BEY'İN GÜZEL ATI
Bir beyin pek güzel bir
atı vardı. Padişahın at sürülerinde eşi yoktu. Bir gün o ata binip padişahın
alayına katıldı. Harzemşah’ın gözü, ansızın ona ilişti. Atın çalımı, rengi
padişahın gözünü aldı. Dönünceye kadar o attan gözünü ayıramadı. Hangi uzvuna
baksa öbüründen daha güzel görünüyordu. Çevikliğinden, güzelliğinden
ruhaniyetinden başka Allah ona eşsiz bir güzellik vermişti. Padişah aklıyla
şöyle bir, araştırdı. Bu nedir ki aklımı çeldi? Dedi.
Gözüm böyle atları çok
ördü, toktur, ganidir. Belki böyle güneş gibi iki yüz at görmüş, aydınlanmıştır.
Şahların ruhları bence beydaktır. Böyle olduğu halde nasıl olur da bir yarım at,
haksız olarak gözümü çeler? Yoksa büyücüleri yaratan bir büyü mü yaptı? Bu, onun
çekişi olmalı, atın hassası değil. Fatiha okudu, bir hayli lahavle çekti. Fakat
okuduğu fatiha gönlündeki derdi çoğalttı. Çünkü padişahı çeken zaten fatihaydı.
Fatiha bir muradın olmasında, bir kötülükten kurtulmada birebirdir. Ama onu bu
derde sokan, fatihanın sahibi Allah’tı. Göze bir başkasını gösterirse bu onun
işidir. Gözden kendisinden başkası kaybolur, göz yalnız Hakk’ı görürse bu da
onun uyandırmasıdır. Padişah, iyice anladı ki gönlünün akması Allah’tan.
Allah’ın işi her an eşsiz örneksiz şeyler yaratmaktır.
Onun hilesiyle taştan
öküze , taştan ata tapar, secde ederler. Kafire göre putun bir ikincisi olamaz.
Halbuki putta ne bir kudret vardır, ne bir ruhaniyet. Öyle olduğu halde o
gizliden gizli gönülleri çekip duran nedir? O, bu aleme başka bir alemden
parlamadadır. Bu pusuyu akılda görmez canda. Ben göremiyorum sen görebiliyorsan
gör.
Harzemşah, gezintiden
dönünce saltanat erkanının ileri gelenlerine sırrını açtı. Derhal, çavuşlara o
atı. Beyden alıp getirmelerini emretti. Çavuşlar ateş gibi koşup vardılar. Dağ
gibi olan o bey yüne döndü adeta. Dertten elemden canı ağzına geldi.
imadülmülk’ten başka derdine derman olacak kimseyi göremedi. İmadülmülk onun
bayrağıydı. Herkes onun altına gelirdi.
Her zulüm gören dertten
ölüm haline gelen koşar ona başvururdu. Ulular içinde ondan daha saygılısı ondan
daha üstünü yoktu. Padişahın kapısında adeta bir peygamberdi. Vezirliğe tamahı
yoktu. Soyu sopu temizdi zahitti, ibadet ehliydi. Geceleri kalkar Allah’a
ibadette bulunurdu. Cömertlikte de sanki bir hatemdi. Rey ve tedbiri pek
kutluydu. Her hususta reyi sınanmıştı.
Can vermede de cömertti.
Mal vermede de. Yeni ay gibi gayb güneşini dilerdi. Beylikte garipti kimsesizdi.
Yokluk ve Allah sevgisi sıfatlarında gizlenmişti. Her ihtiyaç sahibine baba
gibiydi. Padişahın tapısında şefaatçiydi her zararı def ederdi. Kötülere Allah
hilmi gibi örterdi. Hasılı huyu halkın huyundan bambaşka ve tamamıyla aykırıydı.
Kaç kere vezirliği
bırakıp ibadet için yalnızca dağlara yönelmişti de padişah yüzlerce niyazlarda
bulunarak onu önlemişti. Her an yüzlerce suça şefaat etse padişah ondan utanır
şefaatini kabul ederdi. O bey adalet ve insaf sahibi imadülmülk’ ün yanına baş
açık bir halde koştu. Başına topraklar serpiyordu. Dedi ki Haremde neyim var
neyim yoksa hepsini alsın yağmacılara buyursun varımı yoğumu yağma ettirsin.
Fakat şu bir tek at yok
mu o benim canımdır. Ey beni seven hayrımı isteyen! İyice bil ki onu alırsa
öldüm ben. Bu atı elimden alırsa muhakkak biliyorum ki yaşayamam artık. Allah
sana bu yakınlığı ihsan etmiş ey Mesih hemen elinle başımı okşa kadına da
sabrederim, altınım akarım gitse de aldırmam. Bu ne uydurmalar nede hile eyer
inanmazsan bu hararetimi yalan sanırsan hazırım.
Sına; sözü doğrumu yalan
mı anla! İmadülmülk bu hali gördü gözleri yaşardı, ağladı. Gözlerini silerek
perişan bir halde padişahın tapısına koştu. Padişahın huzurunda durdu. Ağzını
yumdu fakat içinden kulların Allah’ına gizlice yalvarıyordu, ayakta duruyor
fakat sultanının içinden geçirdiği şeyleri duyuyordu. Gönlünden şunları
düşünmekte Allah’a şöyle niyaz etmekteydi.
Yarabbi, o genç, eğri
yola gittiyse affet senden başkasına sığınmak doğru değil. Fakat sen onun
yaptığını bakma sana layık olanı yap. O tutsak olan kullardan halas olmasını
beklemede. Fakat sen halas et onu. Çünkü bu halkın hepside muhtaçtır yoksulundan
tut da padişahına kadar hepsi. Yüceliklere sahip dururken bir mumdan bir mum
yalımından yol bulmayı ummak. Güzelim parlak güneş meydandayken mumla kandilden
ayrılmak istemek. Fakat şüphe yok ki bizim şanımız edebi terk etme nimete karşı
küfranda bulunma heva ve hevesinize uymadır.
Aklıların çoğu düşünceye
daldığı zaman yasa gibi karanlığı sever geceleyin yarasa bir kurtcağız yese bu
kurt’u bile can güneşi beslemiş yetiştirmiştir. Yarasa geceleyin o kurt’u yiyip
sarhoş olduysa kurt yine kurt yine güneş yüzünden canlanmıştır. Işığın aydınlığı
meydana getiren güneş düşmanını bile doyurmaktadır.
Fakat yarasa olmayan iri
doğan kuşunun açık gözü doğru yolu görür aydındır o da yasa gibi geceleyin
gelişmek istese o vakit güneş edebe sokmak için kulağını çeker. Der ki. Tutalım
o inatçı yarasanın bir illeti var ya sana ne oldu? Sana bir dert vereyim seni
bir zahmete sokayım da bir daha güneşten çekinmeyesin.
Yusuf da zindanda bulunan
birisine yakardı ondan yardım diledi. Dedi ki: buradan çıkınca ve Padişahın
tapısında işim düzelince o azizin huzurunda beni an halimi söyle de beni bu
hapisten kurtarsın. Hiç sıkıntı içinde bulunan bir mahpus nasıl olurda başka bir
mahpus kurtarabilir dünyadakilerin hepsi de mahpustur.
Zindandadır. Şu fani
dünyada ölümü bekleyip dururlar. Pek nadirdir. Öyle bir adam ki bedeni zindanda
ruhu yedinci kat gökte olsun. Hasılı Yusuf’ta o adamı kendine yardımcı
gördüğünden zindanda beş küsur yıl kaldı. Şeytan o adamın aklından Yusuf’u
çıkardı, gönlünden Yusuf’un sözünü kaybetti. O güzel huyludan böyle bir suç
meydana geldiği için adalet sahibi Allah onu yıllarca zindanda bıraktı.
