ÜÇ YOLCU
Oğul, burada bir hikaye
dinle de hünerlerine kapılıp belalara uğrama.
Bir Yahudi, bir Müslüman,
bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular. Bir mümin, iki sapıkla yoldaş oldu.
Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.
Yol hali bu bir de
bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber yerler, beraber
içerler. Baykuş, karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle
bir beynamaz arkadaş olabilir. Bir konaktaki kervan sarayda doğu ve batı
halkıyla Maveraünnehir’li bir araya gelir.
Aşağılık ve yüce kişiler,
kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce kalırlar. Fakat yol açıldı, mani
kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana gider.
Akıl padişahı, kafesi
kırdı mı kuşların her biri bir tarafa uçar. Bundan önce neşelenerek, sevinerek
kendi cinsinin havası ile geldiği yere uçar giderdi ya. Kafeste ve zindan da
iken de her an ağlayıp inleyerek kanat açar ama uçmaya yol ve imkan yoktur.
Fakat yol oldu mu her biri, anarak kanat açtığı yere uçar, yel gibi uçup gider.
Ağlayıp vah ettiği tarafa fırsat buldu mu koşar uçup kavuşur. Bedenine bak. Bu
cüzüler, nereden toplanıp bedenine geldi. Kimisi suya, kimisi toprağa, kimisi
yele, kimisi ateşe mensup. Kimi arştan gelmiş, kimi ferşten. Kimisi güzel,
kimisi çirkin.
Her biri kar korkusundan
bu kervansaraya sinmiş, geldikleri yere tekrar dönmeyi umuyor. Çeşit çeşit kar
var, her taraf donmuş, hiçbir yerde hayat kalmamış. O adalet güneşinden uzak
kalmışlar, o uzaklık kışından buz kesilmişler. Fakat o kızgın güneşin harareti
bir geldi mi dağ bile kum ve yün kesilir.
Can verirken beden nasıl
erirse kendilerinde candan eser olmayan cansızlar bile öyle erir.
Bu üç yoldaş bir konağa
vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti. Bir ihsan sahibi,
“Ben yakınım” sofrasından her üç garibe de helva götürdü. Allah’tan sevap ümidi
ile sıcak somun ve bal helvası hediye etti.
Şehirliler edep ve zeka
ehli olurlar. Toy vermek yoksul doyurmak da köylülere verilmiştir. Allah, garibe
ziyafet çekmeyi köylülere vermiştir. Köylerde her gün Allah’tan başka imdadına
yetişecek hiç kimsesi olmayan yeni bir misafir vardır. Köylerde her gece yeni
bir topluluk vardır ki onların Allah’tan başka kimseleri yoktur.
O iki yabancı, adamakıllı
yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O Müslüman ise oruçluydu. Akşam namazı
vakti o helva gelince Mümin, pek aç olduğundan yemek istediyse de, ikisi de biz
boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da yarın yeriz. Bu gece
sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım dediler.
Mümin dedi ki: Sabrı
bırakalım da bu gece yiyelim yarının sahibi var. Ona sen, böyle hikmet satarak
yalnız yemek istiyorsun galiba dediler.
Dedi ki: Dostlar, biz üç
kişi değil miyiz? Bana razı değilseniz pay edelim. Kimse ne düşerse diler yesin,
diler saklasın. İkisi birden hayır dediler, pay etmeyi bırak, “her pay eden
cehennemdedir” sözünü duy.
Mümin, burada pay eden,
kendi havasına uyup pay edendir. Allah için pay eden değil. Sen de Allah’ınsın
onun payısın. Onun payını başkasına verirsen ona şirk koşmuş olursun. Eğer kötü
kişilerin zamanı olmasaydı bu aslan, köpeklere üstün olurdu. Onların kasti o
Müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.
Allah’a teslim oldu,
boynunu eğdi, dostlarım dedi, baş üstüne, dediğiniz gibi olsun. O gece yatıp
uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini ağızlarını
yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.
Bir zaman virtlerine yüz
tutup Allah’tan lütuf ve ihsan dilediler. Müminde ulu padişaha yüz tutar,
Hıristiyan da Yahudi de; Mecusi de. Hatta taş, toprak, dağ ve suyun bile Allah’a
gizli bir duası, ilticası vardır.
Her sözün sonu gelmez.
Her üç dostta ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına birbirlerine yüz
çevirdiler.
Biri dedi ki: Her birimiz
gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse bu helvayı o yesin, üstün
olan alt olanın payını alsın. Aklı en üstün olanın yemesi herkesin yemesi
demektir. Onun nurlarla dolu olan canı üstün gelmiştir, arda kalanların derdine
o deva eder. Akıllılar, ebediliğe ulaşmışlardır. Şu halde onların vücudu ile bu
alemde mana bakımından bakidir.
Bunu üzerine önce Yahudi
gördüğünü söyledi, geceleyin ruhu nerelerde gezdiyse anlattı. Dedi ki: Yolda
önüme Musa çıktı. Öyledir, kedi rüyasında yağlı kuyruk görür. Musa’nın ardında
Tur dağına gittim. Ben de Musa’da Tur dağı da nura gark olduk, görünmez bir hale
geldik. O güneşin nuru ile üç gölge de mahvoldu. Ondan sonra o nurdan bir kapı
açıldı. O nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak yüceldi.
Ben de, Musa’da, Tur dağı da... Üçümüzde o nurun doğmasıyla yok kaybolduk. Ondan
sonra gördüm, Allah nuru ı-ona üfürünce dağ üçe ayrıldı.
Heybet sıfatı ona tecelli
edince parçalar, birbirinden ayrıldı
Her bir parçası bir
tarafa gitti. Bir parçası denize doğru gitti. Zehir gibi acı olan deniz suyu, bu
yüzden tatlılaştı.
İkinci parçası yere
geçti, yerden tatlı sular, deva çeşmeleri kaynadı. Tertemiz vahyin kutluluğundan
o sular, bütün hastalara şifa kesildi. Öbür parçası da derhal uçup da Kâbe’nin
yanına gitti, Arafat dağı oldu. Sonra tekrar o sesten kendime geldim, bir de
gördüm ki Tur yerindeydi, ne eksiği vardı, ne fazlalığı.
Fakat Musa’nın ayağı
altında buz gibi eriyordu. Ne çukuru kaldı ne tepesi. Heybetten yerle bir oldu,
tepesi de o heybetle eteğiyle birleşti. Derken yine kendime geldim, gördüm ki
Tur’la Musa, eskisi gidi durmakta. Yalnız dağın eteğindeki çölde yüzleri Musa’ya
benzeyen bir alay halk var. Onun gibi onların ellerinde de birer asa var,
hırkası tıpkı onların hırkasına benziyor. Hepside eteğini çemremiş kendi turuna
gitmekte. Hepsi ellerini duaya kaldırmış, “Rabbin bana görün” demeye koyulmuş.
Sonra yine o dalgınlıktan kendime geldim, her birinin sureti bana başka türlü
göründü. Hepsi de Allah aşığı peygamberdi bunların. Bu suretle bana
peygamberlerin birliği anlatılmış oldu.
Bu sırada yine o ulu
melekleri gördüm. Kardan meydana gelmişti bunlar. Bunlardan başka yardım dileyen
bir halka melek daha vardı ki onlarda ateşten yaratılmışlardı.
O çıfıt böyle söyleyip
duruyordu. Nice Yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir kafiri hor görmeyin.
Müslüman olarak ölebilir olur ya. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan
tamamı ile yüzünü çeviriyorsun. Ondan sonra Hıristiyan söze geldi. Dedi ki:
Rüyada Mesih gördüm.
Onunla dördüncü kat göğe
alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök kalelerinin şaşılacak şeylerini
gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı. Oğulların gökçeği, herkes
bilir ki gökyüzünün hüneri, elbette yeryüzünden üstündür.
Bir deve, bir öküz ve bir
koç, yolda giderlerken bir bağ ot buldular.
Koç dedi ki: Bunu
paylaşırsak hiç birimiz doymayız. Fakat kimin ömrü daha artıksa bu otu o yesin.
Yaşlılara hürmet Mustafa’nın sünnetlerindendir çünkü.
Aşağılık kişilerin
hükmettiği bu devirde ise halk, yaşlıları iki yerde öne geçirirler. Ya ateş gibi
sıcak yemeğe buyur derler, yahut bakımsızlıktan yıkılacak dereceye gelen köprüde
ileri sürerler. Aşağılık kişiler kötü bir maksatları olmadıkça bir şeyhi, bir
büyüğü, bir kılavuzu ağırlamazlar. Onların hayırları budur, artık kötülüklerini
var sen kıyas et.
ÖRNEK
Bir padişah camiye
geliyordu. Yaverleri, sopalı memurları, halkı dövmedeydi. Sopalı damlar, birinin
başını yarıyor, öbürünün gömleğini yırtıyor, padişaha yol açıyorlardı.
O arada bir yoksul da
yasakçılardan suçsuz olarak on sopa yedi. Kanlar içinde kaldı. Padişaha yüz
dönüp dedi ki: Şu apaçık zulme bak, gizlisini ne soruyorsun? Camiye gidiyorsun
güya. Hayrın buysa şerrin ve kötülüğün nedir ey azgın?
Bir pir aşağılık bir
adamdan bir tek selam işitmez ki nihayet ondan bir hayli derde uğramasın. Böyle
bir kötü kişinin veliye musallat olmasındansa kurdun musallat olması daha
iyidir.
Kurt, çok zalimdir ama
hiç olmazsa hilesi, düzeni yoktur. Hilesi, aklı fikri olsa hiç tuzağa düşer mi?
Hile insandadır tamamı ile. Koç, öküzle deveye arkadaş dedi, mademki böyle bir
ota rastladık, hadi bakalım her birimiz ömrümüzün başlangıcını söyleyin. Kim
daha yaşlı anlaşılsın,öbürleri de sussun.
Benim vücuda gelişim,
İsmail’in koçu ile başlar. O vakitten beri varım ben. Öküz ben dedi, Adem
peygamber, bir öküzle çift sürüyordu ya, işte o vakit küçücüktüm. Halkın atası
Adem’in yeryüzünde çift sürdüğü öküzle eşim ben.
Deve öküzle koçtan bu
sözleri duyunca çok şaşırdı. Başını indirip otu aldı. Havaya kaldırdı. Hiçbir
söz söylemeden o esrik deve,otu yedi, sonra dedi kİ: Benim için doğum tarihine
zaten hacet yok. Bende bu çeşit gövde ve bu uzun boy varken buna ne hacet?
Yavrum, herkes bilir ki ben, sizden küçük değilim. Akıl, fikir sahipleri,
bilirler ki yaratılışım sizden üstündür.
Hıristiyan da, hepiniz
bilirsiniz ki dedi bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce defa geniştir.
Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri, bucakları?
Müslüman bunu üzerine
dedi ki: Dostlar, sultanım Mustafa zuhur etti.
Bana dedi ki: Onların
birisi Tur’a gitti, Allah Kelim’ine arkadaş oldu, aşk tavlası oynamaya girişti.
Öbürünü de sahip kıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı.
Kalk a arda kalmış zarar
görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli, sanatlı kişiler,
koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf ve
ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arda kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra
da helva kasesinin başına otur! Bu sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi a haris
dediler, yoksa helvayı yedin mi?
Müslüman, “O emrine itaat
edilen padişah, emredince ben kimim ki buyruğuna uymayayım? sen Yahudi’sin
Musa’nın emrinden baş çekebilir misin? Seni iyi ve kötü bir şeye koşsa emrinden
nasıl olur da dışarı çıkabilirsin? Sen de Mesih’e tabisin, hayır veya şer,
herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin? E... Artık ben nasıl
olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim?
Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.
Bunun üzerine vallahi
dediler, rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya, bizim yüzlerce rüyamızdan üstün.
Ey neşeli zat senin uykun
uyanıklık. Rüyanın eserini uyanıklıkla bile görüyorsun. Sen de faziletten,
yiğitlikten, hünerden geç, iş hizmette ve güzel huydadır.
Allah, bizi bunun için
meydana getirdi. “İnsanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım, cinleri
de” dedi.
Samiri’nin hüneri, neyini
fazlalaştırdı ki? O hüner kendisini Allah kapısından sürdürdü. Karun’un başına
kimya bilgisinden neler geldi? Seyret de bak. Yer, onu ta dibini kadar çekti.
Ebülhakem, hünerinden ne elde etti? Küfrüyle inkarı ile baş aşağı cehenneme
gitti.
Hüner odur ki ateşi
apaçık göresin; duman ateşe delalet eder demeyesin bunu böyle bil. Senin delilin
hakikatte hekimin delilinden daha kokmuştur.
Oğul, senin delilin
bundan başka bir şey değilse pislik ye, sidiğe bak dur. Delilin, asaya benzer
senin. Elindedir de körlüğünden göremediğin şeyleri, güya onunla anlarsın. Bu
gürültüyü, bu kap tutu göremiyorum, beni mazur tut diyorsun adeta.
|