| |
HASAN HARKANİ'YE AİT HİKAYE
Bir derviş, Ebül-Huseyn-i
Harkan’ın şöhretini duyup Talkan şehrinden yola çıkmıştı. Dağlar aştı, uzun
ovalar geçti, şeyhi görmek için özü doğru olarak, Allah’a yalvarıp yakararak
bunca yol aldı.
Yolda gördüğü cefalar,
çektiği eziyetler, anlatılmaya değer ama ben kısa kesiyorum. O genç, yolu
bitirip maksadına ulaştı. O padişahın evini sordu. Öğrenip kapısına geldi,
yüzlerce saygıyla kapı halkasını vurdu. Şeyhin karısı, kapıdan başını çıkardı.
Ey kerem sahibi, ne
istiyorsun? Dedi. Derviş, ziyaret için geldim deyince. Kadın kahkahayla gülüp
dedi ki: Sakalına bak yahu. Hele şu yolculuğa, şu uğradığın derde bak. Yerinde,
yurdunda işin yok muydu da beyhude yere yollara düştün? Bir ahmağı görmek
hevesine mi düştün, yoksa yurdundan mı usandın? Yahut da şeytan sana bir
boyunduruk urdu, vesveseler verdi, sana bu yolculuk kapısını açtı.
Birçok kötü sözler
söyledi, küfürlerde bulundu, dırıldandı durdu. Onların hepsini söyleyemem ben.
Kadının sayısız gülümsemesinden, hikayeler söylemesinden derviş, pek dertlendi,
dertlere uğradı.
Dervişin gözlerinden
yaşlar aktı, dedi ki: Bütün bunlarla beraber o adı tatlı padişah nerede? Söyle
bana.
Kadın dedi ki: O bomboş
riyakar bir hilebazdır. Ahmaklara tuzaktır. Yol azıtanlara kementlik eder. Senin
gibi sakalını değirmende ağartan yüz binlerce kişi azgınlıktan ona düşmüştür.
Onu görmez, esenlikle yerine yurduna dönersen senin için daha hayırlıdır. Onu
görüp de azmazsın hiç olmazsa. Onun işi gücü laftır, kase yalayıcı, hazır
sofraya oturucu bir heriftir. Fakat davulunun sesi, etrafa yayılmış nasılsa.
Bu kavim İsrail
oğullarına benzer, öküze taparlar. Böyle bir öküze el vurup adarlar işte. Bu
hazır sofraya oturan adama kapılan, geceleyin bir leştir, gündüzün işsiz güçsüz
bir adam. Bunlar yüzlerce bilgiyi, yüceliği bırakmışlardır da bir hileye, bir
riyaya kapılmışlardır. İşte hal bu.
Nerede Musa’nın soyu?
Gelse de şu öküze tapanların kanlarını dökse. Yazık! Şeriatı, Allah’tan ürküp
sakınmayı ardına atmış. Nerede Ömer? Gelse de şiddetle doğruluğu emretse. Bunlar
her kötü şeyi mübah biliyorlar. Bu ibahilik bunlardan yayıldı, fesatçı kalleşe
de ruhsat oldu adeta. Nerede Peygamberle sahabesinin yolu. Nerede namaz, nerede
tesbih, nerede onların edepleri.
Genç, yeter diye bağırdı,
apaydın günde bekçinin ne lüzumu var? Erlerin nuru doğuyu da tuttu batıyı da.
Gökler bile hayrette kalıp secde ettiler.
Tantı güneşi Hamel
burcundan doğdu da bu güneş utancından perde arkasına girdi. Senin gibi bir
şeytanın saçmaları, nereden beni bu kapının tokmağından döndürecek? Ben bulut
gibi yele kapılıp gelmedim ki beni bu kapıdan bir tozla çevirebilesin. Öküz bile
o kerem kıblesi olunca nur kesilir, fakat o nur olmadı mı kıble, küfürdür,
puttur. Heva ve hevesten gelen, ibahilik sapıklıktır, azgınlıktır, fakat
Allah’tan gelen, ibahilik yüceliktir.
O hesaba sığmaz nurun
doğup parladığı yerde küfür iman kesildi,şeytan Müslüman oldu. O, yücelik
mazharıdır, Allah sevgilisidir. Bütün ileri meleklerden öndülü kapmıştır.
Melekten Adem’e seçde etmeleri ondan ileri olmalarındandır. Deri daima içe secde
eder.
A kocakarı, sen Allah
mumunu üflüyorsun ama hem sen yanıyorsun, hem başın, ey ağzı kokmuş. Bir köpeğin
ağzından deniz pislenir mi? Güneş üflemekle söner mi?
Eğer görünüşe göre hüküm
veriyorsan bu aydınlıktan daha aydın, daha görünür ne var? Söyle. Zahirden
olanların hepsi, bu zuhurun karşısında noksanın, kusurun en ilerisidir. Kim
Allah mumunu üflerse o mum sönmez, üfleyenin ağzı yanar. Senin gibi bir çok
yarasalar rüya görürler ama bu alem, güneşten yetim kalır mı?
Ruh denizlerinde öyle
kuvvetli dalgalar olur ki Nuh tufanından yüzlerce defa üstündür. Fakat Kenan’ın
gözünde kıl bitmiştir de o yüzden Nuh’u da bırakmıştır, gemiyi de. Dağa
tırmanmaya kalkışmıştır. Fakat derhal yarım bir dalga, dağı da aşağılıkların
dibine atmıştır, Kenan’ı da. Ay, nurunu saçar köpek havlar durur. Hiç köpek ayı
kendisine ortak edebilir mi? Ay ışığı ile geceleyin yol alanlar, köpek havlaması
ile yollarından kalırlar mı? Cüzü, külle doğru ok gibi gider. Kokuşuk
kocakarının ardına düşer mi hiç?
Şeriatın canı da ariftir,
takvanın canı da. Marifet, geçmiş zamanlardaki zahitliğin mahsulüdür. Zahitlik,
ekmeye çalışmaktır. Marifet de o ekilenin bitmesidir.
Şu halde çalışmak ve
inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin canı da biten mahsuldür ve onu devşirmektir.
Doğruluğu emretmek de odur, doğruluk da o. Bu günümüzün de padişahıdır,
yarınımızın da. Deri, daima latif içe kuldur.
Şeyh “Ben Allah’ım” dedi
ama ileri gitti, bütün körlerin boğazını sıktı. Kulun varlığı Allah varlığında
yok olunca ne kalır? Bir düşün a çıfıt.
Gözün varsa aç da bak. Lâ
dedikten sonra artık ne kalır? O göğe aya tüküren dudağın, boğazın, ağzın
kesilseydi keşke. Şüphe yok ki o tükürük, göğe çıkmaz, döner, senin suratına
gelir.
“Ebuleheb’in ruhuna
kıyamete kadar “Elleri kurusun” bedduası geldiği gibi o tükürük de kıyamete
kadar Allah’tan, senin sıratından gelir. Davulu var, bayrağı var, ülkesi var.
Böyle bir padişaha hazır sofraya oturur diyen köpektir. Gökler onuN ayına
kuldur. Doğu da ondan ekmek dilemektir, batı da.
Fermanında “Sen
olmasaydın gökleri yaratmazdım” hadisi yazılı olan zat, bir zattır ki herkes,
onun nimetlerine, onun rızk taksimine muhtaçtır. O olmasaydı gökyüzü olmazdı,
dönmezdi, nurlanmazdı, meleklere yurt kesilmezdi. O olmasaydı denizler olmaz,
denizlerdeki heybet vücut bulmaz, balıklar ve padişahlara layık inciler meydana
gelmezdi.
O olmasaydı yeryüzü
olmaz, yeryüzünün içinde defineler, dışında yaseminler yaratılmazdı. Rızklar da
onun rızkını yemektedir. Meyveler de onun yağmuruna karşı dudakları kupkuru bir
haldedir.
Kendine gel de, bu işteki
düğüm, tersine düğümlenmiştir. Sana sadaka verene sen sadaka ver. Ey yoksul
zengine zekat ver. Bütün altınlar bütün ipekli kumaşlar, yokluktadır
yoksuldadır. Senin gibi bir kötü, o makbul ruha eş olmuş, Nuh’un nikahındaki
katil gibi adeta. Bu yurda mensup olmasaydın şimdi seni paramparça ederdim. O
Nuh’u senden halâs ederdim, ben de kısasa uğrar, şeyhin yolunda ölmek şerefiyle
yücelirdim.
Fakat zamanın padişahlar
padişahının evinde bu çeşit küstahlıkta bulunamam. Yürü, dua et ki bu yurdun
köpeğisin. Yoksa şimdi yapacağımı yapardım sana.
Ondan sonra derviş
herkese sormakta, şeyhi her tarafta araştırmaktaydı. Birisi dedi ki: O kutup,
odun getirmek üzere ormana gitti. O Zülfikar düşünceli ve ateşli derviş şeyhin
havasına uyup ormanın yolunu tuttu. Şeytan, aklına ayı tozla örten bir gizli
vesvese vermekteydi. Bu din şeyhi neden böyle bir kadını evinde tutuyor, onunla
düşüp kalkıyor?
Zıt, nasıl olur da
zıddıyla beraber bulunur? Halkın imamı olan bir zat nerede, maymun nerede?
Diyordu. Sonra yine ateş gibi dönüyor, Lâ havle okuyor, ona itirazım küfürdür,
kindir diyordu. Ben kim oluyorum ki Allah’ın işlerine karışıyorum? Nefsimden
neden böyle şüpheler, kınamalar geliyor?
Derken nefsi yine
saldırıyor, bu yüzden gönlünden kuyumcular potasından çıkar gibi duman
tütüyordu. Şeytanla, diyordu, Cebrail’in ne münasebeti var ki onunla konuşsun,
düşüp kalksın, beraber yatsın uyusun. Azer, nasıl olur da Hilal’le geçinebilir?
Yol kesen nasıl olur da kılavuzla beraber bulunur?
O bu düşüncedeyken ünlü
şeyh, bir aslana binmiş, çıkageldi. Kükremiş aslan odunu çekmekteydi. O kutlu
zat da odunlarının üstüne binmişti. Kamçısı bir yılandı. Yücelikle yılanı bir
kamçı gibi eline almıştı. İyice bil ki, her şeyh, sarhoş aslanın üstüne biner. O
görünür, bu görünmez ama can gözünden gizli değildir. Onların altında yüz
binlerce aslan vardır, odun çeker durur. Gayp gözü, onu görür.
Fakat adam olmayan da
görsün diye Allah, onları bir bir baş gözüne de gösterir. O padişah, dervişi
uzaktan görüp güldü. Sakın dedi, aldanma, şeytanı dinleme.
O ulu şeyh, gönlünün nuru
ile dervişin içinden geçeni bildi. O nur, ne güzel bir delildir. O hünerli zat,
dervişin yola düşmesinden o ana kadar aklından geçenleri bir bir söyledi. Ondan
sonra o güzel güzel çileyip şakıyan zat, kadını kınaması hususunda da ağzını
açıp, dedi ki: O tahammül nefis havasında değildir. bu zan senin nefsinin
havasıdır, orada durma. Ben sabredip bu kadının yükünü çekmeseydim aslan, benim
yükümü çeker miydi hiç? Ben Allah yükünün altında kendinden geçmiş sarhoş ve
köpürmüş bir deveyim. Onun buyruğunda yarı ham bile değilim ki halkın kınaması,
yermesini düşüneyim.
Bizim geri kalanımız da
onun buyruğudur, ileri gidenimiz de. Canımız yüz üstü koşarak onu aramadadır.
Bizim tekliğimiz, çiftliğimiz, hava ve hevesten değildir. Canımız, mühre gibi
Allah elindedir.
O ahmağın nazını da
çekeriz, onun gibi yüzlercesinin nazını da. Bu, renk aşkından, koku sevdasından
değildir. Bu kaza ve kader, bizim dersimizin talebeleridir. Artık savaşımızın
debdebesi nereye varır, bir düşün. Nereye mi varır? Yere bir yol olmayan bir
yere. Işığı, gözleri alan Allah ayına ancak. O nur, bütün vehimlerden ve
tasavvurlardan uzak olan nurun nurunun nurunun nurudur!
Dedikoduyu senin için
aşağılattım. İbret al da kötü huylu arkadaşla arkadaş ol, uzlaş. “Sabır,
sıkıntının anahtarıdır” sırrına ermek için gülerek hoşlanarak onun derdini çek.
Bu aşağılık kişilerin aşağılığını çekersen sünnetlerin nuruna ulaşırsın.
Peygamberler aşağılık
adamların zahmetlerini çok çektiler. Bu çeşit yılanlardan nice ıstıraplara
uğradılar. Yargılayan Allah’ın muradı, hükmü, ta ezelden tecelli ve zuhur
etmekti. Zıddı olmadıkça bir şey görünemez. O misli olmayan padişahın zıddı
yoktur.
“Ben yeryüzünde bir
halife yaratacağım” ayetindeki hikmet;
Bunun için padişahlığına
ayna olmak üzere bir gönül sahibini halife edindi. Ona hadsiz, hesapsız
arılığını ihsan etti, ondan sonra karanlıklardan da ona bir zıt verdi.
Ak ve kara iki bayrak
dikti. Birisi Adem’di bunların öbürü yol kesen İblis. O iki büyük ordu arasında
savaşlar oldu, geldi geçti.
İkinci devre Habil geldi,
onun pak nurunun zıddı Kabil oldu. Adalet ve zulümden ibaret olan bu iki bayrak,
böylece devir devir, Nemrud’a kadar geldi dayandı.
O İbrahim’in zıddı ve
düşmanı oldu. O iki ordu birbirine kin güttü, savaştı durdu. Savaşın uzamasından
hoşlanmayınca ikisinin arasını ateş ayırdı. O iki taifenin müşkülü halledilsin
diye ateşi, azabı hakem yaptı. Devir devir, zaman zaman, bu iki fırka, Firavunla
esirgeyici Musa’nın zamanına kadar yıllarca savaştı. Savaş bitmedi tükenmedi. Bu
iş, haddi aşıp usanç verince de Allah, denizi hakem yaptı; bakalım hangisi
öndülü alacak dedi.
