|
"Bu mektupta ayrıca namaza ait birkaç fıkıh
meselesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve yüksekliğini ve bu
yoldan yükselmiş olan büyüklerin İslamiyet’e sımsıkı sarılmış olup
bunları tanımayan zavallıların iftiralarının çürüklüğünü [ve musiki
dinlememeyi ve dans ve oyun yerlerine gitmemeyi] ve daha birkaç şeyi
bildirmektedir:
Allahü teâlâya
hamd olsun. Bütün dualar ve iyilikler, O’nun Peygamberi ve sevgilisi ve
bütün insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed
Mustafa’ya (s.a.v.) ve O’nu sevenlerin ve izinde
gidenlerin hepsine olsun! Allahü teâlâ, siz yüksek hocamın kıymetli
yavrularını da saadet-i ebediyyeye kavuştursun!
Yüksek
üstadımın, beni dünya ve ahiret nimetlerine kavuşturan kıymetli hocamın
sevgili yavruları! Biliniz ki her şeye muhtaç olan bu zavallı
kardeşiniz, tepeden tırnağa kadar o yüksek babanızın sadakaları ve
ihsanları içinde yüzüyorum. İnsanlığın elifbasını ondan öğrendim.
Yükseklikleri haber veren kelimeleri ondan okudum. Herkesin senelerce
çalışarak kazanabildiği dereceler, o’nun huzurunda ve terbiyesi altında
az zamanda elime geçti. İnsanlara meziyet ve üstünlük veren bütün
kıymetler, o’na hizmetimin ikramiyesi olarak üzerime serpildi. Hiçbir
işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, o’nun nurlu
bakışları altında iki buçuk ay içinde olgunlaşarak büyüklerin yoluna
katıldı. Onların Allahü teâlâya olan yakınlıklarına kavuştu. Böyle az
bir zamanda tasavvufu tatmış olanların; tecelliler, zuhurlar, nurlar,
hâller ve keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar,
babanızın parlak kalbindeki deryanın damlaları olarak önüme saçıldı.
Bunlardan hangi birini anlatayım? O’nun lütfederek, acıyarak mübarek
gönlünü bu fakire çevirmesi ile tasavvufçuların; tevhid [bir bilmek],
kurb [yakınlık], maiyyet [beraberlik], ihata [her tarafı kaplamak],
sereyan [her zerrede bulunmak] gibi sözlerle anlatmak istedikleri
marifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen birisi kalmadı.
Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı. Vahdet-i
vücud dedikleri, her şeyde Allahü teâlânın kemalatını görmek ve vahdette
kesreti bulmak bu ince bilgilerin başlangıcıdır. İslam büyüklerinin
eriştiği, tanıdığı bilgileri kelime kadrosu ile anlatmaya kalkışmak
cahillik ve ahmaklık olur. Bunların kavuştukları ve yetiştikleri
dereceler çok yüksektir; anladıkları, edindikleri bilgiler ve zevkler
çok incedir. Her bilgi satanın, büyük ve önder sanılanların yetişeceği,
yanaşacağı yer değildir.
O çok yüksek
babanızın bu zavallıya olan nimetlerine ve ihsanlarına karşı; ölünceye
kadar başımı kapınız hizmetçilerinin ayaklarına sürsem size karşı bir
şey yapmış olamam. Hangi kusurumu bildireyim? Mahcubiyetimden ve yüzümün
karasından hangisini meydana çıkarayım? Allahü teâlâ Hüsameddin
Ahmed’den razı olsun ki; sizlere karşı olan vazifemizi, borcumuzu
üzerine alarak kapınıza kul olmakla ve hizmetinizde çalışmakla
şereflenmekte, böylece rahat nefes almamıza sebep olmaktadır.
Vücudumun her
zerresi dile gelse de,
Şükrünün binde
birini yapamam yine!
O kıymetler hazinesinin
kapısının eşiğini öpmekle üç defa şereflenmiştim. Üçüncüsünde buyurdu
ki:
“Zayıf düştüm.
Yaşamak ümidim azaldı. Benden sonra çocuklarımı gözet!”
Sizleri getirdiler. O zaman daha küçüktünüz, kucakta taşınıyordunuz.
Size teveccüh etmemi emir buyurdular. Emirlerine uyarak yüksek
huzurlarında üzerinize o kadar teveccüh olundu ki tesiri görünüverdi.
Sonra,
“Bunların
annelerine de uzaktan teveccüh et!”
buyurdular. Yanımızda olmadığı hâlde onlara da teveccüh olunmuştu.
Emirleri ile ve huzurlarında olduğu için o teveccühlerin çok faydalar
sağlayacağını ümit ediyorum.
Babanızın her
hâlde yapılması lazım gelen emirlerini ve her ne pahasına olursa olsun
yerine getirilmesi gereken vasiyetlerini unutacağımı veya dalgınlığıma
geleceğini sanmayınız! Buna imkân olur mu? Ufak bir işaretinizi
bekliyorum. Şimdilik birkaç satır nasihat yazıyorum. Can kulağı ile
dinleyiniz! Cenab-ı Hak ikinizi de saadet-i ebediyyeye kavuştursun!
Her Müslümanın
önce itikadını düzeltmesi; yani Ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin
(rh.a.) bildirdikleri gibi inanması
lazımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere Allahü teâlâ bol bol
mükafat versin! Cehennemin ebedî azabından kurtulan yalnız bunlar ve
bunların izinde gidenlerdir. Bunların bildirdiği itikatlardan
unutulmakta olanları anlatacağım:
Allahü teâlâ
kendi zatı ile vardır. O’ndan başka her şey O’nun var etmesi ile var
olmuştur. Kendisi, sıfatları ve işleri yeganedir, birdir. Varlıkta şeriki (ortağı)
olmadığı gibi hiçbir bakımdan benzeri yoktur; benzerlik yalnız isimde ve
kelimelerdedir. O’nun sıfatları da işleri de kendi gibi akıl ile
anlaşılmaz ve anlatılamaz; insanların sıfatlarına ve işlerine hiç
benzemez ve uymaz. [O’nun sekiz sıfatı vardır. Bunlara Sıfât-ı sübûtiyye
denir.] Bunlardan biri ilim sıfatıdır, yani Allahü teâlâ bilicidir. Bu
sıfatı da kendi gibi kadimdir; yani sonradan olma değildir. Hep vardı ve
basittir [yani bir hâldedir; hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz].
Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi bilmektedir; fakat ilminde ve
ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. [Ezelden ebede
kadar her şeyi, her değişmeyi yalnız bir biliş ile bilmektedir.] Yani bu
sonsuz zamanlarda olan her şeyi; birbirine benzeyen ve benzemeyen
hâlleri ile, hem büyüklerini hem de ufak zerrelerini her birini kendi
zamanında olarak bir anda bilmektedir. Mesela bir kimsenin hem
varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini, çocukluğunu,
gençliğini, ihtiyarlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta,
oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neşe ve lezzette,
dert ve kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezarda,
kıyamette ve mahşer yerinde ve mesela Cennet’te nimetler içinde olduğunu
hep bir anda ve bir hâlde bilmektedir. Ne ilminde ne de ilminin bu
şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa zamanın da
değişmesi olur; hâlbuki orada ezelden ebede kadar parçalanamayan bir an
vardır. Daha doğrusu Allahü teâlâ zamanlı değildir, öncelik ve sonralık
yoktur.
İlmi her şeye
yetişir dersek; her şeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması
ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da aklın eremeyeceği bir
bağlanmaktır. Bunu akla anlatabilmek için şu misali uygun buluyorum:
İnsan, bir kelimenin çeşitli hâllerini, birbirine benzemeyen şekillerini
bir anda düşünebilir. Bir kelimeyi bir an içinde hem isim, hem fiil, hem
harflerin kümesi, hem mazi, hem müstakbel, hem emir, hem men, hem
edatlı, hem edatsız, hem müsbet, hem menfi bilebilir. Çeşitli şekilleri
bir anda kelimede ayrı ayrı görüyorum diyebilir. Bir insanın ilminde ve
hatta görmesinde ters ve çeşitli hâlleri bir araya toplaması mümkün
olunca, Allahü teâlânın ilminde neden mümkün olmasın? Hem de O’nun
ilminde iki zıddın bir arada bulunması görünüştedir; yoksa orada zıtlık
yoktur. Mesela bir kimseyi bir anda hem var hem yok bilir; fakat yine o
anda o’nun varlığını —mesela hicretten bin sene sonra— ve birinci
yokluğunu bu varlıktan evvel, ikinci yokluğunu da varlığından yüz sene
sonra olarak bilmiştir. O hâlde arada zıtlık yoktur; zira varlığın ve
yokluğun zamanları başkadır. İşte Allahü teâlâ ayrı ayrı, başka başka
zerreleri bir anda biliyorsa da ilminde değişmek olmuyor. Filozofların
zannettiği gibi ilim sıfatında sonradan bir şey hasıl olmuyor. Çünkü bir
şeyin bilgisi, evvelki şeyin bilgisinden sonra hasıl olmuyor ki ilimde
değişiklik olsun. Her şeyi bir anda bildiğinden ilminde değişiklik ve
yenilik hasıl olmaz. O hâlde ilminde değişiklik olmadığını anlatmak için
"İlim eşyaya çeşitli bağlantılarla bağlanmıştır" demek ve bunların
değiştiğini söylemek lüzumsuzdur. Nitekim filozofları susturmak için
bazı büyüklerimiz böyle söylemiştir. Bu bağlantıların eşyaya
bağlanmasında değişiklik olur denirse yerinde olur.
Allahü teâlânın
sıfât-ı sübûtiyyesinden biri Kelâm sıfatıdır. Kelâm sıfatı yani
söylemesi de bir basit kelimedir ki ezelden ebede kadar hep o bir kelime
ile söyleyicidir. Bütün emirler, bütün yasaklar, bütün bildirilen
şeyler, bütün sualler, bütün dilekler hep o bir kelâmdır. Gönderdiği
bütün kitaplar ve sahifeler hep o bir basit kelâmdandır. Tevrat ondan
meydana gelmiş, Kur’an-ı Kerim ondan nazil olmuş, inmiştir.
Allahü teâlânın
sıfât-ı sübûtiyyesinden biri (Tekvin) sıfatıdır; yani yaratıcıdır. Bütün
yarattıkları, yaptıkları da bir fiil, bir yapıştır ki; ilk yarattığından
sonsuza kadar yaratmaları hep o bir fiil ile var olmaktadır.
(Bir göz
kırpacak zamanda her şeyi yaptık)
mealindeki ayet-i kerime bunu gösteriyor. Hayat vermesi ve öldürmesi hep
o bir fiil iledir; yaratması ve yok etmesi de o fiildendir. Fiilinde de
çeşitli bağlantılar yoktur; bir taalluk ile ilk ve sonradaki her şeyi
kendi zamanlarında yaratıyor. Akıl O’nun fiilini [işini] anlayamayacağı
gibi, fiilin bağlanmalarına da erememektedir. Aklın oraya yolu yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî bile Allahü teâlânın
fiilini anlayamayarak tekvin sıfatına yani yaratmasına "sonradan olma
(hadis)" dedi. Yani "Her şeyi yapması, yaptığı zaman meydana geliyor"
dedi. Hâlbuki her zaman yapılan işler, ezeldeki fiilin eserleri ve
meydana çıkmalarıdır; yoksa fiilin kendisi değildir. Tasavvuf
büyüklerinden "fiillerini görüyoruz yani tecelli-i ef'ale kavuştuk"
diyenler de böyle yanılıyor; her şeyde Allahü teâlânın fiilini görüyoruz
sanıyorlar. Hâlbuki o tecelliler, görünenler fiilin kendisi değil,
eserleridir. Zira Allahü teâlâ görülemediği gibi fiili de görünmez,
hissedilemez, düşünülemez ve akıl ile anlaşılamaz. O’nun fiili de bütün
sıfatları da kadimdir, sonradan olma değildirler; kendisi ile hep
vardırlar. O’nun fiiline (Tekvin) denir, mahlukat aynasına yerleşmez ve
görülmez.
Dar olan, şekil
ve suret kabına mana nasıl sığar?
Dilenci
kulübesinde sultanın ne işi var?
Bu fakire göre
“k.s.”, Allahü teâlânın kendi tecellisi
olmaksızın fiillerinin ve sıfatlarının tecellisi olamaz. Sıfatları ve
fiilleri kendinden ayrılmaz ki kendi tecellisi olmaksızın tecelli
edebilsinler. O’nun zatından ayrılan; fiillerinin ve sıfatlarının
zılleri, aksleri ve görünüşleridir. Herkes bunları anlayamaz; Cenab-ı
Hak dilediği kullarına bildirir. O’nun ihsanı çoktur.
Yine sözümüze
gelelim: Allahü teâlâ hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir cisim içine
işlemez. Hiçbir şey O’na hulul etmez. Fakat Allahü teâlâ her şeyi ihata
etmiş, kaplamıştır ve her şeye yakındır ve her şeyle beraberdir. Fakat
bizim alıştığımız ve anladığımız ihata, kurb ve maiyyet gibi değildir;
bunlar O’na layık değildir. Evliyanın keşif ile, müşahede ile anladığı
ihata, kurb ve maiyyet de O’na layık değildir. Zira zavallı mahlukların
hiçbiri O’nu ve sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan
inanmak lazımdır.
Anka kuşu
avlanamaz, tuzağını topla!
Bu avlanmada
giren yalnız havadır tuzağa.
Yüksek
rehberimin (Mesnevî)’sinden şu beyti buraya yazmak uygundur:
Gidilecek yol
uzundur pek,
Uygun olmaz
kavuştum demek.
Allahü teâlânın
her şeyi ihata ettiğine ve her şeye yakın olduğuna ve her şey ile
beraber olduğuna inanırız; fakat bu ihata, kurb ve maiyyetin ne demek
olduğunu bilemeyiz. “İlmi ihata etmiştir, ilmi yakındır” demek Kur’an-ı
Kerim’in açık olan manasını çevirmek demektir. Biz böyle manalar vermeyi
doğru bulmuyoruz.
Allahü teâlâ
hiçbir şey ile ittihad etmez (birleşmez), hiçbir şey de O’nunla
birleşmez. Tasavvuf büyüklerinden ittihad manası anlaşılan sözler çıkmış
ise de onlar başka şey demek istemiştir. Mesela:
“Fakirlik tamam
olunca, Allahü teâlâdır”
sözleri ile
“Her şey
yoktur, ancak Allahü teâlâ vardır”
demek istiyorlar. Yoksa o fakir, Allahü teâlâ ile birleşir demek
istemiyorlar. Bunu demek kâfirlik, zındıklık olur. Allahü teâlâ
zalimlerin ve kâfirlerin sandığı gibi değildir. Üstadım buyurmuştu ki:
Hallâc-ı
Mansûr’un “Ben Hakkım” sözünün manası, “Ben yokum, yalnız Allahü teâlâ
vardır” demektir.
Allahü teâlânın
zatında, sıfatlarında ve fiillerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin ve
işlerin olması ile, her şeyi yaratması ile O’nun zatında, sıfatlarında
ve fiillerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücud var diyenlerin (Tenezzülât-ı
hams) yani Allahü teâlânın bu mevcudatı var etmesi "beş derecede
olmuştur" demeleri, O’nda değişiklik yapacak manada değildir. Bu mana
ile söyleyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler; Allahü teâlânın
sıfatlarının zuhurunda ve meydana çıkmalarında beş derecenin aşağıya
indiğini söylüyor ki zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir değişiklik
olmuyor.
Allahü teâlâ
(Ganiyy-i mutlak)tır. Yani hiçbir şey için hiçbir şeye muhtaç değildir.
Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fiillerine hiçbir suretle hiçbir şey
lazım değildir. Varlıkta muhtaç olmadıkları gibi zuhurda, belli olmakta
da ihtiyaçları yoktur. Sufiyyenin büyüklerinin, “Allahü teâlâ isimlerini
ve sıfatlarını izhar için bize muhtaçtır” anlaşılan sözleri bu fakire
çok ağır geliyor. Yaratılmakla biz kıymetlendik, şereflendik; Allahü
teâlâda bir şey artmadı. Böyle şeyler söylemek çok yersiz ve çirkindir.
Zâriyât suresinin,
(Cinleri ve
insanları, ancak Bana ibadet etmeleri için yarattım)
mealindeki elli altıncı ayeti gösteriyor ki; cinlerin ve insanların
yaratılması Allahü teâlâyı tanımaları içindir ki bunlar için şeref ve
saadettir; yoksa O’nun bir şey kazanması için değildir. Hadis-i kudside
Allahü teâlânın,
(Maruf olmak,
tanınmak için her şeyi yarattım)
buyurması,
(Onların Beni
tanımakla şereflenmesi için)
demektir. Yoksa, “Tanınayım ve onların tanıması ile kemal bulayım” demek
değildir. Bu mana Allahü teâlâya layık değildir.
Allahü teâlâda
noksanlık sıfatları ve mahlukların hassa ve alametleri yoktur. Madde
değildir, cisim değildir, mekanlı değildir. [Yani yer kaplayıcı
değildir.] Zamanlı değildir. [Bir yerde bulunmadığı gibi zamanı da
yoktur.] Kemal sıfatları, kusursuzluklar yalnız O’ndadır. Sekiz kemal
sıfatı olduğunu bildirmiştir ki şunlardır: (Hayat) diri olmasıdır,
(İlim) bilmesidir, (Kudret) gücü yetmesidir, (İrade) dilemesidir, (Sem)
işitmesidir, (Basar) görmesidir, (Kelam) söyleyici olmasıdır, (Tekvin)
yaratmasıdır. Bu sıfatları kendinden ayrı olarak vardır. Varlıkları
ilimde değildir; [yani nazari ve teorik var denilmiş olmayıp] hariçte ve
hakikatte vardırlar. Kendi var olduğu gibi bu sıfatları da ayrıca
vardır. Vahdet-i vücuda inanan Sufiyyun’un sandığı ve:
Akıl ve düşünce
ile sıfatlar başkadır,
Hakikatte ise
hepsi tam kendisidir.
sözleri
sıfatları inkardır, inanmamaktır. Müslümanlardan sıfatları inkar eden
Mutezile fırkası ile kâfirlerden eski filozoflar da "sıfatları nazari
olarak kendinden ayrı ise de hariçte yalnız kendi vardır" diyorlar.
[Yani sıfatların nazari olarak kendinden ayrı olduğunu inkar
etmiyorlar.] Mesela ilim sıfatının manası zatın manasının aynıdır
demiyorlar yahut kudret ve iradet sıfatlarının manaları birbirinin
aynıdır demiyorlar; fakat hariçteki varlıkları aynıdır diyorlar. O hâlde
sıfatları inkardan kurtulmak için hariçte ayrı ayrı var olduklarına
inanmak lazımdır. Nazari olarak ayrı bilmek fayda vermez.
Allahü teâlâ
(Kadim)dir.
[Yani;
Varlığı sonradan değildir.
Yoklukla hiçbir şekilde temas etmemiştir.
Zatı ve sıfatları yaratılmış değildir.
]
(Ezelî)dir.
[Yani;
Zaman başlamadan önce de vardır.
Varlığı zamana bağlı değildir.
“Önce” kelimesi mecazdır; zamansızlığı anlatır.
]
O’ndan başka hiçbir varlık kadim ve ezeli değildir. Din sahipleri, kitap
sahipleri hep böyle iman etmiştir ve Allahü teâlâdan başkasını kadim,
ezeli bilenlere kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki Hüccetü'l-İslam
İmam-ı Muhammed Gazali (rh.a.); İbn Sina’nın, Farabi’nin ve
daha başkalarının kâfir olduklarını söylemiştir. Çünkü bunlar aklın,
ruhun ve [maddenin ilk hâli dedikleri] heyulanın kadim olduğuna inanmış
ve göklerin içindekilerle beraber kadim olduklarını söylemişlerdir.
Üstadım
(rh.a.imâ) buyurdu ki: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i
Arabî hazretlerinin, ‘Büyük insanların ruhları kadimdir’ sözünün görünüş
manasına uymayıp din sahiplerinin müşterek imanlarına ve sözlerine
çevirmelidir.”
Allahü teâlâ
(Kâdir-i muhtar)dır. Mecbur değildir. Eski Yunan filozofları akılları
ermediğinden; “Kemal ve büyüklük mecbur olmakta, her hâlde
yapabilmektedir” deyip Allahü teâlânın ihtiyarını (seçmesini) inkar
ettiler. "Yapmaya mecburdur" dediler. Bu ahmaklar; “Allahü teâlâ bir
şeyi yaratmaya mecbur olmuş ve sonra başka bir şey yaratmamıştır” dedi.
Bu uydurma şeye de "akl-ı faal" deyip "her şeyi bu yapıyor" dediler.
(Akl-ı faal)
dedikleri şey de yalnız onların vehimlerinde, hayallerinde olan bir
şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre Allahü teâlâ hiçbir şey
yapmıyor. İnsan sıkışınca, bunalınca akl-ı faale yalvarır; Allahü
teâlâdan bir şey istemez. Çünkü "Allahü teâlânın dünyada olup bitenlerle
hiç ilgisi yoktur; her şeyi yapan, yaratan akl-ı faaldir" derler. Hatta
akl-ı faale de yalvarmazlar; çünkü o’nu kendilerinden belaları
gidermekte irade ve ihtiyar sahibi bilmezler. Bu nasipsizler ahmaklıkta,
sersemlikte sapık fırkaların hepsinden daha aşağıdırlar. Kâfirler her
işlerinde Allahü teâlâya sığınıyor, belaların giderilmesini O’ndan
istiyorlar; bu alçaklar ise böyle değildir.
Bu
nasipsizlerde iki şey sapık ve ahmak fırkaların hepsinden daha çoktur:
Bunlardan biri Allahü teâlânın gönderdiği haberlere inanmıyorlar,
peygamberlerin bildirdiklerine inat ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi
bozuk ön fikirler ileri sürüyor; asılsız, çürük deliller ve şahitler
göstererek boş ve sapık düşüncelerini ispata kalkışıyorlar. Bozuk
düşüncelerini ispat için öyle yanılıyorlar ki hiçbir alçak böyle yanlış,
çürük şey yapmamıştır. “Dünyada olan her işi; durmadan giden, dönen
göklerin ve yıldızların değişmeleri ve vaziyetleri yapıyor” diyorlar.
Gökleri Yaratanı ve yıldızları icat edeni ve hepsini hareket ettireni ve
aralarında nizam kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye karışmaz sanıyorlar.
Ne kadar ahmaktırlar, ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı bilen ve
sözlerine inanan ise bunlardan daha alçaktır. Onların akla dayanan
düzgün ilimlerinden biri geometri [Hendese]dir ki ne dünya saadetine ne
de ebedî kurtuluşa faydası yoktur. Bir üçgenin üç iç açısının toplamı
iki dik açıya müsavîdir (eşittir) demek ve bunu ispatlamak insanlığa ne
kazandırır?
İmam-ı Gazali
(rh.a.) kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz
sanan dinsizleri üçe ayırmıştır: Birincisi Dehriyyûn ve maddeciler olup
bunlar eski Yunan filozoflarından asırlarca evvel vardı. Bugün de fen
adamı geçinen bazı ahmaklar bu kısımdadır. Bunlar Allahü teâlânın
varlığına inanmayıp “Alem böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle
gidecektir; canlılar da böyle birbirlerinden üreyip sonsuz olarak
sürecektir” diyor. İkinci kısım tabiatçılar olup; canlılarda ve
cansızlardaki akıllara hayret veren intizamı ve incelikleri görerek
Allahü teâlânın varlığını söylemeye mecbur kalmışlarsa da tekrar
dirilmeyi, ahireti, Cennet’i ve Cehennem’i inkar etmişlerdir. Üçüncü
kısım sonra gelen eski Yunan filozofları ve bu arada Sokrates ile
talebesi Eflatun ve o’nun da talebesi Aristo'nun felsefeleridir. Bunlar;
dehrîleri ve tabiatçıları reddederek, aldandıklarını ve alçaklıklarını
bildirmek için başkalarının sözlerine hacet kalmayacak kadar şeyler
söyledi. Fakat bunlar da küfürden kurtulamamıştır. Bu üç kısım da ve
bunların yolunda gidenler de hep kâfirdir. Bazı saf kimselerin bunları
din adamı sanması ve hatta Peygamberlik derecesine yükseltmeleri, bu
yolda hadis bile uydurdukları hayretle işitilmektedir. Kâfirler her şeyi
söyleyebilir; fakat Müslüman görünenlerin iman ve küfrü ayırt edememesi
acınacak bir hâldir.
Bu dinsizlerin
üç kısmı da ahmaklıkta ve zavallılıkta herkesten ileri gitmiş, kâfirlerin her
sınıfını arkada bırakmışlardır. Bunların hepsi hem dinlere inanmıyor ve
Peygamberlere (a.s.) inat ve düşmanlık ediyor, hem
de aile, cemiyet ve din hakkında uydurdukları sözleri ile birbirlerini
ve herkesi kandırmak için çürük deliller ve şahitler buluyorlar. O kadar
yanlış, o kadar gülünç şeyler söylüyorlar ki hiçbir cahilin, hiçbir
ahmağın bu kadar aşağılığı görülmemiştir. Bunlar ne kadar akılsız, ne
kadar zavallıdır! Bunları akıllı, fikirli sananlar da bunlardan daha
zavallı ve daha bedbahttır. Birçok kıymetli bilgiyi Peygamberlerin
(a.s.) kitaplarından çalmışlar ve aralarına başka
şeyler de katmışlardır.
Bunları İmam-ı
Gazali (rh.a.), (El-münkızü mine'd-dalâl) kitabında uzun
uzadıya anlatmaktadır. Din sahipleri, Peygamberlerin (a.s.) izinde gidenler bir şeyin doğruluğunu ispat ederken yanılırsa
zararı ve tehlikesi olmaz; zira bunlar bütün ilimlerinde ve işlerinde
onlara uyup sözlerini ispat ediyor. Bunların peygamberlere (a.s.) uyması doğruluklarını bildirmeye yetişir. O zavallılar ise
peygamberlere (a.s.) uymaya "gericilik" deyip
sözlerini akla uygun getirmeye çalışıyorlar; aklın eremediği şeylerde
şüphesiz yanılıyorlar. Allahü teâlânın Peygamberi olan İsa
aleyhisselamın sözlerini bunların en büyüğü tanınan Eflatun işitince:
“Biz temiz, olgun, ilerici insanlarız; bize doğru yol gösterecek kimseye
ihtiyacımız yoktur” dedi. Ölüleri diriltiyor, körlerin gözlerini açarak
abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyor; yani kendi fenlerinin ve
tecrübelerinin yapamadığı şeyleri yapıyor diye işittiği bir kimseyi
gidip görmesi ve hâlini incelemesi lazım iken görmeden, anlamadan böyle
cevap verdi. Bu sözleri çok ahmak olduğunu göstermektedir.
Oğlum Muhammed
Masum (kuddise sirruh) bugünlerde (Şerh-i Mevâkıf) kitabını tamamladı.
Derslerinde bu akıllı denilenlerin hatalarını ve kabahatlerini iyice
anladı ve çok şey öğrendi. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki bizleri
aklın dar çerçevesi içinde bırakmayıp doğru yola çıkardı. Eğer
peygamberleri ile (a.s.) doğru yolu göstermeseydi,
biz de o zavallılar gibi aklın ermediği şeylerde zannettiklerimize
inanacak ve helak olacaktık.
Muhyiddîn-i
Arabî’nin “kuddise sirruh” kitaplarından da Allahü teâlânın, tabiat
kuvvetleri gibi her şeyi iradesiz yaptığı manası anlaşılıyor. Allahü
teâlânın kudretini anlatırken eski Yunan filozoflarına uyduğu seziliyor.
