İKİYÜZDOKSANINCI MEKTÛB

"Bu mektup, Molla Muhammed Haşim’e yazılmıştır. Allahü teâlânın, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine başlangıçta ihsan etmiş olduğu yolu bildirmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya hamdolsun! Peygamberlerin en üstününe ve O’nun temiz olan Âline ve Ashabının hepsine salât ve selâm olsun “salavâtüllahi teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve Eshâbihi ecmaîn”!

Tasavvuf âlimlerinin yolları arasında en kısa, en uygun, en sağlam, en salim, en kuvvetli, en doğru, en iyi, en yüksek ve en olgun olanı Ebû Bekir Sıddîk’tan gelen yoldur. Bu yolda bulunanların ruhlarını ve sahiplerinin sırlarını Allahü teâlâ takdis eylesin! Bu yolun bütün bu üstünlükleri ve bu yolda yetişenlerin şanlarının üstün olması; sünnet-i seniyyeye yapıştıkları ve bidatlerden sakındıkları içindir. Ashab-ı kiramda olduğu gibi (r.a.), bu büyüklerin de bidayetlerinde nihayetlerinin kazancı yerleştirilmiştir. Yüksek dereceye kavuştuktan sonra huzurları devamlı olmuştur; başkalarının huzuru geçicidir.

Kardeşim! Allahü teâlâ seni doğru yola ulaştırsın! Bu fakir, bu yola özendiğim zaman Allahü teâlâ işimi kolaylaştırdı. Velâyet kaynağı, hakikatin mütehassısı, nihayetin başlangıçta yerleştirilmiş olduğu yolun kılavuzu, velâyet derecelerine kavuşturan caddenin sürücüsü, dinin koruyucusu, şeyhimiz ve imamımız Şeyh Muhammed Bâkî (kaddesallahü teâlâ sirreh) hazretlerine kavuşturdu. Bu yoldaki büyüklerin seçkinlerinden olan bu yüksek zat, Allahü teâlânın ismini zikretmeyi öğretti. Teveccüh buyurdu. Bu fakirde zikrin tadı tam hasıl oldu; sevincimin çokluğundan ağladım.

Bir gün sonra, bu büyüklerin kıymet verdikleri ve (Gaybet) dedikleri şuursuzluk hasıl oldu. Kendimden geçince büyük bir deniz gördüm. Dünyadaki şekilleri, suretleri bu deniz içinde gölge gibi gördüm. Şuursuzluğum çoğaldı; bir saat, iki saat sürdüğü günler oldu. Bütün geceyi kaplamaya başladı. Olanları kendilerine arz ettim. "Fenadan biraz hasıl olmuş" buyurdu. Zikretmeyi yasakladı. “Bu huzuru elden kaçırma!” dedi. İki gün sonra bilinen fena hasıl oldu. Arz eyleyince: “Vazifeni yap!” buyurdu. Fenanın fenası hasıl oldu. Arz eyledim. “Bütün alemi bir birleşmiş topluluk olarak görüyor musun?” buyurdu. “Evet” dedim. “Fenanın fenasında alemi böyle birleşik görmekle birlikte şuursuzluk da hasıl olur” buyurdu. Hemen o gece, buyurduğu gibi fena hasıl oldu.

Bunu ve bundan sonra olanı arz eyledim ve Allahü teâlâyı ilm-i huzurî ile bildiğimi ve Kendisinde bulunmayan sıfatlarla birlikte bildim dedim. Bundan sonra bütün eşyayı kaplayan bir nur göründü. O’nu Hak teâlâ sandım. Bu nur siyah idi. Arz eyledim. “Nur perdesi arkasında Hak teâlâ görülmüştür. Bu nurdaki genişlik ilimdedir. Zat-ı teâlâ her şeyle ilgili olduğu için geniş görünmektedir. Bunu yok etmek lazımdır” buyurdu. Sonra bu nur küçülmeye başladı, darlaştı, nokta gibi oldu. “Noktayı da yok etmek, hayrete gelmek lazımdır” buyurdu. Öyle yaptım. Hayal olan nokta da yok oldu. Hayrete daldım. Hak teâlâ, Kendini Kendi görür gibi göründü. Arz eyledim. “İşte Nakşibendiyye’nin huzuru bu huzurdur” buyurdu.

Bu yoldakilerin nisbeti bu huzur demektir. Bu huzura "gayp olmayan huzur" da denir. Nihayetin bidayette yerleşmesi burada olur. Bu yolda talibe bu nisbetin hasıl olması; başka yollarda talibin maksada kavuşmak için çalışılacak zikirleri ve vazifeleri rehberlerinden almalarına benzer.

Farsça mısra tercümesi:
Gül bahçemi gör de baharımı anla!

Bu fakirde bu nisbetin hasıl olması, zikir öğrendiğim günden iki ay ve birkaç gün sonra başladı. Bu nisbet hasıl olduktan sonra (Fena-i hakikî) denilen başka bir fena hasıl oldu. Kalp o kadar genişledi ki yer küresinin ortasından Arş’a kadar bütün alem, bu genişlik yanında hardal tanesi kadar bile değildi. Bundan sonra kendimi ve alemin her parçasını, hatta her zerreyi Hak teâlâ olarak gördüm. Bundan sonra alemin her zerresini birer birer hep kendim gördüm. Kendimi o’nların her biri olarak gördüm. Sonra bütün alemi bir zerrede yok buldum. Sonra kendimi ve her zerreyi o kadar geniş gördüm ki bütün alemi, hatta alemin birkaç katını içimde gördüm. Kendimi ve her zerreyi, her zerreye yayılmış, sızmış olan nur gördüm. Alemdeki şekiller, suretler bu nurda yok oldular. Sonra kendimi ve hatta her zerreyi bütün alemi tutuyor, varlıkta durduruyor gördüm. Arz eyledim. “Tevhidde Hakkul-yakîn mertebesi işte budur. Cem'ul-Cem bu makamdır” buyurdu.

Önce alemin şekillerini, suretlerini hep Hak teâlâ bulmuş olduğum gibi, bunlardan sonra hepsini hayal gördüm. Önce Hak bulduğum her zerreyi şimdi hep vehim ve hayal buldum. Çok şaşırdım. Bu sırada (Füsûs) kitabındaki, kıymetli babamdan işittiğim: “Bu aleme isterseniz Hak deyiniz, isterseniz mahluk deyiniz. İsterseniz bir bakımdan Hak deyiniz ve başka bir bakımdan mahluk deyiniz. İsterseniz ikisi arasını ayıramayarak şaşkına döndüğünüzü söyleyiniz!” sözünü hatırladım. Bu söz sıkıntımı giderdi. Bundan sonra yanlarına giderek arz eyledim. “Huzurun daha saf olmamıştır. Vazifene devam et de var ile yok birbirinden tam ayrılsınlar” buyurdu. Ayrılamayacağını anlatan (Füsûs)’un yazısını okudum. “Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (kaddesallahü sirrehül-azîz) olgun bir velinin hâlini bildirmemiş. Birçoklarına göre de ayrılamazlar” buyurdu. Emirlerine uyarak verdikleri vazifeye devam ettim. O’nların çok kıymetli yardımları ile Allahü teâlâ iki gün sonra var ile yokun ayrıldığını gösterdi. Hakiki varlığı hayal olandan ayrı buldum. Dışarıda bir varlıktan başka hiçbir var görmedim. Kendilerine bunu bildirince: “Fark-ı ba’del-cem mertebesi işte budur. Çalışmakla buraya kadar varılabilir. Bundan ilerisi herkesin yaratılışında bulunana uygun olarak ihsan olunur. Tasavvuf büyükleri bu mertebeye Tekmil makamı demişlerdir” buyurdu.

Bu fakiri ilk olarak sekrden sahva ve fenadan bekaya getirdikleri zaman; kendi bedenimin her zerresine baktığım zaman Hak teâlâdan başka bir şey bulamadım. Her zerremi O’nu gösteren bir ayna gibi gördüm. Bu makamdan yine hayrete götürdüler. Kendime getirdiklerinde Hak teâlâyı kendi vücudumun her zerresinde değil, her zerresi ile buldum. Önceki makamı ikinci makamdan aşağı gördüm. Yine hayrete daldırdılar. Kendime gelince Hak teâlâyı alemle ne bitişik ne ayrı, ne içinde ne de dışında bulamadım. Önce bulmuş olduğum beraberlik, etrafını çevirmek ve içine işlemek gibi şeylerin hepsi şimdi yok oldu. Böyle olmakla beraber yine öyle görüldü, sanki hissediliyordu. Alem de o anda görülmekte idi; fakat bu bağlantıların hiçbiri Allahü teâlâda yoktu. Yine hayrete daldırdılar. Sahva getirdikleri zaman, Allahü teâlânın alem ile önce görülen bağlılıklardan başka bir bağlılığı olduğu anlaşıldı. Bu, hiç anlaşılamayan bir bağlılıktır. Hak teâlâ hiç anlaşılamayan bir nisbet ile görüldü. Yine hayrete daldırdılar. Bu mertebede biraz kabz (sıkıntı) hasıl oldu. Yine kendime getirdiklerinde Hak teâlâ o anlaşılamaz nisbetten başka olarak göründü. Bu alemle anlaşılan ve anlaşılamayan hiçbir nisbeti, bağlılığı yok idi. Alem de böylece görülmekte idi. O anda öyle bir ilim ihsan olundu ki bu ilim, Hak teâlâ ile mahluklar arasında hiçbir bağlılık bırakmadı. Her iki şühud var iken bildirdiler ki; böylece hiçbir bağlılık olmadan görülen Hak teâlânın Kendi değildir. Tekvin sıfatının alemle olan bağının, Alem-i misal’de olan suretidir. Çünkü O’nun zatı, mahluklarla bir ilgisi olmaktan çok uzaktır. Anlaşılabilen veya anlaşılamayan hiçbir bağlantısı yoktur.

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acaba?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.

Kıymetli kardeşim! Hâllerin hepsini açıklamaya ve marifetleri anlatmaya kalkışırsam çok uzun sürer. Dinleyenleri usandırabilir. Hele (Tevhid-i vücud) marifetleri, her şeyin zıl (görüntü) olduğu anlatılırsa sonu gelmez. Bütün ömürlerini Tevhid-i vücud marifetlerinde geçirenler, bu sonsuz deryadan bir damla ele geçirememişlerdir. Şuna da çok şaşılır ki o’nlar bu fakiri Tevhid-i vücud sahiplerinden saymazlar; tevhid bilgilerine inanmayan âlimlerden sanırlar. Görüşleri kısa olduğu için tevhid marifetleri üzerinde durmayı olgunluk bilirler; bu bilgilerden ilerlemeyi gerilemek sanırlar.

