Dil ve zahirî âzalarla gıybet haram olduğu gibi, kalp ile ve içten yapılan gıybet de haramdır. Buna "sû-i zan (kötü zan)" derler. Bu sû-i zan kötü söz gibidir. Dilinde bir adamın kötülüklerini saymak yasak olduğu gibi, kalbin ile kötü zanda bulunman da yasaktır. Kimseye kötü zanda bulunmak hakkın değildir. Yasak olan zândır; zân ise kalbin (kat'i olarak) temâyül ettiği taraftır.
Bu kötü zandan maksadım, kalbe ne suretle gelirse gelsin demek değil de, adamın kötülüğüne kalbin hükmetmesidir. Hâtır, hâdis, nefs ve hatta şek kısımları bağışlanmıştır.182
Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Ey îmân edenler, zannın çoğundan sakının; zîra zannın bâzısı günahtır.” (Hucürât: 12)
Sû-i zannın haram olmasının sebebi; herkesin kalbinde olanı ancak gaybı bilen Allahu Teâlâ'nın bilmesidir. Binâenaleyh, gözünle görüp tevil kabul etmeyen kat'î bir malumata sahip olmadıkça, kimse için kötü düşünmeye hakkın yoktur.
Gözünle görmeyip kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şübheler şeytandandır. Şeytân ise, en fâsık kimse olduğu için, onu tasdik değil, yalanlaman gerekir. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur:
“Ey mü'minler, eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz.” (Hucürât: 6)
Şeytanı tasdik kat'iyyen câiz değildir. Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki, Allahu Teâlâ Müslüman'ın malını, canını ve kendisine sû-i zanda bulunulmasını haram etmiştir.183
Bir adamın malının, mubah olması için ne gibi şartlar aranırsa, kötü zanda bulunmak için de, aynı şartlar aranır. Ya gözü ile görecek veya âdil şâhid ile tebeyyün edecek. Ortada görgü veya şehadete dayanan bir hâl yok iken hâtırına su'i zan vesvesesi gelirse, hemen onu hâtırdan atmak ve adamın iç yüzünün kendi nazarından kapalı olduğunu, ortadaki tavır ve davranışın şerre ihtimali olduğu gibi, hayra da ihtimalini düşünerek su'i zandan sakınmaktır.
Şâyet, şübheler durmadan dalgalanmakta ve insanın hâtırına muhtelif şeyler
gelmekte olduğuna göre, su'i zanda bulunmak ne ile ve nasıl bilinir, dersen:
Deriz ki; su'i zân bağlantısının belirtisi, adama karşı içinde olan eski
davranışın değişmesi, adamdan nefret etmeğe başlaman. Kendisinden ağırlanman.
Artık kendisine hürmet ve saygı göstermekten tembelleşmen ve bir sıkıntı ile
karşılaştığı vakit buna aldırış etmemendir. İşte bütün bunlar, su'i zânnın sende
yerleştiğinin tezahürleridir.
Sû-i zandan kurtuluş hususunda Resûli Ekrem şöyle buyuruyor:
“Üç şey mü'minde bulunabilir. Bunlardan kurtuluş çareleri de vardır. Sû-i zândan kurtuluş çaresi, şüphelendiği şeyin üzerine düşmemektir.”
Yani ne işi ne de kalbi ile bunu araştırmamak ve üzerinde durmamaktır.
Su'i zânnın kalbde yerleşmesi, sevgisinin nefrete dönmesiyledir. Azâlarda yerleşmesi ise, su'i zânnın gereğini yapmakladır. Şeytân bâzan en basit bir hayâl ile insanların kötülüklerini kalbe sokar ve yerleştirir. Aynı zamanda adamın bu kötülüklerini ve gizli hâllerini bulabilmeği kendisi için bir zekâ ve sür'ati intikal diye kabul ettirir. Mü'min, Allah'ın nûru ile bakar ve böyle kapalı gerçekleri bulur, meydana çıkarır, şeklinde vesveselerle insanı aldatır. Gerçekte ise bu tecessüs (dikkatli bakış, artaştırma), Allah'ın nûru ile değil, şeytanın vesvesesiyledir. Onun için buna kıymet vermemek lazımdır. Şübhesiz adil bir kaynaktan duyduğunu tasdîka meyletmekte mâzursun. Çünkü onu inkâra kalkışmak adâlete karşı bir cinayet olur. Zira âdil kimsenin yalan söylediğini sanmış olursun ki, bu da ayrıca bir su'i zân olur. Birine hüsni zân ederken diğerine su'i zânda bulunmak muvâfık düşmez. Evet, bunların aralarında bu töhmete sebeb olacak bir husûmetin bulunup bulunmadığını araştırabilirsin. Çünkü Şeriat, âdil babanın evlâdı hakkındaki şehadetîni reddetti. Zîra bu, töhmet yeridir. Bunun gibi düşmanın şehadetini de kabûl etmez. Şahid, düşman olunca adil de olsa orada duraklamalı, ne tasdîk, ne de tekzib etmeli, belki bu adamın hali, benim hakkımda kapalı idi, şimdi de aydınlanmadı, gene eski hâli üzere kaldı demelisin.
Bazan insân, görünüşde âdil olur, aralarında bir düşmânlık da olmaz. Ancak kusur araştırmak kendisinde îtiyad (alışkanlık) hâlinde olur. Bu gibi adam her ne kadar adil görünürse de gerçekte âdil değildir. Böyle insanların kusurlarını araştırıp çekiştiren, fâsıktır. Hattâ bunu âdet hâline getirmişse şehadeti dahî kabul edilmez. Ne yazık ki, insânların gıybete fazla dalmaları sebebiyle bu gerçekler üzerinde fazla durulamamıştır.
Bir Müslüman hakkında kötü zanna kapıldığın zaman, sana yakışan ona daha fazla ehemmiyet vermek ve onun için hayır dua etmektir; işte bu davranışın şeytanı kızdırır ve senden uzaklaştırır.
Artık kötü şeyler hâtırına getirmez olur. Çünkü yine adama ehemmiyet verip hakkında hayır duâda bulunacağından korkar.
Bir Müslüman'ın hatâsını öğrendiğin zaman, ona tenhâda nasihat et, fakat gıybet husûsunda şeytân seni aldatmasın. Ona nasihat ederken de "işte senin kusurların ortada" demek suretiyle kendini büyük, onu küçük gösterme. Maksadın, duyduğun üzüntü ile beraber, onu bu vartadan kurtarmak olsun. Onun hakkındaki üzüntün, kendi hakkındaki üzüntün gibi olsun. Hatta onun o kusûrunu, senin nasihatin ile değil, kendiliğinden terk etmesi senin için daha sevimli olsun. Bu anlattığımız şekilde davranırsan, hem nasihatin, hem de adamın bu kusuru hakkındaki üzüntün ile dininde ona yardımcı olmanın mükâfatlarını alırsın.
Sû-i zânnın kötü meyvelerinden biri de tecessüstür (araştırmak). Zira kalp, yalnız zân ile iktifa etmez (yetinmez), hakikate varmak ister. Bu da yasaktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur:
“Casusluk etmeyiniz (birbirinizin gizli kusurlarını araştırmayınız).” (Hucürât: 12)
Gıybet, sû-i zân ve tecessüsün her üçü de bir âyette yasak edilmiştir. Tecessüs demek, Allah'ın kullarını Allah'ın örtüsü altında bırakmayıp, onların gizli kusurlarını araştırıp açığa çıkarmak ve onları rezil etmek demektir.
Halbuki o kusurların kapalı kalması hem dinleri, hem de kalb huzûru bakımından, onların hakkında daha selâmetli yol idi. "Emri Maruf Kitâbı"nda (İhyâ) tecessüsün hakikatini ve hükmünü anlatmıştık.