İKİYÜZOTUZDÖRDÜNCÜ MEKTÛB

"Bu mektup; hakikatleri bilen, marifetler kaynağı, Allahü teâlâyı tanıtan bilgilerin sahibi olan büyük oğlu Şeyh Muhammed Sadık’a “rh.a.” yazılmıştır. Allahü teâlânın kendisi varlıktır. Mahlukların asılları ise yokluktur. Kendini anlayan, Allahü teâlâyı bilir. Tecelli-i zatîyi ve Nur ayetindeki incelikleri bildirmektedir:

[İmâm-ı Rabbânî hazretleri “rh.a.”, bu mektupta Allahü teâlânın hakikati vücuttur demiş ise de iki yüz altmışıncı mektubunda bu sözüne tövbe etmiş; “Böyle olmadığını sonradan anladım” buyurmuştur.]

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. O’nun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! Kıymetli oğlum! Hak teâlânın hakikati yalnız vücuttur. [(Vücut) var olmak demektir.] Allahü teâlânın bu vücudu her hayrın, her kemalin kaynağıdır ve her güzelliğin başlangıcıdır. Bu vücut, bir hakiki cüzdür; bir basittir ki buna hiçbir şey karışmış, hiçbir şeyle birleşmiş değildir. Böyle olmadığı gibi olması düşünülemez de. İnsan, Allahü teâlânın bu vücudunu anlayamaz. Zat-ı teâlânın aynıdır; O’ndan başka değildir. "Aynıdır" demek bile başkalığı düşündürebilir; "aynıdır" da denilemez. Zat ile birlikte olan vücut, bu anlaşılamayan vücudun zilli (görüntüsü), görüntülerindendir. Bu ikinci vücut, Zat-ı teâlânın ve mahlukların varlıklarından başka bir varlıktır. Bu ikinci vücut, Allahü teâlânın hakikati olan vücudun aşağı mertebelerde meydana çıkmasıdır. Bu çeşitli görüntülerin en yükseği, en birincisi ve en üstünü Zat-ı teâlânın vücududur. Demek ki Allahü teâlânın hakikati vücuttur denilebilir. Fakat Allahü teâlâ o mertebede mevcuttur denilemez. Zıl mertebesinde Allahü teâlâ mevcuttur denilebilir; fakat Allahü teâlâ vücuttur denilemez.

Tasavvufçulardan "vücut zattan başka değildir" diyenler, ikisi arasındaki başkalığı göremediler; zilli asıldan ayıramadılar. Bunlar ve felsefeciler, zattan başka olan ve olmayan vücutları birbirlerinden ayıramadılar. Vücudun başka olduğunu çok güç söylediler. İşin doğrusu, Allahü teâlânın bize ilham eylediğidir. Vücudun böyle asıl ve zıl olarak başka başka olması, öteki sıfatların da asıl ve zıl olmaları gibidir. Asılların mertebesi icmal, topluluk ve anlaşılamamak mertebesidir. Sıfatların bu asılları Allahü teâlâdan başka değildirler. Bu mertebede "Allahü teâlâ ilimdir" denilebilir; fakat böyle söylemek de bir zıl mertebesi olur. Çünkü zat mertebesinde Allahü teâlâya hiçbir şey söylenemez. "Allahü teâlâ âlimdir" de denilemez; çünkü ilmin O’ndan başkalığını gösterir. Bu makamda başkalık hiç yoktur; başkalık zıl mertebelerinde olur. Burada zıl yoktur; çünkü taayyün-i evvelin pek çok üstündedir. Çünkü topluca bir bağlantı bu taayyünde bulunur. Bu makamda hiçbir bakımdan hiçbir şey düşünülemez. Bu topluluğun açıklanması demek olan zıl mertebesinde başkalık söylenebilir, uygunluk söylenemez. Fakat bu mertebede sıfatların uygunluğu, vücudun uygun olmasından ileri gelir. Bu vücut, her iyiliğin ve kemalin başlangıcıdır; her güzelliğin ve düzenin kaynağıdır. Bu fakir “kuddise sirruhül-azîz” mektuplarımda ve kitaplarımda "vücut zattan başkadır" dediğim zaman, zıl olan vücudun başka olduğunu bildirmiştim. Bu zıl olan vücut da dışarıdaki [ilimdeki değil] her varlığın başlangıcıdır. Bu vücuda malik olan mahiyetler, hariçte var olan mertebelerin her mertebesinde bulunurlar. Bunu iyi anlamalı; birçok yerde işe yarar. Görülüyor ki Allahü teâlânın sekiz sıfatı da dışarıda vardır; mahluklar da dışarıda vardır.

