PADİŞAHIN ÜÇ OĞLU
Bir padişahın üç oğlu
vardı. Üçü de anlayışlı, görgülüydü. Her biri öbürlerinden daha değerli,
cömertlikte yiğitlikte, savaş eri olmada öbürlerinden üstündü. Şehzadeler,
padişahın tapısında toplandılar. Adeta padişahın iki gözünün nuru üç tane
mumdular. Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğul’ un iki
gözünden su alır, gıdalanır. Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine
kadar akar gider.
Anayla babanın gönül ve
hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri, bu iki ırmak
yüzünden yaşarır, gözyaşı döker. Kaynak hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları
yaprakları da kurur. O ağaç kurumaya başlar, çünkü oğulun vücudundan sulanıyor,
gıdalanıyordu. Nice böyle gizli su yolları vardır ki ey gafiller, sizin canınıza
ulanmıştır.
Gökten, yerden nice sular
çektin de vücudun böyle semirdi. Fakat bu iğretidir. Az, az sıkıştırmak gerek.
Çünkü elde edilenin bırakılması lazım. Yalnız Allah’ın “Adem’e ruhumdan ruh
üfürdüm” dediği varlık yok mu? O kalır işte. Sen de ruha bak, başkaları
beyhudedir. Fakat bu beyhude sözünü, cana ruha nispetle söylüyorum, her şeyi
sağlam bir surette yapan sanatkara Allah’a nispetle değil ha!
Her şeyin aslı olan
kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu! Sen yüzlerce
kaynaktan su içmedesin. O yüz kaynaktan ne kadarı azalırsa sendeki hoşluk da o
kadar azalır. Fakat içerden bir güzelim kaynak coştu mu seni başka kaynakları
gözlemekten kurtarır. Gözünün nuru balçıktan oldu mu onun sana vereceği şey de
ancak gönül derdinden ibarettir.
Kaleye dışardan su
gelirse emniyet ve barış zamanında iyidir ama düşman geldi de kaleyi çevirdi,
kaledekiler kanlarına battılar mı düşman askeri dışardan gelen suyu keser,
kaledekilerin o suya güvenmemelerini temin eder. İşte o zaman kale içindeki bir
acı kuyu dışarıdaki yüz tatlı ırmaktan daha iyidir.
Sebepleri kesen ecel ve
ölüm askeri de kış gibi dalları yaprakları kesmeye gelir. O zaman ağaçlara
bahar, yardım edemez. Ancak iç alemindeki sevgilinin bahara benzeyen yüzü yardım
eder. Onun için şu toprak yeryüzüne” Gurur, aldanış yurdu” denmiştir. Çünkü
göçme çağına ulaştın mı senden ayağını çekiverir. Ondan önce senin sağında,
solunda koşar, senin derdini ben alırım, senin yerine ben dertlenirim derdi. Bir
şey almadı ya!
Gam zamanlarında sana
senden gam ırak olsun, gamla aranda on dağ bulunsun derdi. Fakat elem ordusu
geldi de ağzını kapattı mı, seni görmüşlüğüm var bile demez. Allah şeytan içinde
bu çeşit bir örnek gösterdi. Hilelerle seni savaşa sokar. Ben seninleyim, sana
yardım eder, tehlikelerde senin önüne ben düşer, tehlikeye ben koşar, göğüs
gererim. Oklara siper olur, dara düştün mü seni kurtarırım.
Senin sürçtüğün yerde ben
canımı feda ederim. Sen bir Rüstem’sin, bir Aslansın. Yürü ercesine karşı dur.
Diyerek bu işvelerle seni küfür yoluna getirir, o hile, düzen çuvalına sokar.
Fakat ayağını attın da hendeğe düştün mü ağzını açar, kahkahayla gülmeye başlar.
Sen aman yahu dersin, gel ümidin sende. O hadi der, git, ben senden bıkmıştım
zaten.
Allah’ın adaletinden
korkmadın, bense korkarım. Ellerini çek benden! Allah da onda zaten iyilikten
eser yoktur. Şimdi bu hileyle nasıl, nerede kurtulacaksın? Dedi ya. Hesap
gününde yapanın da yüzü karadır, yapılanında. İkisi de taşlanırlar. Adalet
bakımından yol kesen de uzaklık kuyusundadır, yol yitiren de ve o azap yurdu, ne
kötü bir yatılacak yerdir. Yolunu azıtan aptal da kurtuluştan ümidini kesmeli
yol azdıran da!
Burada eşek balçığa
saplanmıştır, eşekçi de, burada da gaflettedirler, orada da çamura saplanır
kalırlar. Ancak geri dönenler, ondan vazgeçenler ayrı. Onlar güz mevsiminden
çıkar, Allah’ın lütuf ve ihsan baharına ererler. Tövbe ederler Allah da tövbeyi
kabul eder. Onun buyruğunu tutarlar ve o, ne güzel bir buyruk sahibidir.
Pişman oldular da
inlemeye başladılar mı suçluların iniltisinden arş bile titrer. Hem de ananın
çocuğunun üstüne titreyişi gibi. Onların ellerini tutar, onları yücelere çeker.
Allah der, sizi aldanmadan, ululanmadan kurtardı, işte ihsan bahçeleri, işte
suçları örten, yargılayan Allah! Bundan böyle size ebedi ve tükenmez rızıkla
azık Allah havasından gelir, damdan, oluktan değil. Deniz bütün vasıtaları,
gayretinden kaldırdı, bizzat kendisi lütfe ihsana başladı mı artık susuz da
balık gibi elindeki maşrapayı terk eder.
O üç oğlan da babalarının
ülkesinde seyahate çıkmayı kurdular. Divan ve geçim işlerini düzene koymak üzere
babalarının şehirlerini kalelerini gezip dolaşacaklardı. Padişahın elini öpüp
vedalaştılar. O emrine itaat edilir padişah onlara dedi ki“ gönlünüz nereye
isterse varın. Allah’a emanet. Elinizi, kolunuzu sallaya, sallaya gidin. Yalnız
“ Hüş-rüba- Akıl kapan” derler bir kale vardır. Orada nice erlerin kaftanı,
bedenine dar gelir. Sakın oraya gitmeyin.
Allah aşkına olsun sakın
“ Zatüssuver- Resimli “ denen kaleye varmayın. Oradan uzak olun, tehlikeden
korkun. O kalenin yüzü, arka tarafı, burçları tavanı döşemesi hep insan
resimleriyle bezenmiştir. Yusuf dalıp baksın diye Zeliha da odasını resimlerle
bezemişti ya hani. Yusuf, ona bakmadığından o da hileye başvurmuş, odayı kendi
resimleriyle doldurmuştu.
Güzel yüzlü Yusuf, nereye
bakarsa elinde olmaksızın onun yüzünü görsün diye böyle yapmıştı. Allah da gözü
aydınlar için altı tarafı da delillerine mazhar etti. Her hayvan her bitki
nereye baksa nereye varsa Allah güzelliğini görsün; ondan gıdalansın dedi. Onun
için o oraya “ Nereye dönersiniz Allah yüzü var” buyurdu. Susar da bir bardaktan
su bile içersiniz suyun içinde Allah’a bakmaktasınız.
Fakat aşık olmayan suya
bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er! Ama aşıkın sureti,
Allah’da fani olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür? Güneşte Allah
güzelliğini görür aşıklar. Gayret sahibi Allah’ın sanatıyla nasıl ay, suya vurur
da suda görünürse güneşte de hak görünür. Fakat Allah’ın bu gayreti aşık ve
sadık kişileredir, şeytanla hayvana tecelli etmez o.
Şeytan bile aşık olsa “
Şeytanım benim elimde Müslüman oldu” sırrı belirir. Yezid’lik Allah ihsanıyla
kalmaz, Yezit, Bayazıt olur ey kavim bu sözün sonu gelmez. Siz o kaleye insan
resimlerinden sakının! Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedi bir kötülüğe
düşesiniz. Tehlikeden sakınmak farzdır. Benden bu garezsiz sözü duyun. Kurtuluş
arıyorsan aklın sağlam ve keskin olması bele pususundan çekinmek yeğdir.
Babaları bu sözleri
söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi. O kaleye gitmek akıllarına bile
gelmeyecekti. Gönülleri o tarafa akmayacaktı bile. Çünkü tanınmış bir kale
değildi. O, pek ıssız bir yerdeydi. Kalelerden yolardan uzaktaydı. Fakat
babaları gitmeyin deyince bu sözden hevese hayale düştüler. Bu men edilme
yüzünden gönüllerinde bir rağbettir uyandı, onun sırrını mutlaka öğrenmek gerek
dediler.
Men edilen şeye gitmeyin
yapmayın denen şeyi yapmayan kimdir? İnsan men edildiği şeye haristir. Bir şeyi
yapma demek, iyi ve Allah’tan çekinir kişileri o şeye yanaştırmaz ama hava ve
hamasîne uyanları o tarafa sürer, götürür. Şu halde bu yapmayın sözü birçok
kişileri azdırır. Birçok kalbi uyanık kişilerde bununla doğru yola gitmiş
olurlar. Alışkın güvercin kamışlardan kaçar mı hiç? O kamışlardan alışmamış,
yabani güvercinler kaçar.
Şehzadelerde hizmette
bulunuruz, dediğin gibi hareket ederiz baş üstüne. Buyruğundan dışarı çıkmayız.
Senin lütuf ve ihsanından gaflet etmek, küfürdür dediler. Fakat kendilerine
güvendiklerinden Allah izin verirse demediler. Allah’ı anmadılar bile. Bu Allah
izin verirse demek, bu kat, kat tedbir ve ihtiyat, Mesnevinin başlangıcında
anlatıldı. Yüz tane kitap da olsa hepsi de bir baptan ibarettir. Yüz tarafta da
bir tek mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de tek bir eve çıkar. Bu binlerce
başak, bir tek tohumdan meydana gelmiştir. Çeşit, çeşit yüz binlerce yemekler
vardır. Fakat yemek olmak bakımından hepside bir şeydir.
Bir tanesini yedin de
tamamıyla doydun mu elli tane yemek olsa hepsinden soğursun. Fakat açken
şaşılığın tutar, bir yemeği yüz bin yemek görürsün. O halayığın hastalığını
doktorların ahvalini kusurlarını anlayışsızlıklarını söylemiştik ya. Hekimler
yularsız atlara benziyorlardı. Üstlerindekinden haberleri bile yoktu. Damakları,
gemden yaralanmıştı, tırnakları yol yürümeden incinmişti.
Öyle olduğu halde
üstümüzdeki hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri yoktu bundan.
Demiyorlardı ki bu perişanlığımız gemden değil. Üstümüzdeki sevgili süvaridir.
