Kaf dağından bir taşı şöyle atdılar bana

Öylelik yola düşdi bozayazdı yüzümi

 

Kâf Dağı’ndan bir taşı şöyle attılar bana

Öğlende yola düştü bozlaştırdı yüzümü


"Kaf", yeryüzünü baştan başa kuşatmış ve bazılarının yeşil zümrüdden olduğunu söylediği, meşhur bir dağdır. Halk arasında kıymetli olan maden ve taşları, şeytan, oradan alarak yeryüzünün her tarafına dağıtmıştır. O yüksek dağ, insanların dilinde dolaşan Simurg, yani Anka'nın karargâhıdır. Bazı rivayetlere göre Zülkarnenyn'in, Kaf dağına vararak Simurg ile konuşmuş olduğu söylense de, onun, okyanustaki seyrinde sınırlayıcı bir hududa rastlamadığı bilinmektedir. Bu ancak harikuladelik yoluyla mümkün olabilir ki, bazı büyüklerin Kaf dağına varmış olduğu nakledilir.

Bundan sonra... Burada iki mânâ baş göstermiştir. Birincisi; "Kaf dağı" ile şeriatin zâhirî kastedilmiştir.

Kaf dağının, idrâk ve hissiyatımızda arzın her yanını kuşatması gibi, şeriatin zâhirî de, bütün mükellefleri mânevî bakımdan sınırları içine alır. Ve yücelik ve yükseklik mertebesi Kaf dağı gibi olan şeriatin bir taşını koparanın başını koparmak gerekir. Bu sebepten, onu tahrip etmeye yönelik bir tavır gördüklerinde "nehy-i münker" ehli olan zâhir âlimleri, yüce dağ üzerindeki mevkilerinden bu kötü iş sahiplerini taşlayarak, işlenen kabahate göre azarlama veya hadd veya kısâs ile mukâbele ederler.

Ancak, bazen öyle olur ki, şer'i işlerin selâhiyeti, nefs yoluna sapmışların eline geçer. İfrat dağına çıkan ve cüz'î akıllarına tâbi olan bu inkâr ehli, hâllerini anlamadıkları aşk erbâbını, ayıplama taşıyla vurmaya çalışırlar. Bu sebepten, Yunus der ki: Zâhir âlimi geçinenler, âşıklardan olduğum için şeriat dağından taş attılar ve beni yukarıdan aşağıya bir muameleye tâbi tuttular; ancak yukarıdan aşağıya düşen kendileri oldu. Zira attıkları taş, yolun yarısında kalıp bana zarar veremedi. Eğer isabet ettirseydiler belki hakikate çevrili yüzümün rengini bozuverip, yönümü Hakk'tan döndürüverecek, beni ve aşkta bana tâbi olan müridlerimi sülûk izinden çıkaracaklardı...

Velâkin şunu bilmek lazımdır ki, atılan taş dokunmuş olsa bile tarikate kuvvetli bağı olanlar Kıble'den dönmez ve insanların ezâsıyla incinip, hâlinden usanmaz. Nitekim Hallac-ı Mansur'u darağacına çektilerse de, o, yine davasından dönmedi; zira âşık, belá ile yükselir.

Şu mânâyı anlamak da caizdir: Yüzümün rengini bozmakta ve gidişimi azarlamakta isabetliydiler...

Ve "öylelik yol" ile kastedilen, dünyadır. Dünya ile ahiret, "öğle"nin, günün yarısı olması gibi, iki yarıdır. Dünyevi belâ, ahirette, Allah ehline bir zarar vermediği gibi, belki bal olur. Dünya erbâbı için tersine... Dünya balı, ahirette belâ ve vebâldir. Nitekim, kınayıcıların başına ne taşlar dokunacak ve bu dünyadaki taaruzlarının semeresi, orada sıkıntı ve zahmet olacaktır... Eğer Hallac, kendisine taarruz edenler için hayır dua etmediyse, hiçbiri felâh bulamaz...

El-hâsıl, âşıkların gönül evi ile inkâr erbâbı, Beytullah ile Fil ashabı gibidir. Fil ashabının ne hâllere düştüğü âyet ile sabittir. Gönül evi ise Hakk'ın binası olduğu için Beyt'ten faziletlidir ve Hakk Teâlâ, Gayur-gayretli olduğu için kendi binâsını muhafaza eder...

Bu mesele, bir de, zâhir ilmi ile bâtın ilmi; cesed ve ruh dahi dünya ve ahiret ile kıyaslanarak daha iyi mütalaa edilebilir. İyi anla!..

Bütün bunlardan, akıl'ın farklı mertebelerde olduğu anlaşılmıştır. Onun için "akl-ı evvel", "akl-ı evsat" ve "akl-ı ahir" derler. Birincisi, akl-ı küll; ikincisi, akl-ı felek; üçüncüsü, akl-ı cüz'îyedir. Birincisi, aşk ve keşf ehlinin aklı; sonuncusu ise zühd ve hicab ehlinin aklıdır. Akl-ı cüz'î olan, diğerlerinin hâlini bilmez. Ve akl-ı cüz'î, ne kadar olgunlaşıp kudsileşse de külli aklın aşağısındadır. Aşık ve zâhidin mertebesi bu şekilde anlaşılmış oldu. Onun için âşık, mücerred söz veya vasıta yüzünden zâhide kulak tutmaz ve onun sözüyle kalbini yaralamaz; çünkü o da hikmete dair Hakk'ın kelâmıdır.

Bu beyitten çıkan ikinci mânâ şudur: “Kaf dağı”yla kastedilen, âlemin bekâ sebebi olmakla vücudiyyeti ihata etmiş olan kutbu'l-vücud'tur. Nitekim, diğer Allah dostları, diğer dağlara benzer. Yani arz dağlarının kökleri, nasıl Kaf dağına bitişik ise, velâyet sahiplerinin kökleri dahi 'kutbu'l-aktâb'ın velâyetine bağlıdır ve cümlesinin isimleri kutbun isminden mededlenir, yardım alır.

Velâyet sahiplerinin dağ ile tabir olunması, sebat ve metanetleri bakımındandır. Onun için, Irak toprağını istila eden Hülagü, Bağdat evliyasını şehid ettiğinde, bazı keşf sahipleri, dağları yerinden oynamış halde gördü.

Yunus der ki, kutbu'l-aktabın velâyeti yönünden bana taş atılıp terbiye için azar edildi. Velakin söz mertebesinde kaldı, fiile tecavüz etmedi (had aşılıp fiile geçmedi). Eğer fiile tecavüz edeydi, zâtıma zararı olurdu. Zira kutbun kahr ile karışmış kelâmı, atılmış ok gibidir.

Ancak böyle değildir; zira, azarın terbiye ve terakki hususunda faydası vardır. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî, kendisine "Hak ehli kimdir?" diye sorulduğunda, "Bin sıddîk onun hakkında bu zındıktır diye şehadet etmedikçe, o kimse bizim yanımızda hakikat makamına ulaşamaz" diye cevap vermiştir.

Cüneyd'e ait bu sözün anlaşılmasında zorluk vardır. Ancak, "Anlamadığın şeyin tamamını reddetme" ve neticeye istekli ol... Söyleyeceğimiz mukaddimeyle, hep birlikte kastedilene erişelim. Söz konusu kelâmda "şahid" ile kastedilen sıddîktir ve nitekim açıklanmıştır. Kendisi hakkında şahitlik istenilen ise ârif'dir. Arif ile sıddîk'in arasındaki fark şudur: Arif-i billah, eşyanın hakikatlerini "Bir"in hakikatinde fâni kılmış ve vahdet sırrına "Bir"in hüviyet aynasında nazar etmiş kimselerdir. Güneşe bakış hiddetinden gözü kamaşan kimsenin gözünde eşya hissinin kaybolması ve onun sadece "ışık" seyretmesi gibi... Sıddîk ise, vücud birliğinin nesneleri üzerinden hiddetle Bir'e nazar eder ve eşyanın çokluğu, vahdeti görmesine engel olmaz. Güneşin ışığının yansıdığı kamer ve diğer yıldızlardan, güneşin tek ışığını seyretmek gibi... Güneş ışınları farklı yerlerden zuhûrla görünmüş ve her zuhûr yeri başka bir perde bürünmüştür. İşte buna "umumi tevhid" derler ki, ârifte bu tevhid yoktur. Onun için sıddîk olan, ârifin zındıklığına hükmeder. Zira zındık, 'alem-i sâni'nin inkârcısıdır ki, onun sırrı, nihayette ârifte dahi vardır. Arif, bu kadar sıddîkin azarlamasıyla, eğer istidadı var ise zındıklıktan kurtulur ve gide gide sıddîkiyet mertebesini bulur ve her nesneyi hüviyeti üzerine müşahede eder.

Nitekim Hazreti Ebubekir Sıddîk (r.a.) buyurur: "Gördüğüm her şeyde, önce Allah'ı gördüm... Bu mertebe, kemâl derecelerinin en yükseğine ulaşmış bile olsalar, sıddîkten başkasında hâsıl olmaz.

Ey ârif, gayret edersen sıddîk olursun ve sonra zikrolunan müşahedeyi bulursun.