Cahildirler, kendilerini de bilmezler,
hüner sanmaktan ayıpları çekinmezler.

Bunların dayandıkları birinci senet, eski tasavvufçuların Tevhid-i vücudî üzerindeki sözleridir. Allahü teâlâ o’nlara insaf versin! O büyüklerin bu makamlardan ilerlemediklerini, o makamda bağlanıp kaldıklarını nereden biliyorlar? Biz, Tevhid-i vücudî marifetleri yoktur demiyoruz. Var olduğunu fakat bu makamdan daha yüksek makamlara ilerleneceğini de söylüyoruz. Eğer bu makamları aşanlara "bu bilgilere inanmıyor" adını takıyorlarsa o’na bir diyeceğimiz yoktur. Yine sözümüze dönelim: Bir şeyin örneği o şeyi tanıtır. Bir damla sızıntı bir su menbaını buldurur. Biz de az bildirdik, bir damla ile haber veriyoruz.

Kardeşim! Kıymetli hocamız beni "yetişti ve yetiştirebilir" görerek tarikatı öğretmek için izin verince ve taleplerden çoğunu bu yana gönderince; kemale gelmiş olduğuma ve talepleri yetiştirebileceğime inanamıyordum. “Bu işte duraklama! Büyüklerimiz bu makamların kemal ve tekmil makamı olduğunu bildirmişlerdir” buyurdu. “Bu makama inanmamak o büyüklerin yüksekliğine inanmamak olur” dedi. Emirlerine uyarak tarikatı talim etmeye başladım. Taleplere çalışmalarında yardımcı olmaya uğraştım. Bu uğraşmalarımın taleplere çok faydalı olduğu görüldü. Öyle oldu ki senelerce çalışarak kavuşulabilenler birkaç saatte ele geçiyordu. Birkaç zaman uğraştım. Sonra yine noksan olduğumu, aşağıda kalmış olduğumu anladım. Tasavvuf büyüklerinin "son mertebe" dedikleri gelip geçici (Tecelli-i zatî)ler bu yolda hiç hasıl olmamıştı. (Seyr-i ilallah) ve (Seyr-i fillah) ne demek olduğunu bilmiyordum. Bu kemallere de kavuşmak lazımdı. Bunları düşündükçe aşağıda kalmış olduğumu iyi anladım. Yanımda bulunan talepleri toplayarak geride olduğumu hepsine bildirdim, dağılmalarını söyledim. Fakat bu sözlerimi alçak gönüllülük ve bir incelik sandılar; yanımdan ayrılmadılar. Az zaman sonra Allahü teâlâ umduklarıma kavuşturdu. Sevgili Peygamberinin sadakası olarak (aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vetteslîmât) ihsanda bulundu.

FASIL: Büyüklerimizin (kaddesallahü teâlâ esrârehüm) yolunun temeli; Ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin (rh.a.) itikadına uygun olarak inanmak ve Sünnet-i seniyyeye yapışmaktır (alâ sâhibihe’s-salâtü vesselâmü vettehıyye). Bidatlerden ve nefsin isteklerinden de sakınmak ve işleri elden geldiği kadar azimetle yapmak, ruhsat ile hareketten kaçınmaktır. [(Azimet); helal olduğu belli olmayan şüpheli şeyleri de yapmamak, haram ve mekruhlardan her hâlde kaçmaktır. (Ruhsat); İslamiyet’in izin verdiği, caiz olur dediklerinden sakınmamaktır.]

Önce cezbe hasıl olup kendinden geçer; buna (Adem) denir. Bundan sonra (Beka) bulup kendine gelir; buna (Vücud-ı adem) denir. Bu adem ve kendinden geçmek; hissi kaybetmek, duygusuz olmak değildir. Az kimsede his de gidebilir. Bu beka sahibi insanlık isteklerine dönebilir, nefsin huylarına uyabilir. Fenadan sonra hasıl olan bekada ise geri dönmek caiz değildir. Bahaeddin-i Buhârî: “Vücud-ı adem insanlık arzularına döner. Fakat Vücud-ı fena geriye hiç dönmez” sözünü belki bunun için söylemiştir. Çünkü birinci bekanın sahibi daha yoldadır; yolda olan geri dönebilir. İkincisi müntehîdir, kavuşmuştur; kavuşan geri dönmez. Büyüklerden biri: “Yolda olan döner. Kavuşmuş olan dönmez” buyurdu.

Vücud-ı adem sahibi her ne kadar yolda ise de nihayet bidayette yerleştirilmiş olduğu için nihayette olanları bilir. Müntehînin yolun sonunda kavuştukları buna topluca tattırılır. Bu nisbet müntehîde bol olduğundan ruhuna da bedenine de yayılır. Vücud-ı adem sahibinde ise yalnız kalbindedir. Müntehîde yayılmış, dağılmıştır; o, insanlık sıfatlarına dönmez. Çünkü bu nisbetin o’nun bedeninin her mertebesine yayılması o’nun sıfatlarını yok etmiş, fani yapmıştır. Bu (Fena), Allahü teâlânın büyük bir nimetidir; Allahü teâlâ azmayan kulundan nimetini geri almaz. Vücud-ı adem sahibi böyle değildir; bu nisbet o’nun bedenine geçmemiştir. Böyle olmakla beraber bedenin mertebeleri kalbe bağlı olduğu için, bu nisbet kalp yolu ile bütün bedene de toplu ve kısa olarak geçer. Bedenin isteklerini azaltır fakat tam yok edemez. Bunun için geri dönebilir; çünkü azalmış, yok olmamıştır. Yok olan geri dönmez.

Bu yüksek zincirin büyüklerinden birkaçı (kaddesallahü teâlâ esrârehüm), bidayetteki kendinden geçmeye ve bundan sonra hasıl olan bekaya (Fena) ve (Beka) demişlerdir. Bu mertebede (Tecelli-i zatî) olur, "Hak teâlânın zatı görünür" de demişlerdir. Bu bekanın sahibine (Vasıl) yani "kavuşmuş" demişlerdir. Devamlı huzur ve müşahede demek olan (Yâd-ı dâşt) da bu mertebede hasıl olur sanmışlardır. Bütün böyle sözler, nihayetin bidayette yerleştirilmiş olmasından ileri gelmektedir. Çünkü Fena ve Beka yalnız müntehîye hasıl olur; ancak müntehî kavuşmuştur ve Tecelli-i zatî yalnız buna olur. Allahü teâlânın devamlı huzuru ancak müntehî içindir; çünkü o hiç geri dönmez. Fakat birinci söz de bu bakımdan doğrudur; sağlam bir görüşe dayanmaktadır. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr (kaddesallahü teâlâ sirrehü’l-akdes) hazretlerinin (Fıkarât) kitabındaki Fena ve Beka ve Tecelli-i zatî ve Zat-ı ilahînin şühudu ve vasl ve Yâd-ı dâşt yazıları da bunlar gibidir.

Büyüklerden biri buyurdu ki: “Hace hazretlerinin sevdiklerinden birkaçına yazmış olduğu mektuplardan ve risalelerden meydana gelmiş olan bu kitap; başlangıçta olan marifetleri mübtedîlere anlatmak için yazılmıştır. (İnsanlara akılları erdiği kadar söyleyiniz!) gözetilerek yazılmıştır.” (Risale-i Silsiletü’l-ahrâr) kitabı da böyledir. Hace-i Ahrâr hazretlerinin sözlerine uygun olarak yazılmıştır. Dinin kuvvetlendiricisi, yüksek hocamız Mevlana Muhammed Bâkî hazretlerinin (Rubaîyât Şerhi) kitabı da böyledir. Bu beka —hatta cezbede hasıl olan her beka— (Tevhid-i vücudî) ile karışıktır. Bunun içindir ki büyüklerden birçoğu Hakkul-yakîn’i anlatırken Tevhid-i vücudî ile karıştırmıştır. Birçoğu da bu sözlerden şüpheye düşmüşler; "Bunların Hakkul-yakîn’i cezbede olmuştur" demişlerdir. Çünkü böyle marifetler o makamda hasıl olur. (Tecelli-i surî) başka şeydir; ne olduğunu kavuşanlar bilir. Kesret aynasında vahdeti görürken ayna belli olmaz, yalnız sonsuz Vardan başkası görünürse bu makama (Yâd-ı dâşt) demişlerdir. Yâd-ı dâşt bu mertebenin adıdır demişlerdir. Buna (Tecelli-i zatî) ve (Şühud-ı zatî) de demişlerdir. Bu makama (İhsan makamı) demişlerdir. Bu yok olmaya (Vasl) demişlerdir.

Farsça mısra tercümesi:
Sen o’nda yok ol! Kavuşmak budur.

Bu isimleri koyan dinin yardımcısı Hace Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleridir. Daha önce gelen büyüklerden hiçbiri böyle isimler hiç söylememişlerdir.

Güzellerin yaptığı, güzel olur!

O büyük zat buyuruyor ki: “Dil kalbin aynasıdır. Gönül de ruhun aynasıdır. Ruh insanın hakikatinin aynasıdır. İnsanın hakikati de Hak teâlânın aynasıdır. Bilinmeyen hakikatler bilinmeyen zattan çıkıp bu uzun yollardan geçerek dile gelir. Söz hâlini alarak, hakikatlere uygun yaratılışlı olanların kulaklarına gelir.” Yine buyuruyor ki: “Büyüklerden birkaçının hizmetinde bulundum; bana iki şey ihsan ettiler. Birisi şudur ki; her ne yazsam yenilik olur, eski bir şey söylemem. İkincisi de; her ne söylesem beğenilir, reddedilmez.” Bu mukaddes kelimeler söyleyenin büyüklüğünü göstermektedir; bunları söylerken kendisinin arada olmadığı anlaşılmaktadır. Ayna olmaktan başka bir şey değildir. O’nların iç yüzlerini ve derecelerinin yüksekliğini ancak Allahü teâlâ bilir. Kendi hâllerine uygun olarak bu mesnevileri söylerdi:

Herkes bir şey sanarak sevdi beni;
gel de içimden dinle esrarımı!
Sırlarım iniltimden ayrı değil,
fakat anlayacak göz, kulak var mı?

Bu fakir, o büyük velinin bilgilerinden ve marifetlerinden bir parça, bu mektubun sonunda kısa anlayışıma göre yazmaya çalışacağım. Her iş, Allahü teâlânın dilediği gibi olur.

Allahü teâlâ, bir kimseyi cezbe hasıl olduktan ve tamam olduktan sonra sülûk nimeti ile şereflendirirse, bu kimse cezbenin yardımı ile çok uzun bir yolu çok kısa bir zamanda geçer. Bu yolun elli bin senelik olduğunu bildirmişlerdir. Meâric suresinin dördüncü ayetinin, (Melekler ve Ruh, elli bin sene uzunluğundaki bir günde, O’na çıkarlar) meal-i şerifindeki uzunluk bunu gösteriyor demişlerdir. Böylece Fena-fillah ve Beka-billah makamının kendisine kavuşur. Sülûkün sonu, Seyr-i ilallah yolculuğunun sonuna kadardır. Buraya (Fena-ı mutlak) denir. Bu makamdan sonra cezbe başlar. Buna Seyr-i fillah ve Beka-billah denir. Seyr-i ilallah, salikin ismine kadar olan yolculuktur. Seyr-i fillah, bu isimde olan seyrdir. Çünkü her isimde sonsuz isimler bulunur; bunun için bu isimdeki yolculuk sonsuz olur.

Bu fakirin bu makamda ayrıca bir marifeti vardır. Biraz sonra inşallahü teâlâ bildirilecektir. Yükselirken bu isim, (Ayn-ı sabite)nin üstündedir. Çünkü salikin ayn-ı sabitesi bu ismin zillidir, o’nun ilimdeki suretidir. Allahü teâlânın lütfederek seçtikleri, bu isimden de ileri yükselirler. Allahü teâlânın dilediği kadar sonsuz ilerlerler.

Arapça beyit tercümesi:
Bundan sonrasını anlatmak çok incedir,
anlatmamak daha iyi olan da vardır.

Başka yollardan vasıl olanlar da ikincisinde bunlarla ortak iseler de ve Fena-fillah ile Beka-billah’a kavuşmuşlarsa da; o’nların riyazetler çekerek ve mücahedeler yaparak çok uzun zamanda sonuna varabildikleri yolu, bu yolun büyükleri; tadını alarak, şühud nimeti ve maksuda kavuşmanın zevki ile çok kısa bir zamanda geçer, aradıklarına kavuşurlar. Kavuştuktan sonra da sonsuz ilerlerler. Sülûk ile sona varanlar arasında böyle ilerlemeye ve yakınlığa kavuşan pek azdır. Çünkü cezbenin sülûkten önce olması için biraz sevilmiş olmak lazımdır. İstenmedikçe çekilmek olmaz. Çekilirse daha yakın olur. İstenilen ile isteyen arasında çok ayrılık vardır. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsanıdır ki dilediğine verir. Allahü teâlâ büyük ihsan sahibidir.

Farsça iki beyit tercümesi:
Sevilenlerin aşkı, gizli ve keskindir.
Sevenlerin aşkı, davul zurna iledir.
Sevenler, aşk ateşi ile erir, biter,
Sevilen, hem semizler, hem de daim güler.

Sual: Başka silsilelerdeki sevilenler de böyle ilerliyor ve yaklaşıyorlar. O’nlarda da cezbe sülûkten önce oluyor. Böyle olunca bu yolun başkalarından üstünlüğü ne olur? Niçin daha yakın olur?

Cevap: Başka tarikler bu işi elde etmek için kurulmamıştır. O’nlarda bulunan pek az kimseyi rastgele bu nimetle şereflendirirler. Bu yol ise bu nimeti elde etmek için kurulmuştur. Bu yolun büyüklerinin sözleri arasında yer alan (Yâd-ı dâşt), cezbe ve sülûkün her ikisi de hasıl olduktan sonra ele geçebilir. Buna nihayet demek, şühud ve huzur merteberinin ötesidir. Bunu şöyle açıklayalım: Şühud ya suret aynasında veya mana aynasında olur yahut da suretin ve mananın ötesinde olur. Bu perdesiz olan şühuda (Berkî) yani şimşek gibi demişlerdir. Yani bu şühud şimşek çakar gibi hasıl olup sonra hemen araya perde girer. Allahü teâlânın büyük nimeti olarak bu şühud perdelenmeyip devam ederse buna (Yâd-ı dâşt) demişlerdir ki "gayp olmayan huzur" demektir. Çünkü şühud perdelenirse gayp olur. Perdelenmeden devamlı olmadıkça Yâd-ı dâşt denilmez.

Burada bir incelik vardır: Her kavuşan geriye döner fakat huzuru devam eder; fakat bu nisbetin o’nda bulunması şimşek çakar gibi olur. Mahbublarda ise böyle değildir; çünkü o’nlarda cezbe sülûkten öncedir. Huzurun o’nlarda bulunması devamlıdır. Bütün varlıkları bu nisbet olmuştur. Yukarıda buna işaret eyledik. Bedenleri ruhları gibi olmuştur. Batınları zahirleri gibi ve zahirleri batınları gibi olmuştur. Bunun için o’nların huzurları süreklidir. Nisbetleri bütün nisbetlerden üstün olmuştur. Kitaplarında ve risalelerinde böyle olduğu bildirilmektedir. Çünkü (Nisbet), huzur demektir. Huzurun son mertebesi de perdesiz devamlı olmasıdır. Bu yolun büyüklerinin "bu nisbet yalnız bizimdir" demeleri, bu yolu bu nimeti elde etmek için kurdukları bakımıpndandır. Böyle olduğunu biraz önce bildirmiştik. Yoksa başka silsilelerin büyüklerinden birkaçına hasıl olması da caizdir ve hasıl olmuştur. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Ebû Said-i Ebü’l-Hayr (kaddesallahü sirreh) bu huzura işaret etmekte ve üstadından bunu açıklamasını istemektedir. "Bu iş devamlı mıdır?" demiş, üstadı ise "Hayır devamsızdır" demiştir. Tekrar sormuş, tekrar bu cevabı almış. Üçüncü soruşunda üstadı: “Devamlı olabilir fakat çok az kimselere nasip olur” buyurmuştur. Şeyh bunu işitince raks ederek: “Bu, o çok az rastlananlardan biridir” demiştir.

Mutlak nihayet, ötelerin ötesidir demiştik. Bunu açıklayalım: Bu huzur hasıl olduktan sonra ilerlenirse hayret girdabına düşülür. Bu huzur da başka mertebeler gibi arkada kalır. Bu hayrete (Hayret-i kübra) denir. Büyüklerin büyükleri içindir “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”. Böyle olduğu kitaplarında bildirilmektedir. Büyüklerden biri bu makamda şöyle bildiriyor:

Farsça beyit tercümesi:
Güzelliğin beni alt üst etti.
Bir şey bilmiyorum, aklım gitti.

Bir başkası buyuruyor ki:
Hiç yok, yalnız O var dediler, yükseldiler.
yüce saraydan, hepsi eli boş döndüler.

Bu hayret hasıl olduktan sonra (Marifet makamı) vardır. Acaba kimi bu nimete kavuştururlar? Hayret makamı olan (Küfr-i hakiki)den sonra (İman-ı hakiki)ye kavuştururlar. İşin iç yüzünü bilenlere göre aranılan en son makam budur. Davet makamı ve İslamiyet’in sahibine tam uymak burasıdır (aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye). Yusuf suresinin yüz sekizinci ayetinin, (Ben herkesi ve bana tabi olanları, Allahü teâlâya davet ederim) meal-i şerifinde bildirilen davet bu makamda yapılır. O dinin ve dünyanın efendisi (aleyhissalâtü vesselâm): “Ya Rabbi! Bana doğru iman ve sonu küfür olmayan yakîn ihsan eyle!” diyerek bu imanı istemiştir. Hayret makamı olan (Küfr-i hakiki)den Allahü teâlâya sığınmış, (Fakrdan ve küfürden Sana sığınırım) buyurmuştur. Bu mertebe, Hakkul-yakîn merteberinin son mertebesidir. Bu makamda bilmek ve görmek birbirlerine perde olmazlar.

Arapça beyit tercümesi:
Nimete kavuşanlara afiyet olsun,
Zavallı aşık, birkaç damla ile doysun!

İyi dinle! Allahü teâlâ anlayışını artırsın! Bu büyüklerin cezbeleri iki türlüdür: Birincisi Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk’tan gelmektedir; bu bakımdan yolları bu hazrete bağlıdır (radıyallahü anh). Buna kavuşmak hususi bir teveccüh ile olur. Bütün varlıkları varlıkta durduran budur. Kendinden geçmek ve kendini yok bilmek bu cezbede olur. Bu yolun ikinci cezbesi Bahaeddin-i Buhârî’den gelmektedir. Zat-ı ilahî ile olmaktan hasıl olur. Bu cezbe, Hace hazretlerinden birinci talebesi olan Hace Alaüddin hazretlerine geldi. Kendisi zamanının kutb-i irşadı olduğundan bu cezbeyi elde etmek için de bir yol kurdu. Bu yola bu silsile-i aliyyede (Alâiyye yolu) denildi. Büyükler buyuruyor ki: “En kısa yol, Alâiyye yoludur.” Bu cezbe Bahaeddin-i Buhârî hazretlerinden gelmekteyse de bunu elde etmek yolunu bulan Hace Alaüddin-i Attar hazretleridir “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ”. Doğrusu bu yolu çok bereketlidir. Bu yolda az ilerlemek başka yollarda çok ilerlemekten daha faydalıdır. Zamanımıza gelinceye kadar Alâiyye-Ahrâriyye silsilesinin büyükleri bu nimete kavuşmuşlardır, talepleri bu yolda yetiştirmişlerdir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu büyük nimeti Yakup-i Çerhî hazretlerinden aldı. Yakup-i Çerhî (aleyhimürrıdvân), Hace Alaüddin hazretlerinin halifelerinden idi.

Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk’tan gelen cezbeyi elde etmek için de başka bir yol kurulmuştur. Bu yol (Vukuf-ı adedî)dir.

Cezbeden sonra hasıl olan sülûk de iki türlüdür, hatta çok türlüdür: Birisi Ebû Bekir Sıddîk (radıyallahü teâlâ anh) hazretlerini maksada kavuşturan yoldur. Peygamberlerin sonuncusu (aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye) de bu cezbe ve bu sülûk ile vasıl olmuştur. Ashab-ı kiram (rıdvânullahi teâlâ ve tekaddese aleyhim ecmaîn) arasında Resulullah’a en çok ihlası olan ve Resulullah’ta fani olan Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk olduğu için bu yola kavuştu. Bu cezbe ve sülûk, İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine olduğu gibi ulaştı. İmam’ın annesi Hazret-i Sıddık’ın soyundan olduğu için İmam-ı Cafer-i Sadık: “Ebû Bekir beni iki kere meydana getirdi” buyurmuştur. İmam hazretleri yüksek babalarından da başka bir nisbet almış ve bu iki yolu kendisinde toplamıştı. Bu cezbeyi o’nlardan gelen sülûk ile birleştirdi. Bu sülûk ile maksada vardı. İki sülûk arasındaki ayrılık şöyledir ki: Hazret-i Emir (kerremallahü vecheh) (Seyr-i afakî) ile ilerlemiştir. Hazret-i Sıddık’ın sülûkü afaka o kadar bağlı kalmaz; cezbe odasının duvarı delinerek maksada yetiştirmeye benzer. Birinci sülûkte marifetler hasıl olur; ikincisinde talibi muhabbet kaplar. Bunun için Hazret-i Emir ilim şehrinin kapısı oldu; Hazret-i Sıddık ise o Server’in (aleyhissalâtü vesselâm) hılletinden (dostluğundan) pay aldı. Hadis-i şerifte: (Halil edinseydim, Ebû Bekir’i halil edinirdim) buyuruldu. Hazret-i İmam-ı Cafer-i Sadık cezbe ile sülûk-i afakîyi topladığı için muhabbetten ve marifetten çok pay aldı; çünkü cezbesi muhabbete, sülûkü ise ilimlere ve marifetlere kaynak idi.

İmam-ı Cafer-i Sadık (rh.a.) bu birleşik nisbeti Sultanü’l-ârifîn Bayezid-i Bistamî hazretlerine “kaddesallahü teâlâ sirreh” emanet olarak bıraktı. Bu emanet sanki o’nun sırtında kalmıştır; yavaş yavaş elverişli olanlara ulaştıracaktır. Bu emaneti yüklenmeden önce başka tarafa bakıyordu, bu nisbetle ilgisi yoktu. Bunu yüklenmesinde nice hikmetler vardır. Bu nisbeti taşıyanlara, her ne kadar bundan az pay düşerse de bu nisbetle büyüklerin nurları çok bulunur. Şöyle ki bu nisbetle bulunan az bir sekr, Sultanü’l-ârifîn’in nurlarından bulaşmıştır. Bu sekr mübtedîlerin hissini giderir, aklını dağıtır; sonra kendisi yavaş yavaş yok olur, sahv (şuur) kaplar. Bu nisbet sahv merteberinde de bulunur; görünüşte sahvdır, içi ise sekrdir. Şu beyit o’nların hâlini anlatmaktadır:

İçeriden aşina ol, dışarıdan yabancı,
Böyle güzel yürüyüş az bulunur cihanda!

Bunun gibi her büyükten bir nur alarak elverişli olanlara ulaşmıştır. Arif-i Rabbani Hace Abdülhalık-ı Goncdevânî hazretleri, Hacelerimiz zincirinin baş halkasıdır “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”. O’nun zamanında bu nisbet yeniden tazelendi, meydana çıktı. Bundan sonra bu yolda (Sülûk-ı afakî) yine örtüldü; cezbe hasıl olduktan sonra sülûk başka yollarla yapılarak yükseldiler. Hace Bahaeddin-i Buhârî “kaddesallahü sirrehül-akdes” dünyaya gelinceye kadar böyle kaldı. O’nun zamanında bu nisbet, bu cezbe ve sülûk-i afakî ile birlikte yine meydana çıktı; her ikisi ile marifeti ve muhabbeti bir araya topladı. Bununla birlikte Hazret-i Sıddık’tan gelen başka bir cezbeyi de Şah hazretlerine ihsan ettiler. Hace Alaüddin-i Attar hazretleri halifesi olunca Şah hazretlerinin kemallerinden çok pay aldı; her iki cezbe ve sülûk-i afakî ile şereflendi, Kutb-i irşat makamına ulaştı. Hace Muhammed Parisa hazretleri de Şah hazretlerinin kemallerinden tam pay aldı. Şah hazretleri son günlerinde: “Beni görmek isteyen Muhammed Parisa’yı görsün!” buyurdu. Bir kere de: “Bahaeddin’in var olması, Muhammed Parisa’nın meydana gelmesi içindir” buyurduğunu kendisi haber vermiştir. Muhammed Parisa hazretlerine (Ferdiyyet) nisbetinin kemallerini Mevlana Arif-i Kerânî hazretleri son günlerinde ihsan eylemiştir. Bu nisbet kendisini kapladığı için şeyhlik yapamadı ve talebeyi kemale kavuşturamadı. Yoksa kemalin ve kemale erdirmenin en yüksek derecesinde idi. Hace Bahaeddin-i Buhârî, Muhammed Parisa için: “Eğer o şeyhlik yapsaydı alem nurla dolardı” buyurmuştu. Mevlana Arif, bu ferdiyyet nisbetini zevcesinin pederi Mevlana Bahaeddin hazretlerinden almıştı. Ferdiyyet nisbetinde yüz Hak teâlâya karşıdır; şeyhlikle, talebe yetiştirmekle, öğretmekle ilgisi yoktur.

Eğer bu nisbet, davet makamı olan ve talepleri kemale kavuşturan (Kutb-i irşat) nisbeti ile birleşirse; ferdiyyet nisbeti ağır basınca irşat etmek ve kemale kavuşturmak az olur. Eğer iki nisbet de tam ise görünüşte halk iledir, içi ise hep Hak teâlâ iledir. İnsanları yetiştirmekte en yüksek derece, bu iki nisbeti taşıyan zatın makamıdır. (Kutbiyyet-i irşat) nisbeti de yalnız başına insanları kemale erdirmeye yetişir. Fakat bu büyüklerin bu makamda ayrı bir merteberleri vardır. Bakışları kalp hastalıklarına şifadır; o’nların yanında bulunmak kötü huyları yok eder. Seyyidü’t-taife Cüneyd-i Bağdadi bu büyük devlete kavuşmuştu, bu yüksek makamla şereflenmişti. Kutbiyyet nisbeti kendisine Sırrî-i Sekatî’den gelmişti; ferdiyyet nisbeti de Muhammed Kassab’dan hasıl olmuştu. Cüneyd hazretleri buyurdu ki: “Herkes beni Sırrî’nin müridi sanır, ben Muhammed Kassab’ın müridiyim.” Bu sözü, ferdiyyet nisbetinin çok olduğunu, kutbiyyet nisbetini o’nun yanında yok bildiğini göstermektedir.

Bahaeddin-i Buhârî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden sonra bu yüksek zincirin büyük halkası Hace-i Ahrâr hazretleridir. Hacelerin cezbesini tamamladıktan sonra (Seyr-i afakî)ye başladı. Seyrini isme kadar ulaştırdı. İsme girmeden önce fena hasıl oldu, sonra yine cezbeye döndü. Böylece ayrı bir fena sahibi oldu. Ayrıca bunun bekasına da kavuştu; bu makamda büyük şan sahibi oldu. Fena ve Beka bilgileri ve marifetleri kendisine bu makamda verildi. Makamlar ayrı olduğundan bilgileri de başkadır. Birisinde tevhid-i vücud vardır, ötekinde yoktur. Tevhid ile ilgileri olan ihata, sereyan, Zat-ı ilahî ile beraberlik, kesrette vahdeti görmek, kesretin [yani mahlukların hepsinin] gayp olması —öyle ki salik kendisine "Ben" diyemez gibi— bilgiler de hep böyledir. Mutlak fenadan sonra hasıl olan bilgiler böyle değildir; o’nların hepsi İslamiyet bilgilerine uygundur. Hiçbirini İslamiyet’e uydurmak için sıkıntı çekilmez, soruya cevaba yer kalmaz.

Fakat hangi cezbe olursa olsun, cezbede olan beka sekrden (şuursuzluktan) kurtulmaz, tam sahv (şuur) olmaz. Baki olduğu hâlde kendisine "ben" diyemez; hiçbir kelime ile kendisine işaret edemez. Çünkü cezbede muhabbet kaplar; muhabbet kaplayınca sekr lazım olur. Bunun için hiçbir zaman sekrden kurtulamaz, bilgileri de sekrle karışık olur. Vahdet-i vücudu anlatır; çünkü vahdet-i vücud sekrden ileri gelir, muhabbetin kaplamasından hasıl olur; masiva görünmez. Sahva gelirse Mahbub’u görmek başka olur, masivayı görmek başka olur; vahdet-i vücuda inanmaz olur. Mutlak fenadan sonra olan beka sülûkün sonudur, sahvın ve marifetin başlangıcıdır; bu makamda sekr bulunmaz. Fena hâlinde salikten gayp olan şeylerin hepsi geri gelir; fakat şimdi asıl olarak gelmişlerdir. (Beka-billah) da bu demektir. Buradaki bilgilerde sekr olmaz; bütün bilgileri peygamberlerin bilgilerine uygundur “a.s.ü vettehıyyâtü ve’l-berekâtü ilâ yevmiddîn”.

Büyüklerden birisinden işittiğime göre; Hace-i Ahrâr hazretleri annesinin babasından da bir nisbet almıştır. Büyükbabası şaşılacak hâllere ve kuvvetli cezelere sahipti. Hace hazretleri on iki kutbun makamından da çok pay almıştır. Dini kuvvetlendirmek bu kutuplara bağlıdır, muhabbette büyük şanları vardır. Hace-i Ahrâr’ın İslamiyet’i kuvvetlendirmesi ve dine yardım etmesi aldığı bu paydan ileri gelmektedir. Mübarek hâllerinden birazı yukarıda bildirilmişti.

Hace-i Ahrâr’dan sonra (k.s.) bu büyüklerin yolunu canlandıran; edeplerini her yere ve en çok, o’nların kemallerinden hiç haberleri olmayan Hindistan memleketlerine yayan ariflerin büyüğü ve marifetlerin kaynağı ve Allahü teâlânın razı olduğu dinin bekçisi, üstadımız ve efendimiz Muhammed Bâkî (sellemehullahü teâlâ) olduğu güneş gibi meydandadır. Kemallerinden az bir şeyi mektubuma eklemek istedim; buna razı oldukları anlaşılamayarak bu işe cesaret olunamadı.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi