| |
LA HAVLE
Bir sofi seyahate çıktı,
döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. Bir hayvanı, vardı ahıra bağladı.
Kendisi dostlarla, sofanın başköşesine geçip oturdu. Arkadaşlarıyla murakabeye
daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline gelir
(Allah’ın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur) Sofinin
defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi
bembeyaz ve temiz gönüldür. Âlimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen
eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir? Ayak izleri!
Sofi; av peşine düşen,
ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. Bir müddet ceylanın
ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu, yolu
gösterir. Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o
yol alma yüzünden muradına ulaşır. Misk kokusunu duyup bir konak yol almak iz,
izleyerek yüz konaklık yol almadan yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha
iyidir. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu? O gönül, ariflere “kapıları
açılmıştır” sırrıdır.
Sana duvardır ama onlara
kapı. Sana taştır ama azizlere inci! Senin aynada açıkça gördüğünü pir, hem de
daha önce bir kerpiç parçasında görür. Pir olanlar o kişilerdir ki bu alem
yokken onların canları, kerem denizinde vardı. Bu tene düşmeden önce nice
ömürler geçirdiler, ekmeden önce meyveler devşirdiler! Nakıştan, suretten evvel
canlandılar, deniz yarılmadan inciler deldiler!
Allah, âlemi ve âdemi
yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların canları, boğazlarına kadar
kudret denizine dalmış bulunuyordu. Melekler, buna mani olmak istedikleri zaman,
gizlice meleklere ıslık çalıyorlar, onlarla alay ediyorlardı.
Bu nefsi Küll’ün ayağı
bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı. Feleklerden önce
Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler; Akılsız, gönülsüz fikirlerde
dolmuşlar, askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi. O apaçık anlayış, onlara
nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre
görüşün ta kendisidir. Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de
kurtulunca müşkül hal olur
“Ruh üzümden şarabı,
yoktan varı görür” Onlar da Keyfiyete düşecek olan her şeyi keyfiyetsiz
görmüşler, madenden önce sağlamla kapı fark etmişlerdir. Üzüm yaratılmadan önce
şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır. Onlar, sıcak temmuz ayında
kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.
Üzümün gönlünde şarabı,
tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler. Gök, onların işret meclislerinde
ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer. Onlardan iki dostu bir
arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin! Onların sayıları
dalgalar gibidir. Onlar rüzgâr, zahiren çoğaltır. Halkın can güneşi, halkın
pencerelere benzeyen bedenlerinde mahcup olan kişi şüphededir.
Çokluk, ruhu
Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir. Hak onlara mademki nurundan saçtı, Hakkın
nuru artık ayrılmaz. Yoldaş bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek benini
sana anlatayım Onun güzelliği anlatılmaz, iki âlem de nedir? Onun yüzündeki
benim aksi! Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak,
parçalamak istiyor. Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip gidiyorum,
hatta kendi cirmimden kendi haddimden fazla yük çekmekteyim
O aydınlığın bile
hasedettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lazım ve farz olan sırları
söyleyeyim. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da
köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.
Şimdi dinle, hikâyenin
içyüzünü anlatmama ne mani oldu? Dinleyenin gönlü başka bir yere gitti. Hatırına
o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı. Onun için bu
sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikâyeyi söylemek icap ediyor.
Fakat ey aziz sofiyi, suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi cevize,
üzüme düşüp kalacaksın?
Oğul, bizim cismimiz
cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç! Eğer sen geçmezsen Allah’ın lütfu
Allah’ın keremi seni dokuz kat gökten geçirir. Şimdi hikâyenin zahirini dinle,
fakat taneyi samandan ayır ha!
O zevk ve huzur dileyen
sofilerin zikir ve murakabeleri, vecit ve şevkle sona erince. Konuğa yemek
getirdiler. Konuk o zaman hayvanı hatırladı, Hizmetçiye ”Ahıra git, hayvana
saman ve arpa ver ”dedi. Hizmetçi dedi ki :“ la havle... Bu ne fazla söz!
Eskiden beri bu işler benim işim.” Sofi “önce arpayı ısla.
Çünkü eşek karttır,
dişleri sağlam değil” dedi. Hizmetçi “ Lahavle Ey ulu bunu niye söylüyorsun? Bu
hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi. Sofi “önce semerini indir, sırtına
da ilaç koy” dedi. Hizmetçi “Lahavle ey hâkim, benim senin gibi yüz binlerce
konuğun geldi; Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.
Konuk bizim canımızdır,
bizdendir” dedi. Sofi “suyunu ver ama ılık olsun” deyince hizmetçi “ Lahavle.
Artık beni utandırıyorsun” dedi. .Sofi “Arpaya az saman karıştır” dedi. Hizmetçi
“ Lahavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi. Sofi “Yerini süpür, taş toprak
kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.
Hizmetçi “Lahavle a
babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. süpür, taş
toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi. Hizmetçi “Lahavle a
babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. Sofi “Eşeğin
sırtını tımar et” dedi.
Hizmetçi “ Lahavle. Baba,
artık utan.!” Dedi. Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı. “işte gittim, önce
arpa, saman getireyim”dedi. Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız sofiyi
aldattı. Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye onunla alay
etmeye koyuldu.
Sofi uzun zaman
yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı, rüya görmeye başladı: Eşeği bir
kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu Uyanıp “Lahavle.
Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki?” dedi.
Yine daldı. Bu sefer
eşeğini yolda giderken gâh, bir kuyuya, gâh bir çukura düşüyor gördü. Türlü,
türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazen Karia
suresini okuyordu. “ çare ne? Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da
kapadılar” dedi. Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki?
Ben ona lütuftan başka ne
yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim? Aksine o bana neden kinlendi ki?
Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı vefakâr eder”
diyordu. Sonra tekrar “ lütuf ve ihsan sahibi âdem iblise bir cefada bulundu mu
ki?
İnsan yılana, akrebe ne
yaptı ki onlar, daima insanı sokmak öldürmek isterler. Kurdun huyu
yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”, Sonra yine “
Böyle kötü zanna düşmek hatadır. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda
bulunuyorum?” Diye söylenmekteydi, Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek
de bir tedbire sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu?” Sofi vesvese
içindeydi. Eşeğe gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim
böyle olsun!
Zavallı eşek; taş toprak
içinde, semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur. Yol yürümekten ölmüş, bütün
gece yemsiz gâh can çekişmekte, gâh ölüm haline gelmekteydi. Bütün gece
“Yarabbi, arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman olsa” diye
sayıklıyordu. Hal diliyle “Ey şeyhler, bir merhamet edin, bu ham ve edepsiz
hizmetçinin elinden yandım” diyordu. O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı
ancak karada uçan kuş, sele kapılırsa çeker duyar!
Nihayet biçare eşek açlık
illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı. Gündüz olunca, hizmetçi
gelip hemen semerini düzeltti, sırtına vurdu. Eşekçiler gibi birkaç sopa
indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı. Eşek dayağın,
şiddetinden sıçradı, kalktı. Dili yok ki halini söylesin!
Sofi merkebe binip yola
düzülünce merkep, her an yüzüstü düşmeye başladı. Halk, merkep düştükçe onu
kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu. Birisi kulağını burmakta, öbürü
yara var mı diye damağını yoklamakta, Diğeri nalında taş aramakta, bir diğeri de
gözünü puslu görmekteydi. Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal? Dün, şükür olsun, bu eşek
kuvvetlidir demiyor muydun?” dediler. Sofi (Geceleyin “lahavle” yiyen eşek,
ancak böyle gider. Merkebin azığı geceleyin “lahavle” olur, Geceleyin tespih
çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.
İnsanların çoğu insan
yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma! Hepsinin de gönlü Şeytan
evidir. İnsan şeytanının lafına pek kulak asma! Şeytanının ağzından çıkan
“Lahavle”’ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer. Dünyada
Şeytancın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hissîne kanarsa. O
eşek gibi arıklıktan ve sersemlikten İslam yolunda, Sırat köprüsünün üstünde
tepe taklak gelir.
Kötü dostun işvelerine
kulak verme; yeryüzünde tuzak gör, emniyetle yürüme. Yüz binlerce “ Lahavle”
okuyan Şeytana bak; ey âdem, iblisi gör, bak nasıl yılanda gizlenmiş! Dostun
postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye hitabe der. Bu
suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay haline!
Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor, sana hitaplarda
bulunur. Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da!
Aşağılık kişilerin
hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması gibi bil.
