YÜZONÜÇÜNCÜ MEKTÛB

"Bu mektup, Cemâleddîn Hüseyn Külâbî’ye yazılmıştır. Mübtedi ile müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmektedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. O’nun seçtiği, beğendiği kimselere (rh.a.im ecma’în) selam olsun! Cezbe, yani çekilmek, ancak bir üst makama olur; daha üst makamlara çekilmez. Şühûd da böyledir; bir makam görülebilir. O hâlde kalp makamında bulunup sülûk yapmadan cezbedilenler, ancak kalbin üstündeki ruh makamına çekilirler. Allahü teâlâya cezbedilmek için nihayette bulunmak lazımdır. Yani bulunduğu mertebenin üstünde başka makam olmamalıdır. Başlangıçta olan cezbede bir üst makam, yani ruh [insanın kendi ruhu] müşahede edilir. Allahü teâlâ ruhları kendi suretinde yarattığı için, ruhu görünce Hak teâlâyı görmek sanmışlardır. Ruhun bu madde âlemi ile bir münasebeti ve bağlılığı olduğu için, ruhu görünce mahlukat aynasında Hak teâlâ görülüyor demişlerdir. Böylece bazıları maiyet [beraberlik] var sanmıştır.

Sülûkün sonuna varmadıkça ve orada (Fenâ-i mutlak) hasıl olmadıkça, Hakk’ın şühûdü mümkün değildir. [(Mutlak); kayıtsız, şartsız, yani her bakımdan demektir.]

Farsça beyit tercümesi:
Bir kimseye nasip olmazsa fenâ,
Bulamaz yol o makama asla!

Hakk’ın şühûdünde bu âlemin hiç münasebeti yoktur. Şühûd-i ruh ile şühûd-i Hak arasındaki fark şudur ki; bu âlem ile herhangi bir bakımdan münasebeti bulunursa (Şühûd-i Hak) değildir. Eğer hiç münasebeti yok ise (Şühûd-i ilâhî)dir. Başka kelime bulunamadığı için "şühûd" denilmiştir. Yoksa bu görmek değildir; anlaşılamayan, anlatılamayan bir hâldir. Bîçûn için olan şeyler, bilinen diller ve kelimelerle anlatılamaz.

Vesselâm.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi