İMÂM-I RABBÂNÎ HAZRETLERİ

Abdulkadir AKÇİÇEK

***

Üstün namı şöyledir: Mâden-i ekarim’is-selefi vel-halef hâiz’ül-mehamidi vel-mekârimi veş-şeref el âlim’ür-rabbani vel-kâmilüs-semadanî dürretü iklil’il-evliyâil-müntahabin ve gurret-i cebin’il-asfiya'il-garril-muhaccelin ellezi teşerrefe hazel-asri bivücudihi vebteseme sağr’üd-dehri biefdalihi ve cudihi el-mürşid’ül-kâmilül-mükemmel vel-münkız’ül-muhavvif’ül-müemmil daiy’ül-halkı hil-Hakkı il’el-Hakk ve hüvel-kutb’ül-evhad vel-alem’ül-müferred’ül-emced el-mahbub’üs-sübhanî vel-imam’ür-rabbani müceddid’ül-elf’is-sani seyyidüna ve mevlâna eş-şeyh Ahmed el-Ömerî el-Faruki neseben, el-hanifi meşreben, el hanefî mezheben, en-nakşibendî tarikaten, es-serhendî mevliden.

***

İmâm-ı Rabbânî Hz. nin bu üstün namını dilimize şöyle çevirebiliriz: Geçmişte yaşayan; onlar göçünce yerlerini dolduran, en keremli zatlara kaynak, şeref, övgü ve ikramlara lâyık, rabbani âlim, semadani kâmil, seçilmiş evliyanın taçlarında inci, belli aydınlıkları ile bilinen asfiya zatların alın akı, öyle bir zat ki, zaman onun varlığıyla şerefyab oldu, fazlı ve cömertliği ile asrın tebessüm dişleri göründü, kâmil mükemmel mürşid, çekindiren, korkutan, ümitlendiren, halkı Hakkın gücüyle Hakka davet eden, tek kutup, yekta bilgin, sübhanî mahbub, İMAM-I RABBANİ MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ, efendimiz ŞEYH AHMED ÖMERÎ FARUKÎ nesebi, hanifî meşrebi, Hanefi mezhebi, Nakşibendî tarikatı, Serhend doğum yeri.

İmâm-ı Masum Hz.nin hadimi, Lahor’lu Şerafeddin Abbasi’nin oğlu Muhammed Bakır, KENZ’ÜL - HÎDÂYAT adlı eserinde şöyle anlattı: İmâm-ı Rabbânî Hz. (k.s) aşura günü, Serhend’de doğdu. Hicrî yıl: 971 (M. 1563) idi. Serhend, Hindistan’ın Lahor şehrine bağlı bir yerdir. İlmin tümünü, makulünü ve menkulünü: Babası Mevlâna Şeyh Abdülahad’dan aldı. Onun dışında, zamanın tahkik ehli zatlarından dahi ders aldı. Kadirî, Sühreverdî ve Çeştî tarikatının üçüne de pederi vasıtası ile girdi; çalıştı. Pederi, kendisine her üç tarikatta irşad izni verdi; halife yaptı. Bu sırada yaşı: ON YEDİ idi. Fakat, Özünü bir başka duygu kaplamıştı: Nakşibendî Tarikatı bağlılığının özünü öğrenmek istiyordu. Bunu istemesi, sâir tarikatlara nazaran faziletine inanmasıydı. Diğer tarikatlara nazaran, bu tarikata bağlı olmayı daha üstün sayıyordu. Ancak, bu hevesi içinde; ilim babında neşrini yapıyor; salikleri terbiye ediyor; müridlere yol gösteriyor; candan talipleri irşad ediyordu. Zahirî meşguliyeti hep bunlardı. Ama, özünde Nakşibendî Tarikatının özüne girmek istiyordu. Yukarıda anlatılan sebeple: Ârif-i Kebir Mürşid-i Münir Mevlâna Hace Muhammed Baki ile buluştu. Bu zâtı, şeyhi İmam-ı Şehir, Hümam-ı Nihrir Mevlâna Hace Emkinegi Buhara’dan Hindistan’a yollamıştı. Sebebi: İmâm-ı Rabbânî Hz.ni yetiştirmesi idi. İmâm-ı Rabbânî Hz. ondan Nakşibendî Tarikatı'nı aldı. O yolda devam etti. İki ay bir hafta kadar az süre içinde arzu edilene erdi. O kadar ilerledi ki: Murâdiyet, mahbûbiyet, kemal ve tekmil makamlarını, şeyhi onda müşahede etti. Müridlerinin irşad işini ona bıraktığı gibi, kendi özü için dahi ondan fayda taleb etti; onun Hakkında şöyle dedi:

– O, kutb-u âzamdır. İrşad, (kulların hidayeti) için makamına oturdu; hem uzağa hem yakına faydalı oldu.
 
Niçin böyle olmasın ki, Resulûllah ((s.a.v)v) onun geleceğini haber verip şöyle buyurdu:

«Ümmetim içinde bir erkek gelecektir; ona:

SILA. Denir. Niceleri onun şefaatına dâhil olur.»

Bu hadis-i şerifi, Allâme Süyuti Hazretleri Cem’ül - Cevami, adlı eserinde yazdı. Nitekim, bu mânayı bizzat kendisi mektuplarında yazdı; şöyle anlattı:

– «Allah’a hamd olsun; beni iki deniz arasında SILA kıldı. Aydınlık veren tüm nurlarını almaya istidadlı eyledi.»

Ariflerin İmamı. Diye yad edilen Hace Muhammed Baki Hz.nin halifeleri arasında sayılan kâmil şeyh Mir Hüsameddin anlattı. Şöyle ki: Kendisi Resulûllah’ı (s.a.v) rüyada gördü. Şeyh Ahmed Serhendî’yi övüyor ve şöyle buyuruyordu:

«Ben, ümmetim içinde, onun varlığı ile övünüyorum; iftihar ediyorum. Allah-ü Teâlâ, onu, ümmetime müceddid kılacaktır.»

***

Menâkıb kitaplarında geçtiği üzere, nice büyük veliler, onun zuhurunu müjdelemişlerdir. Bu menkıbelerden biri, Şeyh Bedreddin Serhendî’nin anlattığıdır. Bu zat, Şeyh-i Ekmel Seyyid Ahmed Cami’nin şöyle dediğini açıkladı:

«Benden sonra, ON YEDİ kişi gelecek. Hepsi de ehlûllahtan olup isimleri AHMED’dir. Sonuncusu, BİN yılının başına gelir ki; onların en üstünüdür.»

Keşif ehlinden büyük bir çoğunluk tarafından:

– Müceddid.

Namından muradın, İmâm-ı Rabbânî Hz. olduğu anlatıldı. Nitekim Hâce Emkinegi, ekmel halifesi Muhammed Baki’ye şöyle anlattı:

«Hind tarafından bir kimse çıkacak; asrının imâmı olacak. Ancak onun gönül açıklığı senin elinde olacaktır. Ona koş. Zira, ehlûllah onun gelmesini beklemektedir.»

Bunun üzerine, Buhara’dan Hindistan’a gitti; Müceddid İmâm-ı Rabbânî Hz. ile buluştu. İmâm-ı Rabbânî, ondan tarikat aldı. Allah-ü Teâlâ, sırlarının kudsiyetini artırsın. Muhammed Baki, bunun üzerine; İmâm-ı Rabbânî’ye şöyle dedi:

– Geleceği müjdelenen kimse sensin.

Daha sonra, şöyle anlattı:

– Serhend’e vardığım zaman, baktım ki biri:

– Zamanının kutbu.. Diye anlatılıyor. Seni görünce, bu vasfınla ve suretinle öyle olduğunu anladım.

Anlatmaya devam etti:

– Serhend’e vardım. Şöyle bir rüya gördüm: Gayetle azâmetli büyük bir aydınlık vardı. O kadar yükselmişti ki: Başı semaya vasıl olmuş; âlemin şark ve garbı onun nûru ile dolmuştu. Halk lambalarını getiriyor; ondan aydınlık alıyordu. İşbu mâna, senin makamını anlatır.

Şu da, onun şanında anlatılan bir başka menkıbe. Şöyledir: Kudvet’ül-kâmilin Şâh Kemal Küteyli; torunu ârif-i rabbani Şah İskender’e bir cübbe emanet etti.
 
Rivayet edildiğine göre: Bu cübbe, Gavs-ü Âzam Abdülkadir Geylânî Hz.nin idi. O zât, bu cübbeyi torununa emanet ederken, şöyle dedi:

– Sahibi gelinceye kadar bunu sakla. Müceddid İmâm-ı Rabbânî Hz. zuhur ettikten sonra, rüyada kendisine:

– Cübbenin ehli odur; ona ulaştır. Emrini verdi. Yapmayınca, ikinci defa; içinden, cübbeyi ona götürmesi için hitap etti. Bunu da yapmayınca, azarladı. Bundan sonra, hırkayı götürüp İmâm-ı Rabbânî’ye (k.s) giydirdi. Bu cübbeyi giydikten sonra, ondan büyük işler zuhura gelmeye başladı.

Bir menkıbe daha.. Doğru sözlü emin bir tâcir vardı; iyilik nurları, yüzünden parlardı. Şöyle anlatıldı:

– İlk zamanlarında, bu tâcirin, Gavs-ü Âzam Abdülkadir Geylânî Hz.ne son derece sevgisi ve o derece bağlılığı vardı. Kendisi şöyle anlattı:

– Geylânî Hz. çoğu kez bana görünür; bazı işleri haber verir; önemli işlerimde bana yardım ederdi. Bir gün, rüyada bana şöyle dedi:

– Benden, büyük yardım gördün; ama zahirde sana bir şeyh gerek. Bunun üzerine kendisine:

– Kime baş vurayım?. Diye sordum; şöyle dedi:

– Şeyh Ahmet Serhendî’ye git. O, zahirin ve batının beynini (arasını) bulmuştur. Ve o, zamanının kutbudur. Bunun üzerine, onun yanına vardım. Hayret veren kerametler, görülmemiş kemalât müşahede ettim.

Belh’in ileri gelenlerinden biri, Serhend’e geldi. Müceddid İmâm-ı Rabbânî Hz. ni gördü; şöyle anlattı:

– Belh’te bir cenaze merasiminde hazır oldum. Selef halef bir çok MAVERA-ÜN-NEHR evliyâsı da o cenâzede hazır bulundu. Ki bunlar: Geçmişte yaşayıp ebedî âleme göçen ve hal-i hazırda yaşayan zâtlardı. Meselâ: Kutb-u Rabbanî Abdülhalik Gucdüvanî, Kutub Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. gibi zatlardı. Bunlar, büyük bir zâtın gelmesini bekliyorlardı. Bu durumu birine sordum; bana şöyle anlattı:

– Bu, bir kutbun cenazesidir. Bu hazır cemaat ise, kutuplar kutbu zatın gelmesini bekliyorlar. Biz böyle bekleşirken, ulu bir zat geldi. Bu gelen zatı öne geçirdiler; imâm oldu. Bu nuranî büyük zatın kim olduğunu sordum; bana şöyle anlatıldı:

– Bu, Şeyh Ahmed Serhendi’dir.

***

İmâm-ı Rabbânî Hz. nin faziletini, zamanın üstün âlimleri itiraf ettiler. O vakitte yaşayan büyükler, onun müceddid olduğuna kâni oldular. Çünkü: Dinî ilim çeşitlerini yayıyor; çevrede, mârifet babında yakîne dayanan halleri açıklıyor; velâyet, nübüvvet, risâlet mertebelerini, azm sahibi büyük zatların kemallerini, hullet ve muhabbet derecelerini izâha çalışıyor; zât ve şuun sırlarını beyan ediyordu. O kadar ki, bu işte onu geçen olmamıştı.

***

Sonra.. Allah-ü Teâlâ ona: Ledünnî hibeler, gaybe bağlı, üstün zevklere dayalı hususi bir mâna kazandırmıştı. Onların pek çoğunu kendisi anlattı. Allah-ü Teâlâ sırrını takdis eylesin.

***

Bir mânayı şöyle dile getirdi:

– İlâhi yardım, beni cezbeye kapılan muradlar menzilesine erdirdi. Önce böyle bir âleme geçtim. İkinci olarak, sülûk menzillerinin bana kısa yoldan alınması nasibi geldi. İşbu hallerimde: Önce Allah-ü Teâlâ’yı eşyanın aynı gördüm. Tıpkı: Son gelen sofiyeden vahdet-i vücuda kâil olanların anlattığı gibi.. Bundan sonra, bir başka hale daha kapıldım. Allah-ü Teâlâ’yı hululsüz, sirayetsiz olarak eşyada buldum. Bundan sonra, bir başka hâl daha oldu: Zâtî bir mâiyetle Allah-ü Teâlâ’nın varlığını eşyada buldum. Eşyadan evvel olduğunu da gördüm; aynı şekilde eşyadan sonra olduğunu da gördüm. Sonra, hep Allah-ü Teâlâ’yı gördüm; başka bir şey görmedim. Bu son durum: Şühuda dayalı tevhid halinin mânasıdır. Bu durum anlatılırken:

– FENA.. Tabiri ile dile gelir ki: Velayet derecesinde ilk adım bundan atılır, işin başında, en ileri bir kemâl sayılır. Son anlatılan görüş; zikri geçen mertebelerin hangisinde olursa olsun, önce afakta bulunur; sonra enfüste.. İmâm-ı Rabbânî Hz. nin anlattıklarına devam edelim:

– O hallere geçtikten sonra, beka makamına terakki ettim. Ve bu: Velayet derecesinde ikinci adımdır. Eşyayı ikinci olarak gördüm: Allah-ü Teâlâ’yı da eşyanın aynı; hatta özümün aynı.. Sonra.. Allah-ü Teâlâ’yı eşyada; hatta özümde buldum. Sonra.. eşya ile; hatta özümle buldum. Sonra.. eşyadan ön; hatta nefsimden ön gördüm. Sonra.. eşyadan sonra: hatta özümden sonra buldum. Ve.. bütün bunlardan sonra, eşyayı gördüm; asla Allah-ü Teâlâ’yı görmedim. İşbu son makam, öyle bir sondur ki: ilke rücu, avam mertebesine avdettir. Ve bu: Öyle bir makamdır ki; halkı Hakka davet makamlarının en tamı sayılır. Ve bu makam: Tekmil irşad menzillerinin ekmelidir.

***

Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

– Benden sadır olan ilim ve marifet babındaki işler; velayet tavrı dışındadır. Ancak onlar, nübüvvet nurları kandilinden gelir. Resulûllah’a salât ve selâm.. gelenler, onun sudur makamından gelmektedir. İkinci binin tecdidi ile yenilenir. Tebaiyet ve veraset yolu ile görünür. Ulema misilli velayet erbabı onu idrâkten acizdir. Zira onlar: Velilerin irfanı, âlimlerin ilmi ötesindedir. Hatta, bu anlatılan zümrenin bilgileri kabuktur. Nübüvvet kandilinden süzülüp gelen ilimler ise, özdür.
 
Şeriata aykırı tarafları yoktur. Dinin esası, zat ve sıfat ilminin hulâsasıdır. O, yücedir, mukaddestir. Bu anlatılanları; uzamadan, küberadan hiç kimse, konuşmamıştır. Allah-ü Teâlâ, onlar için bu kulunu seçti. Ve.. o ilimlerin, o marifetlerin sahibi bu BİN’in müceddididir.

***

Bir başka kelâmında şöyle anlattı:

– Vahdet-i vücud bana açıldı. Bu sayede, bana çokça ilimlerin feyzi geldi. Nice nice irfan duyguları elde ettim. Ve.. bu makamda yeterli inceliklere vâkıf oldum. Yine bu makamda, Şeyh-i Ekber’in r.a. irfan duyguları da bana, açıldı. Ve., onun beyan ettiği zatî tecelli ile de şerefyab oldum. Allah-ü Teâlâ onu yükselmenin sen basamağına çıkarmış; tafsilli, şerhli velayet hatmine tahsis etmiştir.

***

Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

– Resulûllah (s.a.v) bana müjde verdi:

– «Sen kelim ilminde, müçtehidlerdensin. Allah-ü Teâlâ, senin şefaatine binleri bağışlayacaktır.» Ve bana: Mübarek eli ile irşad yazısı yazdı; şöyle buyurdu:

– «Daha önce böyle bir şeyi hiç kimseye yazmadım.» Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

– Kur’an-ı Kerim’in müteşabih âyetlerindeki gizlilikler, mukattaatındaki sırlar bana açıldı. Onlardan her harfin altında, Yüce Zata delâlet eden ilimlerden bir umman buldum. Onlardan birini açıklayacak olsam, boğazıma durur.

***

İmâm-ı Rabbânî Hz. uzun bir seyrini şöyle anlattı:

– Bugün, büyük meşayihin makamına kaim Nakşibendi büyüklerinin naibi, nihayetin de nihayetine vâsıl, derecelerin en yükseğine çıkan, halkın kutb-u medarı, hakikat sırlarının kâşifi, zati mahabbette kamil ferd, Muhammedi velayet kemallerini cami, muhakkik zat, irşad ve hidayet ehlinin dayanağı, nihayeti bidayetine girgin bu tarikatın mürşidi, ariflerin zübdesi, şeyhimiz, mededgâhımız, ekmel, üstün arif Mevlâna Şeyh Muhammed Baki Hz. ile sohbet ettim. Allah bekasını daim eylesin; onun teveccühü bereketiyle cezbeye kapıldım. Öyle bir cezbe ki: İstihlâkten sonra, kayyumiyet sıfatında yer bulmuştur. Ve.. bu yoldan; nihayetin bidayete girmiş şekli ile de şerefyab oldum. Bunu müteakip, benim için, sülûk mertebeleri hasıl oldu; nihayete vâsıl oldum. Bu nihayet dahi, Rabb ismine vusulden ibarettir. Buna vusulüm, Esedullah Galib’in r.a. (Hazret-i Ali’nin) imdadı ile oldu. Sonra.. ilk kabiliyete terakki ettim. Bu dahi, Hakikat-ı Muhammediye’den ibarettir. Bunda dahi, Hace Nakşibend Hz. nin yardımını gördüm. Sonra.. üstte anlatılan kabiliyet makamının icmaline geçtim. Burası: Muhammedi kutupların makamıdır. Bu dahi, mukaddes nebevi ruhun yardımı ile oldu. İşbu esnada, Hace Alâaddin Attar Hz. den bana hoşça yardım geldi. O makama vâsıl olduktan sonra, Hazret-i Muhammediyet’ten kutbiyet hil’atı ihsan edildi. Bundan sonra, ilâhi inayet beni cezbetti.

– ZILL.
 
Tabir edilen asıl makama çıktım. Burası, kutuplar makamının dahi, üstündedir. Efrad namı ile yad edilen zatlara mahsustur. Daha sonra, samedanî gayeye tutuldum; asıl sayılan has makama beni ulaştırdı. İşbu yükseliştedir ki: Gavs-ü Azam Şeyh Abdülkadir Geylâni’den bana büyük yardım geldi. Güçlü bir tasarruf geldi; beni asılların da aslı makama ulaştırdı. Allah-ü Teâlâ sırrının kudsiyetini artırsın. Bundan sonra, nüzul başladı.

– Seyrü anillah. Tabiri ile anlatılan aleme erdim. O vakit, Nakşibendiye ve Kadiriye hariç; bütün meşayih silsilesi makamlarını gezdim. Beni izaz ikramla karşıladılar. Güzel güzel bağlılıklarını, kendilerine has vecidlerini bana bıraktılar. Onların dereceleri ayrı ayrı idi. Her birinden, bana bir başka hakikat keşfi hâsıl oldu. Hızır’dan a.s. ledünnî ilmin bana gelişi; anlatılan kutuplar makamına vusulümden önce oldu. Çünkü o makama ulaştıktan sonra, vâsıl olan kimse, ilmi kendi özünde bulur; alır. Bütün bu olanlar, Resulûllah’ın SA. manevi veraseti ile olmaktadır.

***

Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

– Allah-ü Teâlâ, hidayet işinde; bana büyük bir güç verdi. O kadar ki: Kuru bir ağaca teveccüh etsem; o kuru ağaç hemen filizlenir.

***

Bir başka cümlesinde şöyle dedi:

– Benim bu nisbet yolum; çocuklarım vasıtasıyle, kıyamete kadar baki kalacaktır. Hatta, İmam-ı Mehdî, bu nisbet-i şerifeden gelecektir.

***

Derdi ki:

– Nakşibendiye büyükleri yolu, kibrit-i ahmerdir. Yolları Resulûllah’ın (s.a.v) sünnetine tabi olmak üzere kurulmuştur. Mümine gereken odur ki: Batınını onlara bağlılıkla güzelleştire.. Dışını da Resulûllah’ın pâk sünnetine tabi olmakla süsleye..

***

Derdi ki:

– Zahir batının tamamlayıcısıdır; onu kemale erdirir. Asla, ikisi beyninde ayrılık yoktur. Salikin bu yolda aykırı gibi gördüğü bazı haller, o vaktin sarhoşluğu ve halin galebesinden ileri gelir. Salik, bu makamdan çıkıp ayıklık makamına geldiği zaman; arada hiç bir ayrılık görmez.