Ey oğlum! İnce bilgileri dinle! Allahü teâlânın kemalleri Zat-ı ilahî mertebesinde zattan başka değildirler. Mesela ilim sıfatı o mertebede Zat-ı teâlâdan başka değildir. Bunun gibi, zatın hepsi kudrettir. Zatın bir parçası ilim, başka bir parçası kudret değildir; orada parçalanmak, ayrılmak yoktur. Zatta böyle olan bütün kemaller, ilim mertebesinde genişlemişler, birbirinden ayrılmışlardır. Zat-ı ilahîde o basitlik, o toplu kemaller hiç değişmeksizin, ilim sıfatında hepsi dağılmışlardır. Zatta bulunan bütün kemaller ve üstünlükler ilimde de yerleşmişlerdir. İlimdeki bu kemallerin de zılleri vardır; bu zıllere (Sıfatlar) denilmiştir. Bunların da asıl kaynağı Zat-ı teâlâ olduğundan Zat-ı teâlânın varlığı ile vardırlar. (Füsus) kitabının sahibi, birbirlerinden ayrı olarak ilimde bulunan yani (vücud-ı ilmî)leri olan kemallere (Ayan-ı sabite) demiştir.

Bu fakire göre mümkinlerin yani mahlukların hakikatleri; ademler (yokluklar) ile bu ademlere yerleşmiş olan kemallerin zılleridir. (Adem), yokluk demek olup her kötülüğün, her bozukluğun kaynağıdır. Bunu biraz açıklayalım. Can kulağı ile dinleyiniz! Adem, vücudun karşılığıdır; yani yokluk, varlığın tam tersidir. O’na bütün bütün aykırıdır. Bunun için her kötülüğün, her bozukluğun başlangıcıdır; hatta kötülüklerin, bozuklukların ta kendisidir. Vücut, toplu iken her iyiliğin, her üstünlüğün ta kendisi olduğu gibidir. O asıl mertebede vücut zattan başka olmadığı gibi, o vücudun tersi olan adem de yokluk mahiyetinden başka değildir. O mertebede o mahiyete "yok" denilemez; tam yokluktur. Bu yokluk mahiyetinin ilm-i ilahîde ayrıldığı mertebelerde, bu mahiyetten hasıl olan parçalara "yok" denilebilir; bunlar o mahiyetten başkadırlar denilebilir. O toplu olan yokluk mahiyetinden meydana gelmiş gibi olan ve bu mahiyetin zilli gibi olan adem, o zıllerin her parçasında başka başkadır. Bunu daha aşağıda açıklayacağız. Bu adem, o toplu mertebede her kötülüğün ve her bozukluğun tam kendileri olduğundan ve ilm-i ilahîde her kötülük başka kötülüklerden ayrı olduğundan; ilm-i ilahîde birbirinden ayrılmış olan her bir kemal ve her bir hayır, karşılarında bulunan her bir kötülük üzerine aksetmiş, birbirleri ile birleşmişlerdir. Her biri kötülük ve bozukluk olan ademler, kendileri ile birleşmiş olan kemaller ile birlikte mümkinlerin yani mahlukların mahiyetleri yani asılları olmuştur. Böyle olmakla beraber bu ademler, bu mahiyetlerin asılları, özleri gibidirler; bu kemaller ise bunların özellikleri gibidirler.

İşte bu fakire göre (Ayan-ı sabite), bu ademler ve bunlarla birleşmiş olan kemallerin her ikisidir. Her dilediğine gücü yeten Allahü teâlâ, bu yokluk mahiyetlerini bütün lüzumlu şeyleri ile birlikte ve ilm-i ilahîde bu ademlere aksetmiş olan vücut zıllerinin kemalleri ile birlikte mümkinlerin mahiyetleri yapmıştır. Dilediği zaman bu mahiyetleri ilimdeki vücut zilline yaklaştırarak dışarıdaki varlıkları yaratmıştır; bu mahiyetleri dışarıdaki varlıklara başlangıç eylemiştir. Mümkinlerin ayan-ı sabitesi olan ve onların mahiyetleri olan ilm-i ilahîdeki bu suretleri ilimdeki vücut zıllerine yaklaştırmak demek; ilimdeki suretlerin ilimden çıkarak dışarıda var olmaları demek değildir. Böyle şey olamaz. Allahü teâlânın ilminden dışarıda olmak, Allahü teâlânın cahil olması demektir. Mümkinler dışarıda, ilimdeki suretlere tam uygun olarak dışarıda ayrıca var olurlar demektir. İlimdeki varlıktan başka, onlara tam uygun olarak dışarıda da ayrıca var olurlar. Sanki marangoz ustası masanın şeklini zihninde düşünür; o’nun gibi bir masayı dışarıda yapması gibidir. Masanın zihnindeki şekli, masanın mahiyeti demektir. Bu mahiyet marangozun zihninden dışarı çıkmamıştır. Zihnindeki o şekle tam uygun olarak dışarıda da ayrıca bir masa vücuda gelmiştir.

Her adem, vücudun kemallerinin kendine tam karşı bulunan ve kendisine aksetmiş olan zıllerinden bir zille yaklaşarak dışarıda var olmuş, ziynet hasıl etmiştir. Tam adem böyle değildir; bu kemallerin zıllerine karşı olmaz, onlarla birleşerek dışarıda bir vücut kazanamaz. Çünkü bu zıllerin karşısında değildir. Eğer karşılığı bulunsaydı asıl vücuda karşı olurdu; hâlbuki zattan başka olmayan bu asıl vücudun karşısında bir şey bulunamaz.

Tam marifet sahibi olan bir arif, asıl vücuda ilerlerse tam ademe iner. Böylece bu ademin de o Hazret ile bağlantısı olur; ziynetlenmiş olur, güzelleşmiş olur. O vakit arifin kendi mertebeleri demek olan kendi ademlerinin bütün mertebeleri, topluca olsun ayrı ayrı olsun hepsi güzel ve iyi olurlar; kemal ve cemal hasıl ederler. Bütün mertebelerinin iyi, güzel olması yalnız böyle arif içindir. O’ndan başkasında iyilik olursa ya ayrı ayrı ayrılmış ademlerin birkaç mertebesinde olur veya ayrı ayrı bütün mertebelerinde görülür. Bu ikincisi de çok az bulunur. Fakat her çeşit kötülük ve bozukluktan başka bir şey olmayan tam ve toplu ademin iyi ve güzel olması yalnız bu arif içindir. Bu arifin şeytanı da tam iyi olarak İslam’ın güzelliğine kavuşur. Nefs-i emmaresi mutmainne olur; Mevlasından razı olur. Bunun içindir ki Peygamberlerin efendisi “aleyhi ve a.s.”: “Benim şeytanım Müslüman oldu” buyurdu. Bundan sonra gazada hiçbir gazi o’ndan daha ileri olamaz; iyilikleri şeytan kadar gösteremez. Sübhanallah! Bu fakirden elinde olmayarak öyle marifetler hasıl oldu ki çokları toplanarak çalışsalar bir benzerine kavuşamazlar. Geleceği haber verilmiş olan Hazret-i Mehdi’nin de bu marifetlerden çok pay alacağı umulur.

Padişah kocakarı kapısına,
gelirse ey yiğit, sen buna şaşma!

En güzel yaratıcı olan Allahü teâlâ çok mübarek, pek mukaddestir; yaratıcı sanılanlara benzemez. Alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! Görülüyor ki mümkinlerin zatları, asılları ademlerdir. Vücudun kemallerinin zılleri bu ademlere aksederek bunları süslemiştir. Böyle olduğu için mümkinlerin zatları her kötülüğün, bozukluğun kaynağıdır; her çirkinliğin, kusurun yeri olmuşlardır.

Her iyilik, her kemal, asıl vücuttan ödünç olarak gelmiştir. Nisa suresinin yetmiş sekizinci ayetinde mealen, (Sana gelen her iyilik, Allahü teâlâdandır. Sana gelen her çirkinlik de kendindendir) buyuruldu. Allahü teâlânın ihsanı ile bir kimse, kendindeki iyiliklerin ödünç olarak verilmiş olduklarını görürse, üstünlüklerinin başkasından olduğunu anlarsa, kendini yalnız kötülük bulur. Tam kusur bilir. Kendinde hiçbir kemal göremez. Aks yolu ile geldiklerini bile göremez. Çıplak kimsenin ödünç çamaşır giymesi gibi olur. Çamaşırların ödünç olduğu kendisini o kadar kaplamıştır ki hepsini sahibinde sanır. Kendini çıplak bulur. Üzerinde çamaşır var ise de kendini çıplak sanır. Böyle görüş sahibi olan zat (Abdiyyet) kulluk makamı ile şereflenir. Bu makam, velâyet makamlarının en üstünüdür.

TENBİH: Kötülükle iyiliğin ve aşağılıkla üstünlüğün böyle bir araya gelmeleri, vücut ile ademin (yokluğun) bir araya gelmesidir. Bu ise iki ters şeyin bir araya gelmesi değildir. Bunun için olmayacak şey sanılmamalıdır. Çünkü tam vücudun tersi, tam ademdir. Zıl mertebelinde ise tam vücuttan aşağı doğru derece derece inilmiştir. Adem tarafında da en aşağı olan tam ademden yukarı doğru basamak basamak yükselmişlerdir. [Bunların birleşmeleri; metal atomları ile ametal atomlarının birleşmeleri gibi, çekirdeklerindeki artı elektriklerin birbirlerini itme kuvvetleri, elektron kuvvetleri ile azalarak birbirlerini çekmeye başlamışlar, iyon şebekesi hasıl etmişlerdir. Atom çekirdeklerindeki protonları bir araya toplayan ve] iyilik nurları ile kötülük karanlıklarını bir araya getiren Allahü teâlâyı tesbih ederiz. Hiçbir ayıp ve kusuru O’na kondurmayız.

Sual: Biraz yukarıda, tam ademin de tam vücuda yakın olduğu yazılı idi. Tam iki zıt, iki ters birleşmiş olmuyor mu?

Cevap: İki zıt şey, bir yerde birleşemez. Birinin öteki yardımı ile durması ve birinin öteki tersi ile sıfatlanması olamaz değildir. Adem, mevcut olabilir; vücut ile yakınlık hasıl edebilir.

Sual: Adem nazari, teorik bir şeydir. Bunun dışarıda var olması ne demektir?

Cevap: Adem, yani yokluk deyince hatıra gelen şey teoriktir, hayaldedir. Fakat ademin çeşitlerinden birinin sonradan var olmasını söylemek niçin bozuk olsun? Eski Yunan filozoflarının vücut için söyledikleri de böyledir ki vücut, Vacibü’l-vücud’un zatından başkadır; çünkü vücut teorik bir şeydir, dışarıda bulunamaz. Vacibü’l-vücud’un kendisi ise dışarıda vardır; "Bunun için ikisi başka başkadır" diyorlar. Bunlara cevap olarak da deniliyor ki; vücut deyince akla gelen şey nazaridir, dışarıda yoktur. Fakat vücudun çeşitlerinden biri böyle değildir; bunun için vücudun parçalarından biri dışarıda bulunabilir.

Sual: Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki Allahü teâlânın sekiz hakiki sıfatı, zıl mertebelerinde vardır. Asıl mertebesinde vücutları yoktur. Bu ise doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun değildir. Allahü teâlâ o âlimlerin çalışmalarına karşılık bol bol iyilikler versin! Çünkü bu âlimler sıfatların Zattan hiç ayrılmadıklarını ve hiç ayrılamayacaklarını bildirmişlerdir.

Cevap: Söylediklerimizden ayrılabilecekleri anlaşılmaz. Çünkü bu zıl, o asıla lazımdır; O’ndan ayrılamaz. Böyle olmakla beraber; yalnız Zat-ı teâlâyı arayan, isimleri ve sıfatları hiç düşünmeyen bir arif, o mertebede yalnız Zât’ı bulur. Hiçbir sıfatı düşünmez. Bu, o zaman sıfatlar bulunmaz demek değildir. Görülüyor ki arife göre sıfatlar, Zat-ı ilahîden ayrılmış gibi sanılmaktadır; dışarıda ayrılmış değildirler. Bunun için Ehl-i sünnet âlimlerinin (rh.a.) bildirdiklerine uygun olur. Bunu iyi anlamalıdır.

Bu açıklamalardan sonra “Kendini tanıyan, Rabbini tanır” sözü iyi anlaşılır. [İbn Hacer-i Mekkî (rh.a.), bu sözün sahibinin Hazret-i Ali (radıyallahü anh) olduğunu bildiriyor. Maverdî, (Edeb-üd-dünyâ) kitabında bunun hadis-i şerif olduğunu yazmaktadır. Demek ki İbn Hacer'in sözü, bunun hadis-i şerif olmadığını göstermemektedir.] Çünkü bir kimse kendisini kötü ve aşağı olarak tanıyınca ve kendisinde bulunan her iyiliğin ve üstünlüğün Vacibü’l-vücud hazretleri tarafından ödünç verilmiş olduğunu anlayınca; Hak teâlâyı iyi, üstün ve güzel olarak tanır.

Buraya kadar yapılan açıklamalar anlaşılınca, Nur suresindeki (Allahü teâlâ, yerin ve göklerin nurudur) mealindeki ayet-i kerimenin özü meydana çıkar. Çünkü mümkinlerin hepsi ademlerdir. Ademler de hep kötülük ve aşağılıktır. Mümkinlerdeki iyilik, üstünlük, güzellik ve düzgünlük; Allahü teâlânın kendisi olan vücuttan gelmiştir. Bu vücut iyiliklerin ve üstünlüklerin kaynağıdır. Bu anlaşılınca; göklerin ve yerin nuru bu vücuttur. Bu vücut, Vacib-i teâlânın kendisidir. Bu nur; göklerde ve yerde zıllerinin yardımı ile bulunduğundan, zıllerin yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bulunduğunu sanmamak için bu nuru bir misal ile anlatmaktadır: (O’nun nuru bir fenere benzer. O fenerin içinde zeytinyağındaki fitilde yanan ışık vardır. Bu ışıklı fitil cam bir kandil içindedir...) mealindeki ayet-i kerimeyi inşallah başka bir mektupta uzun açıklayacağız. Çünkü uzun yazılacak şeyler vardır, bu mektubumuza sığdıramayacağız. Ayet-i kerimeleri böyle açıklamaya (Tevil) denir.

Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ancak Resulullah’tan (s.a.v.) işitildiği gibi yapılabilir. (Kur’an-ı Kerim’i kendi görüşüne, anlayışına göre tefsir eden kâfir olur) hadis-i şerifi bunu bildirmektedir. (Tevil) böyle değildir; Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere uygun olmak şartı ile her âlim, anladığı gibi tevil yapabilir.

Mümkinlerin asılları, kendileri ademlerdir dedik. Mümkinlerin aşağı, bozuk sıfatları bu ademlerden Allahü teâlânın icat etmesiyle hasıl olur. Mümkinlerdeki iyilikler ve üstünlükler, vücudun kemallerinin zıllerinden ödünç olarak alınmıştır ve Allahü teâlânın icadı ile hasıl olmaktadırlar.

Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu anlamak kolaydır. Ahiret için olan şeyler, güzel görünmeseler bile güzeldir. Dünya için olan şeyler; güzel görünseler, tatlı ve iyi anlaşılsalar bile çirkindir. Dünyanın yaldızlı güzellikleri hep böyledir. Bunun içindir ki İslamiyet’te oğlanların ve yabancı kadınların güzelliğine istek ve şehvetle bakmak yasak edilmiştir. Dünyanın yaldızlı, güzel görünen bütün pislikleri böyledir. Bunlar hep ademden hasıl olur; ademden ise hep kötülük ve bozukluk meydana gelir. Eğer bu güzellikler, bu iyilikler vücudun kemallerinden olsaydı yasak edilmezlerdi. Yalnız şurası var ki; asıl dururken zille bakmak çirkin olacağı için yasak edilebilir ise de bu yasaklık ademden olan kötülüklerin yasaklığı gibi haram olmaz, yapmaktan ise yapmamak daha iyi olur. Görülüyor ki dünyadaki güzellerin güzellikleri, vücudun güzelliğinin zılleri değildir. Ademler, kemallerin yanında bulunmakla güzel görünmeye başlamışlardır. Ademin her şeyi gibi bu güzel görünüşü de çirkin ve kötüdür. Şeker kaplanmış zehre benzer, yaldızlanmış necaset gibidir.

İslamiyet’in nikâh edilen güzel kadınlarla ve güzel cariyelerle eğlenmeye izin vermesi çocuk elde etmek ve insanları üretmek içindir. Alemdeki düzenin bozulmaması için buna izin verilmiştir.

Tasavvufçulardan birçoğu güzel yüzlere, tatlı seslere bağlanmışlar; bu güzelliklerin Vacibü’l-vücud teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kemallerinden ödünç verilen güzellikler olduğunu sanarak bunlara bağlanmayı iyi ve güzel bilmişler, hatta tasavvuf yolunda ilerlemek için yardımcı sanmışlardır. Bu fakirin anladığı böyle değildir. Şuna çok şaşılır ki bunlardan birkaçı bu yanlış hareketlerini haklı göstermek için vesika da göstermeye kalkışıyor; “Oğlanlardan sakınınız! Çünkü onlardaki güzellik, Allahü teâlânın güzelliği gibidir” sözünü ileri sürüyorlar. "Allahü teâlânın güzelliği gibidir" sözü bunları şüpheye düşürmektedir. Hâlbuki bu söz onlara yardımcı olmuyor, onların yanlış anladıklarını bildiriyor. Bu fakirin anlayışının da doğru olduğunu gösteriyor. Çünkü “Sakınınız!” buyurmakta, onlara bakmayı yasak etmektedir. Bunun yanlış anlaşılabileceğini de anlatmak için: “Onların güzelliği, Hak teâlânın güzelliği gibidir; O’nun güzelliği değildir” buyurmaktadır. Böylece yanlış anlaşılmasını önlemektedir. Resulullah (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem): (Dünya ve ahiret birbirinin zıddı, tersidir. Bu ikisinden birisini razı edersen öteki gücenir) buyurdu. Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki dünyanın güzelliği ile ahiretin güzelliği birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz.