“İsterse yapmaz” demiyor da, “Yapması lazımdır” diyor. Büyüklerimizin
beğendiği, büyük bildiği Muhyiddîn-i Arabî’nin birçok sözünün Ehl-i
sünnetin doğru sözlerine uymaması, yanlış olması ne kadar şaşılacak
şeydir. Hataları; keşfinde, kalbe doğan bilgilerde olduğu için belki
kabahat sayılmaz. İçtihattaki hatalar gibi bir şey söylenemez. O’nun
büyük olduğunu ve hatalarının kusur sayılamayacağını yalnız bu fakir
söylüyorum. O’nu büyük bilir ve severim; Ehl-i sünnet âlimlerinin
sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sufilerden bir
kısmı O’nu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor; bütün ilimlerini yanlış
ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da O’na uyarak bütün ilimlerini,
yazılarını olduğu gibi alıyor; hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını
ispat etmeye kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adaletten ayrılıyor.
Bir kısmı haddi aşıyor, birisi de büsbütün mahrum kalıyor. Evliyanın
büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” keşflerindeki
hatasından dolayı büsbütün reddolunabilir mi? Fakat Ehl-i sünnetin doğru
sözlerine uymayan hatalı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabul
olunur mu? Burada doğru yol, Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği, iki
tarafa sapmayan orta yoldur.
Vahdet-i vücud
bilgisinde sufilerin çoğunun Muhyiddîn-i Arabî ile beraber olduğu
meydandadır. Kendisi burada da hususi bir yol tutmuş ise de sözün
esasında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte Ehl-i sünnet itikadına
uymuyor ise de uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür.
Bu fakir, Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile üstadımın (Rübaiyyat)’ını
açıklarken bu bilgileri Ehl-i sünnet’in itikadı ile birleştirdim.
Aradaki farkın yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki
tarafın şüphe ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki okuyanların hiç
şüphesi kalmaz; görünce anlaşılır.
Ey Müslüman!
İyi bil ki gördüğün, işittiğin her şey, meydana gelen her şey; madde ve
cisim, bunların hassaları, akıllar, fikirler, düşünceler, gökler,
yıldızlar, elementler ve bileşik cisimler yok idi. Hepsi, Allahü
teâlânın istemesi ve yaratması ile var oldu. O’nun yaratması ile yoktan
var oldukları gibi; varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de her
an O’nun istemesine ve kuvvetine muhtaçtırlar. [İnsanların maddeleri
birleştirmesi,] sebeplerin ve şartların değişmesi ile [yeni yeni
cisimlerin teşekkül etmesi] Allahü teâlânın fiilini, yapmasını
perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydana çıkması için,
yapması ve yaratması için sebepleri ve vasıtaları araya koymuştur.
Akıllı olan,
uyanık olan, kalp gözlerini Peygamberlere “a.s.”
uyarak sürmelemiş, cilalamış olan kimse; bu sebeplerin de, vasıtaların
da Allahü teâlâ tarafından yaratıldığını ve her an O’nun kuvvetine
muhtaç olduklarını, O’nun ile var olup O’nun ile varlıkta
kalabildiklerini, yoksa hepsinin cansız, tesirsiz, hareketsiz ve
kuvvetsiz olduklarını ve kendileri gibi olan başkalarına tesir
edemeyeceklerini ve kendileri gibi olan başka şeyleri yapamayacaklarını
düşünür. Bu sebepleri ve vasıtaları yaratan ve bunlara tesir ve kuvvet,
enerji veren bir kudret sahibinin bulunduğunu anlar. Akıllı olan kimse,
cansız bir cismin hareket ettiğini görünce bunu hareket ettiren bir
kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir cismin kendiliğinden hareket
edemeyeceğini ve ancak dışarıdan bir kuvvetin bunu harekete getireceğini
bilir. Demek ki cansız bir cismin hareket etmesi, bunu harekete getiren
bir failin, bir kuvvetin varlığını akıl sahiplerinden gizlemiyor.
Hareket eden cismin cansız olması; bir failin, bir kuvvet sahibinin
mevcut olduğunu akıl sahiplerine haber veriyor. Bütün sebepler,
vasıtalar da böylece Allahü teâlânın varlığını, kudretini akıl
sahiplerine ilan ediyor, bildiriyor.
Fakat eblehler,
ahmaklar, cismin hareketini görünce kendiliğinden hareket ediyor sanarak
kuvvet sahibini, faili göremeyip anlayamıyor. Akılları olmadığından,
hareket eden cansız cismi kuvvet sahibi zannediyor. Bunu hareket ettiren
kuvveti, faili inkar ediyor, kâfir oluyorlar. Allahü teâlânın her şeyi
sebeplerle, vasıta ile yapması ve yaratması; ahmakların, akılsızların
inkarına ve küfrüne sebep oluyor. Akıl ve vicdan sahiplerine de hidayet
ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Sebepleri, vasıtaları görerek Allahü
teâlânın varlığını, birliğini ve kudretini anlamak; ancak Peygamberlerin
“a.s.” irşadı ile, uyandırması ile olmaktadır.
İnsan aklı bunu kendiliğinden anlayamıyor.
Bazı kimseler;
arada sebepler bulunmaması, her şeyin sebepsiz yaratılması büyüklüğe
daha uygun olur sanıyor. “Sebeplerde tesir yoktur, sebepler karışmadan
her şey doğrudan doğruya Allahü teâlânın yaratması ile var oluyor”
diyorlar. Bunlar anlamıyor ki sebepleri aradan kaldırmak, hikmeti,
adetini bozmak demektir. Bu hikmette ise nice faydalar vardır. Ya Rabbi!
Bu varlıkta hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın!
Peygamberlerin hepsi “a.s.” her işlerinde sebeplere yapışırdı ve bununla beraber
işlerin yaratılmasını Allahü teâlâdan dilerdi. Mesela Yakup
“aleyhisselâm” çocuklarını Suriye’den Mısır’a gönderdiği zaman, nazar
değmesin diye:
“Hepsi bir
kapıdan girmeyip, ayrı kapılardan girmelerini”
nasihat etti. Bununla beraber, nazar değmemesini Allahü teâlâdan
dileyip:
“Bu nasihati
yapmakla, Allahü teâlânın sizin için dilediğini değiştiremem. Çünkü
tedbir, kaderi değiştiremez. Her zaman O’nun dediği olur. Sizi O’na
emanet ediyorum. O’na güveniyorum. Herkes de her işinde yalnız O’na
güvenmelidir. Herkesin, zavallı bir vasıtadan başka bir şey olmadığını
düşünerek, yalnız O’na güvenenlerin imdadına elbette yetişir”
dedi. Allahü teâlâ bu hâli Yusuf suresinde:
(O âlim idi.
Kaza ve kaderimi biliyordu. O’na bildirmiştim. Fakat insanların çoğu,
kaza ve kaderimi anlamıyor)
mealindeki altmış sekizinci ayetinde bildiriyor ve beğeniyor.
İnsan tedbir
alır, sebeplere yapışır, takdiri bilmez,
Allah’ın
takdiri, kulun tedbiri ile değişmez!
Allahü teâlâ,
Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâma da sebeplere yapışmasını
emrediyor. Enfal suresi, altmış dördüncü ayetinde mealen,
(Ey sevgili
Peygamberim! “s.a.v.” Sana, Allahü teâlâ ve
müminlerden sana tabi olanlar yetişir!)
buyuruldu.
Sebeplerin
tesirine gelince; Allahü teâlâ sebeplerde bazen tesir, yani iş
yapabilecek kuvvet de yaratıyor; o işi hasıl ediyorlar. Bazen da aynı
sebeplerde bu tesiri yaratmıyor; o işi yapamıyorlar. Bu hâli herkes her
zaman görmektedir. Aynı sebeplerin aynı işi bazen meydana getirdiğini,
bazen da işi yapamadığını hepimiz görmekteyiz. Sebeplerde tesir yoktur
demek; tecrübeleri, hadiseleri körü körüne inkar etmektir. Tesirine
inanmalı; fakat sebeplerdeki bu tesirlerin de kendileri gibi Allahü
teâlânın yaratması ile vücuda geldiğini bilmelidir. Bu fakirin bu
meseledeki sözü işte böyledir. Demek ki sebeplere yapışmak tevekküle [Allahü
teâlâya güvenmeye] mani değildir. Aksini tasavvuf yolunda yürüyen ve
henüz ilerlememiş olan sufiler söyler. Hâlbuki sebeplere yapışmak,
sebepleri araya koymak tevekkülün en yüksek derecesidir. Yakup
“aleyhisselâm” hem sebeplere yapıştı hem de Allahü teâlâya tevekkül
etti.
Allahü teâlâ
hayrı ve şerri, iyiyi ve kötüyü irade eder, ister ve yaratır. İyilerin
de kötülerin de Halıkı, Yaratanı O’dur. Fakat iyiliklerden razıdır;
şerlerden razı değildir, yani beğenmez. İrade başkadır, rıza başkadır.
Aralarındaki farkı yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir; diğer
yetmiş iki fırka bu farkı anlayamayarak hepsi dalalette kaldı, yollarını
şaşırdı. Mesela Mutezile fırkası, herkesi kendi işinin Halıkı zannetti
ve "filanca kimse filan işi yarattı" dedi ve "insanlar imanlarını ve
küfürlerini kendileri yaratıyor" dedi.
Şeyh-i Ekber
Muhyiddîn-i Arabî’nin “kuddise sirruh” ve izinde gidenlerin
kitaplarından anlaşılıyor ki: “Allahü teâlânın Hadi ismi, imanı ve
ibadetleri beğendiği gibi Mudil ismi de küfrü ve günahları
beğenmektedir.” Bu sözleri de Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi
teâlâ aleyhim ecmaîn” bildirdikleri doğru itikada uymuyor ve icaba,
iradeyi inkara yaklaşıyor. Güneş "aydınlatmaktan razıdır" demeye
benziyor.
Allahü teâlâ
kullarına kuvvet, kudret, irade vermiştir; istediklerini işlerler.
İnsanlar işlerini kendileri yapıyor, Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü
teâlânın hikmeti ve adeti şöyledir ki: İnsan bir işi yapmak isteyince O
da isterse o işi yaratır. Bu iş insanın kastı ile, ihtiyarı ile meydana
geldiği için işin mesuliyeti, sevabı ve cezası o insana oluyor. İnsanın
ihtiyarı zayıftır, azdır diyenler; "Allahü teâlânın iradesinden az
olduğunu" demek istiyorlarsa doğrudur. Yok eğer "emirleri yapacak kadar
değildir" diyorlarsa yanlıştır. Allahü teâlâ insanlara yapamayacakları
bir şeyi emretmemiştir; hep kolay emretmiş, güç şey istememiştir. Az
zamandaki bir küfre sonsuz azap etmeyi ve az zamandaki imana sonsuz
nimetler vermeyi takdir etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız.
Allahü teâlânın
yardımı ile şu kadar biliyoruz ki; insanlara görünür görünmez bütün
nimetleri, iyilikleri veren; yerlerin, göklerin, zerrelerin Yaratanı ve
noksansızlık, kusursuzluklar yalnız O’na mahsus olan bir Allah’a
inanmamak elbette çok şiddetli, çok acı azap ister ki bu da Cehennem’de
sonsuz yanmaktır. Böyle bir nimet sahibine görmeden inanmak ve nefsin,
şeytanın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmayarak O’nun sözlerine
güvenmek büyük mükafat ister ki bu da Cennet nimetlerinde ve
lezzetlerinde sonsuz kalmaktır. Meşayih-ı kirâmdan çoğu dedi ki:
“Cennet’e girmek yalnız Allah’ın fazlı ve ihsanı iledir. İmanı Cennet’e
girmeye sebep göstermek, kazanılan nimetin lezzeti daha çok olduğu
içindir.” Bu fakire göre “k.s.” Cennet’e
girmek imana bağlıdır; fakat iman Allahü teâlânın fazlıdır, ihsanıdır.
Cehennem’e girmek de küfürden dolayıdır; küfür ise nefs-i emmârenin
arzularından doğmaktadır. Nitekim Nisa suresi yetmiş dokuzuncu ayet-i
kerimesinde mealen,
(Her güzel, her
iyi şey sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fena şeye de
nefsin sebep oluyor)
buyuruldu. Cennet’e girmeyi imana bağlamak imanın kıymetini bildirmek
içindir; bu da iman olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir.
Bunun gibi, Cehennem’e girmeyi de küfre bağlamak küfrü tahkir içindir
ki; inanılmayan şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanılmadığı
için böyle sonsuz azap veriliyor. Bazı meşayihın başka türlü
söylemelerinde bu incelik yoktur.
Dünyadan
ahirete imanlı giden, Cennet’te Allahü teâlâyı cihetsiz, keyfiyetsiz,
hiçbir şeye benzetmeyerek ve misali olmayarak görecektir. Buna
Müslümanların yetmiş üç fırkasından yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır.
Diğerleri inkar etmiş ve "cihetsiz ve keyfiyetsiz olarak görmek olamaz"
demişlerdir. Hatta Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, "Ahirette Allahü
teâlâyı görmek tecelli-i surîdir [yani Kendini değil, suretini
görmektir] başka türlü görmek olmaz" diyor. Bir gün üstadım, Muhyiddîn-i
Arabî’nin şöyle buyurduğunu söyledi: “Mutezile fırkası, 'Allahü teâlâ
aklın ermediği bir görmekle cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görülecek'
demeselerdi; başka şeylerin görülmesi gibi görülecek deselerdi ve O’nu
görmeyi surî bir tecelli olarak bilselerdi O’nu görmeyi inkar etmez,
'görülemez' demezlerdi. Yani cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görüleceğine
inanmıyorlar; suretin tecellisinde ise cihet ve keyfiyet vardır.”
Hâlbuki Cennet’te Allahü teâlâyı görmeyi "suretin tecellisi
(görünmesidir)" demek O’nu görmeyi inkar etmektir. Her ne kadar oradaki
suretin tecellisi dünyada eşya suretlerinin görünmesi gibi değilse de
yine O’nun Kendini görmek değildir.