Gül devşirmek için bahçeye gitti. Gül göründü bize ama meğerse dikenmiş diyen
yoktu. Hiçbiri aklını başına alıp da bizim boğazımızı kim tekmeliyor demedi
gitti.
Hekimler sebebe kul
kesilmişler, Allah hilesini görememişlerdi. Bir ahıra öküz bağlasan sonra öküzün
yerinde bir eşeği bağlı bulsan, bu işi gizlice kim yaptı diye araştırmaz,
uykudaymış gibi gaflet edersen bu, eşekliktir. Kendi kendine “ Bunu değiştiren
kim? Görünmüyor ama acaba göktekilerden biri mi yaptı bu işi” demiyorsun ha? Oku
dosdoğru sağ tarafa attın, gördün ki sola gitti! Bir ceylan avlamak için at
sürdün, domuza av oldun!
Kazanç için kar elde
etmeye koştun, kar şöyle dursun hapse girdin. Başkaları için kuyu kazdın, bir de
gördün ki o kuyuya sen düşmüşsün. Görüyorsun ki Allah sebeplere el attın ama
seni muradına eriştirmedi. Peki neden sebepler hakkında bir kötü zanna düşmedin?
Niceler kazançla padişah kesildiler, niceler de kazanç peşinde çırçıplak
kaldılar.
Nice kişi kadın olarak
Kaarun oldu. Nice kişide kadın yüzünden borçlandı. Şu halde sebep, eşeğin
kuyruğu gibi oynar, döner durur. Ona pek dayanmazsan daha iyi edersin. Hatta
sebebe yapışırsan bile yiğit olmamalısın ki altında nice tehlikeler gizlidir.
İşte bu tedbir ve çekinme “ Allah izin verirse” demenin sırrıdır. Çünkü bu kaza
ve kader insana eşeği keçi gösterir.
Bir adam yiğit ve akıllı
bile olsa kaza ve kader onun gözünü bağladı mı şaşkınlığından eşek gözüne keçi
görünür. Gözleri döndüren Allah’tır. Peki gönlü ve fikirleri döndüren kimdir?
Kuyuyu latif bir ev görürsün, tuzağı zarif bir tane. Bu sofestailik değildir.
Allah’ın değiştirmesidir. Hakikatler nerede? Sana böyle gösterir işte.
Hakikatleri inkar eden tamamıyla bir hayal peşine düşmüştür. Fakat demez ki her
şeyi hayal sanan da bir hayal olur mu? Gözünü ov da bak!
Bu sözün sonu gelmez.
Şehzadeler, o kaleye gitmek için yola düştüler. Meyvesini yemeyin denen ağaca
yürüdüler. İhlas sahiplerinin tavlasından çıktılar. Babalarının gütmeyin
demesinden büsbütün hararetlendiler. O kaleye yüz çevirdiler. O seçilmiş
Padişahın sözüne karşı durdular. İnsanın sabrını yakıp yandıran “ Hüş-rüba”
kalesine yüz tuttular.
Öğütleri kabul eden aklın
inadına gündüzden döndüler de kapkaranlık geceye daldılar. O güzelim “
Zatüssuver” kalesinin denize beş kapısı vardı, karaya beş kapısı. Beş kapısı,
dış duygularımız gibi renk ve koku alemineydi, beş kapısı da iç duygularımız
gibi sırlar arardı. O binlerce resim be nakşı seyrettiler, yer, yer gezdiler
resimler görüp kararsız bir hale geldiler. Bu suret kadehlerinden pek sarhoş
olma ki put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.
Suret kadehlerinden geç
onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını
şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz. Ey Adem gönül
bağlayan mana benim beni ara kabuğu, buğday suretini bırak. Kum Halil için un
olduktan sonra artık ey akıllı er, bil ki buğday hiçbir şey değildir. Suret
sureti olmayandan meydana gelir.
Nitekim duman da ateşten
çıkar. Bu suret alemini boyuna görür durursun ayıplarını görmeye başlarsın,
usanırsın bıkarsın. Fakat suretsizlik sana tam bir hayret verir. Yüzlerce alet
aletsizlikten meydana çıkar. Allah elsizlik aleminde eller dokur. O canlar canı
adam suretini düzer durur. Nitekim ayrılıktan buluşmadan dolayı da gönülde
çeşit, çeşit hayaller dokunur.
Fakat hiçbir eser yapan
esere benzer mi? Feryat ve figan zarara benzer mi hiç? Feryadın sureti vardır,
zarar suretsizdir. Zarar uğrayanlar, kendi ellerini dişler dururlar, fakat
zararın eli yoktur. Ey delil isteyen bu örnek yakışır bir örnek değil ama
anlayışı az olan için ancak bu örneği bulabildim. Suretsiz Allah’ın sanatı bir
suret eker, derken benden duygularla aletlerle bitiverir.
Dileğine göre ne suret
ektiyse beden ona uyar, iyi yahut kötü olur. Nimet sureti verirse beden
şükreder. Mihnet sureti verirse sabreder. Allah acıma suretiyle tecelli ederse
insan gelişir büyür. Bir yara bere suretiyle tecelli ederse ağlar feryat eder.
Bir şehir suretiyle tecelli edince insanı yola düşürür. Bir ok suretiyle tecelli
ederse insan kalkanla karşı durur. Güzellerde tecelli ederse zevk ve işrete
dalar. Gayb suretiyle görünürse insan halvete girer.
İhtiyaç sureti, insanı
kazanca götürür. Kol kuvveti şunun bunun malını çalıp çırpmaya. Bu çeşit
hayallerden doğan ve insana bir iş yaptıran suretler, o kadar çoktur ki saymaya
imkan yok. Sonsuz gidişler sonsuz hüner ve sanatlar, hep düşüncelerde doğan
suretlerin gölgesidir. Bir kavim dam kenarında bir hoşça durmuşlar.
Her birinin gölgesi de
bak yere vurmuş. O sağlam damın üstünde duran düşüncenin fikrin suretidir. O ne
yaparsa aşağıda o görünür. İş yerde duvarda görünmede fikir gizli. Fakat tesir
ve ulaşma bakımından ikisi de bir. Bir mecliste zevk kadehinden içilen
suretlerin eseri insanın kendisinden geçmesi sarhoş olmasıdır.
Kadınla erkeğin ve
ikisinin buluşma suretleri buluşma anında kendilerinden geçmelerini meydana
getirir. Bir nimet olan ekmek ve tuz suretinin eseri suretsiz olan kuvvettir.
Savaşta kılıç ve kalkan sureti suretsizlikle yani düşmana üstün olmayla sona
erer. Medrese medreseye gidip gelme medresenin türlü, türlü suretleri insan
bilgi sahibi olunca dürülür gider. Bu suretler suretsizliğin kuluyken nasıl
oluyor da o nimet sahibine yok diyorlar. Bu suretler suretsizlikten vücut
bulmuştur.
Peki kendilerine bu
varlığın verene şu aykırı gidiş onu şu inkar ediş nedir ki. Ha.. suretin inkarı
da ondan olur ondan zuhur eder. Bu işte onun bir aksidir zaten. Her yurdun duvar
tavan ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında
taş tahta ve kerpiç meydanda değildir. Ama bu böyledir. Dilediği gibi iş yapan
suretsizliktir. Suret onun elinde bir alete benzer.
Bazı, bazı o suretsiz
varlık yokluk gizliliğinden kerem eder suretlere yüz gösterir. Her suret ondan
yardım görür. Bu suretle onun yüceliğinden güzelliğinden kudretinden var olur.
Derken yine suretsiz varlık yüzünü gizler suretler ihtiyaçlarından renk ve koku
aleminde dilenciliğe başlarlar. Bu suret başka bir suretten yücelik dilerse bu
yol azıtmanın sapıklığın ta kendisidir.
A cevhersiz şu halde
neden ihtiyacını başka bir ihtiyaç sahibine arz edersin. Madem ki suretler
kuldur, Allah’a suret deme. Onu suret sanma onu bir şeye benzetmeye kalkışma.
Yalvar yakar kendini yok etmeye savaş. Çünkü düşünceden suretlerden başka bir
şey meydana gelmez. Başka bir suretle gelişmiyor semirmiyorsan sende sen yokken
doğan suret elbette daha iyidir.
Bir şehre gider o şehir
suretine ulaşırsın a yolcu seni oraya çeken suretsizliktir. Mana bakımından
hatta mekansızlık alemine kadar gidersin. Çünkü zevk ve hoşluk mekan ve zaman
aleminden gayrı bir alemdir. Bir sevgilinin suretine gidersin. Onunla eş olmaya
arkadaşlık etmeye can atarsın. Maksattan gafilsin ama mana bakımından
suretsizliğe ittin yine. Şu halde herkesin taptığı Hak’tır.
Çünkü yollara gidenler
zevk için giderler suretsizliğe doğru yürürler. Ama bazıları yüzlerini kuyruğa
tutmuşlardır. Baş asıldır ama başı kaybetmişlerdir onlar. Baş bu sapıklar
tarafından kaybedilmiştir. Fakat baş kuyruk yolundan başlık eder. O baştan imdat
görür bu kuyruktan bir tayfa vardır ki onlar başı da kaybetmişlerdir, kuyruğu
da. Hepsi ve her şey kayboldu mu hepsini ver her şeyi bulurlar. Her varlığı her
sureti yok etmeğe yolundan külle koşup ulaşırlar.
Bu söze son yoktur
şehzadeler kalede pek güzel pek alımlı bir resim gördüler. Bundan daha güzel kız
görmüşlerdi ama bu resmi görünce derin bir denize daldılar sanki. Çünkü onlara
bu kase içinde afyon verilmişti bir kere kaseler görünürde o afyon görünmez.
Hüş-Rüba Kalesi yapacağını yaptı. Her üçünü de bele kuyusuna attı. Bakış oku
yaysız olarak gönüle geldi saplandı.
Ey aman bilmez aman, aman
eski zamanlarda gelip geçmiş nice ümmetleri taştan suret yaktı yandırdı.
Dinlerine de ateş saldı. Gönüllerine de. Artık bu suret canlı olursa nasıl olur
neler yapmaz o. Fitnesi her an bir başka çeşittir onun. Suret aşkı Şehzadelerin
gönlüne mızrak gibi battı. Her biri bulut gibi gözyaşları döküyor alını
dişliyor. Yazık diyordu. Padişahın önceden gördüğünü biz şimdi gördük o eşsiz
padişah bize ne kadar antlar verdi. Peygamberlerin bu yüzden bizim üstümüzde çok
hakkı vardır. Onlar bizim sonumuzdan haber vermişlerdir. Ektiğin tohumdan ancak
diken biter.
Bu tarafa doğru uçarsan
buradan öteye yol yoktur. Başka uçacak yer bulamazsın. Tohumu benden al ki
mahsul versin. Benim kanadımla uç ki o tarafa fırlasın gitsin. Sen onun mutlaka
var olduğunu varlığının vacip bulunduğunu bilmezsin ama sonunda yine dersin ki
hakikaten varlığı vacipmiş.
O hakikatte sensin. Fakat
sonunda hakiki varlığı anlayıp terk edeceği bu mevhum senliğin o değildir ha..
bu sonraki varlığın seni evvelki ve hakiki varlığa ulaştırmak ve böyle bir
varlığın olduğunu bildirmek için gelmiş asılsız bir varlıktır. Senin senliğinde
başka bir sen gizlidir. Bu varlıkla var olup kendini gören kişiye kurban olayım
ben. Gencin aynada gördüğünü ihtiyar ondan önce kerpiçte görür.
Biz padişahımızın
buyruğundan dışarı çıktık babamızın lütuflarına nankörlük ettik. Onun sözünü
ehemmiyetsiz bulduk. Onun eşsiz inayetlerini mühimsemedik. İşte şimdilik
hepimizde hendeğe düştük. Savaşsız kazalara uğradık öldürdük. Kendi aklımıza
güvendik fikrimize dayandık ta bu tehlikeye çattık. İnce hastalığa tutulan
kendisini nasıl sağlam sanırsa biz de tıpkı onun gibi kendimizi sağlam sandık
hür zannettik.
Fakat gizli illet şimdi
meydana çıktı bağlandık avlandıkta ondan sonra kendini gösterdi. Kılavuzun
gölgesi Allah’ı anmadan yeğdir. Bir kaanat yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır.
Gören göz üç yüz tane sopadan daha iyidir. Mücevherle taşı ayırt eden gözdür.
Hasılı dertler içinde acaba dünyada kim bu resim kimin resmi diye araştırmaya
koyuldular.
Bir hayli arayıp
sorduktan sonra bir gün yolda gözü açık bir ihtiyara rastladılar. O bu sırrı
açtı. Duyma yoluyla değil aklına gelen ilham yoluyla bu sırrı buldu. Sırlar onun
gözünün önünde apaçıktı. Dedi ki. Pervin denilen yıldız kümesi de buna haset
eder. Bu Çin Padişahının kızının resmidir. O, can gibi ana karnındaki çocuk gibi
gizlidir. Sarayında perdeler arkasındadır.
Yanına ne erkek çıkabilir
ne kadın. Padişah onu fitnelere uğramaması için gizlemiştir. Padişah onu pek
kıskanır. Bulunduğu yerin damının üstünden kuş bile uçamaz. Eyvah böyle bir
sevdaya düşen gönüle. Hiç kimse böyle sevdaya uğramasın. Bu bilgisizlik tohumunu
eken, o öğütleri ehemmiyetsiz ve lüzumsuz gören kişinin layığıdır. O kendi
tedbirine güvendi, aklımla elbette bir iş başarırım dedi.
Halbuki o inayetin bir
zerresi bile aklından doğacak üç yüz ihtiyat tedbirinden daha iyidir. Beyim
kendi hileni bırak. Allah inayetine yürü orada öl. Buna sayılı hilelerle
ulaşılma. Sen ölmedikçe fayda yok vesselam.
Buhara’daki o ulu zat
kendisinden bir şey isteyenlere çok iyi muamele ederdi. Pek çok sayısız
ihsanlarda bulunur, ta gecelere kadar cömertlik eder, altınlar saçardı.
Altınları kağıt parçalarına sarar, öyle verirdi. Hasılı dünyada bulundukça hep
böyle ihsanlar ederdi. Güneş gibi tertemiz ay gibiydi. Onlarda Allah’tan
aldıkları aydınlığı halka saçarlardı ya.
Toprağa altın bağışlayan
kimdir güneş. Madendeki altın da ondandır yıkık yerlerdeki hazine de. Her sabah
yoksulların bir kısmına ihsanda bulunuyordu. Bu suretle hiçbir tayfanın mahrum
kalmamasını isterdi. Bir gün dertlilere lütfeder, öbür gün dul kadınlara ihsanda
bulunur. Daha öbür gün yoksul Alevilerle okuyup okutmakla uğraşan yoksul
fakirlere kerem eder.
Daha öbürüsü gün halkın
eli boşlarına para verir. Daha öbürüsü günde borçlulara ihsan ederdi. Yalnız bir
şartı vardı: kimse ağzını açıp bir şey istemeyecekti. Geçeceği yolun kenarına
bütün yoksullar duvar gibi dizilirler susarlar beklerlerdi. Birisi ağız açtı da
bir şey istedi mi bir habbe bile alamazdı. Şartı kim susarsa kurtulur hükmüydü
kesesi kasesi susamlarındı.
Nasılsa bir gün ihtiyarın
biri açım bana zekat ver demişti. İhtiyarı men ettiler. Ama o boyuna
söylemekteydi. Halk hayretlere düştü. Sadr-ı Cihan babacığım ne utanmaz
ihtiyarsın dedi. İhtiyar sen benden daha ziyade utanmazsın dedi. Bu cihanı yedin
yuttun bir de alemle beraber öteki alemin elde etmeye tamah ediyorsun.
Bu sözü duyunca güldü. O
ihtiyara bir hayli mal verdi. Adamcağız bütün malları yalnız başına alıp
götürdü. O ihtiyardan başka ondan bir şey isteyen hiçbir kimse ne yarım habbe
altın elde etti. Ne bir zerre kumaş. Fakihlerin günüydü, bir hoca hırsa geldi
feryat ediyordu, bir hayli ağladı sızlandı. Fakat çare yoktu her çeşit söz
söyledi, hiçbir faydası olmadı. Ertesi günü ayağını eski çapıtlarla sardı
kötürümlerin arasına karıştı. Ayağının sağına soluna tahtalar bağladı.
Bu suretle kendisini
ayağı kırık bir alil göstermek istedi. Padişah onu gördü tanıdı hiçbir şey
vermedi. Ertesi gün yüzünü bir keçe parçasıyla örttü. Fakat padişah yine tanıdı
ağzını açıp bir şey istediği için kusurda bulunmuştu ona hiçbir şey vermedi. Yüz
türlü hileye başvurdu nihayet aciz kalıp kadınlar gibi çarşafa büründü. Dul
kadınların arasına karışıp elini gizledi başını eğdi öylece durdu.
Fakat padişah yine
tanıyıp sadaka vermedi. Hocanın mahrumiyetten yüreği yandı. Sonunda bir
kefenciye gitti dedi ki: beni bir kilime sar yol üstüne koy hiç ağzını açma
yalnız Sadr-ı Cihan’nın buradan geçmesini bekle belki görünce ölü sanırda kefen
parası almak üzere bir şey verir. Ne verirse yarısını sana veririm. Kefenci para
gözler bir yoksuldu dediğini kabul etti.
Onu bir kilime sarıp yol
üstüne koydu. Padişahın yolu oraya düştü. Kilimin üstüne bir miktar altın attı.
Hoca hemen aceleyle kilimden elini çıkarıp altınları aldı. Kefencinin almasına
verilen altınları gizlemesine meydan bile bırakmadı. Ölü kilimden elini uzatıp
paraları aldıktan sonra başını kilimden çıkardı. Padişaha dedi ki: ey bana kerem
kapılarını kapayan bak nasıl aldım gördün ya Sadr-ı Cihan doğru dedi.
Aldın ama ölmedikçe
kapımdan hiçbir şey koparamadın ya inatçı “ Ölmeden önce ölün” sırrı budur işte
çünkü ölümden sonra ganimetler elde edilir. Ey hilebaz Allah’a karşı ölümden
başka hiçbir hüner para etmez bir inayete uğramak yüzlerce çalışıp çabalamadan
yeğdir. Çalışıp çabalamanın yüzlerce çeşit bozukluğu olabilir. Çalışmada u korku
var. o inayet ölüme bağlıdır. Bu yolu güvenilir erler sınadılar ama ölümde onun
inayeti olmadıkça gelip çatmaz. Aman sen ,sen ol inayete sığınmadan hiçbir yerde
durma. İnayet bu koca yılana zümrüttür. Yılan zümrüdü görmedikçe kör olur mu
hiç?
Bir geçle bir kösenin
yolu bir topluluğa düştü. Orada oturdular konakladılar. O seçilmiş topluluk söze
sohbete koyuldu. Akşam oldu hatta gecenin de üçte biri geçti. Bekçinin
korkusundan o iki delikanlı o bekar odasında kaldılar orada uyudular. Kösenin
sakalında dört kıl vardı. Fakat yüzü ayın on dördüne benziyordu adeta. Delikanlı
çirkindi arka tarafına tam yirmi tane kerpiç yığdı.
Bekarlardan bir oğlancı
gece vakti kalabalığın içinden kalktı. Yavaş, yavaş yürüdü. İştahlı bir halde
oğlanın yanına gelip kerpiçleri bir tarafa koydu. Çocuğa elini uzatınca çocuk
yerinde sıçradı. Hey dedi A köpeğe tapan kimsin sen? Bu otuz kerpici neye
buradan aldın? Herif dedi ki: sen ne için o otuz kerpici yığdın? Oğlan dedi ki:
Hastayım zayıfım. Yatarken ihtiyata riayet ettim.
Herif hastaysan,
hastalıktan hararetlendiysen neden hasta haneye gitmedin? Yahut bir esirgeyici
hekimin evine varmadın? Gitseydin hastalıktan kurtulurdun. Çocuk dedi ki: ben de
bilmem nereye gideyim? Nereye gidersem bir derde uğruyorum. Senin gibi bir
zındık bir pis bir dinsiz herif başucuma yırtıcı canavar gibi gelip dikiliyor.
Ey iyi bir yer olan tekkede bile bir an olsun aman bulmadım.
Bir avuç bulgur aşıyla
geçinmeye çalışan derviş, gözlerinden meni akarak elleriyle hayalarını sıkarak
bana yüz tuttu. Namuslu oldun mu gizli, gizli bakar aletleriyle oynarlar. Tekke
böyle olursa artık halkın pazarı eşek sürüsü ve hamların divanı nasıl olur? Var
kıyas et. Eşek, nerede namus ve takva nerede? Eşek korkmayı ürkmeyi ne bilir?
Akıl kadının da emniyet ve adaletini diler, erkeğin de. Fakat akıl nerede?
Tutar bu sefer de
kadınlara kaçarsam Yusuf gibi sınamalara fitnelere düşerim. Yusuf kadın yüzünden
zindana düştü, sıkıntılara uğradı. O bile böyle olursa artık ben elli kere
darağacına çekilirim. Kadınlar bilgisizliklerinden bana saldırdılar. Erkekler
canıma kastederler. Hasılı ne kadınlardan kurulabiliyorum ne erkeklerden. Ne
yapayım bilmem?
Ne bunlardanım ben, ne
onlardan! Ondan sonra oğlan, köşeye baktı, dedi ki: o çenesinden o iki kılla
dertten kurtuldu gitti. Kerpiçten de kurtuldu, kerpiç kavgasından da hatta senin
gibi bir kahpe oğlu çirkin kart oğlanın saldırışından da. Gösteriş için olsun
çenede bulunan kaç dört kıl, adamın arkasına çepeçevre yığılan otuz kerpiçten
hayırlıdır. Allah inayetinin bir zerresi itaat ve ibadetinden yeğdir.
Çünkü şeytan itaat
kerpicini alır, hatta iki yüz tuğla olsa yine kapar, kendine yol açar. Her yanın
kerpiçle dolu olsa yine o kerpiçler senin tarafından konmuştur. Fakat o iki üç,
kıl Allah verisidir. Hakikatte o kıların her biri bir dağdır. Çünkü o,
padişahının bir aman fermanıdır. Sen bir kapıya yüzlerce kilit vursan bir sersem
gelir, hepsini de söker çıkarır. Fakat bir şahne herhangi bir kapıyı mumla
kapatsa erler, babayiğitler bile ona yaklaşamaz, yürekleri oynar. Allah inayeti
olan o iki üç kıl kötülüklerle arana girer, dağ kesilir yüzlerde görünen nura
benzer.
Ey iyi yaratılışlı adam
kerpiç komaya kalkışma, fakat çirkin şeytandan da emin olarak uyuma. Yürü Allah
kereminden iki tanecik kıl elde et de ondan sonra gam yeme emin olarak uyu!
Bilgili adamın uykusu ibadetten yeğdir. Hele insanı gafletten uyandıran bilgi
olursa. Yüzme bilenin hareketsiz durması aceminin elle ayakla savaşmasından
iyidir.
Acemi elini ayağını
oynatır durur, fakat boğulur. Yüzme bilense denizdeki dalgıç gibi yüzer durur.
Bilgi uçsuz bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi dileyenin ömrü binlerce yıl
olsa yine araştırmadan vazgeçmez, bir türlü doymaz. Allah elçisi hadisinde “
İşte iki tane haris ki hiç doymazlar” dedi.
“ Dünyayı ve dünyanın
şatafatını dileyenle bilgi etmek isteyen” dendi. Bu ayırmaya dikkat edilirse
buradaki bilginin dünya bilgisinden başka olduğu anlaşılır babacığım. dünyadan
başka ne olabilir? Ahret. Seni buradan ayıran, sana kılavuzluk eden!
Derde uğrayan o üç
Şehzade birbirlerine döndüler. Her üçünün de zahmeti birdi, derdi bir elemi bir.
Her üçü aynı düşüncedeydi aynı sevdaya düşmüştü. Her üçü aynı derde uğramış aynı
hastalığa tutulmuştu. Sükut içindeydiler. Fakat üçü de aynı tehlikeye düşmüştü.
Sözde de her birinin delili birdi. Bir müddet hepsi gözyaşı döktüler, musibet
sofrasının başında kanlar saçtılar. Bir zaman her üçü de gönül ateşiyle
yandılar, buhurdan gibi sıcak soluklar aldılar.
Büyük kardeşleri dedi ki.
Ey hayırlı kardeşler biz başkasına er gibi öğütler vermez miydik? Adamlarımızdan
biri bize dertten yoksulluktan, korkudan yer deprenmesinden şikayet edince
sıkıntıdan az ağla sızla. Sabret, sabır ferahlığın anahtarı derdik ya1 şimdi bu
sabır anahtarı ne oldu? O türe bozuldu mu şaşılacak şey! Savaş zamanında ateş
içinde bile altın gibi hoşça gül diyen biz değil miydik? Savaşın o dar zamanında
asker benziniz saramasın demez miydik?
Atların adam kellerinden
başka basacak bir yer bulamadığı zamanlarda ordumuzu hay haylar la mızrak gibi
kahredici bir halde saldırın diye teşvik etmez miydik? Bütün aleme sabredin der;
sabır gönlün ve göğsün ışığıdır diye öğüt verirdik ya. Şimdi nöbet bizde. Neden
sersem oluyor, çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyoruz? Ey gönül herkesi
hararetlendirdin ya hadi bakalım şimdi sen hararetlen kendiliğinden utan.
Ey dil herkese öğür
verirdin ya işte şimdi sana nöbet geldi neden sustun? Ey akıl nerede o şekerler
çiğneyen öğütün? Senin çağın şimdi. O hay ,hay ın ne oldu?ey gönülden yüzlerce
teşvişi gideren şimdi senin nöbetin hadi oynat sakalını! Kahpelik eder de şimdi
sakalını oynatmazsan bundan önce de sakalına gülmüş olursun. Başkalarına öğüt
verme vaktinde hay, hay iş başa düşünce karılar gibi vay, vay ha! Başkalarının
derdine dermen oluyordun ya; şimdi dert sana konuk oldu fakat susuverdin.
Askere bağırır çağırır
orduyu teşvik ederdin hani. Neden sesin kısıldı, nutkun tutuldu? Kendine de
bağırsana. Aklınla elli yıldır ördüğün kumaştan bir zıbın yap da giyin bakalım!
Dostların kulakları sesinden hoşlanıyordu. Elini çıkar da şimdi kulağını çek!
Daima baştın kendini kuyruk yap da ayağını elini sakalını bıyığını az kaybet. Şu
döşenmiş yeryüzünde şimdi oyun senin. Kendini boş bir hale getir de neşelen!
Bir padişah mecliste
oturmuş şarap içip sarhoş olmuştu. Kapının önünden bir fakih geçiyordu. Şunu
meclise getirin laal renkli şarabı sunun şuna diye emretti. Hocayı ister istemez
meclise getirdiler. Mecliste zehir gibi, yılan gibi ekşi bir suratla somurtup
oturdu. Padişah şarap sundu. Hoca kızdı kabul etmedi. Padişahtan da yüz çevirdi
sakiden de. Ben ömrümde şarap içmedim.
Halis zehir, bence
şaraptan daha hoş. Kendinize gelin bana şarap yerine zehir verin içip öleyim de
kendimden de kurtulayım, sizden de dedi. Şarap içmeden gürültüye başladı.
Mecliste ölüm gibi canavar gibi bir hal aldı. Nefis ehliyle şu balçığa kapılmış
olanlar gibi hani. Onlar gönül ehliyle oturdular mı bu hale gelirler işte. Allah
kendi haslarına gizlilik aleminde hürlerin içtikleri şaraptan sunarlar ama duygu
o, şarabın sözünden başka bir şey duymaz.
Hakikati görmeyenler
onların irşadından yüz çevirirler. Çünkü gözle onların ihsanını göremez.
Kulaklarından boğalarına bir yol olsaydı onların öğütleri gönüllerine tesir
ederdi. Fakat bu çeşit adam baştanbaşa ateştir, nur değil. Yakıcı ateşe de ancak
kabuklar atılır. İç kabuktan çıktı. Kabuktan ibaret olan söz, kaybolup gitti.
Mide hiç kabuktan kızışır, gelişir mi? Cehennem ateşi ancak kabuğu yakar. ateşin
içle hiçbir işi yoktur. Ateşi içe yalım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek
içindir, yakmak için değil.
Allah hüküm ve hikmet
sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da böyledir. Gelecek zamanda
da. Latif iç, hatta kabuklar bile onun tarafından yarlıganırken artık nasıl olur
da içi yakar? uzaktır ondan bu. Hatta inayet eder de bu inayeti yüzünden başına
vurursa bile ona bir iştah verir, o kırmızı şarabı içirir. Başına vurmazsa o
hoca gibi onun ağzını bağlar.
Şarap da içirmez, bu
padişahların meclisine de sokmaz. Padişah sakiye dedi ki: Ey izi kutlu ne
susuyorsun? Hadi onu hoş bir hale getir, neşelendir. Her akılda gizli bir
hükmeden vardır, kimi dilerse hileyle baştan çıkarır. Doğu güneşi de onun alemi
aydınlatması da tutsaklar gibi onun zincirine bağlanmıştır. Dimağına yarım afsun
okuduğu zaman feleği çarha getirir döndürür.
Bir aklı tesiri altına
alan başka bir akıl ondan kudret bulmuştur, tavla üstadı odur. Saki hocanın
başına birkaç sille vurdu al deyip şarap kadehini sundu. Zavallı hoca sille
korkusundan kadehi alıp içti. İçince de sarhoş oldu, neşelendi, bağ gibi gülmeye
başladı. Nedimliğe alaya latifeye koyuldu. Aslanı ile tutacak bir hale geldi.
neşesinden parmacıklarını şakırdatmaya başladı. Sonra su dökmek için ayak yoluna
gitti.
Ayak yolunda ay gibi bir
halayık vardı. Padişahın cariyelerinden olan bu kız pek güzeldi. Onu görünce
ağzı açık kaldı. Aklı gitti halayığa saldırmaya kalkıştı. Ömrünce bekardı
iştiyak halindeydi. Şimdi bir de sarhoş olmuştu. Hemen halayığa el attı. Halayık
çırpınmaya başladı, narayı attı. Fakat hiçbir çaresi olmadı. Kadın buluşma
zamanında erkeğin elinde ekmekçinin elindeki hamura döner.
Onu gah yumuşaklıkla gah
sert bir halde yoğurur durur, elinin altında ondan çak, çak diye sesler çıkar.
Gah onu uzatır, tahta üstünde yassı bir hale getirir. Gah bir araya toplar. Gah
su döker, gah tuz eker. Gah tandıra yayar, ateşle onu mehenge vurur. İstekli ve
istenen bu çeşit dürülüp bükülür, alt olan ve üst gelen, bu oyundadır işte.
Bu oyun yalnız kocayla
karı arasında olmaz. Her aşıkla her sevgili de bu oyunu oynar. Evveli olmayanla
sonradan olanın varlıkla var olup suret kabul edenin Vise ve Ramin gibi bükülüp
ezilmesi farzdır. Fakat her birinin oyunu başka bir çeşittir. Her birinin ezilip
bükülmesi başka bir hünerdendir. Kocayla karıyı ey koca karını kötü tutma, hoş
tut demek için örnek olarak söyledim.
Gerdek gecesi yenge onun
elini tutup hoş bir emanet olarak senin eline vermedi mi? Ey güvenilir kişi sen
iyi kötü ne yaparsan Allah da sana onu yapar. Hasılı o hoca ayakyolunda
sarhoşluktan halayığa saldırdı. Ne namusu kaldı, ne zahitliği! O huriden doğmuş
güzelin üstüne atıldı. Ateşi o pamuğa düştü. Can, cana ulaştı bedenler dürülüp
bükülmeye başladı. İkisi de başları kesilmiş iki kuş gibi çırpınıyorlardı.
Hocanın gönlünde ne şarap
meclisi ne padişah n aslan, ne haya ne din ne ürkeklik ne de can korkusu kaldı.
Gözü kızdı bir şey görmez oldu. Burada zaten ne Hasan görünür göze, ne Hüseyin!
Hocanın meclise dönmesi gecikti. Padişahın bekleyişi de haddi aştı. Ne oluyor
bir göreyim diye gitti. Oradaki kıyamet alametini gördü. Hoca korkusundan hemen
sıçrayıp meclise gitti, ateş gibi derhal şarap kadehini kaptı.
Padişah cehennem gibi
kızmış gazaba gelmişti. O kötü işi işleyen hocanın da kızın da kanına susamıştı.
Fakih padişahı hiddetli gazaplı görünce kötü bir hale düştü zehir kadehi gibi
acı ve kanlı bir hale geldi. sakiye yahu acele et dedi., neye öyle sersem,
sersem oturuyorsun? Çabuk padişahı neşelendir. Padişah gülümsedi ey ulu er dedi,
hoşlandım, o kız senin olsun!
Ben padişahım benim işim
adalettir, lütuftur. Ne yersem cömertliğim, sevgiliyi de onu verir. Tatlı, tatlı
içemediğim şeyi nasıl olur da sevgiliye verir, ona azık olarak sunarım? Ben
kendi hususi soframda ne yersem kullarıma da onu yediririm. Pişmiş olsun ham
olsun. Ne yemek yersem kölelerime onu yedirir, onları o yemekle beslerim.
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime onu yedirir, onları yemekle beslerim.
Kürkten atlastan ne giyersem kölelerime de onu giydiririm. Onlara köhne
elbiseler giydirmem. Hüner sahibi Peygamberden utanırım. O “ Hizmetçinize siz ne
giyiyorsanız onu giydirin” dedi.
Mustafa evladı olan
ümmetine “ Elinizin altındakilere yediğiniz şeyden yedirin” diye vasiyette
bulunundu. Başkalarını hoş bir hale getirdin, sabırla çevikleştirdin, sabra
teşvik ettin. Şimdi erlik göster de kendini de hoş bir hale getir. Sabır
düşüncesine dalan aklını kendine kılavuz et. Sabır kılavuzu sana kanat olursa
canın arş ve kürsünün ta yücesine çıkar. Mustafa’ya bak, sabrı Burak edindi de
bu Burak onu göklere çekti, çıkardı.
Bu sözleri söyleyip
derhal yürüdüler. İşte dostum ne olduysa da o vakit odu. Sabrı seçtiler
doğrulardan oldular. Ondan sonra Çin şehirlerine doğru yürüdüler. Analarını
babalarını bıraktılar ülkelerini terk ettiler. O gizli sevgilinin yolunu
tuttular. İbrahim Edhem gibi aşk onları tahtlarından etti. Elsiz ayaksız ve
yoksul bir hale düştüler. Yahut sanki bir sarhoş. İbrahim Peygamber gibi
kendisine ateşe attı. Yahut da ulu Allah’ın sabırlı kulu İsmail kendilerini aşka
kurban ettiler, onun hançerine boyun verdiler.
Aşk İmriülkays’ı
dudakları kurumuş susuz bir halde Arap ülkesinden çekti. Nihayet Tebük’e geldi,
orada kerpiç ameleliği yaptı. Padişaha, Arap padişahlarından imriülkays, bu
diyara kazanç elde etmeye geldi. Aşka av oldu, kerpiç ameleliği yapıyor dediler.
Padişah kalktı, gece vakti onun huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü padişah!
Sen zamanın Yusuf’usun. İki ülkede şehiler ve güzellik bakımından bütün
yüceliğiyle sana ram oldu.
Erler kılıcının yüzünden
sana kul oldular; kadınlar bulutsuz bir aya benzeyen yüzüne köle kesildiler.
Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbale erişelim. Canımız senin visalinle
yüzlerce defa tazelensin. Ben de senin kulunum ülkem ve saltanatım da. Ey bunca
saltanata tenezzül etmeyen! Böyle bir hayli hikmetler söyledi. İmriülkays öylece
susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı.
Kulağına eğilip aşk ve
derde it ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan çıkardı. Tebük padişahı
da onun elinin tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan, kemerden bezdi.
Bu iki padişah, uzak, uzak ülkelerin yolunu tuttular. Aşk zaten bu suçu bir kere
yapmamıştır ki. Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt. O her gemiye yüklenen ve
geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür.
Bu ikisinden başka daha
nice sayısız padişahları aşk saltanatlarından, ülkelerinden etmiştir. Bu üç
şehzadenin canı da Çin ülkesinin etrafında kuşlar gibi tane devşirmeye başladı.
Ağızlarını açıp sırlarını söylemeye kudretleri yoktu. Çünkü içlerindeki sır, pek
mühim ve pek tehlikeli bir sırdı. O anda yüz binlerce baş bir pulaydı. Kızgın
aşk okunu yayına koymuş, yayını kurmuştu. Aşkın okunu yayına koymuş, yayını
kurmuştu.
Aşkın hoşnutluk zamanında
kızgın değilken bile her an öyle zalim bir huyu vardı ki. Bu hoşnutluk zamanında
kızgınlık değilken bile her an, öyle zalim bir huyu vardır ki. Bu hoşnut olduğu
zamanda böyle. Artık kızgın olunca neler yapmaz? Ben ne söyleyeyim? Fakat can
yaylası, bu aşkın öldürdüğü, bu aşk kılıcının kestiği aslana feda olsun. Bu
çeşit öldürülme binlerce hayattan iyidir.
Saltanatlar bile böyle
kulluğa kurban olsun! Şehzadeler yüzlerce korkuyla yüzlerce çekinmeyle sırlarını
kinaye yollu hafif, hafif birbirlerine söylüyorlardı. Sırlara Allah’tan başka
mahrem yoktur. Ah’a ancak gökyüzü hemdemdir. Birbirlerine bir şey bildirirken
aralarında kendilerine ait ıstılahlar vardı. Alelade halk da bu kuşdilinin bir
kısmını bellemiştir de şatafatlar satmışlar, ululuklar etmeye kalkışmışlardır.
Fakat onların sözü
kuşların seslerinin suretinden ibarettir. Ham kişi kuşların ahvalinden gafildir.
Nerede bir Süleyman ki kuşdilini anlasın. Şeytan da saltanat sürer ama Süleyman
değildir ki. Şeytan Süleyman’a benzer tahta oturur, hile bilgisi vardır, fakat “
Biz ona kuşdilini öğrettik” sırrına mazhar değildir ki. Süleyman, Allah’tan
muştuluklara nail olmuştu da bu yüzden “ Biz ona kuşdili öğrettik” sırrına
erişmişti.
Sen “ Min Ledün”
kuşlarını görmemişsin. Artık o hava kuşlarına bak da onlardan anla. Simurgların
yeri, Kaf dağıdır. Her haya1 oraya el atamaz. Ancak o birleşmeyi gören hayal o
makamı görür. Gördükten sonra da yine araya ayrılık düşer. Fakat işi tamamıyla
kesen ayrılık değildir bu. Bu iş, bu makam her türlü ayrılıktan emindir. Ruha
mensup olan o kalıbın baki kalması için güneş bir an kendisini kardan çeker.
Sen onlardan kendi canın
için bir düzenlik ara. Onların sözlerinden ıstılah çalmaya kalkışma. Zeliha’ da
çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adını Yusuf takmıştı. Onun adını gizli
bir surette yazmış, mahremlerine o sırrı bildirmişti. Mum ateşten yumuşadı dese
bu söz, o sevili bize alıştı, sevdalandı demekti. Ay doğdu, bakın dese yahut
söğüt ağacı yeşerdi diye bir söz söylese.
Yapraklar ne güzel
oynamakta çörekotu ne hoş yapıyor. Gül bülbülle sırrını söyledi padişah
sevgilisine sır söyledi. Bahtımız ne kutlu yaygıları döşeyin, saka su getirdi
güneş doğdu. Dün gece bir tencere kaynattılar içindekiler güzelce pişti,
helmelendi. Ekmekler tuzsuz felek aksine dönmede. Başım ağrıyor başımın ağrısı
geçti gibi bir şey söylese hep başka şey kastederdi.
Birini övse onu över
birinden şikayetlense onun ayrılığını anlatmış olurdu. Yüz binlerce ad söylese
maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla
duyar, onun kadehinden sarhoş olurdu. Susuzluğu onun adıyla geçerdi. Batıni
şerbeti onun adıydı. Derdi oldu mu onun yüce adıyla derhal derdi yatışırdı.
Hatta kış vakti sevgilisinin adı ona kürk kesilirdi.
Sevda aleminde
sevgilisinin adı bu işi işler işte. Aşağılık kişiler de her an o temiz adı anar
ama bu tesir görülmez çünkü onlarda aşk yoktur. İsa onun adıyla mucizeler yaptı.
Ne mucize gördüyse onun adıyla gösterdi. Bir can Hakk’a ulaştı mı onun zikri,
bunun zikridir. Bunun zikri onun zikri. Böyle can kendinden boşalır,
sevgilisinin aşkıyla dolar. Testide ne varsa dışına o sızar.
Gülme vuslat safranının
kokusunu verir, ağlama uzaklık soğanının kokusunu. Halbuki bunların her birinin
gönlünde yüzlerce murat var. bu aşk ve sevgi mezhebi değildir. Gündüze nasıl
güneş lazımsa aşka da sevgili lazım. Güneş o yüze nikap gibidir. Nikapla
sevgilinin yüzünü fark edemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek. Aşıkın günü de
odur, rızkı da.
Aşıkın günü de odur,
rızkı da. Aşıkın gönlü de odur, gönlünün yanışı da. Balıklara ekmek de sudur su
da. Elbise de sudur, ilaç da, uyku da. Aşık çocuğa benzer. Mememden süt emer
durur. O iki alemde de sütten başka bir şey bilmez. Fakat şu da var ki çocuk
sütü hem bilir, hem bilmez. Bu tarafta tedbirin yeri yoktur. Bu define bildiren
kitap, açanı da açılanı da bulsun, define sahibi de defineye de nail olsun diye
ruhu hayretlere düşürmüştür.
Ruh bu yürüyüşte hayran
olmaz. Hayret şöyle dursun defineyi bi bildiren kitabı elde eden ruh deniz
kesilir sel ve ırmak değil. Bulduğunu buldu mu kendisi kaybolur. Bir sel gibi
denize gark olur gider. Tohum yok oldu da ondan sonra bitti, incir haline geldi.
"“Ben de sen ölmeyince altın vermedim ya” sözü budur işte.
Büyük kardeşleri dedi ki:
Kardeşlerim beklemeden canım ağzıma geldi. artık bir şeye aldırış etmiyorum
sabrım kalmadı. Bu sabır beni adeta ateşe attı. Sabretmeden takatim tak oldu.
Başıma gelen şey aşıklara ibret kesildi. Ayrılık yüzünden canıma doydum.
Ayrılıkta yaşamak münafıklıktır. Ayrılığın derdi, niceye bir beni öldürecek kes
başımı da aşk, bana bir baş bağışlasın.
Dinim aşkla yaşamaktır.
Bu canla bu başla diri kalmak bunlarla yaşamak benim için ayıptır, ardır. Kılıç
aşıkın canından tozu toprağı iler süpürür. Çünkü kılıç, suçları kökünden
mahveder. Ey güzel ömürlerdir” Hayatım ölümümdendir”diye aşıkının davulunu dövüp
durmaktayım. Beden tozu kalktı mı ayım parlar. Can ayım saf bir hava bulur. Can
su kuşu olduğunu dava etmede. Artık bela tufanından feryat eder mi hiç?
Gemi parçalanmış kaza ne
gam? Onun gemisi suya ayak basıvermektir. Canım ve bedenim bu dava ile dirildi.
Artık ben bu davadan nasıl vazgeçer, nasıl sukut edebilirim? Rüya görürüm ama
uykuda değil. Dava edip duruyorum ama yalancı değilim. Yüz kere kellemi kessen
mum gibiyim ben. Daha ziyade aydınlanır, etrafı daha aydınlık bir hale
getiririm. Ateş önden arttan bütün harmanı sarsa gece yolcularına ayın harmanı
kafidir.
Yusuf’u kardeşlerinin
hilesi Yakub peygamberden gizledi. Onu hileyle gizlediler. Fakat gömlek nihayet
gammazlıkta bulundu. İki küçük kardeşi büyük kardeşlerine öğütlerde bulundular.
Dediler ki. Düşeceğin tehlikelerden bihaber olma. Kendine gel, yaralarımıza tuz
ekme. Babayiğitlik taslayıp yahut şüpheye düşüp bu zehri içmeye kalkışma. Her
şeyden haberdar olan bir şeyin tedbirine uymadıkça kalb gözün açık olmadığı
halde nasıl yol gidebilirsin? Vay o kuşa ki kanadı bitmeden yücelere uçmaya
kalkışır da tehlikeye düşer. İnsana kol kanat akıldır. Adamın aklı olmazsa
kendisine başka bir aklı kılavuz etmesi gerektir. Ya üstün ol ya üstünlüğü ara.
Ya görüş sahibi ol yahut
bir görüş sahibi ara. Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı açmaya kalkışmak
beyhudedir doğru değildir açılmaz. Heva ve heves yüzünden bütün bir alemi tuzağa
tutulmuş gör. İlaç rengindeki yaralara karmış bil. Yılan ölüm gibi göğsünün
üstüne dayanıp ayağa kalkmış ağzına da kuş avlamak için büyük bir yaprak
almıştır.
Otlar arasında o da bir
ot gibi boy vermiştir. Kuş onu bir dal sanır yemek için yaprağın üstüne oturdu
mu yılanın ve ölümün ağzına düşer. Bir timsah ağzını açar dişlerinin çevresinde
uzun, uzun kurtlar vardır. Yediğinin artığından dişlerinin arasında kalanlar
kurtlanır. Dişlerinin çevresinde kurtlar peydahlanır. Kuşcağızlar kurtları o
rızkı görüp o tabutu otlak sanırlar.
Ağzı ansızın kuşlarla
doldu mu derhal nefesini çeker ağzını kapar. Bu ekmeklerle azıklarla dolu olan
alemi o timsahın açılmış ağzı bil ey rızık kazanan kurt ve yeme derdine düşüp
zaman timsahının hilesinden emin olma. Tilki toprağın altına yayılır toprağın
üstünde de hileli tohumlar vardır. Nihayet bir karga gaflette bulunur oraya
gelir konar. O hilebaz da derhal onun ayağını yakalıyı verir.
Hayvanlar da yüz binlerce
hile varken artık hayvanlardan daha üstün olanda ne hileler bulunur?
Zeynel-abidin gibi elinde bir Kuran, fakat yeninde kahredici bir hançer! Sana
gelerek efendim der. Fakat gönlümde büyülerle hilelerle dolu bir Babil var.
öldürücü zehrin görünüşü baldır süttür. Kendine gel de haberdar bir pirin
sohbeti olmadıkça yürüme. Heva ve heves lezzetlerinin hepsi hiledir, riyadır.
Her lezzet etrafı
karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer. Derhal gelip geçen şimşek nuru,
yalan ve geçici bir şeydir. Çevresinde karanlıklar var, yolunsa uzaktır senin.
Onun ışığıyla ne bir kitap okuyabilirsin, ne bir konağa at sürebilirsin. Yalnız
şimşek ışığına kapıldığının suçu olarak doğu nurları senden yüz çevirir. Kılavuz
olmadıkça şimşek ışığı seni geceleyin mil, mil karanlık bir çukura çeker. Gah,
dağa düşersin, gah dereye.
Gah bu yana düşersin, gah
o yana. Ey mevki arayan, zaten kılavuzu görmezsin. Hatta görsen bile ondan yüz
çevirirsin. Ben bu yolda altmış mil yol yürüdüğüm halde bu kılavuz hala bana
sapık diyor. Bu şaşılacak adamın sözüne kulak asarsam yola yeni baştan başlamam
lazım. Halbuki ben bu yolda ömrümü harc ettim. Ne olursa olsun artık git oradan
dersin.
Evet yol yürüdüm ama
şimşeğe benzeyen zannınca. O aştığın yolun onda birini doğuya benzeyen vahyin
izine uy da yürü. “ Zan, doğruyu bilmez” ayetini okuduğun halde öyle bir şimşeğe
uydun da doğudan kaldın ha. A köhne adam, ya bizim gemimize gir, yahut o gemiyi
bizim gemiye bağla. Fakat bu söz söylenince duyan der ki: bu ululuğu nasıl
bırakayım, kör gibi sana uyup nasıl gideyim?
Körün kılavuzla gitmesi
elbette daha iyidir. Çünkü bundan insana bir ayıp gelirse, öbüründen yüz ayıp
gelir. Pireden adeta akrebe kaçmada, bir ıslaklıktan kaçıp denize dalmadasın sen
babanın cefalarından kaçıp oğlancıların, kötülüklerin, pisliklerin arasına
kaçıyorsun. Yusuf gibi bir iç sıkıntısı yüzünden gezelim, oynayalım deyip
gidiyor, bir kuyuya düşüyorsun. Bu gezinti yüzünden onun gibi kuyuya düşüyorsun
ama nerede onun gibi sana yar olacak Allah inayeti?
Yusuf, o gezintiye
babasından izin almadan gitseydi mahşere kadar kuyudan çıkamazdı. Babası, gönlü
olsun diye ona izin verdi. Dedi ki: Mademki gönlün gezmeye akmada. Hadi hayra
karşı. Hangi kör olursa olsun bir Mesih’ten baş çekerse o çıfıtçasına doğru
yoldan kalır. Görse de gözünün ışıklanması mümkündür. Fakat bu çekinmesi
yüzünden büsbütün körleşip kaldı.
İsa ona gel der, bana
sarıl. Ey kör, o yüce sürme bendedir. Körsen bile benim mucizemle aydınlığa
ulaşır, can Yusuf’unun gömleğine nail olursun. Sana o sınıklıktan sonra gelen
ululukta devlet vardır. O devlet sana yol gösterir. Eli ayağı olmayan devleti
terk et a kart eşek, terk et! Pirden başka üstat ve başbuğ olmasın. Fakat yaş
bakımından pir değil, doğru yol piri.
Karanlığa tapan, pirin
emri altına girdi mi aydınlığı görür. Şart teslim olmaktan ibarettir. Uzun işe
girişmek değil. Sapıklıkta koşup yelmenin faydası yoktur. Ben bundan böyle esir
yolunu aramam. Pir ararım, pir ararım, pir! Göklerin merdiveni pirdir, ok
nereden fırlar, havalanır? Yaydan. O ağır gövdeli Nemrut, İbrahim’in yüzünden
gerkes kuşiyle beraber göklere sefer etmedi mi? Bir hayli yücelere çıktı ama
herkes bu gökten yukarıya çıkamaz ki. İbrahim ona dedi ki: Ey yolcu er, adamın
ben olursam, bana uyarsan, bu sana daha iyidir.
Yücelere çıkmak için beni
merdiven edinirsen uçmaksızın gökyüzüne çıkarsın. Hani gönlün ekmeksiz, azıksız
şimşek gibi batıdan da doğuya dek gidişi gibi. Hani gün battıktan sonra
insanların duygularının geceleyin uykuda şehirleri gezip tozduğu gibi. Hani
arifin oturup durduğu halde gizli bir yoldan yüzlerce aleme gittiği gibi. Böyle
gidiş mümkün değilse o ilden gelen bu haberler, kimden geliyor öyleyse?
Bu haberlerde bu dosdoğru
rivayetlerde yüz binlerce pir ittifak etmiştir. Bu kaynaklarda, öyle zanla
kurulmuş bilgilerde olduğu gibi türlü, türlü değil bir tane bile aykırı şey
yoktur. O arayış karanlık gecede kıble arayışına benzer. Buysa öyle bir haldir
ki gün ortası Kabe de işte orada durup durmada. Kalk ey Nemrut adamları kanat
edin. Bu gerkesler, sana merdiven olmaz. Ey zayıf adam, cüzi akıl gerkese
benzer, o daima leş yer de öyle uçar.
Abdal’ların aklıysa
Cebrail’in kanadı gibidir. Mil ,mil yol alır ta sidre gölgesine uçar. ben
padişahın doğanıyım. Güzelim izim kurtlu, ben leşe aldırış bile etmem, gerkes
değilim ben. Gergesi bırak, senin adamın ben olayım. Benim bir kanadım yüzlerce
gerkesten iyidir. Niceye bir körce at koşturup duracaksın? Sanat için de usta
gerek kazanç için de. Kendini Çin ülkesinde rezil etme. Bir akıllı er, ara,
ondan ayrılma. O zamanın Eflatunu ne derse ona uy.
Kendine gel, heva ve
hevesi bırak, onun dileğince hareket et. Çin ülkesinde herkes inanarak ve
kuvvetle padişahımız, anadan doğmamıştır; onun hiçbir oğlu yoktur. Hatta bir
kadını bile kendisine yaklaştırmamıştır der. Padişahlar hakkında oğlu kızı
vardır diyen, boynunu keskin kılıca eş etmiştir. Padişahsa madem ki der; bu sözü
söyledin karım olduğunu ispat et; kızım olduğunu ispat ettin mi keskin
kılıcımdan emin olursun. Yahut da şüphe etme ki senin boynunu keserim. Canından
hırkanı çeker çıkarırım! Ey yalan dolu sözler söyleyen sen hiçbir suretle başını
kılıçtan kurtaramazsın. Ey bilgisizlikten batıl sözler söyleyip duran! Kesik
başlarla dolu olan hendeği gör.
Bu gürültü yüzünden
dibinden ta ağzına kadar kesik başlarla doludur bu hendek. Bu başların sahipleri
hep bu işe giriştiler bu dava yüzünden başlarını verdiler. Kendine gel de ibret
gözünü aç, bunları gör, böyle bir davaya girişmeye kalkışma. Kardeş sen bu işe
giriştin ama ömrümüzü bize zehir edeceksin. Birisi körlükle ve bilmeden yüzyıl
yürürse o aştığı yol, yoldan sayılmaz. Silahsız savaşa gitme. Korkusuzlar gibi
tehlikeye atılma.
Kardeşleri bu sözler
söylediler ama o sabırsız şehzade dedi ki: Bana bu sözlerden nefret geliyor.
Göğüs ateşle dolu bir mangala benziyor. Ekin kemale geldi artık orak zamanı.
Gönülde bir sabır vardı, şimdi o da kalmadı. Sabrın yerine aşk gelip oturdu.
Aşkın doğduğu gece sabrım öldü. O ölüp gitti. Allah sizlere ömür versin. Ey söz
dinleyen ben söz söylemeden de geçtim dinlemeden de. Artık soğuk demir dövmeye
kalkışma.
Hey gidi hey. Ben baş
aşağı gelmişim, ayağımı bırak benim. Nerede benim bedenimin cüzlerinde bir
akıllı fikir? Ben deveyim gücüm yettikçe yük çekerim. Düştüm mü kesilmem daha
yeğ. Kesik başlarla dolu yüzlerce hendek olsa benim derdime karşı ancak bir
eğlencedir bu. Artık ben heva ve heves davulunu korkumdan kilim altında
çalmayacağım. Ben artık sahraya bayrak dikeceğim ya başımı vereceğim, ya
sevgiliyi göreceğim. O şarabı içmeye layık olmayan boğazın kılıçlarla
hançerlerle kesilmesi daha iyi.
Onun vuslatıyla
aydınlanmayan gözün ağarması kör olması daha yeğ. Onun sırrına mahrem olmayan
kulağı kökünden kopar. O başta hoş görünmez. O cömertliğe sahip olmayan elin
kasap satırıyla kırılması daha hoş. Onun yürüyüşüne can vermeyen, onun nerkis
bahçesine canla başla gitmeyen ayak yok mu? O çeşit ayağın bukağıya vurulması
daha doğrudur. O çeşit ayak nihayet başa dert olur.
Ya bu yolda muradıma
erişirim, yahut doğan gibi o yoldan döner yine yurduma gelirim. Belki muradıma
erişmem sefere bağlıdır. Seferde bulamaz isem belki de oturduğum yerde bulurum.
Sevgiliyi öyle bir arayayım ki onu aramaya lüzum olmadığını bilinceye kadar bu
aramadan vazgeçmeyeyim. Zamanenin çevresinde dönüp dolaşmadıkça o beraberlik
kulağıma girer mi benim?
Uzun ve uzak yerlere
düşmeden bu beraberlik sırrını nasıl anlayabilirim? Allah kullarıyla beraber
olduğunu anlattı, sonra da bu sırrı gönlün aksetsin, bununla kanaat etmesin, bu
sırrı araştırsın diye gönülü mühürledi. Gönül seferlere düştü yollar aştı. Ondan
sonra gönüldeki mührü açtı. Hesaptaki iki yanlış gibi hani. O iki yanlıştan
sonra hesap aydınlanır, doğrulur ya, tıpkı onun gibi.
Fakat seferden sonra der
ki: bu beraberliği bilseydim hiç onu arar mıydım? İyi ama onu anlamak sefere
bağlıdır. O anlayış keskin fikirlerle elde edilmez ki. Hani şeyhin borcunun
verilmesi de o çocuğun ağlamasına bağlıydı ya. Helvacı çocuk zarı, zarı ağladı
da o ulular şeyhinin borcunu ödediler. Bu manevi hikaye bundan önce “Mesnevi”
içinde söylendi. Ondan başka bir yerden tamah etmeyesin iye bir yerden gönlüne
bir korkudur düşer.
Fakat bu tamaha bir başka
fayda verir; o muradın başka bir kimseden meydana gelir. Ey birere sıkıca
bağlanan maksadını oradan uman ö yüce ağaçtan meyve elde edeyim diyen! O
maksadın oradan olmaz da Allah onu başka bir yerden verir. Peki o şeyi sana
umduğun taraftan vermeyecekti de neden o tamahı sana verdi? Gönlüne bir hayret
gelsin diye bir hikmet bir kudret göstermek için.
Ey fayda dileyen! Muradım
acaba nereden meydana gelecek diye gönlün hayran olsun diye. Bu suretle kendi
aczini bilgisizliğini bilirsin de gayba olan inanın büsbütün fazlalaşır. Gönlüm
de menfaat gelecek yerde hayrete düşer. Acaba bu tamahtan bu ümitten ne hasıl
olacak dersin. Terzilikten rızık umarsın, sağ oldukça terzilikle geçinir giderim
dersin.
Derken rızkın
kuyumculuktan meydana geliverir. Halbuki o vehmine bile gelmemişti senin. Peki,
o rızık oradan meydana gelmeyecekti de terziliğe tamahın nedendi? Allah
bilgisindeki eşsiz örneksiz bir hikmet yüzündendi. Allah onu ezelde öyle
yazmıştı. Düşüncen şaşırsın, bütün hünerin, işin gücün hayranlıktan ibaret oldun
diye Allah bu hikmeti halk etti. Acaba sevgilinin vuslatına bu çalışmasıyla mı
ererim.
Yoksa bedeni çalışmam
olmaksızın başka bir yoldan mı sevgiliye ulaşırım? Maksadıma bu yoldan
erişeceğim demem. Yalnız bakalım, isteğim nereden meydana gelecek diye çırpınır
dururum. Başı kesilmiş kuş can bedeninden nerede kurtulacak diye her yana koşar
çırpınır , çırpınır ya. Ben de ya bu çıkışla muradıma nail olurum, yahut
burçlarla süslü gökteki başka bir burçtan muradıma ererim dersin.
Mal ve akara konmuş bir
mirasyedi vardı. Konduğu mirasın hepsini yedi, çırçıplak kaldı. Miras malının
zaten vefası yoktur. Geçip gider fayda etmez, geçip gider sahibi ondan
ayrılıverir. Mirasa konan malın kadrini bilmez çünkü kolay buldu. Dileyip
savaşmadı pek o kadar zahmet çekmedi ki. Sana da Allah bu canı bedava verdi de o
yüzden canının kadrini bilmiyorsun.
Adamın elindeki para da
gitti, kumaş da gitti, evler de gitti. Yıkık yerlerde baykuşlar gibi kalakaldı.
Dedi ki: Yarabbi mal, mülk ekmek azık verdin, hepsi gitti. Ya lütfet bir geçim
ver, yahut da ölümümü yolla. Gönlünden her şey boşalınca yarabbi, yarabbi demeye
koyuldu. “ Rabbim beni kurtar, bana yardım et” demeye başladı. Peygamber “
inanan, kamışa benzer” demiştir. İçi boş olunca feryat eder.
Fakat kamışın içi dolu
oldu mu çalgıcı onu elinden atar. Sakın dolu olma. Onun elinden gelen zarar da
hoştur. Boş olda Allah’ın iki parmağı arasında hoş bir hale gel. Çünkü bütün
alem yokluk şarabından sarhoştur. O mirasyedinin de azgınlığı gitti, gözlerinden
yaş boşandı. Gözyaşları, din mahsulüne su verdi.
Nice ihlas sahibi vardır
ki ağlar, sızlar, duasındaki ihlas dumanı da göğe kadar gider. Suçluların
sızlanmasından bir öd ağacı kokusu, bu güzelim gök kubbenin ta yücelerine kadar
varır. Bunun üzerine melekler Allah’a sızlanmaya başlarlar: Ey her duayı kabul
eden, ey sığınılan Allah! Sen yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her iştah
sahibi, dileğini senden diler.
Allah buyurur ki: bu onu
horlamak için değil. Ona geç ihsan etmem, onun faydasınadır. İhtiyacı onu
gafletten ayılttı, bana çevirdi; saçından tuttu, çeke, çeke benim tarafıma
getirdi. Dileğini verirsem yine döner, o oyuncağa kapılır gaflete gark olur
gider. Gerçi ey sığınılan en düşkünlere yardım eden Allah diye gönlü kırık
perişan bir halde ağlayıp sızlanmada ama o ağlasın, sızlasın.
Bana onun sesi hoş
gelmede. O yarabbi demesi sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor. Yalvararak
başından geçenleri anlatarak beni her çeşit aldatmada. Dudu kuşlarıyla
bülbülleri seslerinin güzelliği yüzünden kafese koyarlar. Fakat kuzgunla baykuşu
hiç kafese korlar mı? Güzel seven bir ekmekçinin yanına iki kişi gelse, bir
tanesi ihtiyar, bir tanesi de güzel bir delikanlı olsa.
İkisi de ekmek isteseler
ekmekçi hemen bir somun kapıp al deri ihtiyara verir. Öbür boyu boyu güzel olana
hemencecik ekmek verir mi? Onu geciktirir. Der ki: bir zamancağız bekle hele.
Evde taze ekmek pişiriyorlar. O sıcak ekmek bir müddet sonra gelse bile yine
hele otur der, helva da gelecek şimdi. Böyle , böyle onu geciktirir, oyalar
gizli bir yoldan avlamaya başlar. Benim seninle bir müddet işim var. ey dünya
güzeli, bekle hele der. İşte müminlerin iyiden kötüden bir murada hemencecik
nail olamamaları iyice bil ki bu yüzdendir.
Mirasyedi, mirası yiyip
bitirdi. Yoksullaştı, yarabbi demeye ağlayıp sızlanmaya başladı. Zaten rahmetler
saçan bu kapıyı kim dövdü de Allah icabet etmedi bu kapı açılıp ona yüzlerce
bahar saçılmıştı. Rüya gördü bir hatif ona dedi ki: sen, Mısır’da zengin
olacaksın. Yürü Mısır’a git. İşin orada düzelecek. Allah niyazını kabul etti. O
ricaları kabul eden Allah’tır. Falan yerde büyük bir define var. onun için ta
Mısır’a kadar gitmen gerek.
Ey köhne adam durmadan
hemencecik Bağdat’tan kalk, Mısır’a şeker kamışlığına kadar git! Adam,
Bağdat’tan kalkıp ta Mısır’a kadar gitti. Mısır’ı görünce sırtı kaşındı.
Sıkıntısını gidermek için hatifin vadine ümitlenerek Mısır’a gitti. Hatif falan
mahallede falan yerde gömülü pek nadir, pek değerli bir define var demişti.
Oraya kadar gitti ama az çok hiçbir geçinecek parası pulu kalmadı. Halktan
dilencilik etmeye niyet etti. Fakat yüzü tutmuyor, utanıyordu. Sabretti, üzülüp
durdu. Derken yine açlıktan kıvranmaya başladı. Dilencilikten başka bir çaresi
kalmadı. Dedi ki: geceleyin yavaş, yavaş çıkarım: karanlıktan görünsem de o
suretle dilenirim.
Gece kuşu gibi geceleri
Allah’a zikrederim, elbette bir kapıdan yarım dirhem bir şey elde ederim. Bu
düşünceyle taraf, taraf gezmeye başladı. Bir zaman utangaçlığı mevki mani
oluyor, bir zaman da açlık, kendisine hadi iste diyordu. Gecenin üçte biri
geçinceye kadar isteyeyim mi yoksa dudaklarım kuru bir halde uyuyayım mı? Diye
bir ayağını ileri atmada bir ayağını geriye çekmedeydi.
Ansızın o adamı sokakta
bekçi yakaladı. Dayanamadı, bir hayli yumrukladı, sopayla dövdü. O karanlık
gecelerde halk hırsızlardan çok zarar görmüştü. bekçi o korkunç ve menhus
gecelerde hırsızları iyiden iyiye araştırmadaydı. Halife geceleyin kimi
sokaklarda dolaşıyor görürseniz benin adamlarından, akrabalarımdan bile olsa
yakalayıp elini kesin demişti.
Padişah bekçiyi iyice
tehdit etmiş, neden demişti,hırsızlara böyle merhamet etmektesiniz? Neden
onların yalarına kanıyorsunuz, yahut neden onlardan rüşvet alıyorsunuz?
Hırsızlara ve her menhus adama acımak zayıfları vurmak ve onlara merhamet
etmektedir. Kendine gel de bu sıkıntı yüzünden öç almadan vazgeçme. O sıkıntıya
o eziyete pek bakmada umumimi sıkıntıyı umumi eziyeti gör.
Şerri defetmek için
ısırılan parmağı kes at. Bedeninin helak olacağına zulme uğrayacağına bak.
Tesadüf bu ya o günlerde hırsızlar pek çoğalmıştı. Pişkin, ham bir çok hırsız
belirmişti. İşte bekçi o adamı böyle bir zamanda yakalamış. Sayısız kötek atmış,
sopayla iyice dövmüştü. O yoksul dövme doğruyu söyleyeceğim diye bar, bar
bağırmaya başlamıştı. Bekçi dedi ki. Peki mühlet verdim söyle ne hileye çattın
bakalım?
Divan ehli, bekçiyi
kınamışlar, neden hırsızlar bu zaman çoğaldılar? Bu çokluk senin ve senin
gibilerin yüzünden. Önce çirkin ve pis arkadaşlarını göster. Yoksa hepsinin
öcünü senden alırız. Bu suretle her mal sahibinin altını da emin olsun
demişlerdi. Adam ağız dolusu yeminlerden sonra ben ne ev yakan birisiyim ne
yankesici. Ben ne hırsızım ne zalim. Ben Mısır’da garip bir Bağdatlıyım dedi.
Rüyasını, rüyada hatifin
kendisine bir define haber verdiğini söyledi. Bekçinin gönlü rahatlaştı, adamın
doğru söylediğini anladı. Yemininden doğruluk kokusu gelmekteydi. Sözünden,
içinin çörekotu gibi yandığı anlaşılıyordu. Gönül doğru sözden huzur ve sükun
bulut susuzun suyla hararetini teskin etmesi gibi. Ancak bir illete tutulmuş
olan mahcup gönül doğruyu anlamaz. O peygamberlerle ahmak bir adamı bile ayırt
edemez. Yoksa mahallinden kopup gelen o haber aya bile gelse onu ikiye böler. Ay
ikiye bölünür de o hicap altında kalmış gönül bölünmez. Çünkü o sevgili
değildir. Onu Allah reddetmiştir. Bekçinin gözleri yaşardı, bir kaynak oldu
adeta.
Fakat kuru sözden değil,
gönül korkusundan. Bir söz cehennemden kopar, adamın dudağına kadar gelir. Bir
söz de can şehrinden kopar, dudağa gelir. Bu dudak cana canlar katan denizle
eziyetler zahmetler denizi arasında bir berzahtır. Şehirlerdeki köylü pazarına
benzer adeta. Etraftan alışveriş için hep oraya gelirler. Kusurlu kumaşla adamın
kesesini berbat eden kalp akça ve inci gibi değerli ve pahalı kumaş, hep
oradadır.
Bir köylü pazarından kim
daha ziyade ticaretten anlar, geçer kalp akçayı görür, tanırsa kar eder. Köylü
pazarı bu çeşit adama kar yeri olur. Başkasına da körlüğü yüzünden suç ve zarar
yeridir. Alem cüzülerinden her biri teker, teker aptala düğümdür, ustaya düğüm
açmak. Birine şekerdir, öbürüne zehir. Birine lütuftur. Öbürüne kahır.
Her cansız şey,
peygambere hikayeler söyler. Kabe hacıya tanıklık eder, söz söyler. Mescit de
namaz kılana tanıklık verir, ta uzak yollardan bana gelirdi der. Ateş, Halil’e
gül ve reyhan kesilir. Nemrud ’a uyanlaraysa ölümdür derttir. A güzelim bunu
defalarca söyledim, fakat söylemeye doyamıyorum ki. Solup sararmamak için
defalarca ekmek yedin işte bu hep ekmek. Nasıl olur da usanmazsın?
Mizacındaki itidal
yüzünden yine acıkırsın. Bu açlıkla da senin hazımsızlığın yanar gider. Kimde
açlık derdi varsa bedeninin her cüzü diğer cüzüyle bağdaşır yenileşir. Lezzet
açlıktan gelir, yeni bir yemekten değil. Açlıkla yenen arpa ekmeği, şekerden
lezzetlidir. O usangaçlık da sözün tekrarından değildir, aç olmadan ve
hazımsızlıktandır.
Dükkandan baç, ve haraç
almadan dedikodudan halkı aldatmadan usanmazsın. Altmış yıl gıybette bulunsan,
insanların etini yesen yine doymazsın. Kadınları avlamak için işvelerde
bulunursu. Defalarca güzel sözler söylersin de bir türlü usanç gelmez. Son
söylediğin sözü, ondan öncekinden daha yanarak, daha çevik bir halde ilk
söylediğinden yüzlerce daha hararetli olarak söylersin.
Dert eski ilacı yeniler.
Dert her usanmış bezmiş dalı kırar. Eskileri yenileyen kimya derttir. Nerede
dert varsa orada usanç ne gezer? Kendine gel de usançtan soğuk,soğuk ah etme.
Dert ara, dert ara, dert ara dert! Abes ilaçlar, derde dermen aramak için hile
düzerler. Yol kesicilerdir baç diye para almaya kalkışırlar. Acı su içildiği
zaman soğuktur, hoş gelir ama susuzluğu kesmez. Yalnız bir hiledir düzer,
yüzlerce yeşillik bitiren tatlı suyu araştırmaya mani olur.
Her kalp altın da tıpkı
bunun gibi nerede iyi ve güzel altın varsa onu araştırmaya mani kesilir. ey
mürit senin muradın benim, beni al diye hileyle kolunu kanadını keser. Senin
derdini ben çekerim der ama o dert değildir, tortudur. Görünüşte sana tabidir
ama hakikatte seni alt eder. Yürü yalancı dermandan kaç da derdin, sana derman
olsun, iyileşsin, miskler saçsın. Bekçi evet sen ne hırsızsın ne kötü bir adam.
İyi bir adamsın ama aptalsın, ahmaksın.
Bir rüyaya inanmış bir
hayale kapılmış bu kadar yol aşıp buralara gelmişsin. Aklın yok galiba. Ben
yıllardır bir teviye Bağdat’ta bir define var filan yerde filan mahallede
gömülüdür. Diye görürüm. Der demez adam kendine geldi. çünkü bekçi kendisinin
mahallesini söylüyordu. Bekçi sözüne devam etti. Yürü derler filanın evinde o
define. Adam büsbütün ayıldı.
Çünkü o düşman kendisinin
evini ve adını söylemekteydi. Bekçi söylüyordu: ben defalarca bu rüyayı gördüm
Bağdat’ta böyle bir define var dediler de bu hayale kapılıp yerimden bile
kıpırdamadım. Sense hiç usanmadan bir rüyaya kapılıp buralara kadar geliyorsun.
Ahmak adamın rüyası da aklınca olur. Aklı gibidir değersizdir bir şeye yaramaz.
Bil ki aklı ve ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası erkeğin rüyasında daha
aşağıdır daha değersizdir.
Aklı kıt ve ahmak adamın
rüyasında bir kıymet olmaz. Akılsızlıktan ne çıkar yel gibi bir rüya. Adam kendi
kendine define evindeymiş de neden yoksulluktan feryad ederim. Definenin başında
ne kadar gaflet içindeymişim ne kadar da perde ardındaymışım gözüm örtülüymüş
dedi. Bu muştuluktan sarhoş oldu, derdi kalmadı. Dilsiz dudaksız yüz binlerce
hamd okudu.
İçinden nasibine ermek
için bu sıkıntıya uğramak lazımmış halbuki abıhayat benim meyhanemdeymiş. Yürü
ben yüce bir nimete nail oldum kendimi müflis sanıyordum. O körlüğe rağmen bu
nimeti buldum. İster bana ahmak de ister aşağılık bir adam o define benim oldu
ya sen dilediğini söyle. Ben şüphesiz olarak muradımı gördüm. A kötü ağızlı sen
ne istersen söyle. Ey ulu er sen bana dertli de. Sence dertliyim ama kendimce
hoşum ben eğer bu iş aksine olsaydı da sana gül bahçesi bana hor hakir bir yer
kesilseydi vay bana.
|