***

Bir halini şöyle dile getirdi:

– Bir gün, arkadaşlarımın halkasında bulunuyordum. Hatırıma geldi ki: Ben kusurluyum; noksanım var. Ben, bu düşüncede iken, özüme şöyle bir hal doğdu:

– Ben, seni bağışladım. Vasıtalı veya başka bir yoldan kıyamete kadar sana tevessül edenleri de bağışladım.

***

Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

– Bugünlerde, bana Arş-ı Mecid’in fevkına çıkma hali vaki olmaktadır. Bir kere yine, benim için uruç vaki oldu. Yerin merkezinden, arşa kadar bir mesafe kat ettim. Orada Hace Nakşibend Hz.nin makamını gördüm. Bazı meşayihi, onun az üstünde buldum; Şeyh Maruf-u Kerhi’yi, Şeyh Ebu Said Harraz”ı ve benzeri zatları sayabilirim. Bazılarını da, onun makamında gördüm. Altında ise, Şeyh Necmeddin-i Kübra ve Şeyh Alâaddin Attar vardı. Sair meşayih bunların altındaydı. Bütün bu derecelerin üstünde; ehl-i beyt imamlarının. Hulefa-i Raşidin’in makamları vardı. Sair peygamberler, anlatılanların üstünde Resulûllah (s.a.v) efendimizin bir yanında bulunuyordu. Meleklerin makamı da, diğer yanında idi. Ancak, Resulûllah’ın (s.a.v) makamı, hepsinden üstün, hepsinden yüksek idi. Şunu bil ki, ne zaman yücelere çıkmayı dilesem, bana müyesser olur. Çoğu zaman da, benden bir istek olmadan olur.

***

Şöyle dedi:

– Yaratılışım, Resulûllah’ın (s.a.v) bakiye toprağındandır.

***

Şöyle anlatırdı:

– Tarikattan gaye; şeriat ilimlerini artırmaktır. Böylece, bu yola giren, delillerden kurtulur; keşfe gider. Şöyle anlatırdı:

– İLMEL-YAKİN, delilleri müşahededir. AYNEL-YAKİN delillerle bilindikten sonra, Hakkı müşahededir. Ki bu, FENA durumunu gerektirir. HAKKAL-YAKİN ise.. YAKİN mefhumu kalktıktan sonra, Hakkı müşahede etmektir. Hatta, YAKİN halini bulma fiili de manası da ortadan kalkar. İşbu makam: BEKA’dır.

– «Benimle duyar; benimle görür..» Manasında dile gelen makamdır.

***

Şeyh Yunûs’un MUARRABAT’ında, İmâm-ı Rabbânî Hz. nin sofiye maarifi üzerine şöyle dediği geçmiştir:

– Bilesin ki.. Sofiyenin irfanları, ilimleri; seyir ve sülûklerin sonunda elde edilen ancak şeriatın ilimleridir. Şeriat ilimlerinden başkası olamaz. Evet.. kabul edilir ki: Yol esnasında çokça bilgiler ve irfan duyguları zahir olur. Lâkin, onların hepsinden geçmek gerekir. Ve.. nihayetlerin nihayetinde; onların ilmi, âlimlerin ilmi olur. Bu da: Şeriat ilminden başka bir şey değildir. Ancak, zahirî âlimlerle, sofiye âlimleri arasındaki fark şöyle anlatılır: a) İlimler, zahiri âlimlere göre, nazarî olup, delillere dayanır.
b) İlimler, sofiye âlimlerine göre, keşfe dayalı; zaruridir. Şeriat üstüne de, şöyle anlattı: Bilesin ki.. Şeriat, dünya ve âhiret saadetlerinin tümünü tekeffül eder. Tahsiline muhtaç olunan, şeriattan başka bir şey yoktur. Tarikata ve hakikata gelince; bunlar, şeriatın hizmetinde sayılırlar. Bunları tahsil dahi, şeriatın kemalini sağlamak olup başka bir şey olamaz. Yol esnasında, sofiye zatlarda görülen; hallere, vecidlere, irfan duygularına gelince.. esas gaye sayılmazlar. Hatta, bunlar, vehimler, hayallerdir ki: tarikat çocukları onlarla büyür. Sonunda bunları geçmek şarttır. Kalb için şöyle anlattı: Bilesin ki.. Kalbin medarı için, mücerred sofiye amellerini işlemek, bir sonuç vermez. Kalbin selâmeti, ancak Yüce Hakkın zatından gayrına iltifat etmemekle mümkündür. Kalbin ilâcı için şöyle anlattı: Yabancı sevgisini kalbden silip onu temizleyecek cilaların en güzeli, Resulüîah’a (s.a.v) tabi olup yolundan gitmektir. Tevhid üzerine şöyle anlattı: Bilesin ki.. Tevhid iki kısımdır: a) ŞÜHUDİ TEVHİD.. b) VÜCUDİ TEVHİD.. Ancak, mutlaka elde edilmesi gereken, fenaya dayalı ŞÜHUDİ TEVHİD’dir. ŞÜHUDİ TEVHİD, VÜCUDİ TEVHİD’in aksine, şeriata ve akla aykırı değildir; ama öbürü, akla ve şeriata aykırıdır. Bunu, bir misalle açıklamak mümkündür. Meselâ; biri şöyle diyor:

– Güneş doğduğu, yıldızlar gizlendiği zaman, semada güneşten başka bir şey olmaz. Bu söz sahihtir; akla, şeriata aykırı yanı yoktur. Çünkü, onun görme zaafı dolayısıyle, o vakit, semada güneşten başkası görülmez. Ancak, ona keskin bir görüş verilmiş olsaydı; öncekinin aksine, güneşle beraber, yıldızların olduğunu görürdü. İsterse öbürü:

– Yıldız güneş doğmadan önce vardı.. Desin.. Ne var ki, güneşle beraber, yıldızları gündüz birlikte gören keskin nazarlıyı, akıl tekzib eder. Şeriat tekzib eder. Şeriata dair söylenen meşayihin sözlerine gelince; onları, mutlak ŞÜHUDİ TEVHİD babına hamletmek gerekir. Böyle etmeli ki: Akla ve şeriata aykırı bir durum olmaya.. TEVHİD-İ VÜCUDİ: İlmel-yakin mertebesindedir. TEVHİD-İ ŞÜHUDÎ: Aynel-yakin mertebesinde olup hayret makamıdır. Meselâ, Hallac’ın:

– ENEL-HAK. (HAK BENİM.) Sözü, Bayezid-i Bistamî’nin:

– Sübhanım, şanım nekadar yüce.. Cümlesi, bu makamdan sayılır. Bunlara benzer kelâmları da, aynı manada almak icab eder.
 
Bu kelâmların her biri, hayret makamı sayılan, aynel-yakin makamında gelmiştir; Hakkalyakin’e vusulden öncedir. Anlatılan hayret makamından geçip, Hakkal-yakin makamına vâsıl oldukları zaman, bütün bu hallerden temize çıkarlar; şeyhimizde vaki olduğu gibi.. Anlatılan mana icabı olarak; Hak yolcusu fakirin bu yol esnasında, sözü edilen iptilâya uğraması vardır: sonra ondan geçer. Bundan sonra, Hak Teâlâ’nın varlığı Resulûllah’m nübüvveti ve onun Allah katından getirdikleri üzerine söze girdi; şöyle anlattı: Yüce Hakkın varlığı, keza birliği; Resulûllah’ın nübüvveti, hatta onun Allah katından getirdikleri, tüm olarak: Fikir yürütülmeye, delile, görüş beyan etmeye muhtaç değildir.. Fikir yürütmek: Bir şeyde illet mevcud olduğu, âfet sabit bulunduğu zaman gerekli olur. Kalb marazından necat bulunduğu, gözdeki perde def olup gittiği zaman, ortada bedahetten başka bir şey kalmaz. Meselâ: Safralı bir kimseyi ele alalım. Safra iptilâsı, onda bulunduğu süre; kendisine şekerin tadını anlatmak, öğretmek babında delile ihtiyaç duyulur. Şaşı kimseyi ele alalım: Bir şahsı, iki görür. Tek şahsın ikiliğine hükmeder; ama mazurdur. O iki gördüğü şahsın tekliğini bedaheten çıkarmayacağı gibi; nazarî yoldan dahi o tekliği bulamaz. Şu da bilinen bir hakikattir ki: İstidlal yolu dardır. Deliller yolundan tahsil edilecek yakin durumu ise.. zordur. Yakin haline dayalı iman tahsili lâzımdır ki: Kalbi maraz zail olup gitsin.. Nitekim, şekerin tadına dair kendisinde yakin hâsıl olması için safralı kimseden safranın izalesine çalışmak dahi zordur. Bilhassa, şekerin tadına yakin hâsıl olması babında delil ikamesi isinde olduğu gibi.. İşte.. anlatılan yoldan, kendi durumumuzu ele alalım. Şöyle ki: Nefs-i emmare, bizzat şer’î ahkâmı inkâr etmektedir. Tabiatı ile, onun nakzı cihetine hüküm verir. İşte.. böyle bir durumda, delil isteyenin vicdanında inkârı varken, o doğru ahkâma delillerle yakin tahsili cidden zordur. Böyle bir durumda, yakin tahsili için mutlaka nefsin tezkiyesi gerekir. Nefsin tezkiyesi olmadan, yakin tahsili müşkil iştir. Ki bu durum, âyetlerle sabittir; Allah-ü Tâlâ şöyle buyurdu:

– «Onu tezkiye eden iflah olur; onu masiyetle kirleten ziyan eder.» (91/9-10) Bu yoldan bilinen o ki: Bu pâk şeriatı, temiz, her hali ile belli ümmeti inkâr eden; şekerin tadını inkâr eden gibidir. Seyirden, sülûkten, nefsin tezkiyesinden gaye: Manevi afetlerin, kalbi marazların izalesidir. Bu manada, Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

– «Kalblerinde maraz vardır.» (33/12) O marazların çıkması icab eder ki: İmanın hakikati ile tahakkuk mümkün olsun. Her nekadar anlatılan âfetler olduğu halde; iman görülür ise de, ancak sureta bir imandır. Çünkü, nefs-i emmarenin vicdanı o imanın aksinedir. Küfrünün hakikatında musirdir. Anlatılan misilli iman, sureta tasdik; safralının şeker tadına inanması gibidir. Ki: Vicdanı, gösterdiği imanın aksine şehadet eder. Ve.. şekerin tadına inanması için, hakikî bir yakin bulması: Ancak, safra hastalığının izalesinden sonra olur. İşte.. kalbi marazlının dahi imanın hakikatini tahsili, ancak nefsin tezkiyesi, itminan bulması sonunda olur. O vakit bu iman: Vicdani bir iman olur.
 