Herkes bilir ki dünya güzelliğini İslamiyet beğenmez, ahiret güzelliğini beğenir. O hâlde dünya güzelliği kötüdür, ahiret güzelliği iyidir. Birincisi ademden, ikincisi vücuttan hasıl olmaktadır. Evet, bazı şeyler vardır ki bir bakımdan dünyadandır, başka bir bakımdan ahirettendir. Bu şeyler birinci bakımdan çirkindir, ikinci bakımdan güzeldir. Bu iki bakımı birbirinden ayırmak ve her birinin güzelliğini ve çirkinliğini anlamak İslamiyet’i bilmekle olur. Haşr suresinin yedinci ayetinde mealen, (Resulullah’ın emrettiklerini yapınız! Yasak ettiklerinden sakınınız!) buyuruldu. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: (Dünya yaratıldığı zamandan beri, Hak teâlâ ona beğenerek bakmamıştır. Hak teâlâ onu beğenmez). Bu hadis-i şerifte dünyada ademden hasıl olan kötülüklerin, çirkinliklerin ve bozuklukların beğenilmediği bildirilmektedir. Adem her kötülüğün ve her bozukluğun yeridir. Bunun için dünyanın güzelliği, tatlılığı ve tazeliği kıymetsizdir. Allahü teâlâ bunlardan razı değildir. Allahü teâlâ ahiretin güzelliğinden razıdır, ahiret güzelliğine bakar. Enfal suresinin altmış yedinci ayetinin meal-i şerifi: (Siz dünyayı istiyorsunuz. Allahü teâlâ ise ahireti istiyor) olup Allahü teâlânın dünyaya düşkün olanları beğenmediğini bildirmektedir. Ya Rabbi! Dünyayı gözümüzde küçült! Ahireti de kalplerimizde büyüt! Fakr ile övünen ve dünya güzelliğinden sakınan Muhammed “s.a.v.” hürmetine, bu duamızı kabul eyle!

Büyük âlim Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, dünyadaki kötülüklerin, aşağılıkların ve bozuklukların özüne bakmadığı için; “Mümkinlerin hakikatleri, Hak teâlânın kemallerinin ilimdeki zılleridir (gölgeleridir), suretleridir” dedi. “Bu suretler, dışarıda biricik varlık olan Zat-ı teâlâ aynasında aksederek dışarıda görünmüşlerdir” dedi. “İlimdeki suretler, Hak teâlânın şüun ve sıfatlarından başka bir şey değildirler” dedi. Bunun için de “Vahdet-i vücud” dedi. Mümkinlerin varlığını, Vacib’in varlığı sandı (teâlâ ve tekaddese). Kötülük ve aşağılık, iyiliğe ve yüksekliğe göre meydana çıkar; "Tam kötülük ve yalnız aşağılık diye bir şey yoktur" dedi. Hiçbir şeyin kendisi kötü değildir; küfür ve dalalet (sapıklık) bile imana ve hidayete bakınca kötü olur, yoksa kendileri kötü değil, iyi ve yarar olduklarını sandı. Kâfirlerde ve fasıklarda bunların bulunması doğruluk olur, sapıklık olmaz dedi. Hûd suresinin elli altıncı ayetinin, (Allahü teâlâ, her hayvanı dilediği gibi kullanmaya kadirdir. Benim Rabbim hak ve adalet üzeredir) meal-i şerifini kendine şahit göstermektedir. Evet, Vahdet-i vücuda inanan herkes böyle sözlerden çekinmez. Bu fakire bildirildiğine göre mümkinlerin mahiyetleri, hakikatleri ve asılları; ademler ile vücudun bu ademlere aksetmiş ve birleşmiş olan kemalleridir. Bunu yukarıda uzun bildirdik. Doğruyu meydana çıkaran ancak Allahü teâlâdır, doğru yola kavuşturan ancak O’dur.