İman sahipleri
Cennet’te Allahü teâlâyı keyfiyetsiz görecektir.
Bu görmeyi
anlatmak mümkün değildir.
Allahü teâlâ
kullarına acıdığı için peygamberler (a.s.)
gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi; yolu şaşırmış olan
insanlara O’nu ve sıfatlarını kim bildirirdi? Beğendiklerini
beğenmediklerinden kim ayırt edebilirdi? İnsan aklı noksan olduğu için o
büyüklerin davet nuru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz.
Anlayışımız tam olmadığı için bu büyüklerin izinde gitmedikçe bunları
anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu eğriden ayırmaya
yarayan bir alettir; fakat tam olmayan bir alettir. O büyüklerin daveti
ve haber vermeleri ile tamamlanmaktadır. Ahiretin azabı ve sevabı bu
davet ve haberden sonra olur.
Aklımız da
yalnız başına maneviyatı, faydalı ve zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü
teâlâ, aklımızdan faydalanmamız için peygamberleri, İslamiyet ışığını
yarattı. Peygamberler (a.s.), dünyada ve ahirette
rahat etmek yolunu bildirmeseydi; aklımız bulamaz, işe yaramazdı.
Tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık. Evet, İslamiyet’e uymayan veya
aklı az olan kimseler ve milletler peygamberlerden faydalanamaz; dünyada
ve ahirette tehlikelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vasıtaları,
mevki, rütbe, para ne kadar bol olursa olsun; peygamberlerin gösterdiği
yolda gitmedikçe hiçbir fert, hiçbir insan mesut olamaz. Ne kadar
neşeli, sevinçli görünseler de içleri kan ağlamaktadır. Dünyada da
ahirette de rahat ve mesut yaşayanlar ancak peygamberlere uyanlardır.
Şunu da bilmelidir ki; rahata, saadete kavuşmak için "Müslüman’ım"
demek, Müslüman görünmek yetmez. Müslümanlığı iyi öğrenmek, onu doğru
anlamak ve yapmak, o’na uymak lazımdır.
Sual:
Ahiretteki sonsuz azap, peygamberlerin (a.s.)
davetine bağlı olunca, onların gönderilmesi alemlere rahmet nasıl olur?
Cevap:
O’nların gönderilmesi, Allahü teâlânın Kendini ve sıfatlarını bildirmek
içindir. Bu bilgi de saadet-i ebediyyeye, yani dünya ve ahiretin sonsuz
iyiliklerine sebeptir. Allahü teâlâya karşı layık olan şeyler, uygun
olmayanlardan onların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zira bizim kör ve
topal olan akıllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine
yok olmaktadır. O hâlde; yokluk bulunmayan ve isimleri, sıfatları ve
fiilleri sonsuz var olan ebedî, hakiki varlığa uygun olanı anlayabilir
mi ve O’na layık olanı bulabilir mi? Münasip olmayanları ayırt edip
söylemekten sakınabilir mi? Hatta kendi noksan olduğu için çok defa
kemali (noksansızlığı) noksan sanır ve noksanı kemal sanır.
Peygamberlerin
(a.s.) bunları ayırt etmeleri ve bildirmeleri,
bu fakire göre bütün nimetlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahü
teâlâya uygun olmayan şeyleri [mesela yok olmayı], O’na münasip
görenlerden daha alçak kim olabilir? Batılı haktan, eğriyi doğrudan
ayıran; ibadete ve itaat edilmeye hakkı olmayanları, ibadet edilmesi
layık ve lazım olan hakiki Vardan ayıran o büyüklerin sözleridir. Allahü
teâlâ insanları doğru yola o’nların sözleri ile çağırıyor. Kullarını
Kendisine yaklaşmak saadetine o’nların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahü
teâlânın beğendiği şeyleri öğrenmek o’nlar vasıtası ile kolaylaşıyor. Bu
görünen, bilinen varlıkların Yaratanı, Maliki, Sahibi olan Allahü
teâlânın; mahluklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmaya izin
verdiği ve hangilerine izin vermediği o’nların bildirmesi ile
anlaşılıyor. Peygamberlerin (a.s.) bu
saydığımız ve daha bunlar gibi nice faydaları vardır. O hâlde o
büyüklerin gönderilmesi elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat bir kimse
nefs-i emmâresine uyarak ve melun şeytana kapılarak peygamberlere (a.s.) inanmaz ve onların sözlerini bildiren hakiki din
âlimlerinin, din mütehassıslarının kitaplarını okumaz ve emirlerini
yapmaz ise peygamberlerin ne günahı olur ve bundan dolayı niçin rahmet
olmazlar?
Sual:
Akıl, yaratıldığı şekilde iken Allahü teâlâya ait şeyleri anlayacak
kadar tamam değil, kusurlu ise de; belki zamanla ilerleyerek ve
temizlenerek O’nun ile bizim anlayamayacağımız bir münasebet yapamaz mı?
Melek vasıtası ile peygamberlere (a.s.) haber
gelmeden, bu münasebetle ve kavuşmakla insanlar akılları ile sonsuz ve
hakiki varlığa mahsus şeyleri doğrudan O’ndan alamaz mı?
Cevap:
Akıl böyle bir münasebet elde edebilir; fakat akıl dünyada kaldıkça bu
bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz, bu iğreti varlıktan
alakası kesilmez. Vehim her zaman aklın etrafında, hayal daima yanında
bulunur. Gazap yani kızgınlık ve şehvet yani nefsin arzuları hep onunla
beraber kalır. Hırs ve menfaat onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın lüzumlu
alameti olan şaşırmak ve unutkanlık o’ndan hiç ayrılmaz. Bu dünyanın
hassası olan yanılmak ve iyiyi kötü ile karıştırmak o’ndan sıyrılmaz. O
hâlde akla her şeyde nasıl inanılır? Aklın vereceği kararlar ve emirler;
vehmin karışmasından ve hayalin tesirinden kurtulamaz; unutkanlık
tehlikesi ve şaşırmak ihtimalinden korunamaz.
Hâlbuki bu
kusurların hiçbiri meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler
onlarda bulunmaz. Bunun için melekler elbette yanılmaz; meleklere
itimat olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık
tehlikesi ve şaşırmak ihtimali yol bulamaz. Bazı vakitler ruh yolu ile
gelen bazı bilgileri his uzuvları ile bildirmek istediğim zaman; vehim
ve hayal yolundan doğru olmayan bazı başlangıçların meydana çıktığını ve
elimde olmayarak ruhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları
bildirirken aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Bazı vakit de bunları
ayırt etmeyi bildiriyorlar. İşte bundan dolayı ruhani bilgilere
yanlışlık karışarak hepsinden itimat kalkıyor.
Şöyle de
cevap
verilir ki: Aklın ilerlemesi ve temizlenmesi; ancak Allahü teâlânın
beğendiği şeyleri yapmakla, yani Ahkâm-ı İslâmiye’yi öğrenip yapmakla
olabilir. Bunun için de peygamberlerin (a.s.)
sözlerini, haberlerini öğrenmek lazımdır. O’nlar haber vermedikçe akıl
ilerleyemez ve temizlenemez. Bazı kâfirlerde ve fasıklarda görülen sefa
ve parlaklık alametleri kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır.
Nefsin parlaması da yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyandan başka bir şey
ele geçirmez. Bazı kâfirlerin ve fasıkların, nefislerinin parlaklığı
zamanında bilinmeyen bazı şeyleri haber vermelerine (istidraç) denir.
Yani bunları derece derece, yavaş yavaş felakete ve azaba sürüklemek
içindir. Allahü teâlâ hepimizi böyle belalardan korusun. Peygamberlerin
en büyüğü (s.a.v.) hürmetine bizi böyle şeylerden korusun!
Demek ki
peygamberlerin (a.s.) bildirdikleri Ahkâm-ı
İlâhiyye hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa bu emirler ve teklifler;
mülhidlerin, zındıkların sandıkları ve
söyledikleri gibi külfet, eziyet ve işkence değildir ve akla aykırı
değildir. Onların sık sık söyledikleri “Kullarına zor ve yorucu şeyler
emredip de bunları yaparsanız Cennet’e girersiniz demek insaf mıdır,
merhamet midir? Bir şey emretmemeli idi. Herkesi kendi başına bırakıp
istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi.
Merhamet ve iyilik böyle olur” gibi lafları ne kadar alçakça ve ne kadar
ahmakçadır. Bunlar hiç de düşünmüyor mu ki; iyilik edenlere şükretmek
yani sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Ahkâm-ı İslâmiye,
bütün nimetleri ve iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı
şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde Ahkâm-ı İlâhiyye ve
teklifât-ı ilâhiyye aklın istediği bir şeydir.
Bundan başka
dünyanın ve hayatın düzeni bu teklifleri yapmakla olur. Allahü teâlâ
herkesi kendi başına bıraksaydı kötülükten ve karışıklıktan başka bir
şey olmazdı. Allahü teâlânın haram etmesi olmasaydı; nefisleri ve
keyifleri peşinde koşanlar başkalarının mallarına, canlarına ve
ırzlarına saldırır; fenalıklar ve karışıklıklar hasıl olur; saldıran da
karşısındakiler de zarar görür, helak olurlardı. Bakara suresinin,
(Ey akıl
sahipleri, düşününüz! Katili öldürünüz diye verdiğim emirde ölüm değil,
hayat olduğunu anlarsınız!)
mealindeki yüz yetmiş dokuzuncu ayeti bu sözümüzün vesikasıdır.
Eğer hakimin
sopası olmasaydı,
Sarhoş kâfir,
Kabe içine kusardı.
Şunu da
söyleyelim ki Allahü teâlâ her şeyin sebepsiz ve şartsız Maliki,
hepimizin Sahibidir. Bütün insanlar O’nun mahluku ve kullarıdır.
Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması hep
yerindedir ve faydalıdır. Bunda zulüm ve fesat olamaz. Memurlar
amirlere, kullar sahiplere emirlerin ve işlerin sebebini soramaz. Bütün
insanları Cehennem’e koyup sonsuz azap yapsaydı kimin bir şey söylemeye
hakkı olabilirdi? Çünkü Kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü
kullanıyor; başkası yok ki O’nun mülküne tecavüz olsun ve zulüm
denilebilsin. Hâlbuki insanların kullandığı ve övündükleri mallar ve
mülkler hakikatte onların değil, hepsi O’nundur. Bizim bunlara el
uzatmamız ve karışmamız hakikatte zulümdür. Allahü teâlâ bu dünyanın
düzeni için ve bazı faydalara yol açması için bunları bize mülk kılmış
ise de hakikatte hepsi O’nundur. O hâlde bizim bunları asıl sahibinin
mubah ettiği ve izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.
Peygamberlerin
(a.s.) Allahü teâlâ tarafından bizlere haber
verdikleri her şey ve her emir doğrudur. Kâfirlere ve iman ile
gidenlerden asilere mezarda kabir azabı olduğunu Muhbir-i sadık (aleyhi
ve alâ âlihissalâtü vesselâm) haber vermiştir. Kâfirler ve müminler
[veyahut yalnız müminler] kabre konulunca Münker ve Nekir ismindeki iki
melek gelip sual soracaklardır. Kabir; dünya ile ahiret arasında bir
köprü, bir geçit olduğundan kabir azabı bir bakımdan dünya azaplarına
benziyor ki sonsuz değildir; bir bakımdan da ahiret azaplarına benzer ki
ahiret azabı cinsindendir. Mümin suresinin,
(Sabah, akşam
ateş ile azap olunurlar)
mealindeki kırk altıncı ayet-i kerimesi kabir azabını bildiriyor.
Kabirdeki nimetler de hem dünya hem de ahiret rahatlıklarına benzer.
İyi bir kimse,
talihli bir insan; kusurları ve günahları lütuf ve ihsan ile affolunan
ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günahı yüzüne vurulursa ve bunun
için de merhamet olunarak yalnız dünya sıkıntıları çektirilip günahları
böylece temizlenen kimse de çok talihlidir. Bununla da temizlenmeyip
geri kalan günahları için kabir sıkması ve kabir azabı çekerek günahları
biten, kıyamet gününe ve mahşer meydanına günahsız olarak götürülen de
ne kadar çok talihlidir. Eğer böyle yapmayıp ahirette de
cezalandırılırsa yine insaftır ve adalettir. Fakat o gün günahlı olan ve
mahcup ve yüzleri kara olan ne kadar güç durumdadır. Fakat bunlardan
Müslüman olanlara yine acınacak; bunlar sonunda yine merhamete
kavuşacak, Cehennem azabında sonsuz kalmaktan kurtulacaklardır ki bu da
ne kadar büyük nimettir. Ya Rabbi! Bize ihsan ettiğin iman ışığını
söndürme, kusurlarımızı ört! Sen her şeyi yapabilirsin!
Kıyamet günü
elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve yer, dağlar, denizler ve
hayvanlar, nebatlar ve madenler; hasılı her şey [madde ve kuvvet] yok
olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar
toz olup savrulacak. Bu yok oluş Sur’un ilk işareti ile olacaktır.
İkinci nefhasında her şey tekrar yaratılıp insanlar mezardan kalkacak,
mahşer yerinde toplanacaktır. Eski Yunan filozofları [ve kendilerine
müspet ilim adamı diyenler] yani her şeyi akılları ile çözmeye
kalkışanlar "gökler ve yıldızlar yok olmaz" dedi. [Bunların yok
olacağını fen kabul etmiyor, "Böyle gelmiş böyle gidecektir" diyerek
müşahede, tetkik ve tecrübeye dayanan fen bilgisine iftira ediyorlar.]
Bazısının aklı hiç de işlemediği için kendilerine Müslüman diyor,
Ahkâm-ı İslâmiye’den çoğunu da yapıyor. Şuna daha çok şaşılır ki bazı
Müslümanlar bunların sözüne ve kitaplarına inanıp bunları Müslüman,
hatta İslam âlimi ve din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini ve kâfir
olduklarını söyleyenlere kızıyor; bu kâfirleri methediyor ve müdafaa
ediyorlar. Hâlbuki bunlar Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere
inanmıyor; bütün peygamberlerin söz birliği ile bildirdiklerini inkar
ediyor.
