Çıkdum erik dalina anda yidüm üzümi

Bostan ıssı geldi eydür uğurladun kozumi

 

Çıktım erik dalına onda yedim üzümü

Bostan sahibi geldi dedi çaldın cevizimi


Beyitte geçen "bostan" kelimesinin aslı “bûsitan” olup, (bû: hoş koku, sitan: güzel kokunun neşet ettiği yer) anlamına gelir ki, "bûsitan" diye, hoş kokulu çiçekler, reyhanlar ve sebzeler yetişen yere, derler. Burada "bûsitan" kelimesindeki 'vav harfi' kaldırılıp, "bostan" denilerek, "meyve yetişen yer" anlamında kullanılmıştır.

 

Marifet ölçücü bu beytin, gönül mizânında bir kaç ayarı vardır.

Evvelki mânâ şudur:

Erik, zâhiri amellere; üzüm, zâhirî amellere eksiksiz devam ile hâsıl olan bâtınî zevk ve neş'e hâllerine işarettir. Sütün mâyisindeki lezzetin, kaymağında topaklaşması gibi şer'i tekliflerden dahi mânevi zevk kazanılır. Şeriat, mârifetin kabuğudur; kabuğa sarılan özü elde eder.

Âyet meâli: "Allah'tan korkun, Allah size öğretiyor."

Hadis-i şerif: "Bir kimse bildiğine göre amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir."

Yani, dinin yasak ettiği şeylerden kaçınanlar, ilahî bir yardımla bilgilenir; zâhiri amellere devam edenler de, manevi ilmin sırlarına mirasçı olur.

Bir kimse, üzüm lezzetini tatmak isteyince önce erik ağacına çıkmalı ve oradan üzüm tanelerini toplamalıdır. Eriğin kabule şâyan ve galip rengi, "Celâl" sıfatına işaret olan siyahtır. Üzüm ise zıt renktedir. Şunu anla ki, "Celâl" ismi "Cemâl" ismine ulaştıran bir köprü gibidir. "Cemâl" isminin ferahlığında neşelenmek ve lütuf yolunda gezinmek isteyenler "Celâl" köprüsünden karşı tarafa geçip, kahır berzahından kurtulur.

Yunus'un "Bostan sahibi" dediği, irşad ehlidir. Ceviz ise, mürşidin, dört mertebeye (şeriat, tarikat, marifet ve hakikat) dair kelimeleridir. Sadık mürid, "Bilgiyi insanların ağızlarından alınız" hadisi gereğince daima şeyhinin lisanından bu kelimeleri maharetle çalar ve onunla beslenip, terbiyelenir.

Cevizin, dört tabakası vardır ki, her biri dört mertebeden birine işaret eder. Onun için ceviz ağacı, irşad ehliyetine sahip ulu kimseler ile tâbir olunur. Bostan sahibinin gelmesi ise, müride teveccühü ve kemâlin vuku' bulduğunu haber verir.

Bu dört mertebeden ilk ikisi ceset, diğer ikisi de ruh hükmündedir. Ana rahmindeki ceninin cesedi tamamlanmadıkça ruh üflenmediği gibi, yolun başındaki sâlikin cesedi de şeriat ve tarikat ile kemâl bulmadıkça, marifet feyzinin sır ve hakikati zuhûra gelmez. Zira her nesne, kendi kalıbı ile şekillenir ve her netice, başlangıcına göre tertip olunur.

Şeriat ve tarikat mertebesinin faydası, böylece belli olduktan sonra "Şeriatin zâhirînde zevk ve lez zetyok mudur?" diye sorulursa, cevabı şudur: "Şeriat emir ve teklifler manzumesi olduğu için yoktur." Onun için, sır perdesini kaldıramamış olanlar şer'i amelleri yapmakta yorgunluk ve sıkıntı çekerler. Keşf ehli ise böyle değildir. Zira onlar, zevk hâlleri söz mertebesini dahi kuşatmış olduğundan, bütün mertebelerde meşakkatten kurtulmuşlardır; gıdaları, Rablerini külfetsiz ve zahmetsiz bir zikir ile tesbihten ibaret olan cennet ehli gibi...

İkinci mână şudur: Erik, üzüm ve ceviz, yahut diğer meyve ağaçları, vücut bostanı denilen mevcudat aleminde baş gösterip meydana çıkmış muayyen şahıslara ve belli eşyaya işarettir ki, her birinin külli ve cüz'i isimlerden Hakim ve Kayyum'u vardır. Ceviz ağacı, câmi' isminin fiiliyattaki mazharı olduğu için, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerinin sırrını kendinde toplayan Kâmil mürşide işarettir. Ve mutlaka, ilahi isimlerin her birinde diğerlerinin sırrı, kuvve hâlinde mevcuttur. "Bütünde ne varsa her zerrede de o vardır." denilmesi bu sebeptendir. Eğer bir zerre, güneşin ortaya çıkışı gibi kendini göstermiş olsa ve zatındaki kemâl kuvveden fiile gelse, güneş olur. Ancak isimlerin kuvve ve fiiliyattaki zuhûrları arasında farklılık olduğundan değişik hakikatlere itibar olunur. Derler ki, "Fikirler farklı olmasaydı, hakikatler ortaya çıkmazdı."

Bir kimse, ağaçlardan biri olan erik ağacının özüne ulaşıp, keyfiyetine vakıf olsa, onda üzümde bulduğu zevki bulur. Ve belki, görüş ve anlayışı derinleşince cevizin keyfiyetini de anlar ki, bu sûretle, ağaçların tamamının hakikati, tek hakikat olup, bir ağaçtan görünür. Nitekim, Musa aleyhisselamın ağacından ateş şeklinde bir tecelli vaki oldu ama, Musa aleyhisselamın hâline göre zuhûr eden, ateş değil, "nur" idi. Çünkü, mevcudattaki bütün eşyaya tecelli eden ve diğer isimleri kendinde toplayan, Allah'ın "Nûr" ismidir.

 

Bostan sahibi Allahu Teâlâ'dır. Ve en kudsi ve mübarek feyziyle tecelli eden ve bu âlem bostanındaki fevkalade ağaçların her birinin zâhir ve bâtınında nice isimleriyle görünen Allah, eşyanın görünüşünü hakikatlerinin güzelliğine perde eylemiştir.

Mesnevi'de "Evliyaya tuzak olan hayaller, Allah'ın bahçesinde bulunan ay yüzlülerin aksinden ibarettir." diyen Mevlana Hazretleri, "ağaç"ı hayâl ve tuzak ile tabir etmiştir. "Hayal" ile kastedilen ise "varlık"tır. Varlık'ın tuzak olması, isimlerin hakikatlerini avlamaya vesile ve âlet olduğu içindir. Zira, kalem-i a'lâdan insan mertebesine dek şeylerin özünde, ilâhi nûr, değişik isimlerle tecelli etmiştir; mesela, akl-ı evvelde "Bedî" ismiyle; arş'ta "Muhit" ismiyle; dört unsur üzerinde "Kâbız" ve "Hayy" ve "Muhyi" ve "Mümit" ismiyle; cemâd, nebât ve hayvanatta "Aziz" ve "Rezzâk" ve "Muzil" ismiyle; melekte "Kavi" ismiyle; cinde "Latif" ismiyle; insanda "Câmi" ismiyle ve insan mertebesinde "Refi" ismiyle...

Üçüncü mânâ şudur: Bu beyitte, şeyhlik iddiasında olanlar ile mürit taklidi yapanlar, alaylı bir şekilde ayıplanmıştır. Erik dalında üzüm yetişmediği gibi tarikat sahibi bir iddiacının erik benzeri zayıf hâli, "üzüm" denilerek olgunlaşmaz. Zevki bir idrak için de, ceviz gibi kat-be-kat yükseliştir diye laf yetiştirmeyle bir şey elde edilemez.

İşin aslında, birbirlerini uçura gelen bu iddiacı ve mukallitler, sülûk yolları ve yirmi sekiz adet olan menzilden dahi habersizlerdir.

Âyet meali:

"Ay'a da menziller takdir ettik."

Bu menzillerin evveli, sadık bir irade ve liyakatli bir sohbet; sonuncusu ise "yakîn"dir. Yakîn'in mertebeleri, ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn'dir.

Ağıza götürmeden, bal demekle dudak tatlanmadığı gibi mizacı safra ile kaplı olanlar da, yedikleri halde balın tadını alamazlar.

"Sana yakîn gelinceye kadar da Rabbine ibadet et" âyet-i kerimesini düşün ki, ibadet edilmesi için emir, yakîn için gayret gerektiğine işaret eder. "Çıktım erik dalına" ifadesinde, ilahi bağış olan yakîn meyvesine, ancak meyve toplayıcısının erişeceği anlamı vardır. Gayret ile çıkılabilen yakîn derecelerinden hasıl olan makam, dünya âlemindeki gayretin semeresidir. Kabre intikalden sonra gayret tasavvur edilmez.

Âyet meâli: "Ve insan için kendi çalıştığından başkası yoktur."

Yani, tabiat ve nefs mertebesi gayret ile, onun ötesi ise Hakk'ın ihsanıyla olur. Kaldı ki, gayret dahi ilahî fazl ve ihsana bağlıdır. İyi anla!..