Adalet güneşinin ne
kusuru oldu ki sen yarasa gibi karanlıklara düştün. Denizden buluttan ne kusur
meydana geldi ki sen kumdan seraptan yardım istiyorsun. Halk aklı ermeyenler
yarasa tabiatındadırlar. Onlar geçici şeylere başvururlar kendileri gibi her
şeyleri gelgeçtir. Fakat ey Yusuf senin bari gözün açık. Bir yarasa karanlıklara
başvurur olmayacak şeylere müracaat eder.
Fakat padişah doğanın
gözüne ne oldu ki dedi. Üstat bu suç yüzünden bir daha çürümüş sopaya dayanma
çürük tahtaya basma diye onu cezalandırdı. Fakat Yusuf’u da gönlüne o
mahpusluktan bir dert gelmesin diye kendisiyle meşgul etti. Allah ona öyle bir
ünsiyet öyle bir sarhoşluk ver di ki, gözünde ne zindan kaldı ne karanlık.
Zindan Rahimden daha
aşağılık daha kötü daha karanlık daha kanlı ve daha kokuşuk değil ya. Allah
rahimde sana kendi tarafından bir pencere açınca bedenin günden güne gelişti. O
zindan da kıya kabul etmez bir zevkle bedenin duyguları adeta dikilmiş bir ağaç
gibi güzelce açıldı.
O rahimden çıkmak sana
pek güç gelirdi. Ananın kasığından arkaya doğru kaçardın. Lezzet dışardan gelmez
içten gelir. Bunu böyle bil. Köşkleri kaleleri aramayı ahmaklık say. Birisi
Mescit bucağında sarhoş ve neşelidir. Öbürü bağda bahçede suratını asar Muradına
erişmez bir zevk bulamaz. Köşk bir şey değildir. Bedenin yık define yıkık
yerdedir a benim beyim. Görmüyor musun bunu şarap meclisinde sarhoş yıkılınca
zevk alıyor. Ev suretlerle dolu ama yık onu yık da defineyi bul sonra yine yap.
Tasvir ve hayal nakışlarıyla dolu bir ev şu resimlerde vuslat definesinin üstüne
çekilmiş perdeye benzer.
Şu gönülde suretler coşup
duruyor ya onların hepsi definenin ışığı altınların parlayışı. Su arı durudur.
Fakat üstünü köpük kaplamış köpük suya bir şey vurmasına mani oluyor. Değerli
camda latiftir coşkundur. Fakat insanın bedeni onun üstüne çekilmiş bir
perdedir. Halkın dilinde söylene duran atalar sözünü duysana bize bizden gelir
her ne gelirse.
Bu köpüğe tapan susuzlar
da köpük yüzünden arı duru sudan uzaklaşmışlardır. Ey güneş sen gibi bir
kıblemiz bir imanımız varken yine de geceye tapmakta yarasalık etmekteyiz. Ey
yardımı dilenen lütfet de bu yarasaları civarında uçur onları bu yarasalıktan
kurtar. Bu genç bana müracaat etti. Bu suç yüzünden yol sapıttı seni kaybetti.
Fakat sen onun kusuruna
bakma ormanlardaki aslanın gönlünden bir şeyler geçer ya imadülmülk’ ün
gönlünden de bu düşünceler geçmekteydi. Görünüşte Padişahın huzurundaydı. Fakat
ruhu gayp bahçelerinde uçuyordu. Melekler gibi elest ülkesinde her an yeniden
yeniye şarap içmekte sarhoş olmaktaydı. İçi eğlencelerle düğün derneklerle
doluydu. Dışı gamlarla kederlerle.
Bedenin içinde mezarın
içinde olduğu gibi hoş bir alem vardı. O bu şaşkınlık aleminde bakalım gayp
ıkliminden ne zuhur edecek diye bekliyorduk. O sırada çavuşlar o atı
Harzemşah’ın huzuruna çektiler hakikaten de bu gök kubbenin altın da o çeşit o
boyda o renkte at yoktu. Rengi her gözü alıyordu.
