|
|
Uğurlayın yapdum ana bühtân
eyledi bana
Bir serçe geldi eydür kanı
aldun kızımı
Hırsızlık yaptım ona iftira eyledi bana
Bir serçe geldi dedi aldığın kızım nerde?
"Bühtan", bir kimseye işlemediği şeyi isnad edici
iftira ve yalandır. Tazeliğinin kemâlinden işiteni hayret ve şaşkınlığa düşürür.
Bazıları, her kötü işi, yalan saymışlardır. Bu beyitte, "Acûze dehrin kızı"
sûretindeki dünya işleri ve neticeleri kastedilmiştir: "Bir serçe geldi eydür
kanı aldun kızımı” denilmesi bu sebeptendir.
"Serçe", hayvanî şehvet ve hissî lezzetlere fazla meyilli kimseleri ifade için
kullanılmıştır.
Beytin mânâsı şudur: "Acuze dehrin (zamanın) kızı mesâbesindeki dünya ile mânevî nikah
kıyıp, bedel vererek evlendim; ve ona, Hakkanî bir münasebet ile alâka
gösterdim. Ancak, "İşte bunlar hayvan gibidir, hatta daha şaşkındırlar."
ayetiyle işaret olunan hırs ve şehvet sahipleri, bu alakamı, kendi nefsanî
ilgileriyle kıyaslandırıp beni zina iftirasıyla suçladılar ve benim gibi
iffetli biri hakkında uygunsuz bir kelâm fuhşuna giriştiler."
Bu meselenin anlaşılması için, insanın, bu insanlık âlemine inişindeki üç hâlini
tahkik etmek lazımdır:
İlki, insanın içine düştüğü tabiat unsurlarının niteliği ile belirip, her
birinin perdesine bürünerek her tavırda başka türlü göründüğü "mecazi telebbüs
(örtünme)"
hâlidir. "Yakîn duraklarından olan kalbin menzili, âfak ve enfüsteki sülûk
yolculuğunda bürünülen tavırların tamamı gibi yirmi sekiz olup, evveli insan ve
sonuncusu ilk akıldır. Zıddında ise yetmiş bin tavır olduğu kabul edilir ki,
bunların kimi nuranî ve ruhanî, kimi de zulmanî ve cismanîdir. Bu yetmiş bin
tavrın perdelerinden sıyrılamayanların hayvanî ruhları galip geldiği için,
onların hakikati insanî değildir. Hayvanlığa iltihak edenler, "Bölük bölük
geleceksiniz" ayeti gereğince muhtelif sûretler şeklinde haşrolunur; zira
ahiret, sıfat âlemidir.
Haşr'de nice siyahîler, beyaz; nice beyazlar ise siyahî görünür.
Ve ikincisi; hakiki bir soyunuşla, zikrettiğimiz
tavır ve menzillerin
örtülerinden arınmaktır. Âyet meâli: "Ona tertemiz olanlardan başkası el
süremez."
Cisimlerle alâkası kesilmiş ve ruhu pâk olandan başka hiç kimse, en kudsi maksat
ve en yüksek istek olan zati hüviyetine, tam bir görüş ile temas edemez. Ancak,
insaniyet vatanından sülûk yoluyla yükselenler, his, hayal ve vehimdeki
belirişlerin perdesini kaldırmak sûretiyle, en kudsî maksada, arada perde
olmadan erişir. Bu kimseler, ruhlarını arındırır ve kalblerini, geçici
maksatlardan tahliye ederek hazır tutarlar. Çünkü mecaz ile hakikat bir yerde
olmaz.
Ve üçüncüsü; (Kâmil insanın), "telebbüs-i hakiki" denilen ve bekâ âlemine geri
dönmekle hâsıl olan "hakiki örtünme" hâlidir. Onlar, yükselişteki "ev edna -
daha da yakın" makamına ulaşma azmiyle, vücud dairesinden vehim ve kuruntu
çizgilerini kaldırmış ve gözlerini her yerde ilahi nûrla doldurmuşlardır.
(Tasavvuf ehlince) "fark-ı sâni - ikinci fark" diye tabir olunan ve çokluk
âleminin nihayeti olan "kâbe kavseyn - iki yay arası" makamına geri dönüşte ise,
zikredilen vücud dairesi üzerine vehim ve kuruntu hattını tekrar çekip, iki sûrette tek görünür ve dairenin iki ucunun birleşmesi şeklinde, başlangıç ve son
noktasını bürünürler. Bu defa, daha evvel tehir edilen, tekrar giyinilmiş olur;
ancak halk ve perdeyle değil, Hakk ve keşifle...
Onun için hâdiste gelir:
"Senin kerim olan yüzüne ebediyen bakmak istiyorum."
Devamlı bir istiğrak vaziyetindeki bakışın önünde perde olmaz; zaten önü perdeli
olursa, görüş gerçekleşmez.
Bu "telebbüs-i hakiki", "telebbüs-i mecazi"nin tam zıttıdır; çünkü biri keşf,
diğeri hicab ve perde yeridir.
Ve bu makamdan işaret olarak, hadîste buyurulmuştur: "Sizin dünyanızdan bana üç
şey sevdirilmiştir: Biri güzel koku, diğeri kadın, sonuncusu da bilhassa
namazdır."
İnsan için cezbedici olan şehvetlerin ilki ve en şiddetlisi olan kadın, "mevcûdat ve
kâinatın en temizi" olan Sevgili'ye, şehvet harici olarak sevdirilmiştir.
Zira, O'nun ahlakî mertebesinin yüksekliği sebebiyle, hayvanî şehvet, O'na
sevgili olamaz.
Şiddetli bir şehvet ile peşine düşülen dünya sûretindeki hatunlara âlaka
göstermek vuslat zevkine delil oluyorsa, daha aşağı seviyedeki eşya için de böyledir. Zira, eşyada isimlerin ve isimlerde sıfatın ve
sıfatta Zât sırrının
müşahedesine (görülmesine) kâdir olan kimsede Allah'tan gayrı şeylere alaka kalmaz.
Hâdis meâli:
"Ben nikahtan doğdum, zinadan değil."
Yani, benim zuhûrum zina üzerine değil, sahih nikâh üzerine kurulmuştur. Zira
zina, dünya kadınıyla nefsî alâka kurmaktır. Nikah ise Hakk ile...
Nefsanî ilgilerin düşkünleri ile ruhâni alâka sahipleri arasında perde ve keşf
yüzünden büyük bir fark olduğu halde, hicab ehli, hakikat ile örtünmüşleri
kendileriyle kıyaslayıp, hak ve batılı birbirine karıştırırlar.
Ve burada manevi nikahın sırlarına işaret vardır. Yani, manevî nikah, kendinden
bu kadar neticenin zuhûr ettiği zât ve sıfatın, âyan-öz, ruh, misâl ve cisimler
âleminde hakiki izdivacıdır. Bu nikahların sırrından hissedar ve Hakk ile
olmaktan pay sahibi olan kişi, nefs ile tasarruf edilen şeylerden uzaktır.
Eşyada onlara göre mübahlık var ise de, fenâ ve bekâ erbabı olanlar edeb
dâiresine uygun davranıp cümle mevcûdatı Hakk'a feda ederler ve ancak yettiği
kadarıyla yer, içer, giyinir ve evlenirler.
Ve bundan anlaşıldı ki, nefslerini temizleyenlere dil uzatıp iftara etmek Hakk'a
bühtandır. Zira onlar, dil fiil ve sıfat ve zâtlarından razı olup, Hakk ile
bâkidir.
Âyet meâli:
"Şüphesiz sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmişlerdir."
|
|