Kimsesizlik, Adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. İnsanların arazisine ev
kurma, kendi işini, gör yabancı kişinin işini değil! Yabancı kişi kimdir? Senin
toprak bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.
Tene yağlı, ballı şeyleri
verdikçe cevherini, hakikatini semirmiş göremezsin. Teni miskler içine
yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Miski tene sürme,
gönüle sür. Misk nedir? Ululuk sahibi Allah’ın adı. O münafık miski tene sürer
de ruhu külhanın ta dibine sokar. Dilin de Allah adı canındaysa imansız
düşüncesi yüzünden pis kokular!
Onun zikretmesi külhanda
biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene benzer. O yeşillik
orda ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir. Temiz şeyler
temizlere aittir; pislere de pis şeylere... kendine gel! Kin yüzünden yol
azıtanlara kin tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına
kazarlar.
Kinin aslı cehennemdir.
Senin kinin o küllün cüzcüdür, dinin de düşmanı. Mademki sen cehennemin
cüzcüsün; aklını başına al cüzü küllünün yanında karar eder. Ey adı sanı
duyulmuş kişi! Cennetin cüzcüysen zevkin de cennet gibi ebedidir. Acı mutlaka
acılara katılır. Batıl söz nasıl olur da Hakka ulaşır?
Kardeş, sen ancak o
düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa kemik ve deriden
başka bir şey değilsin. Düşünceden, manevi varlığın gülse, Gül bahçesisin;
dikense külhana layıksın. Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler; sidik
gibiysen dışarı atarlar.
Koku satanların
tabaklarına bak her cinsi kendi cinsinin yanına korlar. Cinsleri, kendi
cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.
Fakat mercimek, şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar. Tablalar
kırıldı, canlar döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.
Allah, bu taneleri ayırıp
tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi. Peygamberler,
gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kâfir, Müslüman, çıfıt. Zahiren
hepsi birdi. Âlemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık
tamimiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi
doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.
Rengi göz ayırt edebilir;
lali, taşı göz bilebilir. İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için çerçöp göze
batar. Bu kalpazanlar, gündüze âşıktır. Çünkü gündüz, kuyumcu ve sarraf, altını
fark etsin diye altına aynadır. Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz gösterdiğinden
Allah kıyamete gün lakabını taktı. Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır. Gündüz
onların aylarına nispetle gölgelere benzer. Gündüzü, Allah erinin sırrının aksi
bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.
Allah onun için “Vedduha”
buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur. Allah kuşluk zamanını sevdi
derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır. Yoksa fani olan şeye
yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fani şeyin Allah’ın sözüne girmesi layık
olur mu?
Halil “ Ben fani olanları
sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fani şeyi diler, sever?
“Velley!” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa mensup olan
cismidir. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan tene “seni
Rabb’in terk etmedi” dedi. Belanın ta kendisiden vuslat meydana geldi; “ Sana
darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti. Esasen her söz bir halete
alâmettir. Hal ele benzer, söz de alete.
Kuyumcunun aleti,
kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner. Çiftçinin yanında kunduracının
aleti, köpeğin, önünde saman, eşeğin önünde kemik gibidir. “Enel Hakk” sözü,
Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah” Sözü, Firavunun ağzında yalan! Sopa, Musa’nın
elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı. İsa, bu
yüzden yoldaşına Tek Allah’ın o yüce adını belletmedi. Çünkü bilmez de alete
noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı? Elle alet taşla demire
benzer. Çift olması gerek ki ateş çıksın. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek
Allahdır. Sayıda şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.
İki diyenler, üç diyenler
daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler. Şaşılık gidince
hepsi birleşir; iki üç diyenler de bir derler. Onun meydanında bir topsan, ona
bir diyorsan durma, çevgehanının etrafında dön dolaş! Top padişahın elinin
darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.
Ey şaşı; bunları can
kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilaç ver! Temiz söz, hakikatten uzak olan
gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider. Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık
ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar. Hikmeti
istediğin kadar tekrarla. Ona ehil değilsen hikmet, senden ne kadar uzak! İster
yaz, beller. İster bahset, söyle! O, Ey inatçı senden yüzünü çeker, gizlenir;
bağlarını koparır, kaçar. Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp
yakıldığını görürse elinde, alışmış kuş haline gelir. Tavus kuşu, nasıl köylü
evinde olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!
|
|