Sanki şimşekten aydan
doğmuştu. Ne de güzeldi ya. Ay gibi Utarit gibi hızlı gütmekteydi. Sanki arpa
yememişti kasırgayla beslenmişti. Ay bir gece içinde gök sahasını yürür aşar, ay
bir gece içinde burçları dönüp dolaşıyor peki neden miracı inkar ediyorsun
öyleyse. O eşi bulunmaz tek inci yüzlerce aya bedeldir.
Bir işaretiyle ay ikiye
bölündü şaşılacak şey şu ki ayı yardı ama halkın duyguları zayıf olduğu için bu
kadarcık bir mucize gösterdi. Yoksa peygamberlerle Allah resullerinin işleri
güçleri göklerden de dışarıdır yıldızlardan da feleklerden şu dönen göklerden
dışarı çık ta onların işlerini güçlerini seyret.
Sen yumurtada ki kuş
yavrusu gibisin. Havadaki kuşların tespihlerini duymazsın mucizeler burada
anlatılamaz. Sen yine atla harzemşah’ın hikayesini anlat. Köpek olsun at olsun
Allah güneşinin lütfu neye vurursa Ashabı Kehf’in köpeğine döndürür. Sonra onun
lütfunun vuruşunu da bir sanma. Taşa da vurmuştur laale de laal, ondan bir
define elde etmiştir.
Taşsa yalnız bir hararet
ve bir parlaklıktır güneş duvara da vurur fakat suya vurduğu gibi görünmez.
Parlamaz ona bir şey vurmaz ve üstünde bir şey titremez. O tek bir padişah bir
ümmet ata hayran, hayran baktı sonra yüzünü imadülmülk ’e döndürüp ey büyük adam
dedi. Güzel bir at değil mi sanki yeryüzünden değil de cennetten gelmiş
imadülmülk dedi ki: Padişahım gönlünün akışı sana şeytanı melek gibi göstermede.
İyice dikkat edersen
görürsün pek güzel pek dilber bu at ama bedenine göre başı kusurlu. Başı adeta
öküz başına benziyor bu söz harzemşah’ın gönlüne tesir etti. At gözünden düştü.
Bir alım satımda garaz vasıta olur satılan şeyin o överse bir Yusuf’u üç arşın
beze alırsın. Can verme çağında da Şeytan vasıtalık eder senden iman incisi
alır. Ahmak derhal o sıkışık zamanda bir ibrik suyu imanını satıverir.
Halbuki o su ibriği
değildir. Bir hayalden i,ibarettir. O vasıtalık eden ibrik ancak bir hile
peşindedir. Bir kötülük yapmak ister. Şimdi sağlam ve semizken bile doğru şeyi
bir hayal için verip duruyorsun . çocuk gibi her an madendeki inciyi satıp
yerine ceviz almaktasın. Ecel gününün o hastalığında böyle bir şeyi yaparsan
şaşılmaz artık.
Hayalinde bir surettir
coşmuştur, fakat sınama zamanında ceviz gibi çürümüş bir şey. O hayal ilk zuhur
ettiği zaman dolunay gibidir. Ama sonunda yeni aya döner. Önce bakınca onu sonra
ne hale gelecekse öyle görürsün. Görürsen aldanmaz. Ondan kurtulursun. Ey emin
kişi dünya çürük bir cevizdir. Onu pek sınama uzaktan bak.
Padişah o atı hal gözüyle
gördü imadülmülk meal gözüyle padişahın gözü titredi ancak iki arşınlık yolu
gördü. O sonu gören erse elli arşınlık yolu gördü. Allah’ın insanı gözüne
çektiği o sürme ne sürmedir ki can yüzlerce perdesinin ardındaki yolu görür.
Kainatın ulusunun gözü sonu görmeyle eş olmuştur.
O yüzden cihanı leş
gördü. Padişah bir kerecik bu zemmi duymakla iktifa etti. Gönlü attan soğudu
gitti. Kendi gözünü bıraktı onun gözünü kabul etti. Kendi aklını bıraktı onun
sözünü duydu. Bu bir bahaneydi o tek Allah at sahibinin yalvarması yüzünden
padişahı attan soğuttu. Atın güzelliğini örttü ona göstermedi o sözde arada kapı
gıcırtısı gibiydi.
