İKİYÜZALTMIŞALTINCI MEKTÛB

"Bu mektupta ayrıca namaza ait birkaç fıkıh meselesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin İslamiyet’e sımsıkı sarılmış olup bunları tanımayan zavallıların iftiralarının çürüklüğünü [ve musiki dinlememeyi ve dans ve oyun yerlerine gitmemeyi] ve daha birkaç şeyi bildirmektedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. Bütün dualar ve iyilikler, O’nun Peygamberi ve sevgilisi ve bütün insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ve O’nu sevenlerin ve izinde gidenlerin hepsine olsun! Allahü teâlâ, siz yüksek hocamın kıymetli yavrularını da saadet-i ebediyyeye kavuştursun!

Yüksek üstadımın, beni dünya ve ahiret nimetlerine kavuşturan kıymetli hocamın sevgili yavruları! Biliniz ki her şeye muhtaç olan bu zavallı kardeşiniz, tepeden tırnağa kadar o yüksek babanızın sadakaları ve ihsanları içinde yüzüyorum. İnsanlığın elifbasını ondan öğrendim. Yükseklikleri haber veren kelimeleri ondan okudum. Herkesin senelerce çalışarak kazanabildiği dereceler, o’nun huzurunda ve terbiyesi altında az zamanda elime geçti. İnsanlara meziyet ve üstünlük veren bütün kıymetler, o’na hizmetimin ikramiyesi olarak üzerime serpildi. Hiçbir işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, o’nun nurlu bakışları altında iki buçuk ay içinde olgunlaşarak büyüklerin yoluna katıldı. Onların Allahü teâlâya olan yakınlıklarına kavuştu. Böyle az bir zamanda tasavvufu tatmış olanların; tecelliler, zuhurlar, nurlar, hâller ve keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar, babanızın parlak kalbindeki deryanın damlaları olarak önüme saçıldı. Bunlardan hangi birini anlatayım? O’nun lütfederek, acıyarak mübarek gönlünü bu fakire çevirmesi ile tasavvufçuların; tevhid [bir bilmek], kurb [yakınlık], maiyyet [beraberlik], ihata [her tarafı kaplamak], sereyan [her zerrede bulunmak] gibi sözlerle anlatmak istedikleri marifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen birisi kalmadı. Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı. Vahdet-i vücud dedikleri, her şeyde Allahü teâlânın kemalatını görmek ve vahdette kesreti bulmak bu ince bilgilerin başlangıcıdır. İslam büyüklerinin eriştiği, tanıdığı bilgileri kelime kadrosu ile anlatmaya kalkışmak cahillik ve ahmaklık olur. Bunların kavuştukları ve yetiştikleri dereceler çok yüksektir; anladıkları, edindikleri bilgiler ve zevkler çok incedir. Her bilgi satanın, büyük ve önder sanılanların yetişeceği, yanaşacağı yer değildir.

O çok yüksek babanızın bu zavallıya olan nimetlerine ve ihsanlarına karşı; ölünceye kadar başımı kapınız hizmetçilerinin ayaklarına sürsem size karşı bir şey yapmış olamam. Hangi kusurumu bildireyim? Mahcubiyetimden ve yüzümün karasından hangisini meydana çıkarayım? Allahü teâlâ Hüsameddin Ahmed’den razı olsun ki; sizlere karşı olan vazifemizi, borcumuzu üzerine alarak kapınıza kul olmakla ve hizmetinizde çalışmakla şereflenmekte, böylece rahat nefes almamıza sebep olmaktadır.

Vücudumun her zerresi dile gelse de,
Şükrünün binde birini yapamam yine!

O kıymetler hazinesinin kapısının eşiğini öpmekle üç defa şereflenmiştim. Üçüncüsünde buyurdu ki: “Zayıf düştüm. Yaşamak ümidim azaldı. Benden sonra çocuklarımı gözet!” Sizleri getirdiler. O zaman daha küçüktünüz, kucakta taşınıyordunuz. Size teveccüh etmemi emir buyurdular. Emirlerine uyarak yüksek huzurlarında üzerinize o kadar teveccüh olundu ki tesiri görünüverdi. Sonra, “Bunların annelerine de uzaktan teveccüh et!” buyurdular. Yanımızda olmadığı hâlde onlara da teveccüh olunmuştu. Emirleri ile ve huzurlarında olduğu için o teveccühlerin çok faydalar sağlayacağını ümit ediyorum.

Babanızın her hâlde yapılması lazım gelen emirlerini ve her ne pahasına olursa olsun yerine getirilmesi gereken vasiyetlerini unutacağımı veya dalgınlığıma geleceğini sanmayınız! Buna imkân olur mu? Ufak bir işaretinizi bekliyorum. Şimdilik birkaç satır nasihat yazıyorum. Can kulağı ile dinleyiniz! Cenab-ı Hak ikinizi de saadet-i ebediyyeye kavuştursun!

Her Müslümanın önce itikadını düzeltmesi; yani Ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin (rh.a.) bildirdikleri gibi inanması lazımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere Allahü teâlâ bol bol mükafat versin! Cehennemin ebedî azabından kurtulan yalnız bunlar ve bunların izinde gidenlerdir. Bunların bildirdiği itikatlardan unutulmakta olanları anlatacağım:

Allahü teâlâ kendi zatı ile vardır. O’ndan başka her şey O’nun var etmesi ile var olmuştur. Kendisi, sıfatları ve işleri yeganedir, birdir. Varlıkta şeriki (ortağı) olmadığı gibi hiçbir bakımdan benzeri yoktur; benzerlik yalnız isimde ve kelimelerdedir. O’nun sıfatları da işleri de kendi gibi akıl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz; insanların sıfatlarına ve işlerine hiç benzemez ve uymaz. [O’nun sekiz sıfatı vardır. Bunlara Sıfât-ı sübûtiyye denir.] Bunlardan biri ilim sıfatıdır, yani Allahü teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da kendi gibi kadimdir; yani sonradan olma değildir. Hep vardı ve basittir [yani bir hâldedir; hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz]. Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi bilmektedir; fakat ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. [Ezelden ebede kadar her şeyi, her değişmeyi yalnız bir biliş ile bilmektedir.] Yani bu sonsuz zamanlarda olan her şeyi; birbirine benzeyen ve benzemeyen hâlleri ile, hem büyüklerini hem de ufak zerrelerini her birini kendi zamanında olarak bir anda bilmektedir. Mesela bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini, çocukluğunu, gençliğini, ihtiyarlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta, oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neşe ve lezzette, dert ve kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezarda, kıyamette ve mahşer yerinde ve mesela Cennet’te nimetler içinde olduğunu hep bir anda ve bir hâlde bilmektedir. Ne ilminde ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa zamanın da değişmesi olur; hâlbuki orada ezelden ebede kadar parçalanamayan bir an vardır. Daha doğrusu Allahü teâlâ zamanlı değildir, öncelik ve sonralık yoktur.

İlmi her şeye yetişir dersek; her şeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da aklın eremeyeceği bir bağlanmaktır. Bunu akla anlatabilmek için şu misali uygun buluyorum: İnsan, bir kelimenin çeşitli hâllerini, birbirine benzemeyen şekillerini bir anda düşünebilir. Bir kelimeyi bir an içinde hem isim, hem fiil, hem harflerin kümesi, hem mazi, hem müstakbel, hem emir, hem men, hem edatlı, hem edatsız, hem müsbet, hem menfi bilebilir. Çeşitli şekilleri bir anda kelimede ayrı ayrı görüyorum diyebilir. Bir insanın ilminde ve hatta görmesinde ters ve çeşitli hâlleri bir araya toplaması mümkün olunca, Allahü teâlânın ilminde neden mümkün olmasın? Hem de O’nun ilminde iki zıddın bir arada bulunması görünüştedir; yoksa orada zıtlık yoktur. Mesela bir kimseyi bir anda hem var hem yok bilir; fakat yine o anda o’nun varlığını —mesela hicretten bin sene sonra— ve birinci yokluğunu bu varlıktan evvel, ikinci yokluğunu da varlığından yüz sene sonra olarak bilmiştir. O hâlde arada zıtlık yoktur; zira varlığın ve yokluğun zamanları başkadır. İşte Allahü teâlâ ayrı ayrı, başka başka zerreleri bir anda biliyorsa da ilminde değişmek olmuyor. Filozofların zannettiği gibi ilim sıfatında sonradan bir şey hasıl olmuyor. Çünkü bir şeyin bilgisi, evvelki şeyin bilgisinden sonra hasıl olmuyor ki ilimde değişiklik olsun. Her şeyi bir anda bildiğinden ilminde değişiklik ve yenilik hasıl olmaz. O hâlde ilminde değişiklik olmadığını anlatmak için "İlim eşyaya çeşitli bağlantılarla bağlanmıştır" demek ve bunların değiştiğini söylemek lüzumsuzdur. Nitekim filozofları susturmak için bazı büyüklerimiz böyle söylemiştir. Bu bağlantıların eşyaya bağlanmasında değişiklik olur denirse yerinde olur.

Allahü teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesinden biri Kelâm sıfatıdır. Kelâm sıfatı yani söylemesi de bir basit kelimedir ki ezelden ebede kadar hep o bir kelime ile söyleyicidir. Bütün emirler, bütün yasaklar, bütün bildirilen şeyler, bütün sualler, bütün dilekler hep o bir kelâmdır. Gönderdiği bütün kitaplar ve sahifeler hep o bir basit kelâmdandır. Tevrat ondan meydana gelmiş, Kur’an-ı Kerim ondan nazil olmuş, inmiştir.

Allahü teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesinden biri (Tekvin) sıfatıdır; yani yaratıcıdır. Bütün yarattıkları, yaptıkları da bir fiil, bir yapıştır ki; ilk yarattığından sonsuza kadar yaratmaları hep o bir fiil ile var olmaktadır. (Bir göz kırpacak zamanda her şeyi yaptık) mealindeki ayet-i kerime bunu gösteriyor. Hayat vermesi ve öldürmesi hep o bir fiil iledir; yaratması ve yok etmesi de o fiildendir. Fiilinde de çeşitli bağlantılar yoktur; bir taalluk ile ilk ve sonradaki her şeyi kendi zamanlarında yaratıyor. Akıl O’nun fiilini [işini] anlayamayacağı gibi, fiilin bağlanmalarına da erememektedir. Aklın oraya yolu yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî bile Allahü teâlânın fiilini anlayamayarak tekvin sıfatına yani yaratmasına "sonradan olma (hadis)" dedi. Yani "Her şeyi yapması, yaptığı zaman meydana geliyor" dedi. Hâlbuki her zaman yapılan işler, ezeldeki fiilin eserleri ve meydana çıkmalarıdır; yoksa fiilin kendisi değildir. Tasavvuf büyüklerinden "fiillerini görüyoruz yani tecelli-i ef'ale kavuştuk" diyenler de böyle yanılıyor; her şeyde Allahü teâlânın fiilini görüyoruz sanıyorlar. Hâlbuki o tecelliler, görünenler fiilin kendisi değil, eserleridir. Zira Allahü teâlâ görülemediği gibi fiili de görünmez, hissedilemez, düşünülemez ve akıl ile anlaşılamaz. O’nun fiili de bütün sıfatları da kadimdir, sonradan olma değildirler; kendisi ile hep vardırlar. O’nun fiiline (Tekvin) denir, mahlukat aynasına yerleşmez ve görülmez.

Dar olan, şekil ve suret kabına mana nasıl sığar?
Dilenci kulübesinde sultanın ne işi var?

Bu fakire göre “k.s.”, Allahü teâlânın kendi tecellisi olmaksızın fiillerinin ve sıfatlarının tecellisi olamaz. Sıfatları ve fiilleri kendinden ayrılmaz ki kendi tecellisi olmaksızın tecelli edebilsinler. O’nun zatından ayrılan; fiillerinin ve sıfatlarının zılleri, aksleri ve görünüşleridir. Herkes bunları anlayamaz; Cenab-ı Hak dilediği kullarına bildirir. O’nun ihsanı çoktur.

Yine sözümüze gelelim: Allahü teâlâ hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir cisim içine işlemez. Hiçbir şey O’na hulul etmez. Fakat Allahü teâlâ her şeyi ihata etmiş, kaplamıştır ve her şeye yakındır ve her şeyle beraberdir. Fakat bizim alıştığımız ve anladığımız ihata, kurb ve maiyyet gibi değildir; bunlar O’na layık değildir. Evliyanın keşif ile, müşahede ile anladığı ihata, kurb ve maiyyet de O’na layık değildir. Zira zavallı mahlukların hiçbiri O’nu ve sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lazımdır.

Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla!
Bu avlanmada giren yalnız havadır tuzağa.

Yüksek rehberimin (Mesnevî)’sinden şu beyti buraya yazmak uygundur:

Gidilecek yol uzundur pek,
Uygun olmaz kavuştum demek.

Allahü teâlânın her şeyi ihata ettiğine ve her şeye yakın olduğuna ve her şey ile beraber olduğuna inanırız; fakat bu ihata, kurb ve maiyyetin ne demek olduğunu bilemeyiz. “İlmi ihata etmiştir, ilmi yakındır” demek Kur’an-ı Kerim’in açık olan manasını çevirmek demektir. Biz böyle manalar vermeyi doğru bulmuyoruz.

Allahü teâlâ hiçbir şey ile ittihad etmez (birleşmez), hiçbir şey de O’nunla birleşmez. Tasavvuf büyüklerinden ittihad manası anlaşılan sözler çıkmış ise de onlar başka şey demek istemiştir. Mesela: “Fakirlik tamam olunca, Allahü teâlâdır” sözleri ile “Her şey yoktur, ancak Allahü teâlâ vardır” demek istiyorlar. Yoksa o fakir, Allahü teâlâ ile birleşir demek istemiyorlar. Bunu demek kâfirlik, zındıklık olur. Allahü teâlâ zalimlerin ve kâfirlerin sandığı gibi değildir. Üstadım buyurmuştu ki: Hallâc-ı Mansûr’un “Ben Hakkım” sözünün manası, “Ben yokum, yalnız Allahü teâlâ vardır” demektir.

Allahü teâlânın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin ve işlerin olması ile, her şeyi yaratması ile O’nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücud var diyenlerin (Tenezzülât-ı hams) yani Allahü teâlânın bu mevcudatı var etmesi "beş derecede olmuştur" demeleri, O’nda değişiklik yapacak manada değildir. Bu mana ile söyleyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler; Allahü teâlânın sıfatlarının zuhurunda ve meydana çıkmalarında beş derecenin aşağıya indiğini söylüyor ki zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir değişiklik olmuyor.

Allahü teâlâ (Ganiyy-i mutlak)tır. Yani hiçbir şey için hiçbir şeye muhtaç değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fiillerine hiçbir suretle hiçbir şey lazım değildir. Varlıkta muhtaç olmadıkları gibi zuhurda, belli olmakta da ihtiyaçları yoktur. Sufiyyenin büyüklerinin, “Allahü teâlâ isimlerini ve sıfatlarını izhar için bize muhtaçtır” anlaşılan sözleri bu fakire çok ağır geliyor. Yaratılmakla biz kıymetlendik, şereflendik; Allahü teâlâda bir şey artmadı. Böyle şeyler söylemek çok yersiz ve çirkindir. Zâriyât suresinin, (Cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etmeleri için yarattım) mealindeki elli altıncı ayeti gösteriyor ki; cinlerin ve insanların yaratılması Allahü teâlâyı tanımaları içindir ki bunlar için şeref ve saadettir; yoksa O’nun bir şey kazanması için değildir. Hadis-i kudside Allahü teâlânın, (Maruf olmak, tanınmak için her şeyi yarattım) buyurması, (Onların Beni tanımakla şereflenmesi için) demektir. Yoksa, “Tanınayım ve onların tanıması ile kemal bulayım” demek değildir. Bu mana Allahü teâlâya layık değildir.

Allahü teâlâda noksanlık sıfatları ve mahlukların hassa ve alametleri yoktur. Madde değildir, cisim değildir, mekanlı değildir. [Yani yer kaplayıcı değildir.] Zamanlı değildir. [Bir yerde bulunmadığı gibi zamanı da yoktur.] Kemal sıfatları, kusursuzluklar yalnız O’ndadır. Sekiz kemal sıfatı olduğunu bildirmiştir ki şunlardır: (Hayat) diri olmasıdır, (İlim) bilmesidir, (Kudret) gücü yetmesidir, (İrade) dilemesidir, (Sem) işitmesidir, (Basar) görmesidir, (Kelam) söyleyici olmasıdır, (Tekvin) yaratmasıdır. Bu sıfatları kendinden ayrı olarak vardır. Varlıkları ilimde değildir; [yani nazari ve teorik var denilmiş olmayıp] hariçte ve hakikatte vardırlar. Kendi var olduğu gibi bu sıfatları da ayrıca vardır. Vahdet-i vücuda inanan Sufiyyun’un sandığı ve:

Akıl ve düşünce ile sıfatlar başkadır,
Hakikatte ise hepsi tam kendisidir.

sözleri sıfatları inkardır, inanmamaktır. Müslümanlardan sıfatları inkar eden Mutezile fırkası ile kâfirlerden eski filozoflar da "sıfatları nazari olarak kendinden ayrı ise de hariçte yalnız kendi vardır" diyorlar. [Yani sıfatların nazari olarak kendinden ayrı olduğunu inkar etmiyorlar.] Mesela ilim sıfatının manası zatın manasının aynıdır demiyorlar yahut kudret ve iradet sıfatlarının manaları birbirinin aynıdır demiyorlar; fakat hariçteki varlıkları aynıdır diyorlar. O hâlde sıfatları inkardan kurtulmak için hariçte ayrı ayrı var olduklarına inanmak lazımdır. Nazari olarak ayrı bilmek fayda vermez.

Allahü teâlâ (Kadim)dir.

[Yani;

  • Varlığı sonradan değildir.

  • Yoklukla hiçbir şekilde temas etmemiştir.

  • Zatı ve sıfatları yaratılmış değildir.

  • ]

     

    (Ezelî)dir.

    [Yani;

  • Zaman başlamadan önce de vardır.

  • Varlığı zamana bağlı değildir.

  • “Önce” kelimesi mecazdır; zamansızlığı anlatır.

  • ]

    O’ndan başka hiçbir varlık kadim ve ezeli değildir. Din sahipleri, kitap sahipleri hep böyle iman etmiştir ve Allahü teâlâdan başkasını kadim, ezeli bilenlere kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki Hüccetü'l-İslam İmam-ı Muhammed Gazali (rh.a.); İbn Sina’nın, Farabi’nin ve daha başkalarının kâfir olduklarını söylemiştir. Çünkü bunlar aklın, ruhun ve [maddenin ilk hâli dedikleri] heyulanın kadim olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle beraber kadim olduklarını söylemişlerdir.

    Üstadım (rh.a.imâ) buyurdu ki: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin, ‘Büyük insanların ruhları kadimdir’ sözünün görünüş manasına uymayıp din sahiplerinin müşterek imanlarına ve sözlerine çevirmelidir.”

    Allahü teâlâ (Kâdir-i muhtar)dır. Mecbur değildir. Eski Yunan filozofları akılları ermediğinden; “Kemal ve büyüklük mecbur olmakta, her hâlde yapabilmektedir” deyip Allahü teâlânın ihtiyarını (seçmesini) inkar ettiler. "Yapmaya mecburdur" dediler. Bu ahmaklar; “Allahü teâlâ bir şeyi yaratmaya mecbur olmuş ve sonra başka bir şey yaratmamıştır” dedi. Bu uydurma şeye de "akl-ı faal" deyip "her şeyi bu yapıyor" dediler.

    (Akl-ı faal) dedikleri şey de yalnız onların vehimlerinde, hayallerinde olan bir şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre Allahü teâlâ hiçbir şey yapmıyor. İnsan sıkışınca, bunalınca akl-ı faale yalvarır; Allahü teâlâdan bir şey istemez. Çünkü "Allahü teâlânın dünyada olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur; her şeyi yapan, yaratan akl-ı faaldir" derler. Hatta akl-ı faale de yalvarmazlar; çünkü o’nu kendilerinden belaları gidermekte irade ve ihtiyar sahibi bilmezler. Bu nasipsizler ahmaklıkta, sersemlikte sapık fırkaların hepsinden daha aşağıdırlar. Kâfirler her işlerinde Allahü teâlâya sığınıyor, belaların giderilmesini O’ndan istiyorlar; bu alçaklar ise böyle değildir.

    Bu nasipsizlerde iki şey sapık ve ahmak fırkaların hepsinden daha çoktur: Bunlardan biri Allahü teâlânın gönderdiği haberlere inanmıyorlar, peygamberlerin bildirdiklerine inat ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi bozuk ön fikirler ileri sürüyor; asılsız, çürük deliller ve şahitler göstererek boş ve sapık düşüncelerini ispata kalkışıyorlar. Bozuk düşüncelerini ispat için öyle yanılıyorlar ki hiçbir alçak böyle yanlış, çürük şey yapmamıştır. “Dünyada olan her işi; durmadan giden, dönen göklerin ve yıldızların değişmeleri ve vaziyetleri yapıyor” diyorlar. Gökleri Yaratanı ve yıldızları icat edeni ve hepsini hareket ettireni ve aralarında nizam kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye karışmaz sanıyorlar. Ne kadar ahmaktırlar, ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı bilen ve sözlerine inanan ise bunlardan daha alçaktır. Onların akla dayanan düzgün ilimlerinden biri geometri [Hendese]dir ki ne dünya saadetine ne de ebedî kurtuluşa faydası yoktur. Bir üçgenin üç iç açısının toplamı iki dik açıya müsavîdir (eşittir) demek ve bunu ispatlamak insanlığa ne kazandırır?

    İmam-ı Gazali (rh.a.) kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz sanan dinsizleri üçe ayırmıştır: Birincisi Dehriyyûn ve maddeciler olup bunlar eski Yunan filozoflarından asırlarca evvel vardı. Bugün de fen adamı geçinen bazı ahmaklar bu kısımdadır. Bunlar Allahü teâlânın varlığına inanmayıp “Alem böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir; canlılar da böyle birbirlerinden üreyip sonsuz olarak sürecektir” diyor. İkinci kısım tabiatçılar olup; canlılarda ve cansızlardaki akıllara hayret veren intizamı ve incelikleri görerek Allahü teâlânın varlığını söylemeye mecbur kalmışlarsa da tekrar dirilmeyi, ahireti, Cennet’i ve Cehennem’i inkar etmişlerdir. Üçüncü kısım sonra gelen eski Yunan filozofları ve bu arada Sokrates ile talebesi Eflatun ve o’nun da talebesi Aristo'nun felsefeleridir. Bunlar; dehrîleri ve tabiatçıları reddederek, aldandıklarını ve alçaklıklarını bildirmek için başkalarının sözlerine hacet kalmayacak kadar şeyler söyledi. Fakat bunlar da küfürden kurtulamamıştır. Bu üç kısım da ve bunların yolunda gidenler de hep kâfirdir. Bazı saf kimselerin bunları din adamı sanması ve hatta Peygamberlik derecesine yükseltmeleri, bu yolda hadis bile uydurdukları hayretle işitilmektedir. Kâfirler her şeyi söyleyebilir; fakat Müslüman görünenlerin iman ve küfrü ayırt edememesi acınacak bir hâldir.

    Bu dinsizlerin üç kısmı da ahmaklıkta ve zavallılıkta herkesten ileri gitmiş, kâfirlerin her sınıfını arkada bırakmışlardır. Bunların hepsi hem dinlere inanmıyor ve Peygamberlere (a.s.) inat ve düşmanlık ediyor, hem de aile, cemiyet ve din hakkında uydurdukları sözleri ile birbirlerini ve herkesi kandırmak için çürük deliller ve şahitler buluyorlar. O kadar yanlış, o kadar gülünç şeyler söylüyorlar ki hiçbir cahilin, hiçbir ahmağın bu kadar aşağılığı görülmemiştir. Bunlar ne kadar akılsız, ne kadar zavallıdır! Bunları akıllı, fikirli sananlar da bunlardan daha zavallı ve daha bedbahttır. Birçok kıymetli bilgiyi Peygamberlerin (a.s.) kitaplarından çalmışlar ve aralarına başka şeyler de katmışlardır.

    Bunları İmam-ı Gazali (rh.a.), (El-münkızü mine'd-dalâl) kitabında uzun uzadıya anlatmaktadır. Din sahipleri, Peygamberlerin (a.s.) izinde gidenler bir şeyin doğruluğunu ispat ederken yanılırsa zararı ve tehlikesi olmaz; zira bunlar bütün ilimlerinde ve işlerinde onlara uyup sözlerini ispat ediyor. Bunların peygamberlere (a.s.) uyması doğruluklarını bildirmeye yetişir. O zavallılar ise peygamberlere (a.s.) uymaya "gericilik" deyip sözlerini akla uygun getirmeye çalışıyorlar; aklın eremediği şeylerde şüphesiz yanılıyorlar. Allahü teâlânın Peygamberi olan İsa aleyhisselamın sözlerini bunların en büyüğü tanınan Eflatun işitince: “Biz temiz, olgun, ilerici insanlarız; bize doğru yol gösterecek kimseye ihtiyacımız yoktur” dedi. Ölüleri diriltiyor, körlerin gözlerini açarak abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyor; yani kendi fenlerinin ve tecrübelerinin yapamadığı şeyleri yapıyor diye işittiği bir kimseyi gidip görmesi ve hâlini incelemesi lazım iken görmeden, anlamadan böyle cevap verdi. Bu sözleri çok ahmak olduğunu göstermektedir.

    Oğlum Muhammed Masum (kuddise sirruh) bugünlerde (Şerh-i Mevâkıf) kitabını tamamladı. Derslerinde bu akıllı denilenlerin hatalarını ve kabahatlerini iyice anladı ve çok şey öğrendi. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki bizleri aklın dar çerçevesi içinde bırakmayıp doğru yola çıkardı. Eğer peygamberleri ile (a.s.) doğru yolu göstermeseydi, biz de o zavallılar gibi aklın ermediği şeylerde zannettiklerimize inanacak ve helak olacaktık.

    Muhyiddîn-i Arabî’nin “kuddise sirruh” kitaplarından da Allahü teâlânın, tabiat kuvvetleri gibi her şeyi iradesiz yaptığı manası anlaşılıyor. Allahü teâlânın kudretini anlatırken eski Yunan filozoflarına uyduğu seziliyor. “İsterse yapmaz” demiyor da, “Yapması lazımdır” diyor. Büyüklerimizin beğendiği, büyük bildiği Muhyiddîn-i Arabî’nin birçok sözünün Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymaması, yanlış olması ne kadar şaşılacak şeydir. Hataları; keşfinde, kalbe doğan bilgilerde olduğu için belki kabahat sayılmaz. İçtihattaki hatalar gibi bir şey söylenemez. O’nun büyük olduğunu ve hatalarının kusur sayılamayacağını yalnız bu fakir söylüyorum. O’nu büyük bilir ve severim; Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sufilerden bir kısmı O’nu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor; bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da O’na uyarak bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor; hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını ispat etmeye kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adaletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor, birisi de büsbütün mahrum kalıyor. Evliyanın büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” keşflerindeki hatasından dolayı büsbütün reddolunabilir mi? Fakat Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymayan hatalı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabul olunur mu? Burada doğru yol, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur.

    Vahdet-i vücud bilgisinde sufilerin çoğunun Muhyiddîn-i Arabî ile beraber olduğu meydandadır. Kendisi burada da hususi bir yol tutmuş ise de sözün esasında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte Ehl-i sünnet itikadına uymuyor ise de uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakir, Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile üstadımın (Rübaiyyat)’ını açıklarken bu bilgileri Ehl-i sünnet’in itikadı ile birleştirdim. Aradaki farkın yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki okuyanların hiç şüphesi kalmaz; görünce anlaşılır.

    Ey Müslüman! İyi bil ki gördüğün, işittiğin her şey, meydana gelen her şey; madde ve cisim, bunların hassaları, akıllar, fikirler, düşünceler, gökler, yıldızlar, elementler ve bileşik cisimler yok idi. Hepsi, Allahü teâlânın istemesi ve yaratması ile var oldu. O’nun yaratması ile yoktan var oldukları gibi; varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de her an O’nun istemesine ve kuvvetine muhtaçtırlar. [İnsanların maddeleri birleştirmesi,] sebeplerin ve şartların değişmesi ile [yeni yeni cisimlerin teşekkül etmesi] Allahü teâlânın fiilini, yapmasını perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydana çıkması için, yapması ve yaratması için sebepleri ve vasıtaları araya koymuştur.

    Akıllı olan, uyanık olan, kalp gözlerini Peygamberlere “a.s.” uyarak sürmelemiş, cilalamış olan kimse; bu sebeplerin de, vasıtaların da Allahü teâlâ tarafından yaratıldığını ve her an O’nun kuvvetine muhtaç olduklarını, O’nun ile var olup O’nun ile varlıkta kalabildiklerini, yoksa hepsinin cansız, tesirsiz, hareketsiz ve kuvvetsiz olduklarını ve kendileri gibi olan başkalarına tesir edemeyeceklerini ve kendileri gibi olan başka şeyleri yapamayacaklarını düşünür. Bu sebepleri ve vasıtaları yaratan ve bunlara tesir ve kuvvet, enerji veren bir kudret sahibinin bulunduğunu anlar. Akıllı olan kimse, cansız bir cismin hareket ettiğini görünce bunu hareket ettiren bir kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir cismin kendiliğinden hareket edemeyeceğini ve ancak dışarıdan bir kuvvetin bunu harekete getireceğini bilir. Demek ki cansız bir cismin hareket etmesi, bunu harekete getiren bir failin, bir kuvvetin varlığını akıl sahiplerinden gizlemiyor. Hareket eden cismin cansız olması; bir failin, bir kuvvet sahibinin mevcut olduğunu akıl sahiplerine haber veriyor. Bütün sebepler, vasıtalar da böylece Allahü teâlânın varlığını, kudretini akıl sahiplerine ilan ediyor, bildiriyor.

    Fakat eblehler, ahmaklar, cismin hareketini görünce kendiliğinden hareket ediyor sanarak kuvvet sahibini, faili göremeyip anlayamıyor. Akılları olmadığından, hareket eden cansız cismi kuvvet sahibi zannediyor. Bunu hareket ettiren kuvveti, faili inkar ediyor, kâfir oluyorlar. Allahü teâlânın her şeyi sebeplerle, vasıta ile yapması ve yaratması; ahmakların, akılsızların inkarına ve küfrüne sebep oluyor. Akıl ve vicdan sahiplerine de hidayet ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Sebepleri, vasıtaları görerek Allahü teâlânın varlığını, birliğini ve kudretini anlamak; ancak Peygamberlerin “a.s.” irşadı ile, uyandırması ile olmaktadır. İnsan aklı bunu kendiliğinden anlayamıyor.

    Bazı kimseler; arada sebepler bulunmaması, her şeyin sebepsiz yaratılması büyüklüğe daha uygun olur sanıyor. “Sebeplerde tesir yoktur, sebepler karışmadan her şey doğrudan doğruya Allahü teâlânın yaratması ile var oluyor” diyorlar. Bunlar anlamıyor ki sebepleri aradan kaldırmak, hikmeti, adetini bozmak demektir. Bu hikmette ise nice faydalar vardır. Ya Rabbi! Bu varlıkta hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın! Peygamberlerin hepsi “a.s.” her işlerinde sebeplere yapışırdı ve bununla beraber işlerin yaratılmasını Allahü teâlâdan dilerdi. Mesela Yakup “aleyhisselâm” çocuklarını Suriye’den Mısır’a gönderdiği zaman, nazar değmesin diye: “Hepsi bir kapıdan girmeyip, ayrı kapılardan girmelerini” nasihat etti. Bununla beraber, nazar değmemesini Allahü teâlâdan dileyip: “Bu nasihati yapmakla, Allahü teâlânın sizin için dilediğini değiştiremem. Çünkü tedbir, kaderi değiştiremez. Her zaman O’nun dediği olur. Sizi O’na emanet ediyorum. O’na güveniyorum. Herkes de her işinde yalnız O’na güvenmelidir. Herkesin, zavallı bir vasıtadan başka bir şey olmadığını düşünerek, yalnız O’na güvenenlerin imdadına elbette yetişir” dedi. Allahü teâlâ bu hâli Yusuf suresinde: (O âlim idi. Kaza ve kaderimi biliyordu. O’na bildirmiştim. Fakat insanların çoğu, kaza ve kaderimi anlamıyor) mealindeki altmış sekizinci ayetinde bildiriyor ve beğeniyor.

    İnsan tedbir alır, sebeplere yapışır, takdiri bilmez,
    Allah’ın takdiri, kulun tedbiri ile değişmez!

    Allahü teâlâ, Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâma da sebeplere yapışmasını emrediyor. Enfal suresi, altmış dördüncü ayetinde mealen, (Ey sevgili Peygamberim! “s.a.v.” Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tabi olanlar yetişir!) buyuruldu.

    Sebeplerin tesirine gelince; Allahü teâlâ sebeplerde bazen tesir, yani iş yapabilecek kuvvet de yaratıyor; o işi hasıl ediyorlar. Bazen da aynı sebeplerde bu tesiri yaratmıyor; o işi yapamıyorlar. Bu hâli herkes her zaman görmektedir. Aynı sebeplerin aynı işi bazen meydana getirdiğini, bazen da işi yapamadığını hepimiz görmekteyiz. Sebeplerde tesir yoktur demek; tecrübeleri, hadiseleri körü körüne inkar etmektir. Tesirine inanmalı; fakat sebeplerdeki bu tesirlerin de kendileri gibi Allahü teâlânın yaratması ile vücuda geldiğini bilmelidir. Bu fakirin bu meseledeki sözü işte böyledir. Demek ki sebeplere yapışmak tevekküle [Allahü teâlâya güvenmeye] mani değildir. Aksini tasavvuf yolunda yürüyen ve henüz ilerlememiş olan sufiler söyler. Hâlbuki sebeplere yapışmak, sebepleri araya koymak tevekkülün en yüksek derecesidir. Yakup “aleyhisselâm” hem sebeplere yapıştı hem de Allahü teâlâya tevekkül etti.

    Allahü teâlâ hayrı ve şerri, iyiyi ve kötüyü irade eder, ister ve yaratır. İyilerin de kötülerin de Halıkı, Yaratanı O’dur. Fakat iyiliklerden razıdır; şerlerden razı değildir, yani beğenmez. İrade başkadır, rıza başkadır. Aralarındaki farkı yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir; diğer yetmiş iki fırka bu farkı anlayamayarak hepsi dalalette kaldı, yollarını şaşırdı. Mesela Mutezile fırkası, herkesi kendi işinin Halıkı zannetti ve "filanca kimse filan işi yarattı" dedi ve "insanlar imanlarını ve küfürlerini kendileri yaratıyor" dedi.

    Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî’nin “kuddise sirruh” ve izinde gidenlerin kitaplarından anlaşılıyor ki: “Allahü teâlânın Hadi ismi, imanı ve ibadetleri beğendiği gibi Mudil ismi de küfrü ve günahları beğenmektedir.” Bu sözleri de Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” bildirdikleri doğru itikada uymuyor ve icaba, iradeyi inkara yaklaşıyor. Güneş "aydınlatmaktan razıdır" demeye benziyor.

    Allahü teâlâ kullarına kuvvet, kudret, irade vermiştir; istediklerini işlerler. İnsanlar işlerini kendileri yapıyor, Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti ve adeti şöyledir ki: İnsan bir işi yapmak isteyince O da isterse o işi yaratır. Bu iş insanın kastı ile, ihtiyarı ile meydana geldiği için işin mesuliyeti, sevabı ve cezası o insana oluyor. İnsanın ihtiyarı zayıftır, azdır diyenler; "Allahü teâlânın iradesinden az olduğunu" demek istiyorlarsa doğrudur. Yok eğer "emirleri yapacak kadar değildir" diyorlarsa yanlıştır. Allahü teâlâ insanlara yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir; hep kolay emretmiş, güç şey istememiştir. Az zamandaki bir küfre sonsuz azap etmeyi ve az zamandaki imana sonsuz nimetler vermeyi takdir etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız.

    Allahü teâlânın yardımı ile şu kadar biliyoruz ki; insanlara görünür görünmez bütün nimetleri, iyilikleri veren; yerlerin, göklerin, zerrelerin Yaratanı ve noksansızlık, kusursuzluklar yalnız O’na mahsus olan bir Allah’a inanmamak elbette çok şiddetli, çok acı azap ister ki bu da Cehennem’de sonsuz yanmaktır. Böyle bir nimet sahibine görmeden inanmak ve nefsin, şeytanın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmayarak O’nun sözlerine güvenmek büyük mükafat ister ki bu da Cennet nimetlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır. Meşayih-ı kirâmdan çoğu dedi ki: “Cennet’e girmek yalnız Allah’ın fazlı ve ihsanı iledir. İmanı Cennet’e girmeye sebep göstermek, kazanılan nimetin lezzeti daha çok olduğu içindir.” Bu fakire göre “k.s.” Cennet’e girmek imana bağlıdır; fakat iman Allahü teâlânın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e girmek de küfürden dolayıdır; küfür ise nefs-i emmârenin arzularından doğmaktadır. Nitekim Nisa suresi yetmiş dokuzuncu ayet-i kerimesinde mealen, (Her güzel, her iyi şey sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fena şeye de nefsin sebep oluyor) buyuruldu. Cennet’e girmeyi imana bağlamak imanın kıymetini bildirmek içindir; bu da iman olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir. Bunun gibi, Cehennem’e girmeyi de küfre bağlamak küfrü tahkir içindir ki; inanılmayan şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanılmadığı için böyle sonsuz azap veriliyor. Bazı meşayihın başka türlü söylemelerinde bu incelik yoktur.

    Dünyadan ahirete imanlı giden, Cennet’te Allahü teâlâyı cihetsiz, keyfiyetsiz, hiçbir şeye benzetmeyerek ve misali olmayarak görecektir. Buna Müslümanların yetmiş üç fırkasından yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır. Diğerleri inkar etmiş ve "cihetsiz ve keyfiyetsiz olarak görmek olamaz" demişlerdir. Hatta Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, "Ahirette Allahü teâlâyı görmek tecelli-i surîdir [yani Kendini değil, suretini görmektir] başka türlü görmek olmaz" diyor. Bir gün üstadım, Muhyiddîn-i Arabî’nin şöyle buyurduğunu söyledi: “Mutezile fırkası, 'Allahü teâlâ aklın ermediği bir görmekle cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görülecek' demeselerdi; başka şeylerin görülmesi gibi görülecek deselerdi ve O’nu görmeyi surî bir tecelli olarak bilselerdi O’nu görmeyi inkar etmez, 'görülemez' demezlerdi. Yani cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görüleceğine inanmıyorlar; suretin tecellisinde ise cihet ve keyfiyet vardır.” Hâlbuki Cennet’te Allahü teâlâyı görmeyi "suretin tecellisi (görünmesidir)" demek O’nu görmeyi inkar etmektir. Her ne kadar oradaki suretin tecellisi dünyada eşya suretlerinin görünmesi gibi değilse de yine O’nun Kendini görmek değildir.

    İman sahipleri Cennet’te Allahü teâlâyı keyfiyetsiz görecektir.
    Bu görmeyi anlatmak mümkün değildir.

    Allahü teâlâ kullarına acıdığı için peygamberler (a.s.) gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi; yolu şaşırmış olan insanlara O’nu ve sıfatlarını kim bildirirdi? Beğendiklerini beğenmediklerinden kim ayırt edebilirdi? İnsan aklı noksan olduğu için o büyüklerin davet nuru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tam olmadığı için bu büyüklerin izinde gitmedikçe bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir alettir; fakat tam olmayan bir alettir. O büyüklerin daveti ve haber vermeleri ile tamamlanmaktadır. Ahiretin azabı ve sevabı bu davet ve haberden sonra olur.

    Aklımız da yalnız başına maneviyatı, faydalı ve zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan faydalanmamız için peygamberleri, İslamiyet ışığını yarattı. Peygamberler (a.s.), dünyada ve ahirette rahat etmek yolunu bildirmeseydi; aklımız bulamaz, işe yaramazdı. Tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık. Evet, İslamiyet’e uymayan veya aklı az olan kimseler ve milletler peygamberlerden faydalanamaz; dünyada ve ahirette tehlikelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vasıtaları, mevki, rütbe, para ne kadar bol olursa olsun; peygamberlerin gösterdiği yolda gitmedikçe hiçbir fert, hiçbir insan mesut olamaz. Ne kadar neşeli, sevinçli görünseler de içleri kan ağlamaktadır. Dünyada da ahirette de rahat ve mesut yaşayanlar ancak peygamberlere uyanlardır. Şunu da bilmelidir ki; rahata, saadete kavuşmak için "Müslüman’ım" demek, Müslüman görünmek yetmez. Müslümanlığı iyi öğrenmek, onu doğru anlamak ve yapmak, o’na uymak lazımdır.

    Sual: Ahiretteki sonsuz azap, peygamberlerin (a.s.) davetine bağlı olunca, onların gönderilmesi alemlere rahmet nasıl olur?

    Cevap: O’nların gönderilmesi, Allahü teâlânın Kendini ve sıfatlarını bildirmek içindir. Bu bilgi de saadet-i ebediyyeye, yani dünya ve ahiretin sonsuz iyiliklerine sebeptir. Allahü teâlâya karşı layık olan şeyler, uygun olmayanlardan onların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zira bizim kör ve topal olan akıllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine yok olmaktadır. O hâlde; yokluk bulunmayan ve isimleri, sıfatları ve fiilleri sonsuz var olan ebedî, hakiki varlığa uygun olanı anlayabilir mi ve O’na layık olanı bulabilir mi? Münasip olmayanları ayırt edip söylemekten sakınabilir mi? Hatta kendi noksan olduğu için çok defa kemali (noksansızlığı) noksan sanır ve noksanı kemal sanır.

    Peygamberlerin (a.s.) bunları ayırt etmeleri ve bildirmeleri, bu fakire göre bütün nimetlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahü teâlâya uygun olmayan şeyleri [mesela yok olmayı], O’na münasip görenlerden daha alçak kim olabilir? Batılı haktan, eğriyi doğrudan ayıran; ibadete ve itaat edilmeye hakkı olmayanları, ibadet edilmesi layık ve lazım olan hakiki Vardan ayıran o büyüklerin sözleridir. Allahü teâlâ insanları doğru yola o’nların sözleri ile çağırıyor. Kullarını Kendisine yaklaşmak saadetine o’nların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahü teâlânın beğendiği şeyleri öğrenmek o’nlar vasıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların Yaratanı, Maliki, Sahibi olan Allahü teâlânın; mahluklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmaya izin verdiği ve hangilerine izin vermediği o’nların bildirmesi ile anlaşılıyor. Peygamberlerin (a.s.) bu saydığımız ve daha bunlar gibi nice faydaları vardır. O hâlde o büyüklerin gönderilmesi elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat bir kimse nefs-i emmâresine uyarak ve melun şeytana kapılarak peygamberlere (a.s.) inanmaz ve onların sözlerini bildiren hakiki din âlimlerinin, din mütehassıslarının kitaplarını okumaz ve emirlerini yapmaz ise peygamberlerin ne günahı olur ve bundan dolayı niçin rahmet olmazlar?

    Sual: Akıl, yaratıldığı şekilde iken Allahü teâlâya ait şeyleri anlayacak kadar tamam değil, kusurlu ise de; belki zamanla ilerleyerek ve temizlenerek O’nun ile bizim anlayamayacağımız bir münasebet yapamaz mı? Melek vasıtası ile peygamberlere (a.s.) haber gelmeden, bu münasebetle ve kavuşmakla insanlar akılları ile sonsuz ve hakiki varlığa mahsus şeyleri doğrudan O’ndan alamaz mı?

    Cevap: Akıl böyle bir münasebet elde edebilir; fakat akıl dünyada kaldıkça bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz, bu iğreti varlıktan alakası kesilmez. Vehim her zaman aklın etrafında, hayal daima yanında bulunur. Gazap yani kızgınlık ve şehvet yani nefsin arzuları hep onunla beraber kalır. Hırs ve menfaat onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın lüzumlu alameti olan şaşırmak ve unutkanlık o’ndan hiç ayrılmaz. Bu dünyanın hassası olan yanılmak ve iyiyi kötü ile karıştırmak o’ndan sıyrılmaz. O hâlde akla her şeyde nasıl inanılır? Aklın vereceği kararlar ve emirler; vehmin karışmasından ve hayalin tesirinden kurtulamaz; unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimalinden korunamaz.

    Hâlbuki bu kusurların hiçbiri meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için melekler elbette yanılmaz; meleklere itimat olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimali yol bulamaz. Bazı vakitler ruh yolu ile gelen bazı bilgileri his uzuvları ile bildirmek istediğim zaman; vehim ve hayal yolundan doğru olmayan bazı başlangıçların meydana çıktığını ve elimde olmayarak ruhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Bazı vakit de bunları ayırt etmeyi bildiriyorlar. İşte bundan dolayı ruhani bilgilere yanlışlık karışarak hepsinden itimat kalkıyor.

    Şöyle de cevap verilir ki: Aklın ilerlemesi ve temizlenmesi; ancak Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmakla, yani Ahkâm-ı İslâmiye’yi öğrenip yapmakla olabilir. Bunun için de peygamberlerin (a.s.) sözlerini, haberlerini öğrenmek lazımdır. O’nlar haber vermedikçe akıl ilerleyemez ve temizlenemez. Bazı kâfirlerde ve fasıklarda görülen sefa ve parlaklık alametleri kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyandan başka bir şey ele geçirmez. Bazı kâfirlerin ve fasıkların, nefislerinin parlaklığı zamanında bilinmeyen bazı şeyleri haber vermelerine (istidraç) denir. Yani bunları derece derece, yavaş yavaş felakete ve azaba sürüklemek içindir. Allahü teâlâ hepimizi böyle belalardan korusun. Peygamberlerin en büyüğü (s.a.v.) hürmetine bizi böyle şeylerden korusun!

    Demek ki peygamberlerin (a.s.) bildirdikleri Ahkâm-ı İlâhiyye hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa bu emirler ve teklifler; mülhidlerin, zındıkların sandıkları ve söyledikleri gibi külfet, eziyet ve işkence değildir ve akla aykırı değildir. Onların sık sık söyledikleri “Kullarına zor ve yorucu şeyler emredip de bunları yaparsanız Cennet’e girersiniz demek insaf mıdır, merhamet midir? Bir şey emretmemeli idi. Herkesi kendi başına bırakıp istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olur” gibi lafları ne kadar alçakça ve ne kadar ahmakçadır. Bunlar hiç de düşünmüyor mu ki; iyilik edenlere şükretmek yani sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Ahkâm-ı İslâmiye, bütün nimetleri ve iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde Ahkâm-ı İlâhiyye ve teklifât-ı ilâhiyye aklın istediği bir şeydir.

    Bundan başka dünyanın ve hayatın düzeni bu teklifleri yapmakla olur. Allahü teâlâ herkesi kendi başına bıraksaydı kötülükten ve karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahü teâlânın haram etmesi olmasaydı; nefisleri ve keyifleri peşinde koşanlar başkalarının mallarına, canlarına ve ırzlarına saldırır; fenalıklar ve karışıklıklar hasıl olur; saldıran da karşısındakiler de zarar görür, helak olurlardı. Bakara suresinin, (Ey akıl sahipleri, düşününüz! Katili öldürünüz diye verdiğim emirde ölüm değil, hayat olduğunu anlarsınız!) mealindeki yüz yetmiş dokuzuncu ayeti bu sözümüzün vesikasıdır.

    Eğer hakimin sopası olmasaydı,
    Sarhoş kâfir, Kabe içine kusardı.

    Şunu da söyleyelim ki Allahü teâlâ her şeyin sebepsiz ve şartsız Maliki, hepimizin Sahibidir. Bütün insanlar O’nun mahluku ve kullarıdır. Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması hep yerindedir ve faydalıdır. Bunda zulüm ve fesat olamaz. Memurlar amirlere, kullar sahiplere emirlerin ve işlerin sebebini soramaz. Bütün insanları Cehennem’e koyup sonsuz azap yapsaydı kimin bir şey söylemeye hakkı olabilirdi? Çünkü Kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor; başkası yok ki O’nun mülküne tecavüz olsun ve zulüm denilebilsin. Hâlbuki insanların kullandığı ve övündükleri mallar ve mülkler hakikatte onların değil, hepsi O’nundur. Bizim bunlara el uzatmamız ve karışmamız hakikatte zulümdür. Allahü teâlâ bu dünyanın düzeni için ve bazı faydalara yol açması için bunları bize mülk kılmış ise de hakikatte hepsi O’nundur. O hâlde bizim bunları asıl sahibinin mubah ettiği ve izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.

    Peygamberlerin (a.s.) Allahü teâlâ tarafından bizlere haber verdikleri her şey ve her emir doğrudur. Kâfirlere ve iman ile gidenlerden asilere mezarda kabir azabı olduğunu Muhbir-i sadık (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) haber vermiştir. Kâfirler ve müminler [veyahut yalnız müminler] kabre konulunca Münker ve Nekir ismindeki iki melek gelip sual soracaklardır. Kabir; dünya ile ahiret arasında bir köprü, bir geçit olduğundan kabir azabı bir bakımdan dünya azaplarına benziyor ki sonsuz değildir; bir bakımdan da ahiret azaplarına benzer ki ahiret azabı cinsindendir. Mümin suresinin, (Sabah, akşam ateş ile azap olunurlar) mealindeki kırk altıncı ayet-i kerimesi kabir azabını bildiriyor. Kabirdeki nimetler de hem dünya hem de ahiret rahatlıklarına benzer.

    İyi bir kimse, talihli bir insan; kusurları ve günahları lütuf ve ihsan ile affolunan ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günahı yüzüne vurulursa ve bunun için de merhamet olunarak yalnız dünya sıkıntıları çektirilip günahları böylece temizlenen kimse de çok talihlidir. Bununla da temizlenmeyip geri kalan günahları için kabir sıkması ve kabir azabı çekerek günahları biten, kıyamet gününe ve mahşer meydanına günahsız olarak götürülen de ne kadar çok talihlidir. Eğer böyle yapmayıp ahirette de cezalandırılırsa yine insaftır ve adalettir. Fakat o gün günahlı olan ve mahcup ve yüzleri kara olan ne kadar güç durumdadır. Fakat bunlardan Müslüman olanlara yine acınacak; bunlar sonunda yine merhamete kavuşacak, Cehennem azabında sonsuz kalmaktan kurtulacaklardır ki bu da ne kadar büyük nimettir. Ya Rabbi! Bize ihsan ettiğin iman ışığını söndürme, kusurlarımızı ört! Sen her şeyi yapabilirsin!

    Kıyamet günü elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve yer, dağlar, denizler ve hayvanlar, nebatlar ve madenler; hasılı her şey [madde ve kuvvet] yok olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar toz olup savrulacak. Bu yok oluş Sur’un ilk işareti ile olacaktır. İkinci nefhasında her şey tekrar yaratılıp insanlar mezardan kalkacak, mahşer yerinde toplanacaktır. Eski Yunan filozofları [ve kendilerine müspet ilim adamı diyenler] yani her şeyi akılları ile çözmeye kalkışanlar "gökler ve yıldızlar yok olmaz" dedi. [Bunların yok olacağını fen kabul etmiyor, "Böyle gelmiş böyle gidecektir" diyerek müşahede, tetkik ve tecrübeye dayanan fen bilgisine iftira ediyorlar.] Bazısının aklı hiç de işlemediği için kendilerine Müslüman diyor, Ahkâm-ı İslâmiye’den çoğunu da yapıyor. Şuna daha çok şaşılır ki bazı Müslümanlar bunların sözüne ve kitaplarına inanıp bunları Müslüman, hatta İslam âlimi ve din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini ve kâfir olduklarını söyleyenlere kızıyor; bu kâfirleri methediyor ve müdafaa ediyorlar. Hâlbuki bunlar Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere inanmıyor; bütün peygamberlerin söz birliği ile bildirdiklerini inkar ediyor.

    Tekvir suresinin, (Güneşin ziyası kalmadığı, karardığı ve yıldızlar solduğu zaman) mealindeki; İnşikak suresinin, (Gökler yarıldığı ve Rablerinin emirlerini işittikleri zaman) ve (Gökler, Allahü teâlânın emirlerini elbette yapar) mealindeki; ve Nebe suresinin, (O gün gökler elbette yarılır) mealindeki ayetleri ve bunlar gibi ayet-i kerimeler çok vardır. Bu kimseler bilmiyor ki Müslüman olmak için yalnız kelime-i şehadeti söylemek yetmez. İnanmak lazım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdik etmek ve küfürden yani küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak ve kâfirleri sevmemek Müslüman olmak için şarttır. İnsan ancak bu suretle Müslüman olur; bu şart bulunmadıkça Müslümanlık olmaz.

    Ahirette, dünyadaki işlerden sual ve hesap vardır. Ahirete mahsus olan bir terazi ve Sırat köprüsü denilen bir geçit vardır. Bunları Muhbir-i sadık (s.a.) haber vermiştir. Peygamberlik ne demek olduğunu bilmeyen bazı cahillerin bunlara inanmaması, bunların yok olmasını göstermez. Var olan şeylere "yok" demek kıymetsiz, boş söz olur. Peygamberlik makamı aklın üstündedir. Peygamberlerin doğru sözlerini akla uydurmaya çalışmak peygamberliğe inanmamak, güvenmemek olur. Ahiret işlerinde peygamberlere (a.s.), akla danışmadan tabi olmak, uymak lazımdır. Peygamberlik makamı aklın hududunun ve çerçevesinin dışında, üstündedir. Akıl, eremediği şeyleri kendine uymuyor sanır. Akıl, peygamberlere (a.s.) uymadıkça yüksek derecelere çıkamaz, eremez. Uygun olmamak yani muhalif olmak başkadır; erememek, anlayamamak başkadır. Çünkü uymamak ancak anladıktan sonra olabilir.

    Cennet ve Cehennem vardır. Kıyamet günü hesaptan sonra birçokları Cennet’e gönderilecek, birçoğu da Cehennem’e sokulacaktır. Cennet’in sevabı, nimetleri ve Cehennem’in azabı ebedîdir, sonsuzdur. Bunlar Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” (Füsûs) kitabında, “Sonunda herkes rahmete kavuşacaktır” diyor ve (Rahmetim her şeyi kapladı) ayet-i kerimesini bildirip; “Kâfirler Cehennem’de üç bin sene kalarak, sonra Cehennem bunlara serin ve rahat olacaktır; nasıl ki ateş, dünyada İbrahim aleyhisselama selamet olmuştu. Allahü teâlâ azap vaat ettiği sözünden dönebilir” diyor. “Ehl-i dilden hiç kimse, kâfirlerin Cehennem’de ebedî kalacağını söylemedi” diyerek burada da doğru yoldan ayrılmaktadır.

    Araf suresinin, (Rahmetim her şeyi içine aldı) mealindeki yüz elli beşinci ayet-i kerimesinin, dünyada rahmetin müminlere ve kâfirlere beraber olduğunu gösterdiğini anlayamadı. Ahirette kâfirlere rahmetin zerresi bile yoktur. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bunu bildiriyor ve (Rahmetim her şeyi kaplamıştır) buyurduktan sonra mealen, (Rahmetim, Benden korkup haramlardan kaçanlar ve zekâtlarını verenler ve Kur’an-ı Kerimime inananlar içindir) buyuruyor. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, ayet-i kerimenin başını okuyup sonunu bırakıyor. Yine Araf suresinin elli beşinci ayetinde mealen, (Rahmetim, imanı ve ihsanı olanlaradır) buyuruldu. İbrahim suresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine verdiği sözden döner sanmayınız) mealindeki kırk yedinci ayet-i kerimesi, diğerlerine verdiği sözden döner demek değildir. Burada yalnız "Peygamberlerine verdiği sözden dönmez" buyurması; belki Peygamberlerinin kâfirlerden daha kuvvetli ve onlara galip olması için verdiği sözden demektir ki böylece hem Peygamberlerine hem de bunların düşmanı olan kâfirlere söz verilmektedir. O hâlde bu ayet-i kerime, hem Peygamberlerine hem de düşmanlarına verdiği sözden dönmeyeceğini bildiriyor ki; sözünü ispat için yazdığı bu ayet-i kerime o’nun yanıldığını meydana çıkarıyor. Şunu da söyleyelim ki; düşmanlarına verdiği sözden dönmesi, dostlarına verdiği sözden dönmek gibi yalancılık olur ki Allahü teâlâya bunu söylemek çok yersizdir. Çünkü kâfirlere azap etmeyeceğini biliyorken bir fayda için, bilgisinin aksine olarak "sonsuz azap edeceğim" diyor demek çok çirkin bir sözdür. Ehl-i dilin, kâfirlerin Cehennem’de kalmayacaklarını söylemeleri de Muhyiddîn-i Arabî’nin “kaddesallahü teâlâ sirrehül-azîz” keşif ile, yani kalbi ile anlayarak söylediği sözlerdendir. Kalbe doğan şeylerde çok hata olur. Din büyüklerinin, Peygamberimizden (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramdan (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) alarak yazdıklarına muhalif olan böyle keşiflerin kıymeti ve ehemmiyeti yoktur.

    Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır; günah işlemez, yanılmaz ve unutmazlar. Tahrim suresi altıncı ayet-i kerimesinde mealen, (Melekler, emrolundukları şeyde Allahü teâlâya karşı gelmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar) buyuruldu. Yemezler ve içmezler. Erkek ve dişi değildirler. Kur’an-ı Kerim’de meleklerin erkeklere mahsus kelime ve harfler ile bildirilmesi, erkeklerin kadınlardan daha şerefli ve daha üstün oldukları içindir. Nitekim Allahü teâlâ Kendini de bunun için böyle kelime ve harflerle bildirmektedir.

    Allahü teâlâ insanlardan bazılarını peygamber olarak seçtiği gibi, meleklerden de bazılarını peygamber olarak ayırmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu buyurdu ki: “İnsanların büyükleri, meleklerin büyüklerinden daha üstündür.” İmam-ı Gazali, İmam-ı Malik ve Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, “Meleklerin büyükleri daha üstündür” dedi. Bu fakirin anladığına göre meleklerin evliyalık tarafı Peygamberlerin evliyalığından üstündür. Fakat Nebîlerin ve Resullerin yetiştiği bir derece vardır ki melek oraya yetişemez. Bu şerefli derece Peygamberlere (a.s.) toprak maddelerinden gelmiştir; bu da insana mahsustur. Yine bu fakire gösterildi ki; Peygamberliğin yüksekliği yanında evliyalığın yüksekliği hiç kalmakta, büyük deniz yanında bir damla kadar da görünmemektedir. O hâlde Peygamberlik yolundan gelen üstünlük, evliyalık yolundan kavuşulan yükseklikten kat kat daha üstündür. O hâlde her bakımdan toplu üstünlük Peygamberlerde, bir bakımdan üstünlük meleklerdedir. Sözün doğrusu Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun dediğidir. Allahü teâlâ onların çalışmalarının mükafatını bol bol ihsan eylesin! Demek oluyor ki evliyadan hiçbiri hiçbir Peygamberin derecesine çıkamaz. Velinin başı daima bir Peygamberin ayağı altındadır.

    Şunu iyi bilmeli ki; herhangi bir sözde âlimler ile sufiye arasında uygunsuzluk bulunursa, iyi ve ince düşünülünce âlimlerin haklı ve doğru olduğu görülüyor. Bunun sebebi; âlimler peygamberlere (a.s.) tabi oldukları için onların peygamberlik derecelerine ve o derecelerin ilimlerine bakıyor, bilgilerini oradan alıyorlar. Sufiler ise peygamberlerin evliyalık derecelerine ve buradaki marifetlere bakıyorlar. Peygamberlik derecesinden alınan ilimler evliyalık derecelerinden alınan ilimlerden elbette daha doğrudur. Bu sözlerimi daha geniş, daha derin olarak; aklı ve ilmi yüksek, hakikatleri anlamış, Allahü teâlânın rahmetlerine ve feyzlerine kavuşmuş kıymetli oğlum Muhammed Sadık’a yazdığım mektupta [iki yüz altmışıncı mektup] bildirdim. Arzu eden oradan okusun!

    İMAN: Ehl-i sünnet âlimlerinin (rh.a.) kitaplarında dinden olduğu, yani inanılması lazım olduğu bildirilen şeyleri kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. Kalbin inandığını dil ile söylemek de lazımdır demişlerdir.

    Kalpte iman bulunduğuna alamet, küfürden teberri etmek (kaçınmaktır) ve kâfirlikten, kâfirlere mahsus olan şeylerden; mesela beline zünnar bağlamak ve bunun gibi kâfirlik alameti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden teberri demek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemektir. Kâfirler kuvvetli, hâkim olup da zararlarından korkulduğu zaman kalbi ile sevmemek; korku olmadığı zaman hem kalp hem de her vasıta ile karşı koymak lazımdır. Allahü teâlâ Kur’an-ı Kerim’de sevgili Peygamberine (s.a.v.) kâfirleri ve münafıkları sevmemeyi, çalışıp onlardan üstün olmayı emrediyor. Çünkü Allahü teâlânın ve Peygamberinin (s.a.v.) düşmanlarından uzak olmadıkça O ve Resulü sevilmiş olmaz ve "seviyorum" demek doğru olmaz. Bir kimse "imanım var" dese fakat küfürden teberri etmese; hem Müslümanlığa hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki bunlara (Mürted) denir. Bunlara münafık gözü ile bakmak lazımdır. Kalpte iman bulunması için küfürden teberri elbette lazımdır. Bu teberrinin en aşağı derecesi kalp ile teberridir. En yüksek, en iyi derecesi de hem kalp ile hem kalıp ile olmaktır; yani kalpteki ayrılığı söz ile ve hareket ile belli etmektir.

    Farsça mısra tercümesi:
    Düşmanlık etmedikçe, dostluk olamaz!

    Bazıları sevginin bu şartını Ehl-i beyt’i (radıyallahü teâlâ anhüm), [yani Peygamberimizin (s.a.v.) akrabasını ve torunlarını] sevmekte yanlış kullanıyor. “Bunları sevmek için Peygamberimizin üç halifesine (radıyallahü teâlâ anhüm) ve Müslümanlardan birçoğuna düşmanlık etmek lazımdır” diyor. Bu sözleri çok yanlıştır; çünkü sevginin alameti, sevgilinin düşmanlarını sevmemektir. Yoksa sevgiliden başka herkese düşmanlık demek değildir. Akıllı olan herkes bilir ki Peygamberimizin (s.a.v.) Ashabı, Ehl-i beyt’e düşman değil idi. Hele Ashab-ı kiramın en büyükleri olan bu üç halife, Peygamberimizin (s.a.v.) uğruna mallarını ve canlarını feda etti; mevkilerini, şöhret ve itibarlarını O’nun için terk etti. Müslümanların Ehl-i beyt’i sevmesi Kur’an-ı Kerim’de açıkça emrolunuyor. Resulullah’ın (s.a.v.) saadet-i ebediyyeye çağırması ve kavuşturması nimetinin şükrü ve karşılığı olarak Ehl-i beyt’in (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) sevgisi isteniyor. O hâlde nasıl olur da bu büyüklerin Ehl-i beyt’e düşman olması düşünülebilir ve söylenebilir?

    İbrahim aleyhisselamın bu kadar büyük olması ve bütün insanlar arasında ikinciliği kazanması ve peygamberler babası olmakla şereflenmesi, hep Allahü teâlânın düşmanlarından teberri etmesi sebebi ile idi. Allahü teâlâ Mümtehine suresinde mealen: (Ey müminler! İbrahim aleyhisselamın gösterdiği güzel yolda yürüyünüz! Yani siz de onun gibi ve onunla beraber bulunan müminler gibi olunuz! Onlar kâfirlere dedi ki: Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünkü siz Allahü teâlâyı dinlemeyip başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz. Sizin uydurma dininize inanmıyoruz. Bu ayrılık aramızda düşmanlığa sebep oldu. Siz Allahü teâlânın bir olduğuna inanmadıkça ve emirlerini kabul etmedikçe bu ayrılık kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir) buyuruyor.

    Bu fakire göre “rh.a.”, Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini kazanmak için küfürden teberri gibi hiçbir amel ve ibadet yoktur. Kâfirlere ve küfre Allahü teâlânın zatı, Kendisi düşmandır. İnsanların taptıkları bütün mabudlar ve bunlara tapanlar, Allahü teâlânın zatının düşmanlarıdır. Cehennem’de sonsuz yanmak bu alçak işin cezasıdır. Nefislerin arzusu ve her türlü günahlar ise böyle değildir. Bunlara Allahü teâlânın düşmanlığı Kendinden değil, sıfatlarındandır. Allahü teâlânın günahkârlara gazap etmesi (kızması), Kendi gazabı ile değil, gazap sıfatı iledir. Bunlara azap etmesi, horlaması hep sıfatları ve fiilleri iledir. Günahkârlar bunun için Cehennem’de sonsuz kalmayacak; belki bunlardan çoğunu isterse [Cehennem’e sokmadan] affedecektir. Allahü teâlânın küfre ve kâfirlere düşmanlığı zatından olduğu için rahmet ve refet sıfatları ahirette kâfirlere yetişemeyecek ve rahmet sıfatı zatın düşmanlığını ortadan kaldıramayacaktır. Zatın düşmanlığı, sıfatın acımasından daha kuvvetlidir. Sıfat ile yapılan şey zatın yaptığını değiştiremez. Hadis-i kudside buyuruyor ki: (Rahmetim gazabımı aşmıştır). Bunun manası: “Rahmet sıfatım, gazap sıfatımı aşmıştır.” Yani, “Müminlerin günahkârlarına karşı olan gazap sıfatımı aşmıştır” demektir. Yoksa rahmet sıfatı, kâfirlere ve müşriklere karşı olan zatın gazabını aşar demek değildir.

    Sual: Allahü teâlâ dünyada kâfirlere merhamet ediyor. Nitekim yukarıda söylendi. O hâlde dünyada rahmet sıfatı zatın gazabını aşmıyor mu?

    Cevap: Kâfirlere dünyada merhamet edilmesi görünüştedir. Yani merhamet şeklinde görünen istidraçtır, hiledir. Nitekim Mü’minûn suresinde mealen: (Kâfirlere çok mal ve evlat vererek onlara yardım mı, iyilik mi ediyoruz? Küfürlerine karşılık olarak onlara bol bol iyilikleri çabuk çabuk gönderiyor muyuz zannediyorlar? Hayır öyle değildir; bu yardım onlara iyilik değil, belki istidraçtır. Azmaları, kudurmaları ve Cehennem’ye gitmeleri içindir) buyuruyor. Araf ve Kalem suresinde: (Onları yavaş yavaş azaba yaklaştırıyorum. Haberleri olmuyor. Onlar azdıkça dünya nimetlerini artırarak fırsat veriyorum. Aldanıyorlar. Onlara hazırladığım azap çok şiddetlidir) mealindeki ayet-i kerimesi de böyle olduğunu açıkça göstermektedir.

    FAİDE: Cehennem’de sonsuz olarak yanmak, küfrün karşılığıdır. Burada denilir ki; bir kimse imanı varken kâfirlerin rusum ve adetlerini yapar, o’nların ibadetlerine, adetlerine, bayramlarına kıymet verirse âlimlerimiz bu kimsenin imanının gideceğini, mürtet olacağını bildiriyor. [Çünkü bu hâller, küfürden teberri etmemektir.] Zamanımız Müslümanlarının çoğu bu belaya yakalanmıştır. Âlimlerimizin bu sözüne göre; zamanımızda Hindistan’daki Müslüman denilen insanların çoğu Cehennem’de ebedî azap çekeceklerdir. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (Kalbinde zerre kadar imanı olan Cehennem’de sonsuz olarak kalmayacak, çıkarılacaktır). Sen buna ne dersin?

    Cevap: Şöyle deriz ki; bir kimse dinde inanılması lazım olan şeylerden bir tanesine bile inanmamış veya şüphe etmiş ise veya beğenmemiş ise imanı gider, kâfir olur; Cehennem’de ebedî yanacaktır. Bir kimse Kelime-i Tevhid söyleyip o’nun manasını kabul eder; "Muhammed aleyhisselam Allahü teâlânın Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir" deyip o’na uygun olmayanlar yanlıştır, fenadır diye inanırsa ve son nefesinde de öyle ölüp ahirette bu iman ile giderse; bu kimse kâfirlere mahsus olan adetlere ve bayramlara katılır, kâfirlerin mukaddes bildikleri günlerinde ve gecelerinde o’nların yaptıklarını yaparsa Cehennem’e girer. Ama kalbinde zerre kadar imanı olduğu için [yani bildirdiğimiz gibi kısaca inandığı için] Cehennem’de sonsuz kalmaz.

    Bu fakir, bir gün bir hasta ziyaretine gitmiştim; ölüm hâlinde idi. Kalbine teveccüh ettim, kalbi kararmış idi. O zulmetin temizlenmesi için çok uğraştım, fayda vermedi. Uzun zaman yokladıktan sonra o siyahlıkların kâfirlik bulaşıklıkları ve sıfatları olduğu ve kâfirler ile ve küfür ile olan bağlılığından, beraberliğinden olduğu anlaşıldı. O kadar uğraştığım hâlde o zulmetler temizlenemedi; bunların ancak küfrün cezası olan Cehennem ateşi ile temizleneceği anlaşıldı. Fakat kalbinde zerre kadar iman nuru da görüldüğünden o’nun sayesinde Cehennem’den çıkarılacaktır. Hastayı bu hâlde görünce, "Cenaze namazını kılayım mı?" diye düşünceye daldım. Kalbimi uzun zaman yokladıktan sonra kılmak lazım olduğunu anladım. Demek ki kalbinde iman varken [zaruret olmadığı hâlde bile] kâfirlerle düşüp kalkan, o’nların bayramlarına, Paskalyalarına uyanların cenaze namazlarını kılmalıdır; bunları kâfir bilmemelidir. Nitekim bu gibilere bugün [Hindistan’da] böyle yapılmaktadır. O’nların imanları sayesinde Cehennem’den çıkacaklarına inanmalıdır. Fakat hiç imanı olmayanlara [Muhammed aleyhisselamın bir sözünü ve adetini bile beğenmeyenlere] af ve mağfiret yoktur ve küfürlerinin karşılığı olarak Cehennem azabında sonsuz kalacaklardır.

    Hülasa; kâfirlerin adet ve merasimlerine katılanda zerre kadar iman varsa [yani kalbinden Kelime-i Tevhid’in manasına kısaca inanmış ise ve imanı gideren bir iş ve sözde bulunmadıysa] Cehennem azabına girecekse de Cehennem’de ebedî kalmayacaktır. İmanı olanlardan büyük günah işleyenlere gelince; Allahü teâlâ bu günahları isterse affeder, isterse günahı temizleninceye kadar Cehennem’de azap eder. Bu fakirin (k.s.) anladığına göre Cehennem azabı ister sonsuz olsun ister bir zaman olsun; küfür için ve küfür sıfatları ve bulaşıklıkları içindir. Küfürden teberri eden (kaçınan) iman sahiplerinin yaptıkları büyük günahlar; ya imanları hürmetine Cenab-ı Hakk’ın merhameti ile veya kalp ile tövbe ve dil ile istiğfar ederek ve beden ile hayırlı bir iş yaparak veya şefaate kavuşmaları ile affolunur. Günahta kul hakkı varsa hak sahibi ile helalleşmek lazımdır. Böyle affolunmayanlar; dünya sıkıntıları ve dertleri ile veya son nefeste can verirken çekecekleri zahmetler ile temizlenir. Bunlarla da temizlenmezse bazısı kabir azabı çekmekle affa kavuşur. Bazısı ise kabir azabı ve sıkıntıları ve kıyamet gününün şiddetleri ile affolunup günahları biter ve Cehennem azabı ile temizlenmeye lüzum kalmaz. Nitekim En’âm suresi seksen ikinci ayetinde mealen, (İman edip de imanlarını şirk ile bulaştırmayanlar, Cehennem’de ebedî kalmaktan emindirler. Onlar için bu korku yoktur) buyuruldu. Bu ayet-i kerime sözümüzün doğru olduğunu göstermektedir; çünkü burada "zulüm", şirk demektir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir.

    Sual: Allahü teâlâ küfürden başka bazı günahları işleyenlerin de Cehennem’e gireceklerini bildiriyor. Mesela bir mümini bile bile öldürenin cezası Cehennem’de sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.): “Bir namazı bile bile vaktinde kılmayıp kaza etmeyene, Cehennem’de bir Hukbe azap edeceklerdir” buyuruyor. [Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir.] O hâlde Cehennem azabı yalnız kâfirlere değildir denilirse?

    Cevap: Cevap veririz ki; Cehennem azabı, Müslüman öldürmenin haram olmasına aldırış etmeyen, "helal" diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri (rh.a.) tefsirlerinde böyle mana vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennem’de azap olunacağını bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Mesela günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek; İslam dininin emirlerini aşağı görerek namaz kılmamak ve günah yapmak gibi şekillerdedir. Peygamberimiz (s.a.v.): (Ümmetimden büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruyor. Bir kere de: (Allahü teâlânın rahmeti benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azap yoktur) buyurdu. Yukarıda manası yazılan ayet-i kerime de bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. [İntihar etmek yani kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır.]

    Kâfirlerin akıl ve baliğ olmadan ölen çocuklarının ve dağda, çölde doğup büyüyerek bir din işitmeden ölenlerin ve eski zamanlarda bir dinin zalimler tarafından bozulduğu, değiştirildiği ve yeni bir peygamber gelmeden önce ölen dinsizlerin ahirette ne olacaklarını oğlum Muhammed Said’e (rahmetullahi aleyh) yazdığım mektupta uzun olarak bildirmiştim, oradan okuyup anlayınız! [Bu mektup, iki yüz elli dokuzuncu mektuptur.]

    İmanın artmasında ve eksilmesinde âlimlerimiz başka başka söyledi. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (radıyallahü anh) “İman artmaz ve azalmaz” buyurdu. İmam-ı Şafiî (rh.a.) “Artar ve azalır” dedi. İman, kalbin tasdiki ve yakîni olduğundan azalması ve çoğalması olmaz; azalıp çoğalan bir inanış iman olmaz, buna (Zan) denir. İbadetleri, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri yapmakla iman cilalanır, nurlanır, parlar. Haram işleyince bulanır. O hâlde çoğalmak ve azalmak, amelden ve işlerden dolayı imanın cilasındadır; kendisinde değildir. Bazıları cilalı, parlak imana "çok" dedi ve parlak olmayan imandan "daha çoktur" dedi. Bunlar sanki cilalı olmayan imandan bazılarını iman bilmedi; cilalılardan bazılarını da iman bilip fakat "az" dedi. İman, parlaklıkları başka başka olan karşılıklı iki ayna gibi oluyor. Cilası fazla olup karşısındaki cismi parlak gösteren ayna, az parlak gösteren aynadan daha çoktur demeye benzer. Başka birisi de "İki ayna müsavidir (eşittir); yalnız cilaları ve karşılarındakileri göstermeleri yani hassaları ve sıfatları başka başkadır" demesi gibidir. Bu iki adamdan ikincisinin görüşü daha keskin ve doğrudur; birincisi görünüşe bakmış, öze ve içe girmemiştir.

    Anlatması bu fakire nasip olan bu misal; imanın azalıp çoğalmadığına inanmayanların sözlerini ortadan kaldırmış oldu ve her müminin imanı her bakımdan peygamberlerin (a.s.) imanlarına benzemedi. Çünkü o’nların imanı çok nurlu ve çok parlak olduğundan, ümmetlerinin karanlık ve bulanık imanlarından kat kat daha çok meyveler ve kazançlar hasıl edecektir. Bir hadis-i şerifte: (Ebû Bekir Sıddîk’ın (radıyallahü anh) imanı, bu ümmetin hepsinin imanlarının toplamından daha ağırdır) buyuruldu. Bu da imanın nuru ve parlaklığı bakımındandır. Fazlalık asılda ve özde değil, sıfatlardadır. Nitekim peygamberler de herkes gibi insandır; insanlık bakımından arada fark yoktur. Fark; kâmil ve üstün sıfatlardan ileri gelmektedir. Üstün sıfatları olmayan, sanki olanlardan ayrıdır. Bununla beraber insan olmakta hepsi birdir; aralarında azlık ve çokluk yoktur. İnsanlık azalır veya çoğalır denilemez. Bazıları imanı anlatırken "dil ile tasdik, dil ile söylemektir" demişlerdir ki bu vakit inanmak da zan etmek de iman oluyor ve iman azalıp çoğalabiliyor. Fakat imanın doğrusu kalbin tasdik ve iz’an etmesi yani inanmasıdır; zan ve şüpheye iman denmez.

    İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.) “Ben hak olarak yani elbette müminim demelidir” diyor. İmam-ı Şafiî (rh.a.) ise “İnşallah müminim demelidir” diyor. Bu ikisi arasındaki fark yalnız sözdedir. Çünkü şimdiki iman söylenirken "elbette müminim" demelidir; son nefesindeki iman söylenirken "inşallah o zaman da müminim" demelidir. Fakat "inşallah" diyerek şarta bağlamaktansa her zaman "elbette" demek daha ihtiyatlı ve daha uygundur.

    Evliyanın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” kerametine inanmak lazımdır. Allahü teâlâ bu dünyada her işi adet-i ilahiyesi ve kanun-ı ilahîsi ile yaratmaktadır. Evliyasının [yani çok sevdiği kullarının] elinden adet-i ilahiyesi dışında bazı şeyler yaratır ve yapar ki buna (Keramet) denir. Keramete inanmayan; dünyanın her tarafında, her zaman sık sık görülmüş ve ağızdan ağıza yayılmış olan vakalara inanmamış olur. Allahü teâlânın peygamberlerin (a.s.) elinde ve o’nların sözleri ile adet-i ilahiyesini bozarak kimsenin yapamayacağı şeyler yaratmasına (Mucize) denir ki mucize gösteren bir kimse peygamber olduğunu ilan eder. Keramet gösteren kimse ise peygamber olmadığını ve bir peygamberin yolunda bulunduğunu söyler.

    Hulefâ-i Râşidîn’in [yani Peygamberimizden (s.a.v.) sonra gelen dört halifesinin] (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) birbirinden üstünlükleri hilafetleri sırası iledir. Ebû Bekir ile Ömer’in (radıyallahü anhümâ) müminlerin hepsinden üstün olduğunu sahabilerin hepsi ve Tâbiîn’in hepsi söylemiştir. Bu sözleri din imamlarımızdan çoğu kitaplarında yazmıştır; bunlardan biri İmam-ı Şafiî’dir (rahmetullahi aleyh). Ehl-i sünnet itikadını toplamış ve yazmış olan büyük âlim Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî diyor ki: “Önce Ebû Bekir’in, sonra Ömer’in bütün müminlerden üstün olduğu meydandadır, muhakkaktır.” Büyük âlimlerden İmam-ı Zehebî diyor ki: “Ali (radıyallahü anh) halife iken, büyük bir kalabalık içerisinde ‘Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahü anhümâ) bu ümmetin en üstünüdür’ buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyade kimse bize söyledi.” Bunlardan çoğunun ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü kimselerdir; Allahü teâlâ o’nları kıyamette fena hâlde karşılayacaktır diyor.

    Din-i İslam’da Kur’an-ı Kerim’den sonra en kıymetli ve en inanılır kitap olan (Buhârî-i Şerîf) kitabının sahibi İmam-ı Buhârî diyor ki: Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Peygamberimizden (s.a.v.) sonra bu ümmetin en iyisi, en yükseği Ebû Bekir, sonra Ömer’dir (radıyallahü anhümâ). Sonra bir başkasıdır.” Bu sırada oğlu Muhammed ibni Hanefiyye "O da sensin!" deyince: “Ben de her Müslüman gibi bu ümmetten biriyim” buyurmuştur. İmam-ı Zehebî ve başka âlimler dedi ki; İmam-ı Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Dikkat ediniz, iyi dinleyiniz! Bazı kimselerin beni Ebû Bekir ile Ömer’den (radıyallahü anhümâ) üstün tuttuklarını işittim. Bunlardan biri elime geçerse iftira edenlerin cezasını o’na yaparım; çünkü o iftiracıdır.” Dâre-Kutnî diyor ki; İmam-ı Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Beni Ebû Bekir’den ve Ömer’den (radıyallahü anhümâ) üstün tutan bir kimse elime geçerse, iftira edenlere yaptığım gibi o’na dayak cezası veririm.” Bunlar gibi daha nice haberler Sahabe-i kiramın (radıyallahü anhüm) çoğundan o kadar gelmiştir ki kimsenin inkar etmesine yol ve imkan kalmamıştır. Hatta Şiilerin büyük âlimlerinden olan Abdürrazzak diyor ki: “Ali; Ebû Bekir’i ve Ömer’i (radıyallahü anhüm) kendinden üstün tuttuğu için ben de o’nları üstün tutuyorum. Çünkü o’nları üstün tutmaz isem İmam-ı Ali’yi (radıyallahü anh) çok sevdiğim hâlde o’na uymamış olurum; bu da benim için büyük bir günah olur.”

    İmam-ı Osman’ın İmam-ı Ali’den (radıyallahü anhümâ) yüksek olduğuna gelince; Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: “Şeyhayn’dan sonra [yani Ebû Bekir’den ve Ömer’den sonra], Müslümanların yükseği Osman’dır. Ondan sonra Ali’dir (radıyallahü anhüm).” Dört mezhep imamlarımız da böyle buyurdu. İmam-ı Malik, Osman’ın (radıyallahü anh) üstünlüğünden şüphe etti deniliyorsa da (Şifa) kitabının sahibi Kadı İyâd: “Sonradan Osman’ın (radıyallahü anh) üstün olduğunu söyledi” diyor. İmam-ı Kurtubî de: “Doğrusu inşallah budur” diyor. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin: “Ehl-i sünnetin alameti, Şeyhayn’ın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir” sözünden, iki damattan birini diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor diyenler varsa da bu fakirin anladığına göre İmam’ın böyle söylemesinin başka sebebi vardır. Yani iki damadın (radıyallahü anhümâ) hilafetleri zamanında Müslümanlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış olduğundan kalplerde soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmam, "iki damadı sevmek" kelimesini uygun bulmuş ve bunların sevgisine "Ehl-i sünnetin alametidir" demiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe için "Osman’ın (radıyallahü anh) daha yüksek olduğunda şüpheliydi" denilebilir mi? Çünkü Hanefi mezhebindeki âlimlerin kitapları hep “Üstünlük, hilafetleri sırası iledir” yazısı ile doludur. Hülasa, Şeyhayn’ın üstün olduğu katîdir; Osman’ın Ali’den daha üstün olması bu kadar katî değildir. Fakat Osman’ın, hatta Şeyhayn’ın üstünlüğünü inkar edenlere kâfir demekten kaçınmalıdır. Bunları bidat sahibi ve doğru yoldan ayrılmış Müslüman bilmelidir. Çünkü âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir dememiştir. Bunların hâli, alçak Yezid’in hâline benziyor ki âlimlerimiz ne olur ne olmaz diye o’na lanete izin vermemiştir.

    Hulefâ-i Râşidîn’i sevmemek yolu ile Peygamber'i (s.a.v.) incitmek; İmam-ı Hasan’ı ve Hüseyin’i (radıyallahü anhümâ) sevmemek yolu ile incitmek gibidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (Ashabımı incitmekte Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü bilmeyiniz. Onları seven, Beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, Bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, Beni incitir. Beni inciten de Allahü teâlâya eziyet etmiş olur ki buna azap eder). Ahzab suresi elli yedinci ayetinde mealen, (Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine eziyet edenlere dünyada ve ahirette lanet olsun!) buyuruldu.

    Büyük İslam âlimi Sadüddin-i Teftâzânî (Akâid-i Nesefiyye) şerhinde, “Bu üstünlük sırasında insaf etmelidir” diyorsa da o’nun bu sözü insafsızdır ve şüphe etmesi yersizdir. Çünkü büyüklerimiz diyor ki: “Burada üstünlük demek, sevapları daha çok demektir.” İyilikleri ve doğrulukları ile herkese faydalı olmasının çokluğu demek değildir. Akıllı olan bunlara kıymet vermez. Sahabe-i kiram ve Tabiin-i izam; bize İmam-ı Ali’nin (radıyallahü anh) iyiliklerini gösteren o kadar hâl ve hadise bildiriyor ki başka hiçbir sahabiden bu kadar bildirmediler. Bununla beraber yine onlar, üç halifenin daha yüksek olduğunu bildirmişlerdir. Görülüyor ki üstün olmaya sebep, faziletlerin ve menkıbelerin çok olması değildir. Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak vahyi ve meleğin gelmesini görmekle şereflenen seçilmiş bahtiyarlardır. Bunlar üstünlük sebeplerini açıkça veya işaretle görüp anlamıştır. Onlar da Peygamberimizin Ashab-ı kiramıdır (aleyhi ve a.s.).

    O hâlde (Akâid-i Nesefî) şarihinin, “Üstünlükten maksat sevapların çokluğu ise bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir” demesi yersizdir. Çünkü bu üstünlük sırası, İslamiyet’in sahibi tarafından açıkça bildirilmeseydi o zaman şüphenin yeri olurdu. Bildirildikten sonra niçin şüphe ediyor? Ashab-ı kiram bu üstünlüğü açıkça veya işaretle anlamasalardı hiç bildirirler miydi? Dördünü de beraber bilen ve "aralarında üstünlük aramak lüzumsuzdur" diyenlerin bu sözü lüzumsuzdur. Din büyüklerinin söz birliğine lüzumsuz laf demekten daha lüzumsuz, daha boş laf olur mu? Muhyiddîn-i Arabî’nin, “Hilafetlerin sırası ömürlerinin sırasına göre idi” demesi de müsavi olmalarını göstermez. Çünkü halifelik başkadır, üstünlük başkadır. Bu sözü üstünlük bakımından söyledi dersek, yine güvenilecek ve şahit tutulacak bir söz olmayıp o’nun hatalı sözlerinden biri olmuş olur. O’nun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan birkaç keşfi ve buluşu doğru değildir. Böyle sözlere ancak ruhları hasta, kalpleri bozuk olan veya her şeyi körü körüne taklit eden uyar.

    Ashab-ı kiram (aleyhimürrıdvân) arasındaki muharebelerin ve ayrılıkların iyi sebeplerden ileri geldiğine; dünya nimetleri için, nefsin arzuları için olmadığına inanmak lazımdır. Sadüddin-i Teftâzânî, Hazret-i Ali’yi (radıyallahü anh) aşırı sevenlerden olduğu hâlde diyor ki: “Onların ayrılıkları ve muharebeleri hilafet için değildi, içtihatta yanılmaktan ileri gelmişti.” [Fatih Sultan Muhammed Han devri âlimlerinden Ahmed-i Hayalî hazretleri, Ömer Nesefî’nin (Akâid-i Nesefî) kitabına, Sadüddin-i Teftâzânî’nin yaptığı büyük şerhe ayrıca çok kıymetli bir haşiye yazmıştır.] Hayalî bu haşiyesinde diyor ki: “Hazret-i Muaviye (radıyallahü anh) ve o’nunla beraber olanlar, Hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh) uymadı. Bununla beraber o’nun, o zamanda bulunanların en üstünü olduğunu ve halifelik o’nun hakkı olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Hazret-i Osman’ı (radıyallahü anh) şehit edenleri yakalayarak cezalarını vermediği için isyan etmişlerdi.” Karamânî haşiyesinde diyor ki; İmam-ı Ali (kerremallahü vecheh) buyurdu ki: “Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir, günaha da girmediler; çünkü dinden, İslamiyet’ten anladıklarını yapıyorlar.” İçtihatta yanılmanın kabahat olmadığı ve bir şey söylenmeyeceği şüphesizdir. Sahabe-i kiramın, Peygamberimizin (s.a.v.) sohbetinde ve dersinde yetiştiklerini düşünerek hepsini iyi bilmemiz ve hepsine hürmet göstermemiz lazımdır. Peygamberimizi (s.a.v.) sevdiğimiz için hepsini sevmeliyiz! Zira, (Onları seven, Beni sevdiği için sever ve onlara düşmanlık eden, Bana düşman olduğu için eder) buyurulmuştur. Yani Ashabıma (radıyallahü anhüm) olan sevgi, Bana olan sevgidir ve onlara olan düşmanlık Bana düşmanlıktır. Ali (radıyallahü anh) ile muharebe eden Ashab-ı kiram ile bizim hiçbir yakınlığımız ve hiçbir tanışıklığımız yok; hatta bu muharebeleri bizi üzüyor, incitiyor. Fakat Peygamberimizin (s.a.v.) Ashabı oldukları için onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten ve onlara düşmanlık etmekten men olunduk. O hâlde hepsini sevmeye mecburuz. Onları Peygamberimizi (s.a.v.) sevdiğimiz için severiz; onlara düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünkü o’nların incitilmesi ve düşmanlığı Peygamber (s.a.v.) Efendimize gider. Yalnız haklı olanı ve yanılanı söyleriz; yani Hazret-i Emir (radıyallahü anh) haklı idi, o’na karşı gelenler hata etmiş idi. Bundan fazla bir şey söylemek doğru değildir. Muhammed Eşref’e yazdığım mektupta bunları uzun bildirmiştim. Anlamadığınız bir şey kaldı ise o mektubu okuyunuz! [Adı geçen mektup iki yüz elli birinci mektuptur.]

    İBADETLER: İmanı ve itikadı düzelttikten sonra fıkıh ahkâmını [yani dinimizin emrettiği ve yasak ettiği işleri] öğrenmek elbette lazımdır. Farzları, vacipleri, helal ve haramları, sünnet ve mekruhları ve şüphelileri lüzumu kadar öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir. Fıkıh kitaplarını öğrenmek her Müslüman’a lazımdır. [Bunları bilmeden Müslümanlık olmaz.] Allahü teâlânın emirlerini yapmaya, O’nun beğendiği gibi yaşamaya çalışmalıdır. O’nun en çok beğendiği ve emrettiği şey, her gün beş vakit namaz kılmaktır. Namaz dinin direğidir. Namazın ehemmiyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey bildireceğim; can kulağı ile dinleyiniz!

    Önce sünnete [yani fıkıh kitaplarında yazılana] tam uygun olarak abdest almalıdır. Abdest alırken yıkanması lazım olan yerleri üç defa ve her defasında her taraflarını tam yıkamaya çok dikkat etmelidir. Böylece sünnete uygun abdest alınmış olur. Başa mesh ederken başın her tarafını kaplayarak sıvazlamalıdır. Kulakları ve enseyi iyi mesh etmelidir. Ayak parmaklarını hilallerken [yani parmak aralarını temizlerken] sol elin küçük parmağının ayak parmaklarının alt tarafından aralarına sokulması bildirilmiştir. Buna ehemmiyet vermeli, "müstehaptır" deyip geçmemelidir. Müstehapları hafif görmemelidir; bunlar Allahü teâlânın sevdiği ve beğendiği şeylerdir. Eğer bütün dünyayı vermekle beğendiği bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünya verilip o iş yapılabilse çok kâr edilmiş olur; birkaç saksı parçası verip kıymetli bir elması ele geçirmek gibi olur yahut birkaç çakıl parçasını verip ölmüş bir sevgilinin ruhunu geri getirerek hayat kazandırmak gibidir.

    Namaz müminlerin miracıdır. Yani Mirac gecesinde Peygamberimize (s.a.v.) ihsan olunan nimetler, bu dünyada o’nun ümmetine yalnız namazda tattırılmaktadır. Erkekler farz namazları cemaat ile kılmaya çok dikkat etmeli, hatta birinci tekbiri imam ile beraber almayı kaçırmamalıdır. [Kadınların gerek cemaat ile namaz kılmak için gerekse hafız veya mevlid dinlemek için camilerde erkekler arasına karışmaları ve hele sevap kazanmak için cuma namazlarına gelmeleri günahtır.] Namazları vaktinde kılmak [ve vaktinde kıldığını bilmek] şarttır. [Yalnız iken her namazı evvel vaktinde kılmalı; ikindiyi ve yatsıyı İmam-ı Azam’ın kavline göre kılmalıdır. Namaz ne kadar geç kılınırsa sevabı o kadar azalır. Müstehap olan vakitler, cemaat ile kılmak için mescide gitmek içindir. Namazı kılmadan vakti çıkarsa adam öldürmüş gibi büyük günah olur. Kaza etmekle bu günah affolmaz, yalnız borç ödenir. Bu günahı affettirmek için tövbe-i nasuh yapmak veya hacc-ı mebrur yapmak lazımdır (İbn Abidin).]

    Namazda Kur’an-ı Kerim’i sünnet olan miktarda okumalıdır. Rükûda ve secdelerde hareketsiz durmak her hâlde lazımdır; çünkü farz veya vaciptir. Rükûdan kalkınca öyle dik durmalıdır ki kemikler yerlerine yerleşsin. Bundan sonra bir miktar bu şekilde durmak farzdır veya vacip veya sünnet demişlerdir. İki secde arasında oturmak da böyledir. Bunlara her hâlde çok dikkat etmelidir. Rükûda ve secdelerde tesbih en az üç keredir; çoğu yedi veya on birdir. İmam için ise cemaatin hâline göredir. Kuvvetli bir insanın, sıkıntısı olmadığı zamanlarda yalnız kılarken tesbihleri en az miktarda söylemesi ne kadar utanılacak bir hâldir; hiç olmazsa beş kere söylemelidir. Secdeye yatarken yere daha yakın azayı yere daha evvel koymalıdır; o hâlde önce dizler, sonra eller, daha sonra burun, en sonra da alın konur. Dizlerden ve ellerden evvela sağlar yere konur. Secdeden kalkarken yukarıda olan aza evvel kaldırılır; o hâlde evvela alın kaldırılmalıdır. Ayakta iken secde yerine, rükûda iken ayaklara, secdede burun ucuna ve otururken iki ellere veya kucağına bakılır. Bu söylediğimiz yerlere bakıp da gözler etrafa kaymaz ise namaz cemiyetle kılınabilir; yani kalp de dünya düşüncelerinden kurtulabilir. Huşu hasıl olur; nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) böyle buyurmuştur. El parmaklarını rükûda açmak ve secdede birbirlerine yapıştırmak sünnetir; bunlara da dikkat etmelidir. Parmakları açık yahut bitişik bulundurmak sebepsiz, boş şeyler değildir; İslamiyet’in sahibi [yani Peygamberimiz (s.a.v.)] faydalarını düşünerek böyle yapmıştır. Bizler için İslamiyet’in sahibine uymak kadar büyük bir fayda yoktur “aleyhissalavâtü vesselâm”.

    Bu söylediklerimiz, fıkıh kitaplarında bildirilen şeyleri yapmaya teşviktir, heveslendirmektir. Allahü teâlâ bize ve size İslamiyet’in gösterdiği salih işleri yapmayı nasip etsin! Peygamberlerin seyyidi, efendisi, en iyisi, en üstünü hürmeti için (s.a.v.) bu duamızı kabul buyursun! Âmin. İmanı tashih ettikten sonra eğer namazın faydasını ve o’na mahsus üstünlükleri anlamak isterseniz üç mektubu okuyunuz: Bunlardan birini oğlum Muhammed Sadık’a, ikincisini Mir Muhammed Nu’mân’a, üçüncüsünü Taceddin hazretlerine yazmıştım. [Bunlar Mektûbât’ın birinci cildinde 260, 261 ve 263. mektuplardır.]

    Tasavvuf; Ehl-i sünnet itikadından ve İslamiyet’in emirlerinden başka şeylere kavuşmak için değildir. Ehl-i sünnet itikadının yakînî ve vicdanî olması, yani sağlamlaşması, şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olamaz. Ra’d suresi otuzuncu ayetinde mealen, (Kalplere imanın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur) buyuruldu. Tasavvufun ikinci gayesi; ibadetlerde kolaylık ve lezzet hasıl olması, nefs-i emmâreden doğan tembelliklerin ve sıkıntıların giderilmesidir. Şunu da iyi anlamalı ki; tasavvufa sarılmak herkesin bilmediklerini görmek, gaybdan haber vermek, nurları ve ruhları görmek veya kıymetli rüyalar görmek için değildir. Bunların hepsi boş ve faydasız şeylerdir. Her zaman görülen ziyanın (ışığın), çeşitli renklerin ve tabiattaki güzelliklerin ne kusurları vardır ki insan bunları bırakıp da başka şeyler görmek için birçok sıkıntılara katlansın? Çünkü bu ziya da, o nurlar da, bu güzel şekiller de, o şeyler de hepsi Allahü teâlânın yarattığı şeylerdir ve hepsi O’nun varlığını ve kudretinin sonsuzluğunu gösteren şahitlerdir.

    Tasavvuf yolu çoktur. Bunların içinde en lüzumlusu ve en uygunu, sünnete yapışan ve bidatlerden kaçan büyüklerimizin yoludur. Bu büyükler; her sözlerinde ve her hareketlerinde sünnete uyup da kendilerinde hiçbir keşif, keramet, hâl, görüş ve bilişler hasıl olmaz ise hiç üzülmezler. Fakat bunların hepsi hasıl olup da sünnete uymakta gevşek davranırlarsa bunları hiç beğenmezler. İşte bunun içindir ki; onların yolunda semâ ve raks (dans) yasaktır. Böyle şeylerden hasıl olacak lezzet ve hâllere kıymet vermemişlerdir. Hatta yüksek sesle zikretmeye bidat demişler, bundan hasıl olan şeylere dönüp bakmamışlardır.

    Bir gün büyük üstadımın huzurunda sofrada hizmet ediyordum. Kendilerini sevenlerden Şeyh Kemal yemeğe başlarken huzurlarında yüksek sesle Besmele çekti. Bu hâl kendilerine çok tatsız gelip şiddetle menettiler ve: “Bir daha bizimle beraber yemekte bulunmamasını ona söyleyiniz!” dediler. Üstadım hazretlerinden duymuştum ki; Hace Muhammed Bahaeddin-i Buhârî (kuddise sirruh), Buhara âlimlerini toplayıp üstadı Seyyid Emir Gilâl hazretlerinin evine götürdü. “Yüksek sesle zikretmek bidattir, bundan vazgeçiniz” dediler. Seyyid hazretleri de doğru sözü her nerede olursa olsun anlayıp seve seve aldıkları için kabul buyurup "Artık yapmayız" dediler. Bu yolun büyükleri, zikrin bile yüksek sesle yapılmasını bu derece menedince; sima ve raks, coşmak, zıplamak, nara atmak gibi şeylere ve bağırmaya ne demezler?

    Bu fakire göre İslamiyet’in izin vermediği şeylerin hasıl edeceği bütün hâller ve zevkler hep istidraçtır. Zira kâfirlerde ve fasıklarda da böyle hâller hasıl olmakta ve bu kainat aynasında onlar da tevhid ve keşif gibi şeyler öğrenmekte, içlerine doğmaktadır. Eski Yunan filozoflarından ve Hindistan’daki cûkiyye [Brahman dinindeki derviş] ve Brahman papazlarında da bu hâller görülmektedir. Hâllerin doğru olmasına alamet; İslamiyet’e uygun olmaları ve haram şeylerden hasıl olmamalarıdır. Semâ [musiki] ve raks [dans], lehv ve la'bdır yani oyundur. Lokman suresi altıncı ayetinde (Lehve’l-hadîs), teganni ile okumayı yasak etmek için indi. Abdullah ibni Abbas’ın (radıyallahü anhümâ) talebesinden olan İmam-ı Mücahid, Tabiin’in büyüklerindendir; bu ayet-i kerimenin teganniyi yasak ettiğini bildirdi. (Medârik Tefsiri)’nde, "Lehve’l-hadîs" musiki demektir diyor. Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Mes’ud (radıyallahü anhüm), bu ayet-i kerimenin teganniyi yasak ettiğine yemin etmiştir. İmam-ı Mücahid, Furkan suresi yetmiş ikinci ayetinin meal-i şerifinin: (Günahları affedilecek olanlardan biri, teganni ve şarkı okunan yerlerde bulunmayanlardır) olduğunu bildirdi.

    İtikatta mezhebimizin imamı olan Ebû Mansur-ı Maturidî’nin: “Zamanımızdaki teganni ile okuyan hafızların nağmelerini işiterek 'Kur’an-ı Kerim’i ne güzel okudun' diyen kimse kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar yaptığı ibadetlerinin sevabı gider” dediğini kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî buyuruyor ki, Kadı Zahîreddîn-i Hârezmî buyurdu ki: “Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden teganni dinleyen veya başka herhangi bir haram işi gören kimse; haram olduğuna inanarak veya inanmayarak bunlara 'ne güzel' dese o anda imanı gider. Çünkü Allahü teâlânın emrine ehemmiyet vermemiş olur. İslamiyet’e kıymet vermeyen kimsenin kâfir olacağını bütün müctehidler söz birliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibadetleri kabul olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle bir felaketten Allahü teâlâya sığınırız!”

    Musikinin haram olduğunu bildiren ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ve fıkıh âlimlerinin yazıları o kadar çoktur ki saymak güçtür. Teganninin caiz olduğunu gösteren mensuh (hükmü kaldırılmış) bir hadis veya bir fetva görülürse ehemmiyet vermemelidir. Çünkü hiçbir âlim, hiçbir zamanda teganninin mubah olduğuna fetva vermemiş, raks [dans] etmeye izin verilmemiştir. İmam-ı Ziyâeddîn-i Şâmî (rh.a.), (Mültekıt) adındaki kitabında böyle bildirmektedir.

    Tasavvufçuların bir şeyi yapıp yapmaması helal veya haram olmasını göstermez. Onlara bakılmaz, yaptıklarına da bir şey demeyiz, mazur görürüz. Onların hâlini Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Bir şeyin helal veya haram olduğunu anlamak için İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin, İmam-ı Ebû Yusuf Ensarî’nin ve İmam-ı Muhammed Şeybanî’nin sözlerine bakılır. Ebû Bekir Şiblî ve Ebü’l-Hüseyin-i Nûrî ve Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.im) gibi tasavvuf büyüklerinin yapıp yapmadıklarına bakılmaz. İslamiyet’ten ve tarikattan haberi olmayan ham sofular; "pirimiz böyle yaptı" diyerek bahane ederek hay huy etmeyi, teganni ve dans etmeyi din ve ibadet hâline sokmuşlar, bunlarla sevap kazanıyoruz sanmışlar. En’âm suresinin yetmişinci ve Araf suresinin ellinci ayetinde mealen: (Ey sevgili Peygamberim! “s.a.v.” Dinlerini, ibadetlerini oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehennem’e gideceklerdir) buyurulmuştur.

    Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki; haram olduğu katî olan işleri beğenen kâfir olur, Müslüman değildir, mürted olmuştur. O hâlde düşünmeli ki; haramlara kıymet verenlerin ve bunları ibadet bilenlerin hâli ne oluyor? Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamd ve şükür olsun ki bizi yetiştiren büyüklerimiz bu pisliğe bulaşmadı. Kendilerine uyarak bu şenî (çirkin) şeyleri yapmaktan bizleri kurtardılar.

    İşittiğime göre büyük üstadımın kıymetli oğulları teganniye tutulmuş; cuma geceleri toplanıp ilahiler, kasideler okumayı adet edinmiş. Orada bulunan tanıdıklarımızın çoğu da bunlara uyup geliyormuş. Bunu duyunca çok, hem de pek çok hayret ettim. Başkalarının talebesi, kendi üstadlarının yaptığını bahane ederek onlar da yapıyor. İslamiyet’in yasak ettiğini pirlerinin yapması ile örtbas ediyorlar. Hakları olmamakla beraber kendilerine pirlerini siper ediyorlar. Hâlbuki bizim arkadaşlarımız bu kabahatlerine acaba neyi bahane edebilecekler? Hem İslamiyet haram etmiş hem de büyüklerimiz kaçınmıştır. Bu işi İslamiyet de tasavvuf da beğenmiyor. İslamiyet menetmeseydi bile, yalnız büyüklerimizin yolunda bulunmayan şeyleri yapmak ne kadar çok şenî olurdu? Ayrıca İslamiyet de haram ettiğinden, şenaatin (kötülüğün) büyüklüğünü düşünmelidir.

    Hepinize selam ederim.


    Abdulkadir Akçiçek Tercümesi