Mustafa’nın devrine, onun
zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil’le, o cefa askerinin
başbuğuyla savaştı. Allah, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkar tuttu,
onların canlarını alıverdi. Ad kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir
hizmetkarı tuttu, yeli kullandı.
Karun’un halini de bildi,
onu defetmek için de yeryüzünü kullandı. Yer, halim olmakla beraber ona
kinlendi, onu yuttu. Yerin halimliği adeta kahroldu da Karun’u da dibine kadar
sömürdü, hazinesini de. Bu bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı ekmek,
bir zırhtır. Öyle olduğu halde Allah, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu, o
ekmek boğaz illeti gibi kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür. Seni
soğuktan koruyan şu elbiseye Allah, zemheri mizacını verir. Bu güzelim cüppe buz
gibi soğuk olur, kar gibi ziyan verir.
Kürkten de kaçarsın,
ipekli elbisenden de. Ondan kaçar zemheriye sığınırsın. Sen iki dağ tepesi
değilsin, bir dağ tepesisin, yalın kat bir adamsın sen. Zelle azabından
gafilsin.
Şehre, köye Allah emri
geldi: Eve duvara, onlara gölge verme, yağmura, güneşe mani olma dendi. Bu
suretle o ümmet peygamberlerinin yanına koştular. Ey ulu kişi dediler, çoğumuz
öldük. Artık arkasını tefsirden oku. O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı. Aklın
varsa bu nükte sana yeter. Gözün var ama anlayışın yok. Adeta donmuş bir kaynak,
bir et parçası.
Bunun içindir ki
düşünceleri meydana getiren, bezeyen Allah, ey kul, anlayışlı bir surette bak
demektedir. Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor, fakat ey demir, hiç
olmazsa Davut’un yanında dön dolaş.
Bedenin ölmüş, İsrafil’in
yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git. Hayallerden öyle libaslara
büründün ki neredeyse kötü zanlı sofestailere karışacaksın.
Sofestai’de zaten akıl
yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum kaldı. Kendine gel, şimdi
söz çiğnemek devri. Söylersen halka rezil rüsva olursun.
İm’an ne demektir?
Kaynaktan su akıtmak. Bedenden can gitti mi o cana “giden revan” derler. Canı
beden bağından çözüp kurtararak çayırlığa, çimenliğe salıveren hakim. Hayatla
ruhu ayırt etmek için ona bu iki lakabı taktı. Bunu fark edenin canına aferin.
Bu suretle de Allah fermanına uyan, dilerse gülü diken, dikeni gül yapan
kişideki ruhu anlattı.
İnananlar, o zararlı
yelin elinden kaçmışlar, hepsi bir daire içine sığınmışlardı. Yel, adeta
tufandı, onun lütfu da gemi. Onun bu çeşit nice gemileri var, nice tufanları.
Allah, bir padişahı gemi
yapar. Hırsı ile kendisini saflara vurur. Maksadı halkın emin olması değildir,
ülke zapt etmektir. Değirmen beygiri koşar, döner durur. Maksadı da dayak
yemeden kurtulmaktır. Su çekmekten yahut susamdan şırlagan yağı çıkarmaktan
haberi bile yoktur.
Öküz, arabayı çekmek
eşyayı götürmek için değil, dayak korkusundan yürür, yeler. Fakat Allah, ona
öyle bir acı korkusu vermiştir de o yüzden işler de görülür gider. Her kazanç
sahibi de bunun gibi alemi ıslah için değil, kendisi için çalışır. Her biri
derdine bir melhem arar. Derken bir alem de bu yüzden düzene girer. Allah
korkuyu bu aleme direk yapmıştır. Herkes can korkusu ile bir işe sarılmıştır.
Allah’a hamd olsun ki
böyle bir korkuyu mimar etmiş, onunla yer yüzünü düzene koymuştur. Bunların
hepside iyiden, kötüden korkarlar. Fakat hiçbir kimse yoktur ki kendi
kendisinden korksun. Şu halde hakikatte herkese hakim olan birsidir ve o,
duygularla duyulmaz ama çok yakındır insana. O, bir gizli yerde duyulur ama bu
evin duyguları ile duyulmaz. Allah’ın anlaşılacağı, duyulacağı duygu değildir, o
duygu, başka bir duygudur.
Hayvan duygusu, o
suretleri görseydi öküzle eşek de vaktin Beyazıd’ı olurdu. Bedeni, ruha mazhar
eden, gemiyi Nuh’a burak yapan, dilerse ey nur arayan, gemiyi değiştirir, tufan
haline getirir.
Ey yoksul, her an sana
bir tufandır, bir gemidir. Seni gama neşeye ulaştırır durur. Gemiyle denizi
görmüyorsan bütün cüzilerindeki şu titreyişi, şu kaynaşmayı gör. Gözler,
korkunun aslını görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan.
Sarhoş bir herif, körün
birine bir yumruk indirir. Kör sanır ki kendisini deve tepti. Çünkü o sırada
deve sesini duymuştur. Körün aynası kulaktır, göz değil. Derken yine hayır, bu
bir taş olacak. Belki şu çınlayıp duran kubbeden geldi der. Bu da değil, o da
değil, öbürü de değil. Bunları o korkuyu yaratan gösterir. Korku ve titreyiş,
mutlaka başkasındandır. Hiçbir kimse kendisinden korkar mı? O filozofcuk,
korkuya vehim der. O, bu dersi eğri anlamıştır.
Hakikati olmayan vehim
olur mu hiç? Hiç gönül doğru olmayan bir yere akar mı? Yalancı, doğru olmasa bir
yalan kıvırabilir mi? İki alemde de bir yalan doğrudan meydana gelir. Doğrunun
revacına, parlaklığına bakar da yalancı o ümitle yalan söyler.
Ey yalancı, bu yalanın da
doğru yüzünden geçmede. Nimete şükret de doğruyu inkar etme. Filozofluk
taslayandan mı söyleyeyim, onun sevdasından mı bahsedeyim? Yoksa Allah’ın
gemilerini denizlerini mi anlatayım?
Hadi onun gemilerinden
bahsedeyim. Çünkü o bahis, gönle öğüt verir. Külden bahsedeyim. Çünkü cüz,
küllün içindedir. Her vesileyi Nuh ve kaptan bil, bu halkın sohbetini de tufan
say. Aslandan ve erkek ejderhadan az kaç da aşinalarından, akrabalarından daha
fazla sakın. Onlar seninle buluşup ömrünü ziyan ederler. Onları anma, gayb
aleminden elde ettiğin mahsulü bitirir.
Susuz eşek gibi her
birinin hayali, beden kabından düşünce şerbetini emer, sömürür. O kovucuların
hayali, abıhayattan elde ettiğin çiğ tanesini emiverir. Daldan suyun çekilmesine
alamet, o dalın kupkuru kalması, oynamamasıdır.
Her uzuv taze dala
benzer. Ne yana çekersen eğilir. Dilersen ondan sepet, hatta çember bile
yaparsın. Fakat suyu çekildi mi, kökünden su almaz oldu, kurudu mu dilediğin
gibi bükülmez.
Kuran’dan “Namaza
kalksalar da üşenerek kalkarlar” ayetini okusana. Dal kökünden meme emmiyor ki.
Bu alamet, taş gibidir. Kısa keseyim de yoksulu, definesini onun hallerini
söyleyeyim. Her fidanı yakan ateşi gördün ya. Hayali yakan can ateşini de
seyret. Candan böyle bir ateş yalımlandı mı ne hayale aman vardır ne hakikate.
O, her aslanın, her
tilkinin düşmanıdır. “Her şey helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Onun
hakikatine var, varlığından vazgeç. “Bismi” deki elif gibi kelimede kaybol. O
elif, Bismi’de gizlenmiştir. O, hem Bismi’de vardır, hem yoktur. Böyle ulanmak
için hazfedildi mi kelimede yok olur. O, ulanma içindir, be harfiyle sin harfi,
onunla birbirine ulanmıştır. Fakat be harfiyle sin harfinin ulanması, elifin
bulanmasına razı olmaz.
Bu ulanmada, bu buluşmada
bir harf bile sığmazsa artık sözü kısa kesmem lazım benim. Bir harf bile sin’le
be’yi ayırıyor. Burada susmak, ne lüzumlu bir şey. Elif, varlığından yok
olmuştur ama o harfi olmaksızın da be’yle sin, elifi söyler durur.
“Sen atmadın attığın
vakit o attı” ayeti Peygamberin varlığı olmadan inmiştir. Peygamber de kendi
varlığından geçmiş, susmuş, Allah diliyle söylemeye koyulmuştur da ondan sonra
“Allah dedi” demiştir. İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir. Fakat içildi,
yendi de varlığından geçti mi tesir eder.
Ormanlar kalem olsa,
denizler mürekkep olsa yine Mesnevinin biteceğini umma. Toprak oldukça ve kerpiç
dökücü, toprağı karıp dört sopadan meydana gelen kalıba döktükçe bu kitabın
şiiri de uzar gider.
Hatta toprak kalmasa,
yapılan kerpiç kurusa yine onun denizi coşar, köpürür... Köpüklerden toprak
düzer. Orman kalmasa, ağaçlar tükense ormanlık, bu sefer denizin içinden biter,
baş gösterir. Onun için sıkıntıları gideren o zat, “Bizim denizimizden zuhur
eden sözleri rivayet edin. Bu hususta size bir teklif yoktur” dedi.
Denizden dön, yüzünü
karaya ko. Oyundan oyuncaktan bahset, çocuğa bu daha iyi. Çocukluğunda oyunla
oynarsa da yavaş yavaş akıl denizine aşina olur, o denize dalar yüzer. Çocuk,
oyunla akıllanır, oynaya oynaya aklı başına gelir onun. Oyun, görünüşte akla
uymaz ama iş böyledir işte. Deli çocuk, oyun oynar mı? Cüzü lazım ki külle
dönsün.
İşte o yoksulun hayali,
riyasız olarak gel, gel demekle beni aciz bıraktı. Onun sesini sen duymazsın ama
ben duyarım. Çünkü gizlilik aleminde onun sırdaşıyım ben.
Onu define arıyor sanma.
Define kendisi. Dost, manada dosttan başka bir şey olabilir mi? Her lahza o,
kendisine secde etmede. Yüzünü görmek için önüne bir ayna koymuş secde ediyor.
Aynada hakikati bir habbecik görseydi ondan bir hayalden başka bir şey kalmazdı.
Hayalleri de yok olurdu,
kendisi de. Bilgisi, bilgisizlikte mahvolmak olurdu. Bizim bilgisizliğimizden
başka bir bilgi, şüphe yok ki benim diye baş gösterirdi.
Adem’e secde edin diye
ses gelip durmada. Adem’seniz bir an olsun kendinizi görün. Bu ses meleklerin
gözünden şaşılığı giderdi de yeryüzü, onlarca lacivert gökyüzünün aynı oldu.
Allah’tan başka tapacak
yoktur dedi, tapacak yalnız Allah’tır demekle ondan başka varlık yoktur demiş
oldu ve birlik açıldı. O dostun, o doğru yolu bulmuş sevgilinin kulağımızı çekme
zamanı geldi.
Kulağımızı tutup çeşmeye
götürerek ağzını burada, bu suyla yıka, halktan gizlediğin şeyleri söyleme
demesinin tan vakti. Fakat söylesen de o meydana çıkmaz ki. Yalnız sen açmayı
kastetmekle suçlu olursun, o kadar.
Fakat ben, onların
etrafında dönüp duruyorum işte. Bunu söyleyen de benim dinleyen de. Yoksulun ve
definenin suretini söyle. Bunlar, eziyet çekenlerdir, o eziyeti anlat bakalım.
Rahmet çeşmesi, onlara
haram oldu. Öldürücü zehri kadeh kadeh içiyorlar. Eteklerine toprak
doldurmuşlar, şu kaynakları doldurmaya geliyorlar. Denizden yardım gören bu
kaynak, şu iyi kötü bir avuç toprağın çalışıp çabalaması ile dolar mı hiç?
Fakat sizi bıraktım, size
karşı kurudum, ebediyen de akmayacağım der. Halk, iştah bakımından ters
tabiatlıdır. Öyleleri vardır ki suyu bırakır, içmez de toprak yer. Halk
peygamberlerin tabiatlarına zıttır, tutar ejderhaya dayanır. Göze mühür
vurmasını, gözü kapatmasını bildin, fakat neden göz yumdun, bunu da bildin mi?
Gözü yumdun da onun
yerine şu gözlerini neye açtın? Bir bir, bil ki kapadığın gözün yerine gelen
kötü gözlerdir onlar. Fakat inayet güneşi parlayıp doğmuş, ümidini kesenlere
lütfetmiştir. Rahmetiyle görülmemiş bir tavla oyununa girişir. Küfrün ta
kendisini tövbe haline kor.
O cömert Allah halkın bu
bahtsızlığını görüp iki yüz tane sevgi çemberi akıtmıştır. O, koncaya dikenden
sermaye verir, dikenden gonca bitirir. Yılan boynuzu ile yılanı süsler, bezer.
Gece karanlığından gündüzü çıkarır. Yoksulun elinden zenginlik izhar eder.
Halil’e kumu un yapar, Davut’a dağı enis kılar.
O karanlık bulutların
altındaki dağ, olanca vahşetiyle beraber ağız açar, zir ve bem perdelerinden
çenk çalar. Ey halktan nefret eden Davut, kalk. Onları terk ettin, yerine bizi
dinle, beraber çalalım der.
O derviş dedi ki: Ey
sırları bilen, bu define için ömrümü ziyan ettim. Hırs şeytanı, acele ettirdi,
bana. Ne yavaşlığım kaldı, ne tedbirim, ne ihtiyatım. Tencereden bir lokma bile
yemedim. Yalnız avucum siyahlandı, ağzım yandı. Bunu iyice bilmiyorum, bari bu
düğümü bağlayana müracaat ederek çözeyim demedim.
Allah’ın sözünü Allah’ın
sözü ile tefsire kalkış. Kendine gel de zannına uyup hezeyan etme a pek yüzlü!
Düğümü kim bağladıysa o çözer. Bu nükteleri, bu sırları, yine söyleyen açar.
Sana o çeşit söz, kolay anlaşılır gibi gelir ama Allah remizleri kolay anlaşılır
mı hiç?
Adam yarabbi dedi, bu
işten tövbe ettim. Kapıyı sen kapadın, yine sen aç! Duada da bir hünerim yokmuş,
yine başımı hırkaya çekiyor, sana yalvarıyorum. Hüner nerede, ben neredeyim,
doğru bir gönül nerede? Bunların hepsi de senin aksin, hepsi de sensin. Her gece
rüyada bir tedbire girişmede, bir fikre düşmedeyim. Suda gark olan gemiye
döndüm. Ne ben kalıyorum, ne hünerim kalıyor. Beden de bir leş gibi bihaber
olarak bir tarafa düşüyor.
O yüce padişah, seher
çağına kadar her gece “evet, Rabbiniz değil miyim?” diye sormada. “Evet” diye
cevap vermede. Nerede “Evet, Rabbimizsiniz” diyen? Hepsini de uyku seli aldı
götürdü. Yahut da bir timsah, hepsini paraladı, yedi.
Sabah çağı, karanlıklar
kınından parlak kılıcını çekip de, doğu güneşi, geceyi dürünce bu timsah da
yediklerini kusar. Yunus gibi o timsahın midesinden kurtulur, koku ve renk
alemine yayılırız. Halk, Yunus gibi Allah’ı tesbih etti, o karanlıklar aleminde
o yüzden rahat kaldı. Her biri seher vakti, gece balığının karnından çıkınca der
ki: Yarabbi, ey kerem sahibi, o korkunç geceye rahmet definesini gömmüş, ona
bunca tat vermişsin.
O üstü pul pul, yol yol
olan ve bir timsaha benzeyen gece, gözlerimizi, kulaklarımızı kuvvetlendiriyor,
bedenimiz rahatlaşıyor. Bundan böyle senin gibi birisi, bizimle beraber olduktan
sonra, bize korkunç görünen şeylerden kaçmayız.
Musa, onu ateş gördü ama
nurdu. Biz geceyi bir zenci gibi gördük, halbuki o huridir. Bundan böyle denizi,
çerçöpün örtmemesi için senden bir göz isteyelim. Büyüklerin gözleri açıldı da
ellerini çırpmaya, oynamaya başladılar. Ama bu elle, bu ayakla değil. Halkın
gözünü, ancak sebepler bağlar. Sebepten korkup titreyen, eshaptan değildir.
fakat bizim eshabımız; hakikat ehlidir. Allah, onlara kapı açmış, onları odanın
baş köşesine geçirmiştir. Allah eline nispetle müstahak olan da Allah
azatlısıdır, bağdan kurtulmuştur, müstahak olmayan da. Yokluk alemindeyken hak
mı kazanmıştık da bu cana ulaştık, bu bilgiyi elde ettik? Ey ağyarı yar eden, ey
dikene gül libası ihsan eyleyen! Toprağımızı ikinci defa olarak yine süz de
hiçbir şey olmayanı yine bir şey haline getir! Bu duayı da önce sen emrettin,
yoksa bir toprak parçasında sana dua etmeye kudret mi olurdu?
Ey hikmetine hayran
olduğumun Allah’ı, mademki dua etmemizi emrettin, bu emrettiğin duayı sen kabul
et. Geceleyin anlayış ve duygular gemisi kırılır. Ne bir ümit kalır, ne korku,
ne yeis. Allah’ım beni rahmet denizine daldırır, bakalım, ne hünerle doldurup
geri gönderecek?
Birisini ululuk nuru ile
doldurur, öbürünü vehimlerle, hayallerle. Kendimde bir rey, bir tedbir olsaydı
her yaptığım, her giriştiğim iş, kendi hükmünce olurdu. Geceleyin aklım, benim
buyruğum olmadan gitmezdi. Kuşlarım, tuzağımda dururdu. Can duraklarını bilir,
uykumda da, uyanıkken de, sınandığım zaman da onları anlardım. Bu işleri
bağlayıp çözmek elimde değil, değil de yine de bu ululanmam, bu kendimi beğenmem
nedir? Gördüğümü görmemiş sandım da yine dua zembilini kaldırdım.
Ey kerem sahibi, elif
gibi hiçbir şeyim yok... Mimin gözünden daha dar bir gönlüm var ancak. Bu elif,
bu mim, varlığımızın anasıdır. Anamız olan mimin eli dardır, elifse ondan daha
yoksul! Elifin bir şeyi yok demek gaflettir, mim gibi gönlü daralmış bir hale
gelmek akıl alametidir. Kendimden geçtiğim zaman hiçim. Fakat aklım başıma geldi
mi ıstıraplara düşer, kıvranır dururum.
Artık böyle bir hiçe bir
şey yükleme. Böyle kıvrandıran şeye devlet adını takma. Zaten beni iyileştirecek
bir şeyim yok. Bu yüzlerce derde de vehimden uğradım. Hiçbir şeyim yok, o
haldeyim işte. Bana lütfet. Zahmetler çektim, rahatlaştır beni, rahatımı arttır
benim. Göz yaşlarıma gark oldum, üryan bir halde durmadayım. Senin kapını
görecek göz yok bende. Gözsüz kuluna rahmet et de gözyaşları, şu yazıda bir
yeşillik, bir ot bitirsin. Gözyaşım kalmazsa gözyaşı ihsan et. Peygamberin yaş
dökücü gözleri gibi hani. O bile bunca devletiyle, bunca ululuğuyla, bunca ileri
oluşuyla beraber Allah kereminden gözyaşı istedi.
Artık benim gibi eli boş
bir kase yalayıcı, nasıl olur da kanlı gözyaşlarını iplik gibi salmaz? Öyle bir
göz bile gözyaşına meftun olduktan sonra benim göz yaşlarım, yüzlerce ırmak
olmalı.
Onun göz yaşlarının bir
katrası, benim iki yüz ırmağımdan yeğdir. Çünkü o bir katrayla insanlar da
kurtuldu, cinler de. O cennet bahçesi bile yağmur isteyince çorak ve çirkin
toprak nasıl istemez? Kardeş, elini duadan ayırma. Kabul edilmiş, edilmemiş,
bununla ne işin var senin? Ekmek bile bu göz yaşına mani olursa elini ekmekten
yumak gerek. Kendine çeki düzen ver, çevikleş, yan yakıl da ekmeğini göz
yaşlarınla pişir.
O böyle dua edip dururken
Allah’tan ilham geldi, bu müşküller açıldı.
Dendi ki: Hatif sana yaya
bir ok koy, at dedi, yayın zıhını adamakıllı çek demedi ki.
Yayı iyice ta kulağına
kadar çek demedi, bir ok koy,atıver dedi. Sen, ukalalığından yayı çekmeye
okçuluk hünerini göstermeye kalkıştın. Bu katı yayı bırak da yürü, alelade yaya
bir ok koy, fazla gitmesine savaşma. Düştüğü yeri kaz, defineyi orada bulmaya
çalış, altınları elde et.
Allah, şah damarından
yakındır insana. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara atmadasın. Ey yayı
kurup oku atan! Av yakında, sen uzağa düşmüşsün. Kim daha uzağa ok atarsa daha
uzaktadır. Böyle bir defineden daha uzağa düşer o.
Filozof kendisini
düşünceyle öldürdü. Koş de ona, zaten defineye arkasını çevirmiştir o. Koş de.
Ne kadar fazla koşarsa gönlünün muradından o kadar uzaklaşır.
Padişah, “Bizim için
savaşanlar” dedi, bizden uzaklaşmaya çalışanlar demedi a kararsız adam! Kenan
gibi hani. O da Nuh’dan arlandı da o koca dağın tepesine çımaya kalkıştı.
Kurtulmak için dağa ne kadar koştu, tırmandıysa kurtuluştan o kadar uzaklaştı.
Her sabah, daha katı bir
yayla daha uzağa ok atıp define arayan bu yoksul gibi. Daha katı olan her yayı,
eline aldıkça defineden o derece mahrum olmaktaydı. Bu atalar sözü, alemde
söylenir durur: Şeytanın canı azapta gerek. Çünkü bilgisiz kişi hocadan utanır,
kalkar, gidip yeni bir dükkan açar.
Ustana danışmadan açtığın
o dükkan, bil ki kokmuş bir dükkandır, akreplerle, yılanlarla doludur o suretten
ibaret adam. Çabuk yık bu dükkanı da yeşilliğe, gül fidanlarına, içilecek
suların bulunduğu yere dön.
Kibrinden, işin iç yüzünü
bilmediğinden güya kendisini kurtaracak dağı kurtuluş gemisi yapmaya kalkışan
Kenan’a benzemez. O define arayana da okçuluğu hicap oldu. Halbuki isteği
hazırdı, koynundaydı. Nice bilgi, nice zeka, nice anlayış vardır ki yolcuya bir
gulyabani, bir harami kesilir.
Cennetliklerin çoğu
ahmaktır. Bu suretle de filozofun şerrinden kurtulur onlar. Kendini faziletten
de üryan bir hale getir, saçma şeylerden de... Böylece rahmet, her an sana insin
dursun. Anlayışlı olmak; sınıklığın, niyazın zıddıdır. Anlayışlı olmayı bırak,
ahmaklıkla uzlaşmaya bak. Anlayışı hırs ve tamah tuzağı bil. Temiz kişinin
şeytan gibi akıllı olmakla ne işi var?
Aklı, fikri ileri
olanlar, bir sanatla kanaat ederler. Fakat o kadar ileri anlayışlı olmayanlar
sanatı görür, sanatkarı bulurlar. Ana küçücük yavrusunu gündüzün kucağına alır,
ona el ayak olur, onu her şeyden korur.
|
|