Oğlum! Allah adamlarının hiçbirinin ne açık olarak ne de işaret ederek söylememiş oldukları bu bilgiler ve marifetler; çok şerefli, çok kıymetli bilgilerdir. Bin sene sonra meydana çıkan ve Vacib-i teâlânın hakikati ile mümkinlerin hakikatlerini tam uygun olarak anlatan yüksek bilgilerdir. Kitaba ve sünnete uymayan ve doğru yolun âlimlerinin sözlerine benzemeyen bir yerleri yoktur. Resulullah’ın (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) sanki ümmetine öğretmek için yaptığı, “Ya Rabbi! Her şeyin doğrusunu, bize olduğu gibi tam göster!” duası, belki de yukarıda bildirilen hakikatlerin ve mahiyetlerin gösterilmesi içindir. Bunlar (ubudiyyet) kulluk makamında anlaşılır. Aşağılığı, alçaklığı ve kırıklığı görmeye de işaret buyurmaktadır. Bunları görmek kulluğa uygundur. Zavallı bir kulun, kendini sahibi gibi bilmesi hiç yakışır mı? Pek edepsizlik olur.

Oğlum! Şimdi o zamandayız ki; geçmiş ümmetlerde böyle çok karanlık zaman gelince büyük bir peygamber gönderilerek yeni bir din kurulurdu. Bu ümmet, ümmetlerin en iyisi olduğu için ve bu ümmetin Peygamberi, peygamberlerin sonuncusu olduğu için “aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhissalavâtü vetteslîmât”, bunların âlimlerine İsrailoğullarının peygamberlerinin mertebesi verilmiştir. Peygamberlerin (salavâtüllahi teâlâ aleyhim ecmaîn) vazifeleri bu âlimlere yaptırılmaktadır. Bunun için her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri arasından bir (Müceddid) yenileyici, kuvvetlendirici seçerler; bununla İslamiyet’i tazelerler. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir (Ülülazm) peygamber gönderdikleri ve O’nun işini bir nebîye bırakmadıkları gibi, bu ümmette de tam marifetli, bilgili bir âlim, arif seçilir. Bu zat, geçmiş ümmetlerdeki Ülülazm peygamberlerin işini yapar.

Ruhü’l-Kuds’ün yardımı imdada yetişirse,
Mesih’in yaptıkları nasip olur herkese.

Oğlum! Tam varlık, tam yokluğun karşılığıdır. Mektubun başında "Tam varlık, Vacibü’l-vücud’un hakikatidir. Her iyiliğin ve üstünlüğün de tam kendisidir" demiştik. Böyle söylemek, topluca düşünerek olsa bile o makam için yakışık alamaz; çünkü zıl olmak anlaşılır. Bu vücudun karşılığı olan ademin de hiçbir şeye bağlılığı, benzerliği yoktur. Bu ademin de her kötülüğün, her aşağılığın tam kendisi olduğunu söylemek de burada yakışmaz; çünkü bir bağlılık anlaşılabilir.

Bir şey tam olarak ancak kendine tam zıt, tam karşı olan şey üzerinde meydana çıkar. [Mesela ılık su soğukta sıcak görünür. Siyah nokta beyaz üzerinde belli olur. Yıldız gece karanlığında görülür.] Her şey zıddı arasında belli olur. Bunun için tam vücut, tam olarak tam yokluk üzerinde belli olur. Tam yokluk, tam varlığa bir ayna olur.

Tasavvuf yolunda geri dönüp inmek, ilerlerken yükselmek kadar olur. [Çok çıkan, geri dönünce çok iner.] Bir kimse Allahü teâlânın yardımı ile tam vücuda yükselirse, bu kimse dönüşte tam ademe kadar iner. Yükselirken arifin şuuru gider, bilgisi kalmaz; inerken şuuruna ve bilgisine kavuşur. Bu şuur ve marifet makamında; onu hiç zıl bulunmayan ve zatın şüun ve itibarlarından da uzak olan (Tecelli-i zatî) ile şereflendirirler. Bundan önce olan bütün tecellilerin; isimler, sıfatlar, şüun ve itibarât zıllerinden bir zıllin perdesi arkasında olduğunu ona bildirirler. Her ne kadar arif, o tecellilerin şüun arasında perde olmayarak hasıl olduğunu, tam vücudun perdesiz olarak tecelli ettiğini sanır ise de bir zıllin perdesi arkasında tecelli etmektedir. Sübhanallah! Her kötülüğün, her aşağılığın yeri olan bu adem, vücudun tam zuhuruna vasıta olduğu için güzellik kazanmakta, hiç kimsenin bulamadığına kavuşmaktadır. Kendisi kötü olan şey, araya güzelliğin karışması ile güzel olmaktadır. İnsanın nefs-i emmaresi de hep kötülüğe kayar, ademe her şeyden daha çok yakındır. Bunun için tam tecelliye her şeyden daha çok kavuşmaktadır, her şeyden daha yukarı çıkmaktadır.