Ve.. bu kısım iman: Zevalden korunur. Şu âyet-i kerime, onların şanını doğrular:

– «Dikkat ediniz, Allah’ın velilerine, korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar.» (10/62) Allah-ü Teâlâ, anlatılan kâmil, hakiki iman şerefi ile bizi şeref-yab eylesin.. Amin!

***

Nakşibendi tarikatının fazileti üzerinde de durdu. Ki bu yol, sahabe-i kiramın yoludur. Bu sebepten, onların faziletini de anlattı. Allah onlardan razı olsun. Şöyle açıkladı: Bilesin ki.. Hacegân zatların tarikatı, nihayeti bidayetine derc ederek kurulmuştur. Nitekim, Nakşibend Hz. bu manayı şöyle anlattı:

– Biz, nihayeti bidayete derc ettik. Ve.. bu tarikat: Ayniyle, sahabe-i kiramın tarikatıdır. Allah-ü Teâlâ, onların cümlesinden razı olsun. Resulûllah (s.a.v) ile yaptıkları ilk sohbette; onlara öyle hal gelmiştir ki; onların dışında kalanlar, son demlerinde dahi, aynı şeye nail olamamışlardır. Bu açıdan bakılınca, Hz. Hamza’nın katili Vahşî, ilk İslâm’a girişinde Resulûllah’ın (s.a.v) sohbetine nail olup sahabeden sayıldı. Tabiin’in hayırlısı Veysel Karanî Hz.den daha faziletli oldu. Böylece, Vahşi’nin ilk sohbette elde ettiğini, Veysel Karanî son deminde dahi elde edemedi. Cezbe üzerinde de durdu. Maksad, bu cezbenin sülûkten önce olması değil; sülûkten sonra olmasıdır. Şöyle anlattı: Bilesin ki.. Vusul için iki yol vardır: a) Cezbe.. b) Sülûk.. Bunlar bir başka ibare ile şöyle anlatılır: a) Tezkiye.. b) Tasfiye.. Sülûkten önceki cezbe, gayeler arasında sayılmaz. Tezkiyeden önceki tasfiye dahi matlub olarak sayılmaz. Sülûkün bitiminde, gelen cezbe; Yüce Allah’ın zat varlığındaki seyir esnasında bulunan tezkiye matlub olan gayeler arasında sayılır. Salik için daha önce, sülûkünü kolaylaştıran cezbe ve tasfiye, hele sülûk yoluna girmeden gelirse., matluba erdirmez. Şundan ki: Menziller kat edilmeden; mahbubun cemali görünmez. Birinci cezbe, ikincisinin suretidir. Ama, aralarında hiç bir münasebet yoktur.

– Nihayetin, bidayete derc edilmesi.. Cümlesinden murad olan mana, nihayetin suretidir. Yoksa, nihayetin hakikati bidayetine sığmaz. Bu bahsin mufassal şekli: Cezbe ve Sülûk risalesinde genişçe anlatılmıştır. Hakikat namına suretle yetinmek olmaz. Mutlaka, suretten hakikata geçmek gerekir. İmâm-ı Rabbânî Hz. nin ebedi âleme göçü: 17 Sefer 1034 (M. 1624) tarihine rastlar. Allah-ü Teâlâ’dan dileğimiz: Onun bereketini bizlere ihsan eylemesidir.

***

NOT: Bu yazı, Abdulkadir Akçiçek’in tercüme ettiği (BÜYÜK SÜRUR) ADAB kitabından iktibas edilmiştir. 
 

ÜÇ ARZUHAL

NOT: Bu üç arzuhal, İmâm-ı Rabbânî Hz. büyük oğlu Muhammed Sadık tarafından kendisine yazılmıştır. Şu sebeple buraya alınmıştır ki: Kendisine dualar edilip Fatiha okunmasına vesile ola.. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın.

***

BİRİNCİSİ : Kulların en küçüğü Muhammed Sadık, arzuhal makamının pek şerefli katına sunar: Bu tarafların hal ve vaziyetleri; üstün teveccühler bereketi ile, maddi ve manevî dirlik düzenlik içindedir. Bir müddetten beri, Hazret’in hizmetinden yana, gönül dağınık ve perişandı. Bu hal üzere iken, Meyan Bedreddin çıkageldi. Arzuhalden gün yazılıyordu. Kemal-i afiyetinizin haberini ulaştırdı. Hududsuz ferah, sonsuz sürür getirdi. Bunun için. Allah’a çok çok hamd olsun..

***

Ey Önderim, Hafız Bahaeddin, (ramazan ayının) on üçüncü gecesinde Kur’an-ı Kerim’i hatmeyledi. On dördüncü gecede Hafız Musa başladı. Her gece beş cüz beş cüz okumak sureti ile, on dokuzuncu gecede hatmedecek.. Hazret’in selâmeti için, ramazan-ı şerifin son on gününde ise.. Hafız Bahaeddin’in hatmeylemesi takarrür etti. Bir ara, teravihte Hafız Kur’an okuyordu; nuraniyeti çok bir makam zuhur etti. Sanki o: Hakikat-ı Kur’aniye makamı idi. Her nekadar böyle iddiaya cür’et yoksa da durum bu idi.. Sonra malum oldu ki: Hakikat-ı Muhammediye bu makamın icmalidir. Sanki o, büyük bir ummandır: bir testiye dolmuş. Bu görülen dahi onun tafsili olmuş. O makamın sahibine salât ve selâm olsun. Enbiyanın pek çoğuna ve kâmil evliyaya, istidadları kadar bu makamdan bir parça nasip vardır. Bu makamın tamam nasibi, Resulûllah efendimizin gayrına olmuş mudur? bilinmiyor. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin. Bu Hakir dahi, ondan bir parça nasib aldı. Allah-ü Teâlâ üstün teveccüh bereketi ile ondan bizlere kemâl üzere nasib ihsan eylesin. Şu ana kadar, bu makam tam vuzuha kavuşmadı. Kalan, haller dirlik düzenlik üzeredir. Bu ayda çokça bereketlerin husulü anlaşılıyor.

***

Kardeşim Muhammed Said’in durumu iyidir. Vakitleri gönül birliğine, zikre sarf edilmektedir. Belde halkı dahi, tam bir zevk içinde huzura varmaktadırlar.

***

Bu Fakir, şu ana kadar Kur’an-ı Kerim’in dört cüzünden biraz fazlasını ezberledi. Bayram gününe kadar tahminen beş cüzü ezberler. Arz-ı ubudiyetler..

***

İKİNCİSİ: Kulların en küçüğü Muhammed Sadık arz makamının zirvesine sunar:
 
Bu taraftakilerin hal ve vaziyetleri şükürler olsun iyidir. Asıl matlub ve maksud olan: Yüce Hazret’in bütün hizmetçileri ve arkadaşları ile hayır üzere olmasıdır.

***

İsmail ile gönderilen baştacı mübarek mektubun okunması ile gönül ferahlığı hâsıl oldu. Sübhan Allah, Hazret-i önder’in şefkat gölgelerini bütün Ehl-i İslâm’a şamil eylesin. Ve onu, Resulûllah ve onun pek değerli âli hürmetine baki eylesin. Ona ve âlinin tümüne salât ve selâm..

***

Ey Önderim, Bed hallerimden neyi yazayım ki?. Bed amellerin suduruna hasret ve nedametten başka bir şeyim yok.. Bir de, geçmişteki ve halihazır hallerin zay edilmesine olan pişmanlık ve nedamet var.. Asıl temenni edilen: Yüce Hakkın rızası hilâfına bir an ve lahza geçmemesidir. Bu ise., ancak üstün hizmet kapmızdaki hizmetkârların yardımı ve onların elimden tutması ile müyesser olacaktır. Bir mısra: Ne zorluk var o işteki büyükler onunladır.

***

Allah’a hamd olsun. Şu manada ki: Emrettiğiniz yolda şu ana kadar istikamet vardır. Mübarek teveccüh bereketi ile, ona şimdiye kadar bir fütur gelmedi. Bu manadan olarak, gün gün terakki ve yükselme ümid ediyoruz. Sabah ve Öğleden sonra: (Arapça aslında ikindi yoktur, Müstakimzadenin tercümesinde vardır.) Sohbet toplantısı yapılmaktadır. Hafız Bahaeddin ise, gidip gelme işlerinden boş kalıp fırsat buldukça Kur’an okumakla meşgul oluyor.

***

Fakir’e bazan kabz, bazan da bast hali geliyor. Kabz, bast, teveccüh, sükûn ve diğer haller yalnız bedene taalluk etmektedir. Başkasına ve altı letaife geçip teveccüh etmemekte ve gafil de olmamaktadır. Şayet bir teveccühü olursa, o dahi huzurî ilim misali bir teveccüh olmaktadır. Teveccühü, zevki ve benzerlerini zılâle dahil görmekteyim; onu aşmış bulamıyorum. Letaif, önceleri bedenle ihtilat halinde idi. Basiret nazarında bedenden başka anlaşılan bir şey yoktu. Nitekim bunu, süruru bol huzurda arz etmiştim. Amma şu anda, onu bedenden ayrılmış görmekteyim. Bu makamı dahi, beka makamı olarak görmekteyim. Bekadan sonra dahi, fenaya benzer bir hal, letaife arız oldu. Bundan da anlaşıldı ki: Bekadan sonra gelen bu fena olmadan iş tamam olmuyor. Şu andaki halime gelince., birkaç gündür ki kabz halindeyim. Sürür muamelesi pek az.. Bundan sonra, neyin zuhur edeceğini gözetmekteyim?. Şu ana kadar âleme teveccüh hiç hâsıl olmadı. Halleri arz etmek zarurî olduğundan, bu kelimeleri yazmak cesaretinde bulunurduk..

***

Ey Önderim, Allah’ın dilediği kadar, Hazret’i hemen hergün rüyada görmekteyim.

***

Bundan daha fazla ne yazayım?. Bundan daha ziyade yazmak, zorlamanın resmidir. Selâm ve arz-ı ubudiyetler..

***

ÜÇÜNCÜSÜ: Kulların en küçüğü Muhammed Sadık, üstün arz makamına sunar: Bu Hakir, bir müddetten beri kabz halinde mağmum idi; işin sonunda ilâhî yardım geldi.. Bu dahi, pek üstün teveccühle meydana gelip büyük bir ferahlık hâsıl oldu. Bu bast halinde malum oldu ki: Zikir ve teveccüh, bu şahıs tarafından yapılsa da yapılmasa da aynı.. Şu anda her şey, o Yüce Mukaddes zat canibinden gelmektedir. Nefsimde ise.. Yüce Zat canibinden gelen varidatı kabul etmekten başka bir kabiliyet görmüyorum. Tıpkı bir aynaya benziyor.. Onun üzerine güneş doğuyor. Bu doğuş, bedende, letaifte bulunan zulmeti ve sıkıntıyı yakıp geçiriyor. Bu halden dahi ona nasıl uygun ise., öyle bir nur ve bereket hâsıl oluyor. Sine açıldı: kalb gemledi. Beden öyle zıyalı bir hal aldı ki: Ruhun ve sırrın daha önce bulundukları halden daha latif bir duruma geldi. En büyük tecelliyi, letaif arasından kalbe olur gördüm. Kalbe nazar ettiğimde zahir oldu ki: Kalbde, bir başka kalb var. Tecelli dahi onadır. Bu kalbin dahi kalbine nazar ettiğim zaman, zuhur etti ki: Bunda dahi bir başka kalb var..-Bu durum, böylece sonsuzluğa kadar uzadı.. Kendisinde bir başka kalb olmayan, hiç bir kalb-i basit zuhur etmedi. Lâkin, tevehhüm ediliyor ki: İş bir kalb-i basitte nihayet buluyor. Halbuki durum öyle değil.. Bu hallere nisbetle eski haller, sırf tekellüfattan ibarettir. Bu makamın da ismi hatırıma geldi; ama edep dışı hareketten sakınarak yazmadım. Ey Önderim Bütün bunlar bir eserdir ki: Pek temiz teveccüh eserlerinden seyredip geliver.. Bir şiir: Olsa dahi tenimin kıl biten her yerine: Dil, güçsüzüm şükr’için binde bir nimetine..

***

Temenni edilen, Hazret’in selâmetidir.

***

Hazret’in hizmetinde bulunanlar arasına katılma temennimi nasıl yazayım ki?. Hem nasıl şerh edeyim, nasıl tasvir edeyim şunu ki: Gece gündüz, hatta her an beklemekteyim; hangi mes’ud vakitte ve hangi saadet dolu anda bu yüksek matlup, bu bulunmaz gayeye erme durumu hâsıl olacak?. Benim için, bundan başka bir temenni yoktur. Sübhan Allah en güzel şekilde ve en uygun yoldan bu büyük devleti müyesser eylesin.. Resulûllah ve onun pek değerli âli hürmetine.. Ona ve âline salatların en tamamı, hem de ekmeli olsun.. Arz-ı ubudiyetler..

***

Musannifin Önsözü YAR MUHAMMED BEDAHŞÎ TALİKANÎ

***
 
ÖNSÖZ

Not: Bu yazı MÜBAREK MEKTUPLAR’ı derleyen zat tarafından yazılmıştır. Rahman Rahim Allah’ın adı ile başlarım. Allah’a hamd olsun: Tüm halkının, zatına hamd edişinin kat katı kadar.. Nasıl sevip razı oluyorsa öyle.. Salât ve selâm: Âlemlere rahmet olarak gönderdiği zata.. Hem de: Ananlar, kendisini andığı, anmaktan gafil olanların gaflete daldığı süre.. Amma, onun şanına nasıl lâyık ise öyle.. Keza bu nasipten, onun iyilik ehli pek muttaki âline ve ashabına da..

***

Sonra.. Burada başlayacağımız kısım, MEKTUBAT-I KUDSÎYE’nin BİRİNCİ CİLDİ’dir. Malum olduğu üzere bu MEKTUBAT şu zata aittir: Gavs’ül-Muhakkikin Kutb’ül-Ârifin Bürhan’ül-Velâyet’il Muhammediyye Hüccet’üş-Şeriat’il-Mustafaviyye Şeyh’ül-İslâm Vel-Müslimin Şeyhüna ve İmamüna ŞEYH AHMED FARUKl NAKŞİBENDİ.. Allah-ü Teâlâ ona selâmlar eylesin.. Var eylesin.. Bu BİRİNCİ CÎLD’i derleyen zatın künyesi şudur: YAR MUHAMMED BEDAHŞÎ TALİKANÎ.. Sermayesi gayet kıt; bu mübarek eşiğin toprağında pek az oturan biridir.1 Bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ı yazı bağı ile sıraladı. Şunun için ki: Yüce Hak taliplerine faydalar ulaşsın. Başarı dileği ve korunma ümidi Allah-ü Teâlâ’dandır..

***

Bu MÜBAREK MEKTUPLAR, Resulûllah (s.a.v) efendimizin sünnetine tabi olma nurundan iktibas edilmiştir. Siret-i Mustafaviye’ye uyma ağacından uzanan dallardan toplanmıştır. Adab-ı Nebeviye’nin faydalı sofralarından gelenlerdir.

 
GİRİŞ ve ÖNSÖZ

Bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ın mevzuları genellikle şöyledir: a) Bu düşük dünyanın zemmi.. b) Âhirette yararlı olacak şeylere ve âhiretin yüksek derecelerine erme babında teşvik.. Ve bunları sevdirmek.. c) Pek değerli vaaz ve nasihatlar.. Bunların ihlâsla kabulünü beyan.. d) Şeriat-ı Mustafaviye hükümlerini yerine getirmeye teşvik.. GİRİŞ Allah’a hamd olsun.. Öyle yüce tek zattır ki: Akıllar, zatının künhünü idrâkten yana acizdir. Hak erlerinin fehimleri, sıfatlarına karşı marifet babında şaşkındır. O Yüce Allah: Bu âlemi bedii bir şekilde yarattı. Hayret veren işlerini san’at tecelligâhlarında cevelân ettirdi. İnsan nev’ini yarattı; kâinatında ne varsa, hepsini onun özüne tevdi etti. Onu, şereflendirdi; hilâfeti ile kereme, şerefe nail eyledi; sair halkına nazaran faziletli kıldı. Kalanları, insan nev’inin necatına, ihtiyaçlarının yerine gelmesine, derecelerinin yükselmesine, gayelerine ermeye, yakınlığı evcine çıkmalarına basamak eyledi.

***

Sunulan inciler misali salâtlar, cevherler misali selâmlar, eşsiz saygılar; mahlukatı arasında en şerefli, mevcudatı arasında en keremli, zuhur yerlerinin en tam mazharı efendimiz sultanımız Muhammed’e.. Şöyle ki: İki cihanın yaratılmasından murad odur. Yüce Hakkın feyizlerinin dağılması, bereketlerinin yayılması gayesinde bir sebebdir. Keza onun âline de.. Onunla sohbet nimetine, sair kemalât ihsanına nail olan ashabına da.. Keza, ümmetinden tüm evliya kullarına da.. İşbu velî zatlar, bütün güçleri ile, onun getirdiği İslâm dinini yaşatmaya, sünnetine tabi olmaya, tüm hallerinde onu izlemeye çalıştılar. Anlatılan manadan ötürüdür ki, Allah-ü Teâlâ, o velî kullara nimet sofralarını mubah eyledi; ihsan cinsi lütuflarını onlara giydirdi; içlerini ve dışlarını onun pek güzel huyları ile süsledi. Yüce Allah, yayılan nurlarla onların kalblerini nurlandırdı. Özlerini hikmet hakikatları, sırların cevherleri ile doldurdu. Basiret gözlerini inayet ve ibretli bakışlarla sürmeledi. İrfan duygularının da ötesinde; bir marifet kokusunu onlara aldırdı. Kalb gıdalarını onlara nasib eyledi. Saklı sırlarını anlamaları babında, onlara ilimden yana nasib verdi.

***

Sonra.. Bu kitap, pek güzel dizilmiş incilerdir ki, MEKTUBAT-I ŞERİFE – MÜBAREK MEKTUPLAR– sedefinde görülmektedir. Bu MEKTUPLAR, şu zatın eseridir: İMAM-I RABBANİ2 Gavs-ü Samedanî Kutb-u Sübhanî Arif-i Rahmani..

İşbu zat: İrşad dairesinin noktasıdır. Ebdal ve evtadın, kendisine koşuştuğu zattır. Kâmil fertlerin önderidir. İlâhî sırlara vâkıftır. Kur’ân’ın müteşabih âyetlerinin mana kapılarını aralamıştır. Muhammedi meşrebe has olan velayetin açık burhanıdır. İsmi, Resullerin Efendisine has bir ismin benzeridir. Resullerin efendisine has olan o ismi de, İsa Mesih müjdelemiştir. Salât selâm ve tahiyyat, peygamberimize ve ona.. Sonra bu zat: Efendimiz, sahibimiz, Kadim Kerim Ehad Ebedî zata vesilemizdir. Esas ismi şudur: ŞEYH AHMED b. ŞEYH ABDÜLAHAD SERHENDÎ.. Nesebi şudur: FARUKî.. Meşrebi: NAKŞİBENDÎ.. Mezhebi: HANEFİ. Uzaklarda ve yakınlarda meşhur lakabı şudur: MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ.. Allah-ü Teâlâ, sırrının kudsiyetini artırsın; ruhunu rahmetine gark eylesin; kabrini nurla doldursun. Bizlere dahi, onun feyzini ve bereketini yağdırsın; bütün makamlarından, bizlere bol nasibler versin. Kulların en şereflisi ve onun şanlı yakınlan hürmetine.. Amin!.

***

Bu paha biçilmez cevherler, İMAM-I RABBANİ Hz. nin keşif ve malumat dalgalarından sudur etmiştir: Zaman zaman mektupla hüccet taleb edildikçe.. Tüm yaşadığı süre.. Kemale ermeye başladığı anlardan; taa, vefatına kadar.. Haliyle bu MÜBAREK MEKTUPLAR, kendisine yazıp soranların istidadına, gayb âleminden kendisine gelen zuhurata göre olmuştur.

***

Bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ın mevzuları genellikle şöyledir: a) Bu düşük dünyanın zemmi.. b) Âhirette yararlı olacak şeylere ve âhiretin yüksek derecelerine erme babında teşvik.. Ve, bunları sevdirmek.. c) Pek değerli vaaz ve nasihatlar.. Bunların ihlâsla kabulünü beyan.. d) Şeriat-ı Mustafaviye hükümlerini yerine getirmeye teşvik.. Bunların pek çoğu, Şeriat-ı Muhammediye’nin sırlarını beyan; onun hakikatına ermeyi, Tarikat-ı Nakşıbendiye-i Ahmediye’nin müşkil yanlarını çözüp inceliklerini keşfedip anlatmaktadır.

***

Bu MÜBAREK MEKTUPLAR, Resulûllah (s.a.v) efendimizin sünnetine tabi olma nurundan iktibas edilmiştir. Siret-i Mustafaviye’ye uyma ağacından uzanan dallardan toplanmıştır. Adabı Nebeviye’nin faydalı sofralarından gelenlerdir. Ve.. Resulûllah (s.a.v) efendimizin şu hadisi şerifinin doğrultusunda gelmiştir:

– «İlmin öylesi vardır ki, gizli hazine gibi durur. Onu, ancak Yüce Allah’a karşı irfan (veya ilini) sahibi olanlar bilir. Onlar, bu ilmi söyledikleri (tekellüm edip dile getirdikleri) zaman, yalnız Allah’a karşı gurura dalan kimseler inkâr ederler.» Resulûllah (s.a.v) Efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu:

– «Bir kimse, bildiği ile amel ederse, Yüce Allah, onu bilmediğini bilmeğe varis kılar.» Yani: Hiç kimseden bir şey öğrenmeden ve kitaptan bir şey almadan.. Sırf o manada, Alim Hakim Vehhâb zat tarafından bir kapının açılması ile olur.
 
İşbu ilim, Veraset-i Muhammediye’dir. Efendimiz Muhammed’in (s.a.v) batını halinden gelir ki: Veli kullar ona varis olurlar. Ama, ilham dayanakları, tam keşfe dayanan nakiller, kalbin safiyeti, Allah ile muamelenin doğruluğu ile olur; başka türlü olmaz. Anlatılan hali taşıyanlardan başkasına da olmaz. Üstte anlatılanlar, Kastalâni’nin Mevahib-i Ledünniye’sinde ve onun dışında kalan bazı hadîs kitaplarında vardır. Resulûllah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

– «Rabbim bana sual sordu; cevap vermeye gücüm yetmedi. Şekilsiz ve sınırsız olarak, kudret elini iki omuzum arasına koydu; onun serinliğini duydum, işte o zaman, beni evvellerin ve âhirlerin ilmine varis kıldı. Bu arada, bana çeşitli ilimleri talim eyledi. Bir ilim için, saklanması babında benden and aldı; zira o: Öyle bir ilimdir ki, benden başkası onu taşımaya güç yetiremez. Bir ilim için dahi, beni muhayyer kıldı. Bana Kur’an öğretti; Cebrail, onu benimle müzakere eder. Bir başka ilmin ise., avama ve havasa tebliğine beni memur eyledi. Burada, avama ve havasa tebliği emredilen: Şeriat ve ahkâm ilmidir. İşbu hadis-i şeriften anlaşılan odur ki: Tebliğ edilen ilmin dışında iki ilim daha var; hatta daha da fazla.. Resulûllah (s.a.v) efendimizin de buyurduğu gibi, onların hepsi haktır. Saklanması emredilen ilim, peygamberlik ilmidir. Bunu, peygamberden başkası bilemez. Belki de, Resulûllah (s.a.v) efendimizden başkası güç yetiremez. Muhayyer kılınan ilim ise.. velayet ilmidir. Bu ilim: Şeriatın batını, hakikati, gizli saklı sırlarıdır. Resulûllah (s.a.v) efendimiz, bunları sır olarak, has ashabına anlattı. Münafıkların isimlerini, Huzeyfe’ye r.a. anlattığı gibi.. Bunları Ö ğrenen sahabeler dahi; ancak has arkadaşlarına anlattılar. İş, bu sırayı takip edip gitti. Şundan ki: Bu sırlar ancak doğru haller, sağlam itikatla hâsıl olur. İhlâsa, halis niyete, zikre fikre devam edip Yüce Hak’ta huzur bulmakla elde edilir. Muhakkikler Hatimi Ârif-i Billah Şeyh Abdülgani Nabülüsî üstteki manaları anlattı. Buhari’nin Sahih’inde geçtiğine göre, Ebu Hüreyre r.a. şöyle anlattı:

– Resulûllah’tan (s.a.v) iki dolu kab aldım; onların birini dağıttım. Diğerini dağıtacak olsam, bu boğazı koparırlar. Yani: Sözümle işaret edilen pâk şeriat sırlarını, mana hakikatlerini anlamadıkları için küfrüme hükmedip beni öldürürler. Bu anlatılan durum, İmam Hüccet’ül-İslâm Ebu Hamid Gazalî’nin başına geldi. Dinî muamelelerin bazısındaki sırları açığa çıkardığı için; dinden çıkmak ve zındıklık iftirası attılar. Hâsılı: Anlatılan manadaki işler, taa, Allah-ü Teâlâ’nın izni ile zuhur vakti gelinceye kadar ehli olmayanlardan saklamak gerekir. Zira, işler vakitlere bağlıdır. Bu manadaki bir şiir şöyledir: İnsanın halleri, hallerin fırsatı var; Zamanın vakitleri, vaktin yeniliği var.. Resulûllah (s.a.v) efendimiz, Buharı ve Müslim’in rivayetine göre; Hz. Âişe’ye r.a. şöyle buyurdu:

– «Ya Aişe, eğer kavmin zamanı yeniden şirke sokmayacak olsaydı: bu Kabe’yi yıkar, yere yapışık (kopmaz) yapardım. Biri şaka, biri garba olmak üzere ona iki kapı açardım. Hacerden altı zira artırırdım. Kureyş, Kabe’yi bina ettiği zaman, küçülttü. Onu, yeniden bina etmek hevesi kavminde peydah olduğu zaman; hallerine bırak. Terk ettikleri şeyden dolayı halini görüyorum»
 
Bu hadis-i şerifin devamı vardır; ancak, buraya bu kadarı alınmıştır. Hele Resulûllah (s.a.v) efendimizin emrine bir bak. Meşru bir işi, fitne tehlikesinden dolayı nasıl bıraktırıyor.. Fitneye düşmemek için, bu anlattığından başka vakitlerdi; benzeri fiiller için de cevaz veriyor. Yukarıda anlatılan manaya bakılarak; sonradan gelen bilginlerin; sırlara dair ilimleri, telif ve tasnif ettikleri eserlerle yaymışlardır. Öncekilerin saklamalarına rağmen, bunlar anlatılan şekilde yaymalardır. Sebebi: Sadece ehli anlasın; başkaları değil.

Bu zatların, anlatılanın dışında, başka maksatları da vardır; bunların bazısı bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ın içinde görülebilir. Bunların kıssaları çoktur; şerhi anlatılsa uzun olur. Bu MÜBAREK MEKTUPLAR çoğalıp yayıldı; yeryüzünün her yanına dağıldı. Bunun üzerine, işaret ve emir gereğince. İMAM-I RABBANİ Hz.nin ileri gelen arkadaşlarından üç kişi bir araya geldi. O MÜBAREK MEKTUPLAR’ı üç ciltte topladılar; zaman dolabına koydular. Bunlar olduğu hal üzere, Farisi ibareli yazılı sekli ile uzun süre kaldı. Farsça bilenler, onun inci ellerinden pek temiz bir şekilde içip kanıyordu. Eşsiz dizili incilerini taç yapıp süsleniyorlardı. Onun şifalı nebatlarından, illetli hasta düşenler tedavi oluyordu. Ancak, dilleri ona yabancı olanlar: bir türlü onu anlama yolunu bulamıyorlardı. Ona varmak yolunda, hiç delile sahip değillerdi. İsterse, ağlayıp sızlasınlar. Nice zaman, şevk heyecanları sürüp gitti. Onun kapısı, âşıklara hep kapalı kaldı. Farisî ibareler içinde, senelerce bekledi. Ona ulaşmak o kadar zorlaştı ki: Kadisiye muharebesinin zorluğunu da geçti. Bu esere, çokça müştak olanların talebini gördüm. Onun sınır bölgesinde dönen âşıklara baktım. Onun üstün nefesi önünde sar’ah düşüp kalanları da seyrettim. Sonra.. Meydanı, bu makamın süvarilerinden yana boş buldum. Zaman dahi geçip gidiyordu. Bu MÜBAREK MEKTUPLAR ise., kapalı halinde idi. İşte, bu sıralarda, gönlüme bir şeyler düştü: Onun durgun Farisî denizi sınırındaki iki kimsenin arasını bulayım. Arap yarımadasındaki engelleri, yüksek dağları a şırtayım. Çünkü, o dille aramda, küçük yaştan bir ülfet vardı. Şu anda dahi ömür otuzunu buldu. Hal böyle iken çekmiyordum. Zira gücüm yeterli değildi; Arabî ilimlerde sermayem kıttı. Ebedî fenlere pek muttali değildim. Halim böyle iken, anlatılan üstün ise girişmekten yana kendimi ayıpladım. Hem de şiddetle.. Kendi kendime şöyle dedim:

– Bu üstün iş senin için nasıl mümkün olur?. Ne ordularda yerin var, ne yolcularda.. Seninle o dil arasında bir marifet var; ama, nerede sende tabir halâveti?. Sen bu uğura nail olmak için Arab olaraktan da doğmamışsın.. Ne Kûfe’de ne de Bağdad’da yaşadın. Hali böyle olan kimseler, hadiselerin elinde oyuncak olur. Yalnızlıkların sonsuzlarında kaybolup gider. Böylelerinin vatanlarında baykuşlar ve kargalar öterler. Kendileri dahi sönüp gitmeye mahkûm olurlar. Bakiyelerini de, düşüklük ve zül bulutları kaplar. Yüklerini, kapanan ve sönen zaviyelerine taşırlar. Onların çadırlarına gelen herkes boşuna dolaşıp durur. Kiliselerin rahibi kıyam edip şöyle der: Senin bulmaya geldiğin o göçebeler; Dün buradaydılar, ama göçüp gittiler. Bunun üzerine, onların kalıntılarına başını vurdu; ağlaya ağlaya şu şiiri söyleyerek yola koyuldu: Kureyşin. Beytini haccetmek şöyle dursun; Dıştan rükne de dönmediler yemin olsun.
 
Çadırını görse gözüm bir kabilenin; Dostlarım ağlar, acısından yokluğunun. Çadırlar, onların çadırlarına benzer; Gördüğüm yerli kadınlar nasıl denk olsun. Aradan bir süre geçti. Bir işaret vuku buldu; başta hatıra gelen mana tazelendi. Hem de işareti, lütuf ve beşaret çeşitlerini Özünde toplayan zattan.. Bunun üzerine, Yüce Allah’a istiharede bulundum. Bu istiharemi bir kaç kere tekrarladım. Sonunda kasd ettiğim iş manasında içime bir ferahlık geldi. Bunun üzerine bildim ki: Allah-ü Teâlâ bir şeyi murad ederse., o şey olur; murad ettiği şekilde de meydana gelir. Ancak, aradan zamanın geçmesi de, muradın zuhuru şartları arasında sayılır. Bu olanlardan sonra, arzulanan işin yapılacağı şehre doğru yola çıktım. Allah-ü Teâlâ’dan dileğim şuydu: Bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ı toplayan zatların zevklerinde, meşreplerinde lütufları ile, dördüncü kıtmirleri olayım.3 Tercüme işinde, ikinci meslek olan nakil yoluna girdim. Yani: Manaların (mefhum) yanını tuttum. Ama pek güzel bir şekilde.. Ancak, birinci yolu da bırakmadım. Yani: Mümkün olduğu kadar, lâfız yanına riayet ettim. Zira böylesi, şüpheden uzaktır; Allah’a hamd olsun. Bu arada bazı lafızlar getirdim; isterse nakilde onların gelmesi gerekmesin. Meselâ: Zamirin açıktan anlatılması, mücmel manaları tafsil; cem sığası ile geleni müfrede tebdil; müfred sığası ile geleni de ceme tebdil: gıyaba hitabı açığa yapmak; tekellüm sığasını değiştirmek.. Ayrıca anlatılanın aksini yapmak.. Ve., bunların benzerleri.. Bütün bunlar, benim tutuğum mesleğin levazımı arasında sayılır. Her iki dilin birbirine yabancılığı, iki ıstılahın ara açıklığı anlatılan durumları iktiza eder. Ama, eserde yapıldığı anlatılan bu şeylerden pek az bulabilirsin; o da başka bir yolunu bulamadığım için yapılmıştır. Kaldı ki, bu yapılanlar da aynı kandilden alınan ışıklı nurlardır. Şüpheli durumları y ıkmak, vesveseleri atmak için gerekenler yapılmıştır. Tahmin ve k ıyas yollu atılan bir şey yoktur. Bu MÜBAREK MEKTUPLAR içinde tekrarlar olsa dahi, hepsini anlatma yolunu tercih ettim: en salim en faydalı yol budur.

***

Bu eseri görüp okuyanlar arasındaki insaf ehlinden, adaletten uzak olmayan kimselerden dilek şudur: Yanılmalar görülürse., geçeler. Açık hatalı bir yeri varsa., düzelteler.. Yüce Allah, manası tashih edilmekten yana mukaddestir; ama lafzı daha güzel olması için, tashih edilebilir. Anlatılan manada bir şiir şöyledir: O kimdir ki. seciyeleri hepten rıza sayılır; O kimseye okça yeter, ayıplan sayılır. Ayıplama dilini açmak, töhmet okunu atmak işinde acele etmek yerinde olmaz. Zira, insanların ayıpları ile uğraşmak, sefillerin âdeti ve rezillerin yoludur. Bu manada bir şiir: Nice ayıplayıcı vardır, sözce doğru; Ama sakim bir anlayıştır çıkış yolu.

Bilhassa, bu ayıplamalar, büyük zatlara giderse, çok dikkat ister. Onlara karşı kötü zan beslemekten hazer edilmelidir. Onların okları isabetlidir. Onların etleri zehirlidir. Onlara sataşanlar uğursuzdur. Onları öldürenler, hayat bulamaz; onları yere atanlar, kalkamaz. Bu manada bir şiir şöyledir: Karanlık içi karanlıktasın, gayemden uzak; Halbuki sen onu düz ovada sandın, zanna bakî. Bir şeye karşı iyi kanaat sahibi isen, faydalanırsın; sana mübarek olsun. Aksi halde, o şeyi şüphen geçinceye kadar bırak.. İşi ehline teslim et. Çünkü Yüce Allah’ın size emri: Emanetleri ehline bırakmanıza dairdir. Bu manada bir şiir şöyledir: Gücünün yetmediği şeyi bırak da gel; Gücünün yettiği şeye doğruca yönel. Şundan ki: Her meydanın kendine göre erleri vardır; her erin de kendine has halleri ve sözleri vardır.

– Kılıç kullananındır. Deyiminden gelen darb-ı meseli meşhurdur. Şu şiiri söyleyene Allah hayırlar ihsan eylesin: Kalbsizcesine şarkı dinleyen neylesin; Zevk olmazsa şarkıcıyı levm eylemesin. Sana vaaz olarak Şeyh Abdülgani Nabülüsî Hz. nin aşağıdaki öğütleri yeter; onları dinlemelisin. Allah-ü Teâlâ, onun ruhunu rahmete erdirsin; kabrini pürnur eylesin. O zat. şöyle demiştir:

– O büyük zatlardan herhangi birine taan etmekten sakın. Kur’an ve hadisten kendi zannına göre öğrendiğin şeylerle onlara aykırı itikad besleme. Kur’an ve hadis ilmini, onlar senden daha iyi bilirler. Kur’an ve hadis ilmi manaları üzerine onların anlayışı, sen ve benzerlerinden daha ileridir. Yüce Allah’ın ihsan buyurduğu marifet nuru ile onların akılları nurlanmıştır. İhlâsla, yakin hali ile Resulûllah S. A. efendimizin sünnet-i şerifesine karşı ittılaları senden daha fazladırlar. Sana gelince en miskin fakih, şer’î ameller keyfiyetinden bir nasib aldın. Hem de midenin ve diğer edep yerinin şehveti ile meşgul iken.. Bu halinle ferah duyarsın ve sanırsın ki: O sebepten, büyük bilginler sınıfına dahilsin; basiret sahibi, ibret nazarlı zatlarla birsin. Eğer nasihat istiyorsan, sana açılan yolda amel et. Sahih himmet sahibi, senden üstün kimselerin amel yoluna girmeye kalkışma. Şahinin yediğini serçe kuşu yiyebilir mi?. Büyük lokmaları almakta olan şahinle bir olamaz. Anlatılan manada şu âyet-i kerimeler sarihtir:

– «İnsanların her biri, içeceği kaynağı öğrendi.» (2/60)

– «Sizden her biriniz için, bir şeriat ve bir yol tayin ettik.» (5/48) Kısa mâna şudur: Her sınıf halkın kendine has acı tatlı içeceği bir mana çeşmesi vardır. Nabülüsî Hz. nin sözleri, hülâsa olarak, üstte anlatıldı. Yapılması niyete alınan bu büyük iş, daha da güzel oldu. Şundan sonra ki: Beni bol iyiliklere daldıran, üstün nişanlarını takan zatın kapısında bir süre hizmetim oldu. İşbu zat: Salikleri irşad, talipleri terbiye edici bir zattı. Vuslat ehlinin önderi, irfan ehlinin zübdesi idi. Haremeyn-i Şerifeyn’ in (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin) şeyhi, Makameyn’in imamı idi. Nakşibendî tarikatının özelliğini korurdu; Ahmediye-i Müceddidiye’ye bağlılığını devam ettirdi. Efendimiz, sahibimiz mürşidimiz Yüce Allah’a vesilemiz üstün şeyh seyyid-i şerif: Ebu Abdillah Muhammed Salih b. Abdirrahman Zevavî..
 
Allahü Teâlâ bu zata umumi fazlı, şamil lütfü ile muamele eylesin.. Amin!. O ceddi hürmetine ki, Ruh-u Emin kendisine nüzul eylemişti. Şimdi.. Esas niyette olan işe başlamanın vaktidir. Hayrını ve cömertliğini yağdıran zattan yardım taleb ederek başlarım..

***
 
TAKRİZ

Ahmet SERDAROĞLU Diyanet işleri Başkanlığı Müfettişi

Tasavvufla ilgilenen ve bu konuda eser verenlerin sayısı bir hayli kabarıktır. Fakat tasavvufu gereği gibi anlayan ve anlatanlar çok azdır. İmam Rabbani bunlardan birisidir. «Mektubât» adlı bu çok değerli eseri İslâmî tasavvufu çok güzel açıklamaktadır. Açık bir dil ile terceme edilmiş olan bu eseri okumanın çok yararlı olacakında şüphe yoktur. Bu çok kıymetli eseri dilimize çeviren Muhterem Abdulkadir AKÇİÇEK’e ve temiz bir baskı ile okuyucularımıza sunulmasında hizmeti geçenleri tebrik eder; bu sa’y ü gayretlerinin meşkûr olmasını ve benzeri eserlerle hizmete devam etmelerini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim. Her halde tevfik Allah’tandır.

ESERİ TETKİK ve TAKDİM

Ömer KİRAZLI

Hamd ederiz Âlemlerin RABBI’na ki, bizi İSLÂMLIK ve İNSANLIK ni’meti ile perverde kıldı... Nasıl hamd etmiyelim: İzzeti, İslâmlıkta; şerefi insanlıkta bulduk.. Ve böylece mes’ud ve bahtiyar olduk...

***

Mâ’lum, İSLAM: Hak ve hakikat imanı; Saadet ve selâmet ilmi; Ferd, cem’iyyet, hukuk, iktisad nizâmı; Sıhhat, ahlâk ve san’at düzeni; Huzur ve beka duygusudur..

***

İNSAN: Halikın yarattığı en yüksek mahluk; Ahsen-i takvim sırrına mazhar; Bütün mevcudat emrine müsahhar; Hayat, akıl, dil, ilham; İş, düzen, vücud, imkân; İlim, fazilet, san’at; Kendisine bahş olunan mümtaz varlık.. Belli ki milyarlarca mahlûkat ve mevcudat içinde «KÂDİR-İ MUTLAK» in takdiri ile, İSLÂM ve İNSAN oluş, çok büyük bir mazhariyyettir. Cenâb-ı Hak bir âyetinde: «Biz, insanı en güzel kıvamda yarattık.» (Tin sûresi: 4) buyuruyor. İnsan, diğer yaratıklarla mukayese edildiğinde: Cidden cisim, ruh, akıl, ilim, nutuk, fazilet ve san’at sahibi olarak, sayılamıyacak derecede imkânları ile en güzel kıvamda yaratılmış olduğu görülür. (Elmalılı Tefsiri, Tin sûresi) Diğer bir âyette: «Biz âdemoğlunu mükerrem kıldık.» (İsrâ sûresi: 70) Bu mükerremiyyet, âdemoğluna bir durum muvacehesinde ihsan olunmuştur.. O da: «Sizin en mükerreminiz, ALLAH indinde en muttaki olanınızdır.» (Hucûrat sûresi: 13) Şimdi: KEREM, EKREM, İTTİKA, ETKA nedir? Bunları izah edelim. Böylece: ETKA’dan EKREMİ; EKREM’den İSLÂMLIĞI, İSLÂMLIK’dan İNSANLIĞIMIZIN derecesini ta’yin etmiş olalım... KEREM: ALLAH tarafından bahşolunan, in’âm, ihsan, î’tibar, ikramdır. EKREM: En ziyâde ikram olunmuş. İTTİKÂ: İyi sakınmak, tam korunmak, vikayelenmektir.
 
Hakkın emirlerini lâyıkıyle tutmak, nehiylerinden uzak durmak. Sünnetullaha uygun hareket etmek. Kevni kanunlara muvafık davranmak, muhalefette bulunmamak. Helâle rağbet etmek, haramdan kaçınmaktır. ETKA: Mübâleğa ile İttikadır. İnsanın bütün mevcudiyetiyle Hakka yönelmesi, her an ALLAH ile olmak şuuruna ermesidir. Bunlara göre, bilgi ve riâyetimizi artırır, kalimiz ve halimizle HAKK’a bağlılığımızın derecesini fehmedersek, İSLÂMLIK ve İNSANLIĞIMIZIN da ne raddede olduğunu ta’yin etmiş oluruz. (İsrâ sûresi) nin gayesi, bu nükteyi anlatmaktır.

***

İSLÂMİYYET:

İçinde en küçük bir eğrilik, en basit bir ihtilâf, en cüz’î bir boğuşma olmıyan gerçek, ahenkli, mütekâmil bir fikir ve hayırlı İŞ ve TEVHİD manzumesi olarak meydana konmuş bir DİN’dir.

***

İSLÂMİYYET:

İhtilâfa, tefrikaya düşen kuvvetleri birleştirmek ve her türlü meyil ve şevkleri, meşru’ olarak meze etmek; zengin, fakir, âlim, cahil, her zümreyi vaziyetlerine göre tatmin etmek; İNSAN, HAYAT ve TABİATIN durumlarına göre haklarını, ilgilerini ve bağlarını temin etmek ve «BİRLİK» leri «DİRLİK» lerini doğuracağını telkin etmek ve bu hakikati cihâna yaymak için gelmiştir.

***

İSLÂMİYYET:

Arz ve semâyı tabiat kanunlarında; Dünya ve âhireti DİNÎ nizamda; Ruh ve cesedi İNSANLIK âdabında, İbâdet ve ameli, hayat düzeninde; Hukukla ahlâkı, cemiyet kaidelerinde birleştirerek; hepsini «TEK YOL» a getirmek ister.

***

Bu işi bu sulh ve müsâlemeti, ne ferd hesabına, ne cemâat namına; ne de bir neslin veya zümrenin aleyhinde diğer bir neslin veya zümrenin hesabına yapar... Çünkü, bunlardan herbirinin, HAK ve ADALET üzre riâyete mecbur oldukları durumları vardır. Ferd, cemiyet, ırk, zümre, fırka, millet, ümmet, nesil ve nesillerin hepsi. YARADILIŞ KANUNU ile kayıtlıdırlar. Bu kanunun bir tek gayesi vardır: O da nesillerin yani bütün devirlerde İNSAN oğlunun fa’âliyetlerini, hayatın gerçek hedefine yöneltmek; İNSANI, İNSAN-I KÂMİL olarak kâinatın yaratıcısı «ALLAH» a erdirmektir. Ve böylece İNSAN için gerekli huzur ve bekayı temin etmektir.

***

Bunun lâyıkıyle anlaşıldığı ve tatbik edildiği devirlerde, geceler, gündüze döndü ve İNSANLIK seyr ü sülük, tâlim - terbiye ile ÂDABA girdi; huzur yüzü gördü.
 
Bugün dünyâ, artık edindiği tecrübeler, çektiği çilelerden dolayı uyanır da çıkmaz sokakları bırakır; HAK DİNİNE girerse yine TEVHİD ve HUZURA erer. Durum ve gerçek böyle olunca, artık akıl sâhibi İNSANA bu yolda çalışmak bir vazife ve buna ermek bir gaye olur. İşte bu yol ve gayeyi göstermesi itibariyle insanlara «KUR’ÂN-I KERÎM» ve «HADİS-İ ŞERİF»lerden sonra tavsiye edilecek kitabların başta gelenlerinden biri de şudur: «İMÂMI RABBANİ MEKTÛBÂTI»

***

İMAMI RABBANİ Ahmed Fârûkî Hazretleri: Hindistan’ın Serhend beldesinde 971 ( M. 1563) yılı aşûra günü doğdu. 63 yıl yaşadı. 1034 (M. 1624)’de vefat etti. Ulema-i râsihîn, Gavsül-vâsılîn, Efdal-i fudalâ, Kutbül-Aktâb, Âlî Cenâb, Mazhar-ı kerâmât, Câmi-i derecât, İmam-ı tarikat, Muktedâ-i ehl-i hakikat ve.. kümmelinden bir zat idi. Dedeleri 20 batın sonra Hz. ÖMER’e varır; Allah ondan razı olsun.

***

Muhakkik «İMÂM-I SUYÛTÎ Cem’ul-cevâmî’» adlı kitabında:

– «Benim ümmetim içinde SILA nâmında bir kimse gelecektir. Onun irşad ve şefaati ile nice nice insanlar cennete gireceklerdir.» Mealindeki sahih hadîs-i şerifi nakleder. Sofîyye uleması «SILA»4; nâmını AHMED FÂRÛKÎ Hz.lerine atfederler.

***

AHMED FÂRÛKÎ Hz. Cenab-ı HAK ve Peygamberimiz (s.a.v) taraflarından bir çok ilham ve imkânlara mâ’nen ve maddeten mazhar olmuşlardır. Onun zamanında ve Ondan sonra gelen bir çok ulemâ meşâyih ve siyâsiyyûn ondan istifâde ve istifâza eylemişlerdir. Bu gün, el’an Onun himmeti sâri ve feyzi câridir. Zamanında devrinin hükümdarı, onun duasını ister, fikrini alır, sözünü tutar, muvaffak olurdu. Üstadı, Nakşibendi hâcegânından MUHAMMED BÂKİ hazretleri:

– AHMED bir güneştir. İki cihan onun feyz ve fazilet nurları ile aydınlanmaktadır, derler. İMÂM-I RABBANİ Hz.nin şân u şöhreti her tarafı tutmuş; ŞERİAT, TARİKAT, MA’RİFET ve HAKİKATdaki Asr-ı Saadet anlayışı ve anlatışı onun tâbî’lerini çoğaltmış; tefrika ve indî tevilden bunalan ricali uyandırmış; TEVHİD EHLİNE gerekli, KURAN ve HADİS fikriyyâtını telkin buyurmuşlardır. Ve böylece zamanının ulemâsı, şahı ve gedâsı ona intisâb etmişlerdir.

– MÜCEDDİD.. Diye anılmaya başlamış.. Yedi iklimi birbirine mezceden dirayeti, âlimi, câhili; zengini fakiri uzlaştıran feraseti; çeşitli tarikat ve mezheblerin te’lîfindeki idaresi; hülâsa yüce TEVHİD DÎNİNİN – türlü sebeblerle, dağılmış– sâliklerinin esas usûle göre yetiştirilmesi, BİRLEŞTİRİLMESİ onun vazifelerinden idi... Maddî, Mânevi imkân ve tevâfuklarla 8 büyük TARİKAT’ın Şeyhi, İmâmı olmuşlar ve herbirinin DERVİŞLERÎNİ durumuna, usûlüne göre irşâd buyurmuşlardır...

Mü’minlerin, ehl-i HAK, ehl-i DİN, ehl-i TEVHİD, ve ehl-i SÜNNET olarak birbirlerine yaklaşmaları, kaynaşmaları, birleşmeleri; inandıkları İMANIN ve mensub oldukları İSLÂMIN ve tuttukları YOLUN icabıdır. Âlemlere rahmet olarak gelen PEYGAMBERİMİZ’in, (s.a.v) iki cihan saadetini sağlayan, DİNÎ bütün İNSANLIĞA ve VARLIĞA gereken değeri vermiş ve icablara göre en hayırlı ve mes’ud düzeni kurmuştur. İmâm-ı RABBANİ hazretleri de bu yolu tutmuştur. Tefrikalara yol açan siyâsî, idarî, zümrevî, ırkî ve bölgevî düşünceleri bıraktırmak, bu uğurda öne düşenleri uyandırmak, sulhetmek, ÂLEMÎN huzuru için şart idi.. Hazret de onu yaptı... İnsanları gönlünden birbirine bağladı: Birliği kurdu: Dirliği sağladı...

***

MEKTÛBAT:

Elimizde tuttuğumuz bu MEKTÛBAT, İmâm-ı RABBANİ hazretlerinin dostlarına yazdığı mektubların Arapçasından, Türkçemize tercüme edilmişleridir. İnsanlardaki çeşidli isti’dat, kabıliyyet ve durumlara göre: «Akıllarının alabileceği tarzda konuşunuz!» Hadîs-i Şerifine uyularak kaleme alınmış ve böylece geniş çapta ÎRŞAD ve fayda sağlamıştır. Eserin hakikat açısından el’an salâbet ve selâsetini muhafaza ettiği ve bugünün MÜSLÜMANINA ışık tuttuğu için; tam tercümesi, tab’ı ve neşri bekleniyordu. Faydalı eser seçmekte basiretine hayran olduğumuz muhterem ABDULKÂDİR AKÇİÇEK’in aslına sâdık kalarak ve hiç bir te’vile özenmeden, MEKTÛBAT TERCÜMESİ, gözlerimiz önüne konmuştur. El hamdülillah!.. Her mektubun, mevzuları ve ihtiva ettiği hakikatlar, başında gösterilmekle beraber umulur ki – bundan sonra– bir MÜDAKKIK çıkıp, İLİM, içtimâiyyat, tasavvuf, âdâb, siyâset, ıstılah ve luğat bakımlarından eseri incelesin ve mükemmel bir izah ve FİHRİSTini tertib buyursun!.. Böylece eserin zengin muhtevasına daha çobuk vâkıf olmak ve mevzuları bulmakta büyük bir kolaylık sağlanmış olacaktır. Bu bir DOKTORA mes’elesi olarak ele alınmalı ve sonra bütün DÜNYA dillerine çevrilmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in anahtarı mesâbesindeki bu kabil eserlere İnsanların büyük ihtiyâcı vardır.

Tevfik ALLAH’dandır.

1 NİSAN 1977


1-Bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ı derleyen zat, tevazu kabilinden böyle diyor.

2-İMAM-I RABBANİ: İsmi bu MÜBAREK MEKTUPLAR’ın sahibi zatın şerefli künyesidir. Eserin pek çok yerinde, bu künye ile kendisini daima anacağız. Yüce Allah sırrının kudsiyetini artırsın..

3-Bu MÜBAREK MEKTUPLARI bir araya getiren üç zata işaret ediyor; onların dördüncüsü olmayı diliyor.

4-SILA: Şeriat ile Tarîkatı vasfeden birleştiren demektir.