Tekvir
suresinin,
(Güneşin ziyası
kalmadığı, karardığı ve yıldızlar solduğu zaman)
mealindeki; İnşikak suresinin,
(Gökler
yarıldığı ve Rablerinin emirlerini işittikleri zaman)
ve
(Gökler, Allahü
teâlânın emirlerini elbette yapar)
mealindeki; ve Nebe suresinin,
(O gün gökler
elbette yarılır)
mealindeki ayetleri ve bunlar gibi ayet-i kerimeler çok vardır. Bu
kimseler bilmiyor ki Müslüman olmak için yalnız kelime-i şehadeti
söylemek yetmez. İnanmak lazım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdik
etmek ve küfürden yani küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak
ve kâfirleri sevmemek Müslüman olmak için şarttır. İnsan ancak bu
suretle Müslüman olur; bu şart bulunmadıkça Müslümanlık olmaz.
Ahirette,
dünyadaki işlerden sual ve hesap vardır. Ahirete mahsus olan bir terazi
ve Sırat köprüsü denilen bir geçit vardır. Bunları Muhbir-i sadık (s.a.) haber vermiştir. Peygamberlik ne
demek olduğunu bilmeyen bazı cahillerin bunlara inanmaması, bunların yok
olmasını göstermez. Var olan şeylere "yok" demek kıymetsiz, boş söz
olur. Peygamberlik makamı aklın üstündedir. Peygamberlerin doğru
sözlerini akla uydurmaya çalışmak peygamberliğe inanmamak, güvenmemek
olur. Ahiret işlerinde peygamberlere (a.s.),
akla danışmadan tabi olmak, uymak lazımdır. Peygamberlik makamı aklın
hududunun ve çerçevesinin dışında, üstündedir. Akıl, eremediği şeyleri
kendine uymuyor sanır. Akıl, peygamberlere (a.s.) uymadıkça yüksek derecelere çıkamaz, eremez. Uygun olmamak
yani muhalif olmak başkadır; erememek, anlayamamak başkadır. Çünkü
uymamak ancak anladıktan sonra olabilir.
Cennet ve
Cehennem vardır. Kıyamet günü hesaptan sonra birçokları Cennet’e
gönderilecek, birçoğu da Cehennem’e sokulacaktır. Cennet’in sevabı,
nimetleri ve Cehennem’in azabı ebedîdir, sonsuzdur. Bunlar Kur’an-ı
Kerim’de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir. Muhyiddîn-i
Arabî “kuddise sirruh” (Füsûs) kitabında, “Sonunda herkes rahmete
kavuşacaktır” diyor ve
(Rahmetim her
şeyi kapladı)
ayet-i kerimesini bildirip; “Kâfirler Cehennem’de üç bin sene kalarak,
sonra Cehennem bunlara serin ve rahat olacaktır; nasıl ki ateş, dünyada
İbrahim aleyhisselama selamet olmuştu. Allahü teâlâ azap vaat ettiği
sözünden dönebilir” diyor. “Ehl-i dilden hiç kimse, kâfirlerin
Cehennem’de ebedî kalacağını söylemedi” diyerek burada da doğru yoldan
ayrılmaktadır.
Araf suresinin,
(Rahmetim her
şeyi içine aldı)
mealindeki yüz elli beşinci ayet-i kerimesinin, dünyada rahmetin
müminlere ve kâfirlere beraber olduğunu gösterdiğini anlayamadı.
Ahirette kâfirlere rahmetin zerresi bile yoktur. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı
Kerim’de bunu bildiriyor ve
(Rahmetim her
şeyi kaplamıştır)
buyurduktan sonra mealen,
(Rahmetim,
Benden korkup haramlardan kaçanlar ve zekâtlarını verenler ve Kur’an-ı
Kerimime inananlar içindir)
buyuruyor. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, ayet-i kerimenin başını
okuyup sonunu bırakıyor. Yine Araf suresinin elli beşinci ayetinde
mealen,
(Rahmetim,
imanı ve ihsanı olanlaradır)
buyuruldu. İbrahim suresinin,
(Allahü teâlâ,
Peygamberlerine verdiği sözden döner sanmayınız)
mealindeki kırk yedinci ayet-i kerimesi, diğerlerine verdiği sözden
döner demek değildir. Burada yalnız "Peygamberlerine verdiği sözden
dönmez" buyurması; belki Peygamberlerinin kâfirlerden daha kuvvetli ve
onlara galip olması için verdiği sözden demektir ki böylece hem
Peygamberlerine hem de bunların düşmanı olan kâfirlere söz
verilmektedir. O hâlde bu ayet-i kerime, hem Peygamberlerine hem de
düşmanlarına verdiği sözden dönmeyeceğini bildiriyor ki; sözünü ispat
için yazdığı bu ayet-i kerime o’nun yanıldığını meydana çıkarıyor. Şunu
da söyleyelim ki; düşmanlarına verdiği sözden dönmesi, dostlarına
verdiği sözden dönmek gibi yalancılık olur ki Allahü teâlâya bunu
söylemek çok yersizdir. Çünkü kâfirlere azap etmeyeceğini biliyorken bir
fayda için, bilgisinin aksine olarak "sonsuz azap edeceğim" diyor demek
çok çirkin bir sözdür. Ehl-i dilin, kâfirlerin Cehennem’de
kalmayacaklarını söylemeleri de Muhyiddîn-i Arabî’nin “kaddesallahü
teâlâ sirrehül-azîz” keşif ile, yani kalbi ile anlayarak söylediği
sözlerdendir. Kalbe doğan şeylerde çok hata olur. Din büyüklerinin,
Peygamberimizden (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramdan
(rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) alarak yazdıklarına muhalif olan böyle
keşiflerin kıymeti ve ehemmiyeti yoktur.
Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır;
günah işlemez, yanılmaz ve unutmazlar. Tahrim suresi altıncı ayet-i
kerimesinde mealen,
(Melekler,
emrolundukları şeyde Allahü teâlâya karşı gelmezler ve emrolundukları
şeyi yaparlar)
buyuruldu. Yemezler ve içmezler. Erkek ve dişi değildirler. Kur’an-ı Kerim’de meleklerin
erkeklere mahsus kelime ve harfler ile bildirilmesi, erkeklerin
kadınlardan daha şerefli ve daha üstün oldukları içindir. Nitekim Allahü
teâlâ Kendini de bunun için böyle kelime ve harflerle bildirmektedir.
Allahü teâlâ
insanlardan bazılarını peygamber olarak seçtiği gibi, meleklerden de
bazılarını peygamber olarak ayırmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu
buyurdu ki:
“İnsanların
büyükleri, meleklerin büyüklerinden daha üstündür.”
İmam-ı Gazali, İmam-ı Malik ve Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, “Meleklerin
büyükleri daha üstündür” dedi. Bu fakirin anladığına göre meleklerin
evliyalık tarafı Peygamberlerin evliyalığından üstündür. Fakat Nebîlerin
ve Resullerin yetiştiği bir derece vardır ki melek oraya yetişemez. Bu
şerefli derece Peygamberlere (a.s.) toprak
maddelerinden gelmiştir; bu da insana mahsustur. Yine bu fakire
gösterildi ki; Peygamberliğin yüksekliği yanında evliyalığın yüksekliği
hiç kalmakta, büyük deniz yanında bir damla kadar da görünmemektedir. O
hâlde Peygamberlik yolundan gelen üstünlük, evliyalık yolundan kavuşulan
yükseklikten kat kat daha üstündür. O hâlde her bakımdan toplu üstünlük
Peygamberlerde, bir bakımdan üstünlük meleklerdedir. Sözün doğrusu Ehl-i
sünnet âlimlerinin çoğunun dediğidir. Allahü teâlâ onların
çalışmalarının mükafatını bol bol ihsan eylesin! Demek oluyor ki
evliyadan hiçbiri hiçbir Peygamberin derecesine çıkamaz. Velinin başı
daima bir Peygamberin ayağı altındadır.
Şunu iyi
bilmeli ki; herhangi bir sözde âlimler ile sufiye arasında uygunsuzluk
bulunursa, iyi ve ince düşünülünce âlimlerin haklı ve doğru olduğu
görülüyor. Bunun sebebi; âlimler peygamberlere (a.s.) tabi oldukları için onların peygamberlik derecelerine ve o
derecelerin ilimlerine bakıyor, bilgilerini oradan alıyorlar. Sufiler
ise peygamberlerin evliyalık derecelerine ve buradaki marifetlere
bakıyorlar. Peygamberlik derecesinden alınan ilimler evliyalık
derecelerinden alınan ilimlerden elbette daha doğrudur. Bu sözlerimi
daha geniş, daha derin olarak; aklı ve ilmi yüksek, hakikatleri anlamış,
Allahü teâlânın rahmetlerine ve feyzlerine kavuşmuş kıymetli oğlum
Muhammed Sadık’a yazdığım mektupta [iki yüz altmışıncı mektup]
bildirdim. Arzu eden oradan okusun!
İMAN:
Ehl-i sünnet âlimlerinin (rh.a.)
kitaplarında dinden olduğu, yani inanılması lazım olduğu bildirilen
şeyleri kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. Kalbin
inandığını dil ile söylemek de lazımdır demişlerdir.
Kalpte iman
bulunduğuna alamet, küfürden teberri etmek (kaçınmaktır) ve kâfirlikten,
kâfirlere mahsus olan şeylerden; mesela beline zünnar bağlamak ve bunun
gibi kâfirlik alameti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden
teberri demek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemektir. Kâfirler
kuvvetli, hâkim olup da zararlarından korkulduğu zaman kalbi ile
sevmemek; korku olmadığı zaman hem kalp hem de her vasıta ile karşı
koymak lazımdır. Allahü teâlâ Kur’an-ı Kerim’de sevgili Peygamberine
(s.a.v.) kâfirleri ve münafıkları sevmemeyi,
çalışıp onlardan üstün olmayı emrediyor. Çünkü Allahü teâlânın ve
Peygamberinin (s.a.v.) düşmanlarından uzak
olmadıkça O ve Resulü sevilmiş olmaz ve "seviyorum" demek doğru olmaz.
Bir kimse "imanım var" dese fakat küfürden teberri etmese; hem
Müslümanlığa hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki bunlara
(Mürted) denir. Bunlara münafık gözü ile bakmak lazımdır. Kalpte iman
bulunması için küfürden teberri elbette lazımdır. Bu teberrinin en aşağı
derecesi kalp ile teberridir. En yüksek, en iyi derecesi de hem kalp ile
hem kalıp ile olmaktır; yani kalpteki ayrılığı söz ile ve hareket ile
belli etmektir.
Farsça mısra
tercümesi:
Düşmanlık
etmedikçe, dostluk olamaz!
Bazıları
sevginin bu şartını Ehl-i beyt’i (radıyallahü teâlâ anhüm), [yani
Peygamberimizin (s.a.v.) akrabasını ve torunlarını]
sevmekte yanlış kullanıyor. “Bunları sevmek için Peygamberimizin üç
halifesine (radıyallahü teâlâ anhüm) ve Müslümanlardan birçoğuna
düşmanlık etmek lazımdır” diyor. Bu sözleri çok yanlıştır; çünkü
sevginin alameti, sevgilinin düşmanlarını sevmemektir. Yoksa sevgiliden
başka herkese düşmanlık demek değildir. Akıllı olan herkes bilir ki
Peygamberimizin (s.a.v.) Ashabı, Ehl-i beyt’e
düşman değil idi. Hele Ashab-ı kiramın en büyükleri olan bu üç halife,
Peygamberimizin (s.a.v.) uğruna mallarını ve
canlarını feda etti; mevkilerini, şöhret ve itibarlarını O’nun için terk
etti. Müslümanların Ehl-i beyt’i sevmesi Kur’an-ı Kerim’de açıkça
emrolunuyor. Resulullah’ın (s.a.v.) saadet-i
ebediyyeye çağırması ve kavuşturması nimetinin şükrü ve karşılığı olarak
Ehl-i beyt’in (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) sevgisi isteniyor. O
hâlde nasıl olur da bu büyüklerin Ehl-i beyt’e düşman olması
düşünülebilir ve söylenebilir?
İbrahim
aleyhisselamın bu kadar büyük olması ve bütün insanlar arasında
ikinciliği kazanması ve peygamberler babası olmakla şereflenmesi, hep
Allahü teâlânın düşmanlarından teberri etmesi sebebi ile idi. Allahü
teâlâ Mümtehine suresinde mealen:
(Ey müminler!
İbrahim aleyhisselamın gösterdiği güzel yolda yürüyünüz! Yani siz de
onun gibi ve onunla beraber bulunan müminler gibi olunuz! Onlar
kâfirlere dedi ki: Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünkü siz Allahü teâlâyı
dinlemeyip başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz.
Sizin uydurma dininize inanmıyoruz. Bu ayrılık aramızda düşmanlığa sebep
oldu. Siz Allahü teâlânın bir olduğuna inanmadıkça ve emirlerini kabul
etmedikçe bu ayrılık kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini
gösterecektir)
buyuruyor.
Bu fakire göre
“rh.a.”, Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini
kazanmak için küfürden teberri gibi hiçbir amel ve ibadet yoktur.
Kâfirlere ve küfre Allahü teâlânın zatı, Kendisi düşmandır. İnsanların
taptıkları bütün mabudlar ve bunlara tapanlar, Allahü teâlânın zatının
düşmanlarıdır. Cehennem’de sonsuz yanmak bu alçak işin cezasıdır.
Nefislerin arzusu ve her türlü günahlar ise böyle değildir. Bunlara
Allahü teâlânın düşmanlığı Kendinden değil, sıfatlarındandır. Allahü
teâlânın günahkârlara gazap etmesi (kızması), Kendi gazabı ile değil,
gazap sıfatı iledir. Bunlara azap etmesi, horlaması hep sıfatları ve
fiilleri iledir. Günahkârlar bunun için Cehennem’de sonsuz kalmayacak;
belki bunlardan çoğunu isterse [Cehennem’e sokmadan] affedecektir.
Allahü teâlânın küfre ve kâfirlere düşmanlığı zatından olduğu için
rahmet ve refet sıfatları ahirette kâfirlere yetişemeyecek ve rahmet
sıfatı zatın düşmanlığını ortadan kaldıramayacaktır. Zatın düşmanlığı,
sıfatın acımasından daha kuvvetlidir. Sıfat ile yapılan şey zatın
yaptığını değiştiremez. Hadis-i kudside buyuruyor ki:
(Rahmetim
gazabımı aşmıştır).
Bunun manası: “Rahmet sıfatım, gazap sıfatımı aşmıştır.” Yani,
“Müminlerin günahkârlarına karşı olan gazap sıfatımı aşmıştır” demektir.
Yoksa rahmet sıfatı, kâfirlere ve müşriklere karşı olan zatın gazabını
aşar demek değildir.
Sual:
Allahü teâlâ dünyada kâfirlere merhamet ediyor. Nitekim yukarıda
söylendi. O hâlde dünyada rahmet sıfatı zatın gazabını aşmıyor mu?
Cevap:
Kâfirlere dünyada merhamet edilmesi görünüştedir. Yani merhamet şeklinde
görünen istidraçtır, hiledir. Nitekim Mü’minûn suresinde mealen:
(Kâfirlere çok
mal ve evlat vererek onlara yardım mı, iyilik mi ediyoruz? Küfürlerine
karşılık olarak onlara bol bol iyilikleri çabuk çabuk gönderiyor muyuz
zannediyorlar? Hayır öyle değildir; bu yardım onlara iyilik değil, belki
istidraçtır. Azmaları, kudurmaları ve Cehennem’ye gitmeleri içindir)
buyuruyor. Araf ve Kalem suresinde:
(Onları yavaş
yavaş azaba yaklaştırıyorum. Haberleri olmuyor. Onlar azdıkça dünya
nimetlerini artırarak fırsat veriyorum. Aldanıyorlar. Onlara
hazırladığım azap çok şiddetlidir)
mealindeki ayet-i kerimesi de böyle olduğunu açıkça göstermektedir.
FAİDE:
Cehennem’de sonsuz olarak yanmak, küfrün karşılığıdır. Burada denilir
ki; bir kimse imanı varken kâfirlerin rusum ve adetlerini yapar,
o’nların ibadetlerine, adetlerine, bayramlarına kıymet verirse
âlimlerimiz bu kimsenin imanının gideceğini, mürtet olacağını
bildiriyor. [Çünkü bu hâller, küfürden teberri etmemektir.] Zamanımız
Müslümanlarının çoğu bu belaya yakalanmıştır. Âlimlerimizin bu sözüne
göre; zamanımızda Hindistan’daki Müslüman denilen insanların çoğu
Cehennem’de ebedî azap çekeceklerdir. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
(Kalbinde zerre
kadar imanı olan Cehennem’de sonsuz olarak kalmayacak, çıkarılacaktır).
Sen buna ne dersin?
Cevap:
Şöyle deriz ki; bir kimse dinde inanılması lazım olan şeylerden bir
tanesine bile inanmamış veya şüphe etmiş ise veya beğenmemiş ise imanı
gider, kâfir olur; Cehennem’de ebedî yanacaktır. Bir kimse Kelime-i
Tevhid söyleyip o’nun manasını kabul eder; "Muhammed aleyhisselam Allahü
teâlânın Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir" deyip o’na uygun
olmayanlar yanlıştır, fenadır diye inanırsa ve son nefesinde de öyle
ölüp ahirette bu iman ile giderse; bu kimse kâfirlere mahsus olan
adetlere ve bayramlara katılır, kâfirlerin mukaddes bildikleri
günlerinde ve gecelerinde o’nların yaptıklarını yaparsa Cehennem’e
girer. Ama kalbinde zerre kadar imanı olduğu için [yani bildirdiğimiz
gibi kısaca inandığı için] Cehennem’de sonsuz kalmaz.
Bu fakir, bir
gün bir hasta ziyaretine gitmiştim; ölüm hâlinde idi. Kalbine teveccüh
ettim, kalbi kararmış idi. O zulmetin temizlenmesi için çok uğraştım,
fayda vermedi. Uzun zaman yokladıktan sonra o siyahlıkların kâfirlik
bulaşıklıkları ve sıfatları olduğu ve kâfirler ile ve küfür ile olan
bağlılığından, beraberliğinden olduğu anlaşıldı. O kadar uğraştığım
hâlde o zulmetler temizlenemedi; bunların ancak küfrün cezası olan
Cehennem ateşi ile temizleneceği anlaşıldı. Fakat kalbinde zerre kadar
iman nuru da görüldüğünden o’nun sayesinde Cehennem’den çıkarılacaktır.
Hastayı bu hâlde görünce, "Cenaze namazını kılayım mı?" diye düşünceye
daldım. Kalbimi uzun zaman yokladıktan sonra kılmak lazım olduğunu
anladım. Demek ki kalbinde iman varken [zaruret olmadığı hâlde bile]
kâfirlerle düşüp kalkan, o’nların bayramlarına, Paskalyalarına uyanların
cenaze namazlarını kılmalıdır; bunları kâfir bilmemelidir. Nitekim bu
gibilere bugün [Hindistan’da] böyle yapılmaktadır. O’nların imanları
sayesinde Cehennem’den çıkacaklarına inanmalıdır. Fakat hiç imanı
olmayanlara [Muhammed aleyhisselamın bir sözünü ve adetini bile
beğenmeyenlere] af ve mağfiret yoktur ve küfürlerinin karşılığı olarak
Cehennem azabında sonsuz kalacaklardır.
Hülasa;
kâfirlerin adet ve merasimlerine katılanda zerre kadar iman varsa [yani
kalbinden Kelime-i Tevhid’in manasına kısaca inanmış ise ve imanı
gideren bir iş ve sözde bulunmadıysa] Cehennem azabına girecekse de
Cehennem’de ebedî kalmayacaktır. İmanı olanlardan büyük günah işleyenlere gelince; Allahü teâlâ bu günahları isterse
affeder, isterse günahı temizleninceye kadar Cehennem’de azap eder. Bu
fakirin (k.s.) anladığına göre Cehennem
azabı ister sonsuz olsun ister bir zaman olsun; küfür için ve küfür
sıfatları ve bulaşıklıkları içindir. Küfürden teberri eden (kaçınan)
iman sahiplerinin yaptıkları büyük günahlar; ya imanları hürmetine Cenab-ı
Hakk’ın merhameti ile veya kalp ile tövbe ve dil ile istiğfar ederek ve
beden ile hayırlı bir iş yaparak veya şefaate kavuşmaları ile affolunur.
Günahta kul hakkı varsa hak sahibi ile helalleşmek lazımdır. Böyle
affolunmayanlar; dünya sıkıntıları ve dertleri ile veya son nefeste can
verirken çekecekleri zahmetler ile temizlenir. Bunlarla da temizlenmezse
bazısı kabir azabı çekmekle affa kavuşur. Bazısı ise kabir azabı ve
sıkıntıları ve kıyamet gününün şiddetleri ile affolunup günahları biter
ve Cehennem azabı ile temizlenmeye lüzum kalmaz. Nitekim En’âm suresi
seksen ikinci ayetinde mealen,
(İman edip de
imanlarını şirk ile bulaştırmayanlar, Cehennem’de ebedî kalmaktan
emindirler. Onlar için bu korku yoktur)
buyuruldu. Bu ayet-i kerime sözümüzün doğru olduğunu göstermektedir;
çünkü burada "zulüm", şirk demektir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahü
teâlâ bilir.
Sual:
Allahü teâlâ küfürden başka bazı günahları işleyenlerin de Cehennem’e
gireceklerini bildiriyor. Mesela bir mümini bile bile öldürenin cezası
Cehennem’de sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Bir namazı
bile bile vaktinde kılmayıp kaza etmeyene, Cehennem’de bir Hukbe azap
edeceklerdir”
buyuruyor. [Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir.] O hâlde Cehennem
azabı yalnız kâfirlere değildir denilirse?
Cevap:
Cevap veririz ki; Cehennem azabı, Müslüman öldürmenin haram olmasına
aldırış etmeyen, "helal" diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet
âlimleri (rh.a.) tefsirlerinde böyle mana
vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennem’de azap olunacağını
bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir.
Mesela günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek; İslam dininin
emirlerini aşağı görerek namaz kılmamak ve günah yapmak gibi
şekillerdedir. Peygamberimiz (s.a.v.):
(Ümmetimden
büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim)
buyuruyor. Bir kere de:
(Allahü
teâlânın rahmeti benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azap yoktur)
buyurdu. Yukarıda manası yazılan ayet-i kerime de bu sözümüzü
kuvvetlendirmektedir. [İntihar etmek yani kendini öldürmek, başkasını
öldürmekten daha büyük günahtır.]
Kâfirlerin akıl
ve baliğ olmadan ölen çocuklarının ve dağda, çölde doğup büyüyerek bir
din işitmeden ölenlerin ve eski zamanlarda bir dinin zalimler tarafından
bozulduğu, değiştirildiği ve yeni bir peygamber gelmeden önce ölen
dinsizlerin ahirette ne olacaklarını oğlum Muhammed Said’e (rahmetullahi
aleyh) yazdığım mektupta uzun olarak bildirmiştim, oradan okuyup
anlayınız! [Bu mektup, iki yüz elli dokuzuncu mektuptur.]
İmanın
artmasında ve eksilmesinde âlimlerimiz başka başka söyledi. İmam-ı Azam
Ebû Hanîfe (radıyallahü anh) “İman artmaz ve azalmaz” buyurdu. İmam-ı
Şafiî (rh.a.) “Artar ve azalır” dedi. İman, kalbin tasdiki
ve yakîni olduğundan azalması ve çoğalması olmaz; azalıp çoğalan bir
inanış iman olmaz, buna (Zan) denir. İbadetleri, Allahü teâlânın sevdiği
şeyleri yapmakla iman cilalanır, nurlanır, parlar. Haram işleyince
bulanır. O hâlde çoğalmak ve azalmak, amelden ve işlerden dolayı imanın
cilasındadır; kendisinde değildir. Bazıları cilalı, parlak imana "çok"
dedi ve parlak olmayan imandan "daha çoktur" dedi. Bunlar sanki cilalı
olmayan imandan bazılarını iman bilmedi; cilalılardan bazılarını da iman
bilip fakat "az" dedi. İman, parlaklıkları başka başka olan karşılıklı
iki ayna gibi oluyor. Cilası fazla olup karşısındaki cismi parlak
gösteren ayna, az parlak gösteren aynadan daha çoktur demeye benzer.
Başka birisi de "İki ayna müsavidir (eşittir); yalnız cilaları ve
karşılarındakileri göstermeleri yani hassaları ve sıfatları başka
başkadır" demesi gibidir. Bu iki adamdan ikincisinin görüşü daha keskin
ve doğrudur; birincisi görünüşe bakmış, öze ve içe girmemiştir.
Anlatması bu
fakire nasip olan bu misal; imanın azalıp çoğalmadığına inanmayanların
sözlerini ortadan kaldırmış oldu ve her müminin imanı her bakımdan
peygamberlerin (a.s.) imanlarına benzemedi.
Çünkü o’nların imanı çok nurlu ve çok parlak olduğundan, ümmetlerinin
karanlık ve bulanık imanlarından kat kat daha çok meyveler ve kazançlar
hasıl edecektir. Bir hadis-i şerifte:
(Ebû Bekir
Sıddîk’ın (radıyallahü anh) imanı, bu ümmetin hepsinin imanlarının
toplamından daha ağırdır)
buyuruldu. Bu da imanın nuru ve parlaklığı bakımındandır. Fazlalık
asılda ve özde değil, sıfatlardadır. Nitekim peygamberler de herkes gibi
insandır; insanlık bakımından arada fark yoktur. Fark; kâmil ve üstün
sıfatlardan ileri gelmektedir. Üstün sıfatları olmayan, sanki olanlardan
ayrıdır. Bununla beraber insan olmakta hepsi birdir; aralarında azlık ve
çokluk yoktur. İnsanlık azalır veya çoğalır denilemez. Bazıları imanı
anlatırken "dil ile tasdik, dil ile söylemektir" demişlerdir ki bu vakit
inanmak da zan etmek de iman oluyor ve iman azalıp çoğalabiliyor. Fakat
imanın doğrusu kalbin tasdik ve iz’an etmesi yani inanmasıdır; zan ve
şüpheye iman denmez.
İmam-ı Azam Ebû
Hanîfe (rh.a.) “Ben hak olarak yani elbette müminim
demelidir” diyor. İmam-ı Şafiî (rh.a.) ise “İnşallah
müminim demelidir” diyor. Bu ikisi arasındaki fark yalnız sözdedir.
Çünkü şimdiki iman söylenirken "elbette müminim" demelidir; son
nefesindeki iman söylenirken "inşallah o zaman da müminim" demelidir.
Fakat "inşallah" diyerek şarta bağlamaktansa her zaman "elbette" demek
daha ihtiyatlı ve daha uygundur.
Evliyanın
“kaddesallahü teâlâ esrârehüm” kerametine inanmak lazımdır. Allahü teâlâ
bu dünyada her işi adet-i ilahiyesi ve kanun-ı ilahîsi ile yaratmaktadır. Evliyasının [yani çok sevdiği kullarının]
elinden adet-i ilahiyesi dışında bazı şeyler yaratır ve yapar ki buna
(Keramet) denir. Keramete inanmayan; dünyanın her tarafında, her zaman
sık sık görülmüş ve ağızdan ağıza yayılmış olan vakalara inanmamış olur.
Allahü teâlânın peygamberlerin (a.s.) elinde ve
o’nların sözleri ile adet-i ilahiyesini bozarak kimsenin yapamayacağı
şeyler yaratmasına (Mucize) denir ki mucize gösteren bir kimse peygamber
olduğunu ilan eder. Keramet gösteren kimse ise peygamber olmadığını ve
bir peygamberin yolunda bulunduğunu söyler.
Hulefâ-i
Râşidîn’in [yani Peygamberimizden (s.a.v.) sonra
gelen dört halifesinin] (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) birbirinden
üstünlükleri hilafetleri sırası iledir. Ebû Bekir ile Ömer’in (radıyallahü
anhümâ) müminlerin hepsinden üstün olduğunu sahabilerin hepsi ve
Tâbiîn’in hepsi söylemiştir. Bu sözleri din imamlarımızdan çoğu
kitaplarında yazmıştır; bunlardan biri İmam-ı Şafiî’dir (rahmetullahi
aleyh). Ehl-i sünnet itikadını toplamış ve yazmış olan büyük âlim Ebü’l-Hasan-ı
Eş'arî diyor ki: “Önce Ebû Bekir’in, sonra Ömer’in bütün müminlerden
üstün olduğu meydandadır, muhakkaktır.” Büyük âlimlerden İmam-ı Zehebî
diyor ki: “Ali (radıyallahü anh) halife iken, büyük bir kalabalık
içerisinde
‘Ebû Bekir ve
Ömer (radıyallahü anhümâ) bu ümmetin en üstünüdür’
buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyade kimse bize söyledi.” Bunlardan
çoğunun ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü
kimselerdir; Allahü teâlâ o’nları kıyamette fena hâlde karşılayacaktır
diyor.
Din-i İslam’da
Kur’an-ı Kerim’den sonra en kıymetli ve en inanılır kitap olan (Buhârî-i
Şerîf) kitabının sahibi İmam-ı Buhârî diyor ki: Ali (radıyallahü anh)
buyurdu ki:
“Peygamberimizden (s.a.v.) sonra bu ümmetin en
iyisi, en yükseği Ebû Bekir, sonra Ömer’dir (radıyallahü anhümâ). Sonra
bir başkasıdır.”
Bu sırada oğlu Muhammed ibni Hanefiyye "O da sensin!" deyince:
“Ben de her
Müslüman gibi bu ümmetten biriyim”
buyurmuştur. İmam-ı Zehebî ve başka âlimler dedi ki; İmam-ı Ali (radıyallahü
anh) buyurdu ki:
“Dikkat ediniz,
iyi dinleyiniz! Bazı kimselerin beni Ebû Bekir ile Ömer’den (radıyallahü
anhümâ) üstün tuttuklarını işittim. Bunlardan biri elime geçerse iftira
edenlerin cezasını o’na yaparım; çünkü o iftiracıdır.”
Dâre-Kutnî diyor ki; İmam-ı Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki:
“Beni Ebû
Bekir’den ve Ömer’den (radıyallahü anhümâ) üstün tutan bir kimse elime
geçerse, iftira edenlere yaptığım gibi o’na dayak cezası veririm.”
Bunlar gibi daha nice haberler Sahabe-i kiramın (radıyallahü anhüm)
çoğundan o kadar gelmiştir ki kimsenin inkar etmesine yol ve imkan
kalmamıştır. Hatta Şiilerin büyük âlimlerinden olan Abdürrazzak diyor
ki: “Ali; Ebû Bekir’i ve Ömer’i (radıyallahü anhüm) kendinden üstün
tuttuğu için ben de o’nları üstün tutuyorum. Çünkü o’nları üstün tutmaz
isem İmam-ı Ali’yi (radıyallahü anh) çok sevdiğim hâlde o’na uymamış
olurum; bu da benim için büyük bir günah olur.”
İmam-ı Osman’ın
İmam-ı Ali’den (radıyallahü anhümâ) yüksek olduğuna gelince; Ehl-i
sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: “Şeyhayn’dan sonra [yani Ebû Bekir’den
ve Ömer’den sonra], Müslümanların yükseği Osman’dır. Ondan sonra Ali’dir
(radıyallahü anhüm).” Dört mezhep imamlarımız da böyle buyurdu. İmam-ı
Malik, Osman’ın (radıyallahü anh) üstünlüğünden şüphe etti deniliyorsa
da (Şifa) kitabının sahibi Kadı İyâd: “Sonradan Osman’ın (radıyallahü
anh) üstün olduğunu söyledi” diyor. İmam-ı Kurtubî de: “Doğrusu inşallah
budur” diyor. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin:
“Ehl-i sünnetin
alameti, Şeyhayn’ın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir”
sözünden, iki damattan birini diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor
diyenler varsa da bu fakirin anladığına göre İmam’ın böyle söylemesinin
başka sebebi vardır. Yani iki damadın (radıyallahü anhümâ) hilafetleri
zamanında Müslümanlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış
olduğundan kalplerde soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmam, "iki
damadı sevmek" kelimesini uygun bulmuş ve bunların sevgisine "Ehl-i
sünnetin alametidir" demiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe için "Osman’ın
(radıyallahü anh) daha yüksek olduğunda şüpheliydi" denilebilir mi?
Çünkü Hanefi mezhebindeki âlimlerin kitapları hep “Üstünlük, hilafetleri
sırası iledir” yazısı ile doludur. Hülasa, Şeyhayn’ın üstün olduğu
katîdir; Osman’ın Ali’den daha üstün olması bu kadar katî değildir.
Fakat Osman’ın, hatta Şeyhayn’ın üstünlüğünü inkar edenlere kâfir
demekten kaçınmalıdır. Bunları bidat sahibi ve doğru yoldan ayrılmış
Müslüman bilmelidir. Çünkü âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir
dememiştir. Bunların hâli, alçak Yezid’in hâline benziyor ki âlimlerimiz
ne olur ne olmaz diye o’na lanete izin vermemiştir.
Hulefâ-i
Râşidîn’i sevmemek yolu ile Peygamber'i (s.a.v.)
incitmek; İmam-ı Hasan’ı ve Hüseyin’i (radıyallahü anhümâ) sevmemek yolu
ile incitmek gibidir. Peygamberimiz (s.a.v.)
buyurdu ki:
(Ashabımı
incitmekte Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü
bilmeyiniz. Onları seven, Beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık
eden, Bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, Beni incitir. Beni
inciten de Allahü teâlâya eziyet etmiş olur ki buna azap eder).
Ahzab suresi elli yedinci ayetinde mealen,
(Allahü teâlâya
ve O’nun Peygamberine eziyet edenlere dünyada ve ahirette lanet olsun!)
buyuruldu.
Büyük İslam
âlimi Sadüddin-i Teftâzânî (Akâid-i Nesefiyye) şerhinde, “Bu üstünlük
sırasında insaf etmelidir” diyorsa da o’nun bu sözü insafsızdır ve şüphe
etmesi yersizdir. Çünkü büyüklerimiz diyor ki: “Burada üstünlük demek,
sevapları daha çok demektir.” İyilikleri ve doğrulukları ile herkese
faydalı olmasının çokluğu demek değildir. Akıllı olan bunlara kıymet
vermez. Sahabe-i kiram ve Tabiin-i izam; bize İmam-ı Ali’nin
(radıyallahü anh) iyiliklerini gösteren o kadar hâl ve hadise bildiriyor
ki başka hiçbir sahabiden bu kadar bildirmediler. Bununla beraber yine
onlar, üç halifenin daha yüksek olduğunu bildirmişlerdir. Görülüyor ki
üstün olmaya sebep, faziletlerin ve menkıbelerin çok olması değildir.
Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak
vahyi ve meleğin gelmesini görmekle şereflenen seçilmiş bahtiyarlardır.
Bunlar üstünlük sebeplerini açıkça veya işaretle görüp anlamıştır. Onlar
da Peygamberimizin Ashab-ı kiramıdır (aleyhi ve a.s.).
O hâlde
(Akâid-i Nesefî) şarihinin, “Üstünlükten maksat sevapların çokluğu ise
bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir” demesi yersizdir. Çünkü bu
üstünlük sırası, İslamiyet’in sahibi tarafından açıkça bildirilmeseydi o
zaman şüphenin yeri olurdu. Bildirildikten sonra niçin şüphe ediyor?
Ashab-ı kiram bu üstünlüğü açıkça veya işaretle anlamasalardı hiç
bildirirler miydi? Dördünü de beraber bilen ve "aralarında üstünlük
aramak lüzumsuzdur" diyenlerin bu sözü lüzumsuzdur. Din büyüklerinin söz
birliğine lüzumsuz laf demekten daha lüzumsuz, daha boş laf olur mu?
Muhyiddîn-i Arabî’nin, “Hilafetlerin sırası ömürlerinin sırasına göre
idi” demesi de müsavi olmalarını göstermez. Çünkü halifelik başkadır,
üstünlük başkadır. Bu sözü üstünlük bakımından söyledi dersek, yine
güvenilecek ve şahit tutulacak bir söz olmayıp o’nun hatalı sözlerinden
biri olmuş olur. O’nun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan
birkaç keşfi ve buluşu doğru değildir. Böyle sözlere ancak ruhları
hasta, kalpleri bozuk olan veya her şeyi körü körüne taklit eden uyar.
Ashab-ı kiram
(aleyhimürrıdvân) arasındaki muharebelerin ve ayrılıkların iyi
sebeplerden ileri geldiğine; dünya nimetleri için, nefsin arzuları için
olmadığına inanmak lazımdır. Sadüddin-i Teftâzânî, Hazret-i Ali’yi
(radıyallahü anh) aşırı sevenlerden olduğu hâlde diyor ki:
“Onların
ayrılıkları ve muharebeleri hilafet için değildi, içtihatta yanılmaktan
ileri gelmişti.”
[Fatih Sultan Muhammed Han devri âlimlerinden Ahmed-i Hayalî hazretleri,
Ömer Nesefî’nin (Akâid-i Nesefî) kitabına, Sadüddin-i Teftâzânî’nin
yaptığı büyük şerhe ayrıca çok kıymetli bir haşiye yazmıştır.] Hayalî bu
haşiyesinde diyor ki: “Hazret-i Muaviye (radıyallahü anh) ve o’nunla
beraber olanlar, Hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh) uymadı. Bununla
beraber o’nun, o zamanda bulunanların en üstünü olduğunu ve halifelik
o’nun hakkı olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Hazret-i Osman’ı
(radıyallahü anh) şehit edenleri yakalayarak cezalarını vermediği için
isyan etmişlerdi.” Karamânî haşiyesinde diyor ki; İmam-ı Ali
(kerremallahü vecheh) buyurdu ki:
“Kardeşlerimiz
bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir, günaha da girmediler; çünkü
dinden, İslamiyet’ten anladıklarını yapıyorlar.”
İçtihatta yanılmanın kabahat olmadığı ve bir şey söylenmeyeceği
şüphesizdir. Sahabe-i kiramın, Peygamberimizin (s.a.v.) sohbetinde ve dersinde yetiştiklerini düşünerek hepsini iyi
bilmemiz ve hepsine hürmet göstermemiz lazımdır. Peygamberimizi
(s.a.v.) sevdiğimiz için hepsini sevmeliyiz! Zira,
(Onları seven,
Beni sevdiği için sever ve onlara düşmanlık eden, Bana düşman olduğu
için eder)
buyurulmuştur. Yani Ashabıma (radıyallahü anhüm) olan sevgi, Bana olan
sevgidir ve onlara olan düşmanlık Bana düşmanlıktır. Ali (radıyallahü
anh) ile muharebe eden Ashab-ı kiram ile bizim hiçbir yakınlığımız ve
hiçbir tanışıklığımız yok; hatta bu muharebeleri bizi üzüyor, incitiyor.
Fakat Peygamberimizin (s.a.v.) Ashabı oldukları
için onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten ve onlara
düşmanlık etmekten men olunduk. O hâlde hepsini sevmeye mecburuz. Onları
Peygamberimizi (s.a.v.) sevdiğimiz için severiz;
onlara düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünkü o’nların
incitilmesi ve düşmanlığı Peygamber (s.a.v.)
Efendimize gider. Yalnız haklı olanı ve yanılanı söyleriz; yani Hazret-i
Emir (radıyallahü anh) haklı idi, o’na karşı gelenler hata etmiş idi.
Bundan fazla bir şey söylemek doğru değildir. Muhammed Eşref’e yazdığım
mektupta bunları uzun bildirmiştim. Anlamadığınız bir şey kaldı ise o
mektubu okuyunuz! [Adı geçen mektup iki yüz elli birinci mektuptur.]
İBADETLER:
İmanı ve itikadı düzelttikten sonra fıkıh ahkâmını [yani dinimizin
emrettiği ve yasak ettiği işleri] öğrenmek elbette lazımdır. Farzları,
vacipleri, helal ve haramları, sünnet ve mekruhları ve şüphelileri
lüzumu kadar öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir. Fıkıh
kitaplarını öğrenmek her Müslüman’a lazımdır. [Bunları bilmeden
Müslümanlık olmaz.] Allahü teâlânın emirlerini yapmaya, O’nun beğendiği
gibi yaşamaya çalışmalıdır. O’nun en çok beğendiği ve emrettiği şey, her
gün beş vakit namaz kılmaktır. Namaz dinin direğidir. Namazın
ehemmiyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey bildireceğim; can
kulağı ile dinleyiniz!
Önce sünnete
[yani fıkıh kitaplarında yazılana] tam uygun olarak abdest almalıdır.
Abdest alırken yıkanması lazım olan yerleri üç defa ve her defasında her
taraflarını tam yıkamaya çok dikkat etmelidir. Böylece sünnete uygun
abdest alınmış olur. Başa mesh ederken başın her tarafını kaplayarak
sıvazlamalıdır. Kulakları ve enseyi iyi mesh etmelidir. Ayak
parmaklarını hilallerken [yani parmak aralarını temizlerken] sol elin
küçük parmağının ayak parmaklarının alt tarafından aralarına sokulması
bildirilmiştir. Buna ehemmiyet vermeli, "müstehaptır" deyip
geçmemelidir. Müstehapları hafif görmemelidir; bunlar Allahü teâlânın
sevdiği ve beğendiği şeylerdir. Eğer bütün dünyayı vermekle beğendiği
bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünya verilip o iş yapılabilse
çok kâr edilmiş olur; birkaç saksı parçası verip kıymetli bir elması ele
geçirmek gibi olur yahut birkaç çakıl parçasını verip ölmüş bir
sevgilinin ruhunu geri getirerek hayat kazandırmak gibidir.
Namaz
müminlerin miracıdır.
Yani Mirac gecesinde Peygamberimize (s.a.v.) ihsan
olunan nimetler, bu dünyada o’nun ümmetine yalnız namazda
tattırılmaktadır. Erkekler farz namazları cemaat ile kılmaya çok dikkat
etmeli, hatta birinci tekbiri imam ile beraber almayı kaçırmamalıdır.
[Kadınların gerek cemaat ile namaz kılmak için gerekse hafız veya mevlid
dinlemek için camilerde erkekler arasına karışmaları ve hele sevap
kazanmak için cuma namazlarına gelmeleri günahtır.] Namazları vaktinde
kılmak [ve vaktinde kıldığını bilmek] şarttır. [Yalnız iken her namazı
evvel vaktinde kılmalı; ikindiyi ve yatsıyı İmam-ı Azam’ın kavline göre
kılmalıdır. Namaz ne kadar geç kılınırsa sevabı o kadar azalır. Müstehap
olan vakitler, cemaat ile kılmak için mescide gitmek içindir. Namazı
kılmadan vakti çıkarsa adam öldürmüş gibi büyük günah olur. Kaza etmekle
bu günah affolmaz, yalnız borç ödenir. Bu günahı affettirmek için
tövbe-i nasuh yapmak veya hacc-ı mebrur yapmak lazımdır (İbn Abidin).]
Namazda Kur’an-ı
Kerim’i sünnet olan miktarda okumalıdır. Rükûda ve secdelerde hareketsiz
durmak her hâlde lazımdır; çünkü farz veya vaciptir. Rükûdan kalkınca
öyle dik durmalıdır ki kemikler yerlerine yerleşsin. Bundan sonra bir
miktar bu şekilde durmak farzdır veya vacip veya sünnet demişlerdir. İki
secde arasında oturmak da böyledir. Bunlara her hâlde çok dikkat
etmelidir. Rükûda ve secdelerde tesbih en az üç keredir; çoğu yedi veya
on birdir. İmam için ise cemaatin hâline göredir. Kuvvetli bir insanın,
sıkıntısı olmadığı zamanlarda yalnız kılarken tesbihleri en az miktarda
söylemesi ne kadar utanılacak bir hâldir; hiç olmazsa beş kere
söylemelidir. Secdeye yatarken yere daha yakın azayı yere daha evvel
koymalıdır; o hâlde önce dizler, sonra eller, daha sonra burun, en sonra
da alın konur. Dizlerden ve ellerden evvela sağlar yere konur. Secdeden
kalkarken yukarıda olan aza evvel kaldırılır; o hâlde evvela alın
kaldırılmalıdır. Ayakta iken secde yerine, rükûda iken ayaklara, secdede
burun ucuna ve otururken iki ellere veya kucağına bakılır. Bu
söylediğimiz yerlere bakıp da gözler etrafa kaymaz ise namaz cemiyetle
kılınabilir; yani kalp de dünya düşüncelerinden kurtulabilir. Huşu hasıl
olur; nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) böyle
buyurmuştur. El parmaklarını rükûda açmak ve secdede birbirlerine
yapıştırmak sünnetir; bunlara da dikkat etmelidir. Parmakları açık yahut
bitişik bulundurmak sebepsiz, boş şeyler değildir; İslamiyet’in sahibi
[yani Peygamberimiz (s.a.v.)] faydalarını düşünerek
böyle yapmıştır. Bizler için İslamiyet’in sahibine uymak kadar büyük bir
fayda yoktur “aleyhissalavâtü vesselâm”.
Bu
söylediklerimiz, fıkıh kitaplarında bildirilen şeyleri yapmaya
teşviktir, heveslendirmektir. Allahü teâlâ bize ve size İslamiyet’in
gösterdiği salih işleri yapmayı nasip etsin! Peygamberlerin seyyidi,
efendisi, en iyisi, en üstünü hürmeti için (s.a.v.) bu duamızı kabul
buyursun! Âmin. İmanı tashih ettikten sonra eğer namazın faydasını ve
o’na mahsus üstünlükleri anlamak isterseniz üç mektubu okuyunuz:
Bunlardan birini oğlum Muhammed Sadık’a, ikincisini Mir Muhammed
Nu’mân’a, üçüncüsünü Taceddin hazretlerine yazmıştım. [Bunlar
Mektûbât’ın birinci cildinde 260, 261 ve 263. mektuplardır.]
Tasavvuf; Ehl-i
sünnet itikadından ve İslamiyet’in emirlerinden başka şeylere kavuşmak
için değildir. Ehl-i sünnet itikadının yakînî ve vicdanî olması, yani
sağlamlaşması, şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile,
delil ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olamaz. Ra’d suresi
otuzuncu ayetinde mealen,
(Kalplere
imanın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur)
buyuruldu. Tasavvufun ikinci gayesi; ibadetlerde kolaylık ve lezzet
hasıl olması, nefs-i emmâreden doğan tembelliklerin ve sıkıntıların
giderilmesidir. Şunu da iyi anlamalı ki; tasavvufa sarılmak herkesin
bilmediklerini görmek, gaybdan haber vermek, nurları ve ruhları görmek
veya kıymetli rüyalar görmek için değildir. Bunların hepsi boş ve
faydasız şeylerdir. Her zaman görülen ziyanın (ışığın), çeşitli
renklerin ve tabiattaki güzelliklerin ne kusurları vardır ki insan
bunları bırakıp da başka şeyler görmek için birçok sıkıntılara
katlansın? Çünkü bu ziya da, o nurlar da, bu güzel şekiller de, o şeyler
de hepsi Allahü teâlânın yarattığı şeylerdir ve hepsi O’nun varlığını ve
kudretinin sonsuzluğunu gösteren şahitlerdir.
Tasavvuf yolu
çoktur. Bunların içinde en lüzumlusu ve en uygunu, sünnete yapışan ve
bidatlerden kaçan büyüklerimizin yoludur. Bu büyükler; her sözlerinde ve
her hareketlerinde sünnete uyup da kendilerinde hiçbir keşif, keramet,
hâl, görüş ve bilişler hasıl olmaz ise hiç üzülmezler. Fakat bunların
hepsi hasıl olup da sünnete uymakta gevşek davranırlarsa bunları hiç
beğenmezler. İşte bunun içindir ki; onların yolunda semâ ve raks (dans) yasaktır. Böyle şeylerden hasıl olacak
lezzet ve hâllere kıymet vermemişlerdir. Hatta yüksek sesle zikretmeye
bidat demişler, bundan hasıl olan şeylere dönüp bakmamışlardır.
Bir gün büyük
üstadımın huzurunda sofrada hizmet ediyordum. Kendilerini sevenlerden
Şeyh Kemal yemeğe başlarken huzurlarında yüksek sesle Besmele çekti. Bu
hâl kendilerine çok tatsız gelip şiddetle menettiler ve: “Bir daha
bizimle beraber yemekte bulunmamasını ona söyleyiniz!” dediler. Üstadım
hazretlerinden duymuştum ki; Hace Muhammed Bahaeddin-i Buhârî (kuddise
sirruh), Buhara âlimlerini toplayıp üstadı Seyyid Emir Gilâl
hazretlerinin evine götürdü. “Yüksek sesle zikretmek bidattir, bundan
vazgeçiniz” dediler. Seyyid hazretleri de doğru sözü her nerede olursa
olsun anlayıp seve seve aldıkları için kabul buyurup "Artık yapmayız"
dediler. Bu yolun büyükleri, zikrin
bile yüksek sesle yapılmasını bu derece menedince; sima ve raks, coşmak,
zıplamak, nara atmak gibi şeylere ve bağırmaya ne demezler?
Bu fakire göre
İslamiyet’in izin vermediği şeylerin hasıl edeceği bütün hâller ve
zevkler hep istidraçtır. Zira kâfirlerde ve fasıklarda da böyle hâller
hasıl olmakta ve bu kainat aynasında onlar da tevhid ve keşif gibi
şeyler öğrenmekte, içlerine doğmaktadır. Eski Yunan filozoflarından ve
Hindistan’daki cûkiyye [Brahman dinindeki derviş] ve Brahman
papazlarında da bu hâller görülmektedir. Hâllerin doğru olmasına alamet;
İslamiyet’e uygun olmaları ve haram şeylerden hasıl olmamalarıdır. Semâ
[musiki] ve raks [dans], lehv ve la'bdır yani oyundur. Lokman suresi
altıncı ayetinde
(Lehve’l-hadîs),
teganni ile okumayı yasak etmek için indi. Abdullah ibni Abbas’ın
(radıyallahü anhümâ) talebesinden olan İmam-ı Mücahid, Tabiin’in
büyüklerindendir; bu ayet-i kerimenin teganniyi yasak ettiğini bildirdi.
(Medârik Tefsiri)’nde, "Lehve’l-hadîs" musiki demektir
diyor. Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Mes’ud (radıyallahü anhüm),
bu ayet-i kerimenin teganniyi yasak ettiğine yemin etmiştir. İmam-ı
Mücahid, Furkan suresi yetmiş ikinci ayetinin meal-i şerifinin:
(Günahları
affedilecek olanlardan biri, teganni ve şarkı okunan yerlerde
bulunmayanlardır)
olduğunu bildirdi.
İtikatta
mezhebimizin imamı olan Ebû Mansur-ı Maturidî’nin:
“Zamanımızdaki
teganni ile okuyan hafızların nağmelerini işiterek 'Kur’an-ı Kerim’i ne
güzel okudun' diyen kimse kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar
yaptığı ibadetlerinin sevabı gider”
dediğini kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî buyuruyor ki, Kadı
Zahîreddîn-i Hârezmî buyurdu ki:
“Bir şarkıcıdan
veya başka bir yerden teganni dinleyen veya başka herhangi bir haram işi
gören kimse; haram olduğuna inanarak veya inanmayarak bunlara 'ne güzel'
dese o anda imanı gider. Çünkü Allahü teâlânın emrine ehemmiyet vermemiş
olur. İslamiyet’e kıymet vermeyen kimsenin kâfir olacağını bütün
müctehidler söz birliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibadetleri
kabul olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle
bir felaketten Allahü teâlâya sığınırız!”
Musikinin haram
olduğunu bildiren ayet-i kerime ve hadis-i şerifler ve fıkıh âlimlerinin
yazıları o kadar çoktur ki saymak güçtür. Teganninin caiz olduğunu
gösteren mensuh (hükmü kaldırılmış) bir hadis veya bir fetva görülürse
ehemmiyet vermemelidir. Çünkü hiçbir âlim, hiçbir zamanda teganninin
mubah olduğuna fetva vermemiş, raks [dans] etmeye izin verilmemiştir.
İmam-ı Ziyâeddîn-i Şâmî (rh.a.), (Mültekıt) adındaki
kitabında böyle bildirmektedir.
Tasavvufçuların
bir şeyi yapıp yapmaması helal veya haram olmasını göstermez. Onlara
bakılmaz, yaptıklarına da bir şey demeyiz, mazur görürüz. Onların hâlini
Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Bir şeyin helal veya haram
olduğunu anlamak için İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin, İmam-ı Ebû Yusuf
Ensarî’nin ve İmam-ı Muhammed Şeybanî’nin sözlerine bakılır. Ebû Bekir
Şiblî ve Ebü’l-Hüseyin-i Nûrî ve Cüneyd-i Bağdâdî (rh.a.im)
gibi tasavvuf büyüklerinin yapıp yapmadıklarına bakılmaz. İslamiyet’ten ve
tarikattan haberi olmayan ham sofular; "pirimiz böyle yaptı" diyerek
bahane ederek hay huy etmeyi, teganni ve dans etmeyi din ve ibadet
hâline sokmuşlar, bunlarla sevap kazanıyoruz sanmışlar. En’âm suresinin
yetmişinci ve Araf suresinin ellinci ayetinde mealen:
(Ey sevgili
Peygamberim! “s.a.v.” Dinlerini, ibadetlerini
oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol!
Onlar Cehennem’e gideceklerdir)
buyurulmuştur.
Yukarıda
bildirilenlerden anlaşılıyor ki; haram olduğu katî olan işleri beğenen
kâfir olur, Müslüman değildir, mürted olmuştur. O
hâlde düşünmeli ki; haramlara kıymet verenlerin ve bunları ibadet
bilenlerin hâli ne oluyor? Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamd ve şükür olsun ki
bizi yetiştiren büyüklerimiz bu pisliğe bulaşmadı. Kendilerine uyarak bu
şenî (çirkin) şeyleri yapmaktan bizleri kurtardılar.
İşittiğime göre
büyük üstadımın kıymetli oğulları teganniye tutulmuş; cuma geceleri
toplanıp ilahiler, kasideler okumayı adet edinmiş. Orada bulunan
tanıdıklarımızın çoğu da bunlara uyup geliyormuş. Bunu duyunca çok, hem
de pek çok hayret ettim. Başkalarının talebesi, kendi üstadlarının
yaptığını bahane ederek onlar da yapıyor. İslamiyet’in yasak ettiğini
pirlerinin yapması ile örtbas ediyorlar. Hakları olmamakla beraber
kendilerine pirlerini siper ediyorlar. Hâlbuki bizim arkadaşlarımız bu
kabahatlerine acaba neyi bahane edebilecekler? Hem İslamiyet haram etmiş
hem de büyüklerimiz kaçınmıştır. Bu işi İslamiyet de tasavvuf da
beğenmiyor. İslamiyet menetmeseydi bile, yalnız büyüklerimizin yolunda
bulunmayan şeyleri yapmak ne kadar çok şenî olurdu? Ayrıca İslamiyet de
haram ettiğinden, şenaatin (kötülüğün) büyüklüğünü düşünmelidir.
Hepinize selam
ederim.
Abdulkadir Akçiçek Tercümesi
|
|