O sözü padişahın gözüne
bir perde yaptı. Ay o perdenin ardından kara göründü. Ne temiz mimar ki gayp
aleminde sözle afsunla kaleler yapar. Sözü sır köşkünün kapısının sesi bil. Bu
ses kapının açılmasından mı geliyor kapının kapanmasından mı? Buna dikkat et.
Kapı sesi duyulur kapı görünmez. Bu sesi görürsünüz kapıyı görmezsiniz.
Hikmet çengi o bir ses
verdi mi dikkat et. Bakalım cennet kapılarından hangisi açıldı. Kötü söz kapısı
açıldı mı bak bakalım cehennemin hangi kapısı açıldı. Kapısından uzak olsan da
sesini duy. Ne mutlu gözü de açık olan kişiye. İyilik ettiğin müddetçe görürsün
ki iyi yaşamaktasın gönlün rahat. Fakat bir kötülükte bulundun bir fenalık ettin
mi o yaşayış o zevk gizleniverir.
Bu aşağılık kişilerin
görüşüne uyup kendi görüşünü terk etme. Bu gerkesler seni leşe doğru çekerler
çünkü. Nergis gibi gözlerini kapatıyor aman değneğimi tut beni yet ey ulu kişi
diyorsun. Halbuki seni götürmek için seçtiğin o sopcıya dikkat edersen görürsün
kü o senden de kördür. Kör gibi elini at Allah ipine yapış.
Allah’ın emrinden
nehyinden başka bir şeyin etrafında dönüp dolaşma Allah ipi nedir. Heva ve
hevesi terk etmek. Bu heva ve heves Ad kavmine bir kasırga kesilmiştir. Halk
heva ve heves yüzünden zindanda oturmaktadır. Kuşun kanadı heva ve heves
yüzünden bağlanmıştır. Balık heva ve heves yüzünden kızgın tavaya düşer. Namuslu
adamlardan utanma arlanma heva ve heves yüzünden gider.
Şahnenin gözü heva ve
hevesten bir ateş yalımıdır. Çarmıha gerilmek ve darı ağacının korkunçluğu heva
ve heves yüzündendir. Yer yüzünde beden şahnelerini gördün ya can aleminin
hükümlerini yürüten şahneleri de gör. Ruha gayp aleminde işkenceler vardır.
Fakat sen sıçrayıp kurtulmadıkça bu işkenceler gizlidir.
Kurtuldun mu işkenceyi
azabı görürsün çünkü zıt zıddıyla görünür. Kuyuda ve kara su içinde doğan ovanın
letafetiyle kuyunun zahmetini ne anlasın. Allah korkusuyla heva ve hevesten
geçtin mi Allah tesliminden bir sağrak elde edersin. Heva ve hevesine uyup
dolaşma. Bırak o yolu Allah kapısına, sel sebil ırmağına doğru gel. Heva ve
hevese uyup ot gibi yelin geldiği tarafa eğilme. Şüphe yok arş gölgesi, çerden
çöpten yapılma kulübelerden yeğdir.
Padişah, atı görürsün,
sahibine verin. Tez beni bu günahtan kurtarın dedi. Fakat kendi kendine şu
kadarcık bile söyleyemedi. Aslanı bu öküz başıyla aldatma. Hileyle ortaya öküz
ayağını getirmedesin. Yürü, Allah ata öküz boynuzunu vermez. Bu şöhret sahibi
mimar, sanatını uygun yapar. Hiç atın bedenine öküz azası koyar mı? Mimar
bedenleri uygun yaratmıştır. Köşkleri bir yerden bir yere götürülür bir tarz da
kurmuştur. Köşklerin arasına balkonlar çıkarmış, bir taraftan öbür tarafa
sarnıçlar açmıştır. İçlerinde sonsuz bir alem vardır.
Bir kara çadıra bunca
boşluğu sığdırmıştır. Gönül gözü, ululuk ıssı Allah’tan daima halden hale
dönmekte, daima sihri helale uğramakta bulunduğundan Mustafa, Allah’tan çirkini
çirkin hakkı hak olarak göstermesini diledi. O eşsiz imadülmülk ’ü de yaptığı o
hileye sevk eden, yine saltanat sahibi Allah’tı. Allah hilesi bu hilelerin
kaynağıdır. “ Kalb ulu Allah’ın iki parmağı arasındadır.” Gönlüne hile ve kıyası
veren Allah, hırkasını ateşe vermeyi de bilir.
Bu güzel hikayenin de bir
türlü sonu gelmiyor. Garip o zatın mezarından dönünce Kethuda, onu kendi evine
götürdü. O yüz altını ondan mühürlü bir kağıt alıp kendisine teslim etti. yemek
çıkardı,hikayeler söyledi. Adamcağızın gönlünde yüzlerce ümit gülü açıldı.
Kolaylığın, güçlükten sonra geldiğini görmüştü. garibe buna ait hikayeler
anlattı. Vakit gece yarısını bile geçti. Hikaye söylerler konuşup dururlarken
uyku, onları aldı, ta can otlağına kadar götürdü.
Kethuda rüyasında o kutlu
muhtesibi görü. Odanın baş köşesine geçmiş oturuyordu. Ona dedi ki: “ Ey iyi ve
şirin Kethuda, neler söylediysen hepsini bir, bir işittim, duydum. Fakat cevap
vermeme izin yoktu. İzinsiz ağız açamam ki. Biz işlerin gidişatını öğrenmiş
olduğumuzdan ağızlarımızı mühürlediler.
Gayp sırları faş olmasın.
Şu hayat, şu geçim yıkılmasın diye bizi söyletmiyorlar. Gaflet perdesi tamamıyla
yırtılmasın, mihnet tenceresi yarı ham kalmasın diye susturdular bizi. Kulağımız
kalmadı ama baştan ayağa kulağız. Ağzımız söylemiyor, dudağımız yok ama
baştanbaşa sözüz. Ne verdiysek burada bulduk şimdi. Bu alem perdedir, o alemse
asıl hakiki alem. Ekim günü, ektiğini gizleme günüdür; tohumu toprağa saçma
günüdür. Devşirme vaktiyse ektiğinin zuhur ettiği gündür. O gün mükafat günü,
ettiğini bulma günüdür.
Şimdi benden o yeni
konuğa edeceğin ihsanları duy. Onun gelip çatacağını görüp duruyordun. Onun
borcundan haberim vardı. Onun için iki üç mücevher hazırlamıştım. Onların değeri
borcuna yeter de artar bile. Konuğum, dertlenmesin diye bu işe girişmiştim. Onun
dokuz bin altın borcu var. ona de ki. Borcunu bunların bir kısmıyla öde. Bir
hayli para artar, onları harca beni de duadan unutma.
Onu kendi elimle vermeyi
isterdim. Filan deftere de bunu yazmışımdır. Fakat ecel mühlet vermedi ki ona
Aden incilerini gizlice vereyim. O laal ve yakutları, bir şeye sardım. Onlar, o
garibin borcu için sakladığım şeylerdir, üstünde de onun adı yazılıdır. Filan
kemerin altına gömdüm. O dostun gamını, önceden yedim ben. Onların değerini
Padişahlardan başka kimsecikler bilmez.
Satarken dikkat et,
aldatmasınlar seni. Aldanmadan korkuyorsan bir şeyi alırken Peygamberin
öğrettiği gibi üç günlüğüne muhayyer olarak al. Onların kesada düşeceğinden,
değerlerinin düşkün olacağından korkma. Onun revacı hiç geçmez. Mirasçılarıma da
selam söyle benden. Bu vasiyeti de kıldan kıla onlara anlat. O altınların
çokluğuna kapılmasınlar.
Hepsini o konuğun önüne
yığsınlar. Bu kadarını istemem derse al, dilediğine ver desinler. Ben
verdiğimden bir habbe bile geri almam. Memeden çıkan süt, bir daha gerisin
geriye memeye girmez. Verdiğini geri alan, Peygamberin sözüne göre köpek gibi
kusmuğunu yemiş olur. Bana lazım değil diye kapısını örter, o altını kabul
etmezse altınları götürüp onun kapısına döksünler.
Kim oraya uğrarsa o
altınları alsın, götürsün. İhlas sahibi kimseler hediye ettikleri şeyi geri
almazlar. Ben o parayı o mücevherleri iki yıl önce onun için koydum, ululuk ıssı
Allah’a böyle nezirde bulundum. Mirasçılarım ondan bir şey almak isterler. Bunu
caiz görürlerse aldıklarının yirmi misli ziyana girerler. Gönlümü incitmeden
çekinmezlerse onlara yüzlerce mihnet kapısı açıktır.
Allah’tan tatlı dillerle
dilerim ve umarım ki hakkı müstahak olana ulaştırır. Bu sözlerden sonra
Kethüdaya iki şey daha anlattı ki onları anlatmak için ağzımı açmayacağım. Hem o
iki şey sır olarak kalsın, hem de Mesnevi o kadar uzamasın artık. Kethüda
sıçrayıp ellerini çırparak uyandı. Gah gazel okumaktaydı, gah bağırıp ağlamakta.
Konuk ne sevdalardasın dedi. Ey kethuda, sarhoş ve güzel bir halde kalktın.
Gece rüyada ne gördün ey
ulu er? Ne gördün de böyle şehre de sığamıyorsun, ovaya da. Filin rüyada
Hindistan’ı mı gördü de böyle dostların halkasından kaçtın? Kethuda, güzel bir
rüya gördüm dedi. Gönlüme doğmuş bir güneş gördüm. O uyanık muhtesibi, o
sevgiliye ulaşmak için can vereni gördüm. İstekleri veren bir iş için çağrılınca
bin kişiye bedel olan efendiyi gördüm.
Sarhoş ve kendisinden
geçmiş bir halde böyle sayıp dökerken nihayet sarhoşluk, aklını, fikrini aldı.
Evin ortasına upuzun düştü. Halk, başına üşüştü. Bir müddet sonra kendisine
gelince dedi ki: Ey iyilik güzellik denizi ey akılları kendisinden geçiren!
Uyanıklıkta uyku veren, gönülsüzlük aleminde gönül alıcılığı bağışlayan!
Aşağılık yoksullukta bir gönül zenginliği verir.
Devlet boyunduruğunu da
yoksulluk zinciri edersin. Zıddı, zıddın içine kor, yakıcı suya ateş hararetini
verirsin. Nemrud’ un ateşinde bahçe gizlidir, harcamakla ihsan etmekle gelir
artar. Bunu içindir ki o kurtuluş padişahı Mustafa, “ Ey nimet sahipleri,
cömertlik kazançtır, kardır” demiştir.
Mal sadakayla katiyen
azalmaz. Hayırlarda bulunmak, malı zayi etmez, kaybolmaktan kurtarır. Altın
zekat vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten, fenalıktan kurtaran
namazdır. Zekat vermen keseni korur. Namazın da seni kurtlardan kurtarır,
çobanlık eder sana. Tatlı meyve; dalların yaprakların arasında gizlidir. Ebedi
yaşayış, ölümün içindedir. Gübre bir suretle toprağın gıdası olmuş yer, o gıda
ile bir meyve doğurmuştur. Varlık, yoklukta gizlenmiştir.
Secde edilmede secde
etmede mevcuttur. Demirle taş görünüşte karanlıktır fakat iç alemde nurdur
alemin ışığıdır. Korkuda yüzlerce eminlik gizli. Gözün karasında bunca aydınlık
var. beden öküzünün içinde şehzade var. defineyi bir yıkık yere gömmüşsün. Bu
suretle de bir kart eşek, o güzelim defineyi anlamasın, ondan kaçsın; yani
iblis, öküzü görsün padişahı görmesin diyorsun.
|