faziletine kusur gerektirmez.

Mümkündür ki, anlatılan mânâda cüz'i faziletlerin olmayışı sebebi ile Resulullah (ﷺ) Efendimize hüzün ve gam gelmiş ola... Bu hüzün dahi, o faziletlere ermek için istidad husulüne bir sebeb ola... Meselâ; şehâdet dahi, nübüvvet ile birleşe...

Bütün insan fertlerinin tüm kemalâtının, bilfiil Resulullah (ﷺ) Efendimiz için hâsıl olduğunu kabul etsek dahi; şunu deriz ki:

– Resulullah (ﷺ) Efendimizin himmeti üstündür; bu kemalât ile iktifa edemez. Daha yukarısına iştiyak duyar. Hem de şöyle diyerek:

– Daha yok mu?

Fevkani kemalâtın husulü, beşer için imkân haddinden hariç olduğuna göre; hüznün devamı, gamın ifratı, onun vaktinin nakdi, (hâsılı) olmuştur.

Hakikat-ı hali en iyi bilen Allah'tır. Bu bahsin tahkiki de budur.

İşin esası; tarikatta, hakitatta, kurbette (yakınlıkta), ma'rifette fenâya kalmıştır. Bir de beşeri sıfatların zevâline, imkâni hallerin gitmesine...

Bir şiir:

O ki bulmaz Fenâ, Mevlâsı sevgisinde;
Nasipsizdir, onun kibriyası izinde...

Beşeri varlıktan her ne mikdar kalır ise, o kadar tarikat hicabı (perdesi) olur. Umumi mânâda, beşeri sıfatların kalkması mümkün değildir, ister havas olsun; isterse havasın havası... Bu mânâda, Şeyh Feridüddin Attar şöyle dedi:

Seyyid'ül-kevneyn'e bak o eremediğinden;
Künh-ü fakre, at yorulmayı gayrı kendinden...

Burada, fakrin künhü ile:

– Bütün beşerî sıfatların ve imkâna bağlı hükümlerin zevali... demeyi murad etmiştir. Böyle bir şeyin husulü ise, tasavvur edilemez. Zira; böyle bir şey hakikatlerin değişmesini gerektirir. Şunun için ki: İmkân, terakki edip de imkâniyetinden sıyrılınca, elbette vacib olur. Böyle bir şeyin olması dahi, aklen ve şer'an muhaldir (imkânsızdır). Bu mânâdan olarak, büyüklerin biri şöyle dedi:

Atarsa mümkün, imkân tozunu yüzünden;
Kalmaz onda artık başka vacip sözünden...

Evet, bu zatın dediği, temsile ve teşbihe yorulmalıdır. Tahkike ve takrire değil. Zira, böyle bir şey vâki değildir. Büyüklerden bir başkası dahi şöyle demiştir:

Yüz karalığı sağlamdır iki cihanda;
Asla zâil olmaz kalır mahluk olanda...

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

İmkân hükümleri ve eserlerinin Bekâsı:

– "KaBekâvseyn... (İki yayın birleşimi...)" (53/9)

Meâline gelen âyet-i kerimede belirtilen makamda dahi zahirdir. Zira orada vücud kavsi (yayı) ile imkân kavsi (yayı) kâimdir. Amma:

– "Ev edna (veya daha da yakın)..." (53/9)

Meâline gelen âyet-i kerime ile belirtilen makam, asaleten, Resulullah (ﷺ) Efendimize mahsustur. Bu durumda:

– İmkân ahkâmının Bekâsı demek ne mânâyadır?

Bunun için şöyle derim:

– Vücub ile imkân arasında imtiyazlı olan, ademdir ki (yokluktur ki); imkânın iki tarafından biridir. Zira, imkânın diğer tarafı vücub olup, vücub ile imkân arasında müşterektir.

– "Ev edna... (Daha da yakın)" (53/9)

Makamında ise, o adem hükümleri zevale yüz tutar. İki kavs arasındaki imtiyaz kalkar. Bunun mânâsı:

– Bütünüyle imkân kalkar, vücuba inkılab eder demeye gelmez. Zira, böyle bir şey muhaldir. Ki bu mânâ, daha önce de anlatıldı.

Ancak aradaki fark şudur ki:

– "Kâb-ı Kavseyn... (İki yayın birleşimi)" (53/9)

Meâline gelen âyet-i kerimede belirtilen makamda, adem-eserleri olan zulmanî hicaplardan halâs olunmaz. Amma:

– "Ev edna... (Daha da yakın)" (53/9)

Makamına gelince... Burada her ne kadar hicaplar bulunsa dahi, nuranîdir. Ve imkânî vücudun bir tarafından neş'et etmektedir. Üstte geçen beytin mânâsını dahi, bu tevcihe hamletmek mümkündür. Şöyle ki:

– İmkân tozunun atılması demekten murad, bütünüyle karalık olan, adem hükümlerinin zevalidir.

***

Burada, bir başka soru da şöyle sorulabilir:

– İmkândan adem tarafı zâil olduğu, vücub ile imkân arası imtiyazlı bulunduğu şey dahi kalktığı, imkânın bir tarafı ve onunla vücub arasında müşterek bir kader vücudundan başkası onda kalmadığı zaman; imkân, kendi hakikatından soyunur; sırf vücud olan vücuba katılır. Bundan da hakikatin değişmesi lâzım gelir.

– Onda vacipten başka bir şey kalmaz diye anlatılan beytin mânâsı dahi, onun hakikatına yorulur.

Bu soruya şu cevabı veririm:

– İmkânın iki tarafından biri olan vücud, vücupta sabit olan vücudun zıllı olup aynı değildir. Adem tarafının zevali ile mümkinde meydana gelen o vücub ise, mümkinden bir kısım olan gayrı ile vücuptur. Bizzat vücup değildir ki, hakikatin değişmesi lâzım gelsin.

Bu ademin kalkması, mümkin cihetinden gelmemiştir ki; bizzat vacib olsun. Mahal dahi lüzum etsin. Elbette mümkünden bu ademin kalkması, ancak vacib vücudun istilâsı sonunda olmuştur. Mümkün için zatî vücubun kahrı zatîdir.

Yukarıdaki mısrada anlatılan vücuptan anlaşılan, zatî vücuptur, gayrına bağlı vücup değildir.

– Vücudun, vacib ile mümkin arasında müşterek bir kader olması mânâsına gelince, bu lâfzî bir iştirak olup manevî değildir, isterse ona:

– Külli müşekkek... (yani karışık veya şüpheli şekli ile külliyet) demiş olsunlar... Zira, mümkin vücudunun, vacip vücudu ile bir ortaklığı hakikatta yoktur. Böyle durum yoktur ki, külliyet ve cüz'iyet tasavvur edilsin.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Sofiyenin kâil olduğu ve velâyeti ikisinden ibaret kıldıkları fenânın ve bekânın mânâsı nedir? Beşerî sıfatların kalkması tasavvur edilmedikçe; fenâ nasıl tasavvur edilir?

Bunun için şu cevabı veririm:

– Velâyette muteber olan fenâ, şuur ve şühud itibarı iledir. Bu dahi, Sübhan Hakkın masivasını unutmaktan ibarettir; onun masivasının kalkması değildir.

Bu babda netice mânâ şu ki:

Bu fenâ halinin sahibi, çok kere, sekr halinin ağır basmasından dolayı, eşyaya olan şuursuzluğu, eşyanın olmayışı sanır. Tevehhüm eder ki, yüce Hakkın masivası kalkmıştır. Bununla da teselli bulur. Sırf Sübhan Hakkın fazlı ile bu makamdan terakki edince, sahiv (ayıklık) devleti ile de teşerrüf edince, bir temyiz sahibi de olunca, bilir ki; bu fenâ, eşyayı unutmak gibidir; eşyanın yok olması değildir.

Şâyet bu unutmak sebebi ile zâil olan bir şey olur ise, bu da, mütemekkin (veya mümkin) ve mezmum olan (yerleşen ve kötülenen)eşyaya taalluktur; eşyanın kendisi değildir. Zira o, sarafeti ile kâimdir (varlıktadır); nefyi ve yok olması mümtenidir (yok olması imkânsızdır).

Habeşiden gider mi siyah renk;
Zira o, kendinden gelen bir renk...

Allahu Teâla'nın fazlı ile bu görüş ve temyiz hâsıl olur ise, o teselli dahi zâil olur. Onun yerine de hüzün ve gam kâim olur. Bir rahatsızlık gelir. Şunu da yakînen bilir ki, varlığı marazî bir şeydir; çalışıp çabalamakla yok olmaz.

Şunu da bilir ki, imkânın noksanı, hüdusun kusuru onun için daima lâzımdır.

Şu şaşılacak bir mânâdır: Bir irfan sahibi, yukarıya her ne mikdar terakki edip yükselse, urucu (yükselmesi) ne kadar çok olsa, noksanı ve kusuru görmek, onda pek çok olur. Kararsız ve rahatsız bir durum alır.

Hali anlatılan irfan sahibinin muamelesi, Resintab'ın talebesinin kıssası gibi olur. Ki o, halinden taaccüb ederek, üstadına şöyle demişti:

– Amelim arttıkça, uzaklaşıyorum.

Bu mânâ icabı olarak, Resulullah (ﷺ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– "Keşke, Muhammed'in Rabbi Muhammed'i yaratmasaydı..."

Yine şöyle buyurmuştur:

– "Bana eziyet edildiği gibi, hiçbir peygambere eziyet edilmemiştir."

Herhalde, bu eziyetten murad, hüznün ve gamın kemalini mucib olan noksanı ve kusuru görmektir. Sâir eziyet için şöyle demek mümkündür:

– Onlar, diğer enbiyada daha çoktur.

Şöyle ki:

Nuh aleyhisselâm, kavmi arasında 950 (Dokuz yüz elli) sene kaldı. Onlardan türlü türlü eziyetler gördü.

Anlatıldığına göre:

– O, kavmini imânâ davet ettiği zaman, onlar kendisini taşa tutmuşlardı. O kadar ki, bu taşların çokluğundan düşüp bayılmıştır. O taşlar üzerine yağmur gibi yağdırılmıştır. Kendisi dahi, taşların altında kapalı kalmıştır.

Ayıldığı zaman, yine dâvete başlamış; amma kavmi, önceki muameleyi kendisine tekrarlamıştır. Taa, yazılan yazı sonuna gelinceye kadar.

Şunu bilmek gerekir ki, noksanı ve kusuru görmek, uzaklıktan ötürü olan bir şey değildir. Elbette o, yakınlıktan ve huzurdandır. Zira, nuranî yerde, az bir karalık, nazarda çok olarak görülür. Zulmanî yerde çok karalık olsa dahi, az görülür.

***

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:

– Kurbda ve ma'rifette, işin esası fenâya bağlıdır.

Şunun için ki:

Salik, nefsinden fenâ bulup da, tamamı ile beşerî ve imkânî sıfatlardan çıkmadıkça; matluba vasıl olamaz. Zira, onun matlub ile içtimai, iki nakzedicinin içtimaı kabilindendir. Zira, imkânda ademin sübutu zaruridir. Vücupta ise, onun selbi zaruridir (Yaratılanda yokluğun sabit oluşu zorunludur, Yaratanda yokluğun olmayışı zorunludur).

Matluba vasıl olmadıkça, matlubun kemalâtından ne idrak edebilir?

Bir şeyin idrak edilmesi, ancak onun zıddı ve mugayiri (aykırısı) ile olacağı, bir kaziye-i mukarradır (kararlaştırılmış bir husustur). Erbab-ı makul (mantık ehli) katında durum budur.

Bir çocuğu görmez misin? Kendisine cimâ lezzeti anlatıldığı zaman cimâ lezzetini anlayamaz. Kendisine:

– O tatlıdır, acı değildir denir. Amma o vehmeder ki, onun tadı, nebat ve bal tadı gibidir.

Zira, onun vicdanında, bunların tadından başka tad yoktur. Bu lezzet ise, onun lezzeti değildir. O lezzet, o çocuğun vehminin yapması ve icadının lezzetidir. Hakikatta bu, ona râcidir (hakikatta o lezzet, o vehme dönüktür). Cima lezzetine değil.

İrfan sahibine gelince... O da bu mânâda bir bilgisi olmadıktan sonra; matluptan yana her ne anlatırsa, kendi nefsinden anlatmış olur. Onu metheder ise... yine kendi nefsinden methetmiş olur. Bu makamda bir irfan sahibi:

– "Hiçbir şey hariç değil; O'nu hamd ile tesbih eder..." (17/44)

Meâline gelen âyet-i kerimenin (aslında) geçen:

– "Bilhamdihi..." (17/44)

Mânâsındaki zamirin:

– "Şey..." (17/44)

Kelimesine râci olması mümkündür, diye anlatmıştır.

Bunun mânâsı şudur:

– Bir şey, ancak kendisini tesbih ve takdis eder.

Bu mânâdandır ki, Bayezid-i Bistami (k.s):

– Sübhanî... (Şânımı tesbih ederim) demiştir. Bunu, tesbihin kendisine iâdesi için demiştir. Farsça olarak söylenen şu şiirler ne kadar güzeldir:

Ey o insan ki, hali pek perişan;
Taptığındır hayalinde tutuşan...
Halk kısmı o cemalden, o kemalden;
Olur; atınca ona hayalden bir nişan...
Başta hayal olsa da maşukundan;
Maşuk değil, başka hayal oluşan...

***

Sahib-i Füsus (Muhyiddin b. Arabî k.s.) demiştir ki:

– Zattan gelen tecelli, ancak kendisine tecelli gelenin sûretinde olur.

Kendisine tecelli gelen dahi, ancak Hakkın aynasında kendi sûretini görür. Hakkı göremez; onu görmesi mümkün de değildir.

Rüyet imkânına dahi, mutabaat üzere kâil oldu; tahkik üzere değil.

Zira, rüyet, dünyada câizdir; ahirette ise vâkidir.

Salikin tamamen fenâsı mümteni (imkânsız), matluba vusul ve onunla ittisal dahi o (fenâ) olmadan ma'rifet tasavvur dahi edilemeyeceğinden zaruri olarak ma'rifetten yana acz meydana geldi. Böylece, ma'rifetten yana acz dahi, ma'rifetin aynı oldu.

– ma'rifetten acz, ma'rifetin aynı nasıl olur? denemez... Çünkü o, ma'rifetin nakzedicisidir. ma'rifetten acz ise, ma'rifetten ibarettir. Zira o, tam bilinemez (Yani tam bilinemeyeceğini anlamış olmaktır; ma'rifet). Bu mânâda, Hazret-i Sıddık (r.a) şöyle dedi:

– İdrak etmekten yana acizlik, idraktir.

ma'rifeti için, acizlikten başka zâtına yol yaratmayan yüce Zat Sübhandır.

Büyüklerden biri şöyle dedi:

Yüce Yaratıcı Sübhan;
Öz vasfı kibriyasından...
Bıraktı toprak üzere;
Aciz akıl enbiyadan...

Enbiya ki, onun kibriya sıfatını bilmekten yana acizdir; Melâike-i kiram ki, onun için şöyle demiştir:

– Sübhansın, hakkiyle ma'rifetine eremedik.

Hayırlı ümmet olan bu ümmetin reisi olduğu halde Hazret-i Sıddık ki aczini itiraf etmiştir; bu büyüklerden sonra o kim oluyor ki, ma'rifet iddia eder? Meğer ki, kendi cehl-i mürekkebini ma'rifet sana, Hakkın gayrını dahi Hak bile...

Halbuki, anlatılan ma'rifetten yana aczlik durumu, uruc (yükseliş) mertebelerinin nihâyetinin de nihâyetidir. Yakınlık basamaklarının son derecesidir.

Bir kimse, son noktaya ulaşmaz ise, tecelli ve zuhur mertebelerini aşamaz ise, nice zaman ikisi ile mesrur olduğu vaslı ve ittisali aynen infisal bulmaz ise, bu acizlik devleti ile müşerref olamaz (Nice zaman ikisi ile sevindiği, kavuşmayı ve birleşmeyi ayrılma olarak bulmaz ise bu acizlik devleti ile şereflenmiş olamaz). Allahu Teâla'ya karşı cehaletten, Hak'kın gayrını da Hak bilmekten halâs olamaz.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Bu durumda, Allahu Teâla'ya ma'rifet vücubunun mânâsı nedir?

Bunun için şöyle derim:

– ma'rifetin vücubu mânâsı odur ki; zât ve ilâhi sıfatlara dair şeriatta her ne varid olduysa, onu bilmek vaciptir. Her ne gibi bir ma'rifet ki, şeriattan başka bir yerden istifade yollu alınmıştır; yüce Hakkın ma'rifetini ona ıtlak etmek, bu Fakir'e göre bir cüretkârlıktır. Yüce Hak üzerine zan ve tahminle hüküm yürütmektir.

Bu mânâda bir âyet-i kerime meâli:

– "Yoksa Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?" (2/80)

Herhalde bu mânâdan olacak; Siracü'l-ümmet, İmamü'l-eimme, İmam-ı Âzam Kûfi şöyle münacaat etmiştir:

– Sübhansın, hakkıyla senin ibadetini yapamadık. Seni hak ma'rifetle bildik.

Allah ondan râzı olsun.

Her ne kadar pek çoklarına bu cümle ağır gelse dahi, güzel tevili kâbildir.

Zira yüce Hakkın ma'rifeti, onun kemalâtından, tenzihatından, takdisatından yana şeriat her neyi söylemiş ise, onu bilmektir. Çünkü bunun dışında bir ma'rifet kalmamıştır ki; ma'rifete engel olsun.

***

Üstte anlatılan mânâya bakılarak şöyle söylenir:

– Bu ma'rifette, havas ile avamın ortaklığı vardır. Hatta müsâvatı (eşitliği) vardır. Bu mânâdan ötürü gerekir ki, avam müminlerin ma'rifeti dahi, enbiyanın ma'rifeti gibi ola. Zira, hak olan ma'rifet, hepsine hâsıl olmuştur. Hatta bu mesele, İmam-ı Âzam'ın şu kavline benzer:

– İman, artmaz ve eksilmez.

Hatta bu makamda demişlerdir ki:

– Bu ibareden lâzım gelir ki, avam müminlerin imanı, enbiyanın imanı gibi ola. Onlara selâm.

Bunun için şöyle derim:

– Bu kuvvetli şüphenin husulü, bir inceliğe mebnidir. Bu Fakir, sırf Allah'ın fazlı ve keremi ile onu bulmuştur. Şöyle ki:

Hak ma'rifet odur ki, irfan sahibine hâsıl olan bu şer'i maarife, ma'rifetten yana acz katıla... Meselâ:

Vacip Teâla'nın ilim sıfatının sübutu şeriatta varid olmuştur. Bu ilmin dahi, yüce Hak'kın zâtı gibi, keyfiyeti ve kemmiyeti yoktur. Bizim idrak kapsamımızın dahi dışındadır.

Her kim ki, anlatılan ilmi, kendi ilmine kıyas ederek ma'rifet elde etmeye bakarsa, ona karşı bir ma'rifet sahibi olmamıştır. Bu makamda olan ma'rifet, (kişinin) vehminin yapması ve hayalinin icadıdır. Yüce Hakkın kâmil sıfatı olan hak ilim ma'rifeti değildir. Bu sûrette, Hak ma'rifeti şöyle dursun; ma'rifetin kendisi dahi bulunmamıştır.

Şâyet muamele, bu kıyas ve tahminde acze müncer olur (acz ile sonuçlanır); kendi vicdanında ve halinde onun ma'rifetinin mümkün olmayacağını bulur; ayrıca kendisine yakîn hâsıl olur ise, bu kâmil sıfatın sübutuna imandan başka kendisinin bir nasibi yoktur; işte o zaman ma'rifetin kendisi ve hak ma'rifet kendisine hâsıl olmuş olur. Ma'rifetin aslı dahi, ma'rifetin aslı değildir. Mânâ böyle olunca, avam için havas ile ortaklık yoktur; yani hak ma'rifette.. daha müsavat nerede?

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Hak ma'rifet, ma'rifetin kendisi olduğuna göre; lâzım gelir ki, avam hakkında ma'rifetin kendisi olmaya... Şunun için ki, onlarda ma'rifetin kendisi yoktur.

Buna karşılık şöyle derim:

– ma'rifet için bir sûret vardır, bir de hakikat.

Hak ma'rifetin aynı olan ma'rifet; acze merbut (bağlı) olan, ma'rifetin hakikatidir.

Onun sûreti ise, bu acz haddine ulaşmayan ma'rifettir, imkân mukayesesi şâibesinden temizlemeyendir. Nitekim bu mânâ, daha önce de anlatıldı.

Yüce Hakkın fazlının kemalindendir ki ma'rifetin sûretini esas iman itibar etti ve necatı (kurtuluşu) ona bağlı kıldı. Cennete girmeyi dahi, ona mürettep eyledi.

ma'rifetin sûreti, imanın sûretinde yeterlidir. Amma imanın hakikatında, mutlaka, ma'rifetin hakikati gereklidir.

***

Bu tahkikten bilinmiş oldu ki, iman iki ferddir; biri hakikat, biri de sûret.. Avamın nasibi olan sûrettir; havasa ihsan edilen dahi hakikattir.

Mânâ üstte anlatıldığı gibi olunca; avamın imanı, enbiyanın imanı gibi olmaz. Ki onlar, havassın dahi hasıdır. Onlara selâm. Zira, o iman, bu iman değildir; aralarında bir benzerlik dahi yoktur.

Ma'rifetten yana acz, imanın hakikatında (ele, dile) alındığına ve ma'rifetin dahi o makamda mevcud olduğu bilinmediğine göre, hiç şüphe edilmeye ki; o makamda ziyadelik ve noksanlık yoktur. Zira, ma'rifetin atılması (yokluğu) durumunda, ma'rifet derecelerinin değişik olma ihtimali yoktur. Halbuki değişik dereceler, ancak sübuttadır.

Netice mânâ üstteki gibi olunca, imanın hakikatında ziyadelik ve noksanlık olmaz.

Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Bu takrirden lâzım gelir ki; sofiyenin ilimleri ve keşfe bağlı maarifi, itibardan düşük ola. Yüce Hakkın ma'rifeti dahi, ona bağlı bulunmaya. Çünkü, anlatılan duruma göre, yüce Hakkın ma'rifeti, şer'i ilimlerle hâsıl olmaktadır. Artık, sofiyenin çalışıp çabalamakla elde edeceği bir ma'rifet kalmamaktadır. Sofiyenin ulema üzerine bir meziyeti de sabit değildir. Yani şânı yüce Hak'kın ma'rifeti babında...

Bu soruya şöyle derim:

– Sofiyenin ilimleri ve keşfe dayalı maarifi, onlar arasında nihâyetin nihâyetine ulaşan müntehilere müyesser olan o acze kalmıştır. Bu büyükler.. derece derece, o keşfe dayalı maarif basamaklarına çıkmaya çalışmaktadırlar. Taa, o acz vusul devletine erme şerefine nâil oluncaya kadar. Bu durumda, o asfiye kulların (günahlardan arınmış bu büyük zâtların) ma'rifetleri muteberdir. Şunun için ki: O hak ma'rifetin husulüne vesiledir. O hakikata ermeye dahi sebeptir.

***

Burada, bir başka soru dahi şöyle sorulabilir:

– Ma'rifetten yana acz hali sabit olunca, kemal acze inhisar eder. ma'rifette sofiyenin itibar ettiği üç mertebenin mânâsı nedir? İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakînden murad ne olur?

Bunun cevabını şöyle verebilirim:

– Bu Fakir'in o kavm (sofiye topluluğu) ile bu meselede müşaceresi (münakaşası) vardır. Bu büyükler, bu üç mertebeye yüce Hak'kın zâtına nisbetle itibar etmişlerdir. İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîni yüce Hak şânında isbat eylemişlerdir.

Onların irad ettikleri temsilde ise, duman ile istidlalden hâsıl olan ateşe dair ilim için:

– İlme'l-yakîn demişlerdir. Yani ateşe nisbetle...

Ateşi görmek için de:

– Ayne'l-yakîn demişlerdir.

Ateşle tahakkuk için de:

– Hakka'l-yakîn demişlerdir.

Bu Fakir, bu üç mertebeyi, yüce Sultan Vacib'in zâtına delâlet eden âyetlere indirdi. Şöyle dedi:

– İlim, ayn, hak delillerdedir; medlulda (kendisine delil gösterilende) değil.

Zira o; ilimden, aynden, haktan yana yüce ve üstündür. Temsilde ise ilim, ayn, hak dumânâ nisbetle isbat edilmiştir; ateşe nisbetle isbat edilmemiştir; ateşe nisbetle değildir.

Dumanı bilmek, istidlal ile hâsıl olur ise bu, ateşi istilzam eden dumânâ nisbetle ilme'l-yakîndir.

(Dumanı bilmek, delil yoluyla gerçekleşirse, bu bilgi, ateşi zorunlu olarak gerektiren duman sebebiyle elde edilen ‘ilme’l-yakîn’ olur. – delille ulaşılan kesin bilgi)

Dumanı görmek hâsıl olduğu ve bununla da ateşin varlığına istidlal edildiği zaman, dumânâ nisbetle ayne'l-yakîn olur.

(Dumanın varlığı, bizzat görülerek bilinirse bu, ateşin varlığına delil olarak bu dumanın varlığı ateş için 'ayne'l-yakîn' olur. – görerek elde edilen  kesin bilgi)

Dumanla tahakkuk hâsıl olduğu, bununla da ateşin varlığına istidlal edildiği zaman hakka'l-yakîn olur. Yani dumânâ nisbetle...

(Dumanın varlığı, içine girilerek bilinirse bu, ateşin varlığına delil olarak, dumânâ nisbetle ateş için hakka'l-yakîn olur. – tadarak elde edilen  kesin bilgi)

Bu istidlal, önceki istidlalden daha tamamdır. Zira o istidlal, afaktandır (o delil, dışarıdandır); bu ise, enfüsten (içerden) olup duman ile tahakkukun husulüdür.

Sonra duman, aynel-yakînde bir vasıtadır. Hakka'l-yakînde ise, vasıta değildir. Hatta bir nisbettir ki, duman için olup ateşle beraberdir (Yani dumanın hakka'l-yakîni ateş için ayne'l-yakîndir. Ateşin hakka'l-yakîni başkadır. Duman hakka'l-yakîne vasıta olmamakla beraber ateşle aralarında bir münasebet vardır). Delil (veya ateş) arayana o nisbet, ayniyle husule gelir; onu yakınlık derecelerinin en âlâsına ulaştırır. Bu yakınlık da ilmin, aynın ve hakkın ötesindedir.

Burada şöyle söylenemez:

– Vasıta kalkınca, ayne'l-yakîn olan rüyet tahakkuk eder.

Çünkü şöyle deriz:

– Rüyetin tahakkukunda, vasıtanın kalkması yetmez. Elbette başka şeyler gerekir.. Bu şeyler ise.. yoktur. Yakin mertebeleri âyetlere (alâmetlere) dönük olunca, medlule dönük bir ma'rifet de baki kalmaz. Zaruri olarak, medlule ma'rifetten yana acz lâzım gelir. Dolayısı ile, orada, ma'rifetin selbinden (atılmasından) başka bir ma'rifet tahakkuk etmez.

Şâyet, yakîn için olan bu üç mertebe âyetlere (alâmetlere veya delillere) dönük olmasaydı, medlule dönük olsaydı; ma'rifetten yana aczin tasavvuru nasıl olurdu? ma'rifeti selbin (atmanın) mânâsı ne olurdu?