İhsana en uygun olan, günah işleyenlerdir!

Marifeti tam olan bir arif; bütün makamlardan ileri yükseldikten ve her mertebeden geçerek indikten sonra, tam ademe inerek Vücud-i teâlâya ayna olunca, sıfatların ve isimlerin bütün kemalleri onda görünür. Tam vücutta bulunan bütün latifeler onda görünür. O’ndan başka kimse bu nimete kavuşamaz. Bu ayna olmak nimeti, o’nun boyuna göre biçilip dikilerek üzerine giydirilmiş kıymetli bir elbiseye benzer. Kemallerin ve üstünlüklerin zılleri, suretleri her ne kadar ilm-i ilahîde birbirlerinden ayrılmışlar ise de ve arifin ayna olması da ilim mertebesinde ise de; arifin aynası dışarıda vardır ve bütün kemalleri dışarıda göstermektedir.

Sual: Ademin ayna olması ne demektir? Adem hiçbir şey değildir. Hangi bakımdan vücudun aynası olmaktadır?

Cevap: Adem dışarıdaki varlıklara göre hiçtir; fakat ilimde bir ayrılık kazanmıştır, hatta ilimde bir varlık da olmuştur. Tasavvuf yolunun sonuna varanlar “kaddesallahü teâlâ esrârehü’l-azîz”, ademin zihindeki varlığına "vücudun aynası" şundan dolayı demişlerdir ki; adem mertebesinde bulunan bütün kötülüklerin ve aşağılıkların hiçbiri ademin karşılığı olan vücutta bulunmaz. Ademde bulunmayan her üstünlük de vücutta vardır. Bu inceliğe dikkat edilirse adem, vücuttaki kemallerin görünmesine sebep olmaktadır. Ayna olmak demek de işte budur. Burasını iyi anla! İşine çok yarayacaktır. Her şeyin doğrusunu bildiren ancak Allahü teâlâdır.

Oğlum! Bu yazılan marifetlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından ilham edilmiş olduklarını, şeytan vesveselerinin hiç karışmadığını umarım. Buna delil, senet olarak şunu da söyleyeyim ki; bu bilgileri yazmak istediğim ve Allahü teâlâya sığındığım zaman meleklerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” sanki şeytanları buralardan kovdukları görüldü, onları buralara yaklaştırmadılar. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

Kıymetli nimetleri meydana çıkarmak, hamt yollarının en büyüklerinden biridir. Bu büyük nimetleri açıklamaya kalkıştım. (Ucb) yani kendini beğenmek sanılmasından uzak olacağını umarım. Ucb nasıl olabilir ki; Allahü teâlânın yardımı ile kendi kötülüğüm ve alçaklığım hep gözümün önündedir. Bütün kemaller, iyilikler de Allahü teâlânındır. Geçmişte ve gelecekte olan her hamt alemlerin Rabbi içindir. O’nun Peygamberlerine ve Peygamberinin kerim olan Âline ve yüksek Ashabının hepsine iyi dualar ve selamlar olsun “salavâtüllahi teâlâ aleyhi ve alâ Âlihi ve Eshâbihi ecmaîn”! Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafa’nın izinde gidenlere de selam olsun “aleyhi ve alâ âlihissalavâtü efdalühâ vetteslîmâtü ekmelühâ”!

İlave: Vücut, adem ve Allahü teâlânın sıfatları akıl ile anlaşılamaz. Allahü teâlâ, akıl ile anlaşılamayan şeyleri görüp anlayabilen başka bir kuvveti sevdiği kullarına verir. Bu kuvvete (Basiret=Kalp gözü) ve bu kullara (Evliya) denir. Evliya, kalp gözleri ile görüp anlar ve birbirlerine anlatırlar. Başkalarının bu şeyleri akıl ile araştırmalarına izin verilmedi. Kalp gözüne kavuşmak için Müslüman olmak ve tasavvuf yolunda çalışmak lazımdır. Tasavvuf yolunda çalışmayan Müslüman’ın kalbi hastadır. Müslüman olmayan bir kimsenin kalbi ölüdür, kalp gözü kördür. [Otuz dördüncü mektuba bakınız!]


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi