|
ALVARLI MUHAMMED
LÜTFİ (Efe) HZ.
İsterse bu dünyâ
hep senin olsun,
DİVÂNDA "HİDÂYET BAHÇELERİ" BAŞLIĞIYLA YER ALAN BİLGİLER
HİDÂYET BAHÇELERİ
Bu eser sâhibi Hâce Muhammed Lutfî (Efe Hazretleri) kemâl-i merhamet ve şefkatle size şöyle sesleniyor: Bil geldiğini mülk-i vücûda ne içindir Sa‘y et olasın pâdişeh-i kişver-i irfân. Bir edîb-i kâmil, bir âlim-i sırr-ı hakāyık sana sesleniyor ey insan oğlu! Bu âlem-i vücûda gelişini, beyhûde mi zannediyorsun? Seni îcâd eden Mûcid-i Hakîkî senden acabâ ne istiyor, ne istiyor?.. Diyor ki: “Seni biz yarattık. Sana bir akıl cevheri ile berâber bir de kuvve-i müdrike verdik; bunları çalıştırmayı sana teklîf ettik.” Bir tefekkür âlemine geç ki; Peygamberimiz buyurmuştur: “Bir saat tefekkür, bir sene tefekkürsüz ibâdetten hayırlıdır.” Bu tefekküründe, nukûşât-ı eşyâya ve nizâm-ı kâinâta basîret-i ibretle, mülâhazayı dikkatle bu kâinâtın ve bu mevcûdâtın tek bir yaratıcısı olduğunu elbette içinde bulacaksın. İşte bu buluşunla Allah’ını ârif olacaksın ve o zaman kendini Allah’sızlar safından çıkmış bulacaksın. Kâinatta yaşayan insanlar Allah’ı isbât etmek üzere; her zümre, her kavim bir îtikadla Allah var derler. Bu Allah var diyen topluluk da şûbe şûbe ayrıl mış... Sana düşen vazîfe, bu şûbelerden hangi zümre ve kavmin dîni ve inanışları, sıhhatli ve mâkul; ulü’l-elbâb ve ulü’l ebsâr tetkîk ve tasdîkinden geçmiş bir inanç ise onu seçmendir. Bu da, cevher-i akliyyeni ve kuvve-i müdrikeni çalıştırarak mümkün olacaktır. Ancak böylece sıhhatli bir din ve bir yol seçmiş olursun. Meselâ: Bir keşişin günah çıkarması, veyâhut gündoğusuna dönüb iki omuzuna ve bir alnına işâret etmesi ile Allah’ına taptığını sanması, mâkul ve sahîh bir dîn olabilir mi? İşte bunları seyrederken Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu: “Hemen ancak sıhhatli din, dîn-i İslâm’dır.” netîcesine varmak üzere, vazîfelerinin neler olduğunu bilmek ve mâlûmât edinmek endîşesi, insan oğlunu istilâ edecektir. Ve bu hisle kendisinin bir âlim-i hakîkiye mürâcaat etmek zarûretinde olduğunu anlayacaktır. Bu âlim-i hakîkiyi bulduğunda ondan şu cevâbı alır: “Oğlum! Allah’ını buldunsa, dinler arasından sıhhatli, sağlam bir din olarak dîn-i İslâm’ı seçtinse, semâvî kitablardan son gelen kitab ki; Cibrîl-i Emîn vâsıtasıyla Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi veselleme ve Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi vesellem vâsıtasıyle bize gönderilen Allahü azîmü’ş-şan tarafından O’nun sözü olarak Kur’ân-ı Kerîm’e mürâcaatın seni, bu endîşeden kurtaracaktır.” Sonra şu mülâhazaya varacaksın: Mâdem ki ben Allah’ımı bildim ve O’na inandım. Rabim bize yer yüzünde eğer insan eğer hayvan nizam ve intizâmını te’mîn etmek ve hukûkî yönden her ruh sâhibinin hakkını müdâfaa etmek üzere, dünyâ ve âhiret hayatımızı ve hürriyetimizi te’mîn edecek bir kitap göndermiştir. Nasıl ki bir kişi yaşadığı ülkenin kanunlarına riâyet etmemekle, hakk-ı hürriyeti elinden alınır ve bir cezâ evine gönderilirse ve itâat ve riâyet eden bir insan hiçbir mes‘ûliyyete mâruz kalmadan hakk-ı hürriyeti te’mîn edilmiş ve arzû ettiği zevk u safâ mahallerinde gezebilirse; Allah’ın kitabına riâyet etmek veya etmemek de aynı âkıbeti intâç eder. İşte azîz kardeşim, sana irfâniyet cetvelini çiziyoruz. Bu mülâhaza ve şuûrunla sen cehâlet zulmetinden kurtulub ilim ve irfân ışığında, seâdetle dünyâ hayâtını tamamlayıp mes‘ut olarak ebedî hayâta geçeceksin. Aziz kardeşim! Yukarıda beyân edilen vecih üzere seni ulvî bir mevkîye yükseltecek vesîle, âlim-i hakîkî ve edîb-i kâmillerin eserlerini mütâlaa etmendir. O zaman gönlünde bir zevk-ı rûhânî te’mîn ederek dünyânın germ ü serdinden yâni, gönlüne hoş gelmez herhangi hâdiselerden müteessir olmamak üzere genişce, fârigu’1-bâl olduğun halde yaşayacaksın. İşte bu eserlerden biri de âlim-i sırr-ı hakāyık ve edîb-i kâmillerden olarak zamânımızda yetişen, Efe Hazretleri şöhretiyle Hâce Muhammed Lutfî Efendi Hazretleri’nin “Hülâsatü’l-Hakāyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî” ismiyle müsemmâ eserini mütâlaa etmeni tavsiye etmek üzere, bu zâtın târihçe-i hayâtını ve âilevî geleneğini, kemâl-i faziletini ve hüsn-i ahlâkını irâe eder (gösterir) bir yazı sunmak mecbûriyetini oğlu olarak kendimde hissediyor ve takdim ediyorum. Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden HÂCE HUSEYN EFENDİ HAZRETLERİ Mûmâ-ileyh zâtın pederleri Hâce Huseyn Efendi nefs-i Hasankale’de Fâtıma Hanım’dan doğma ve Hâce Muhammed Efendi’den olma bu âlem-i dünyâya gelmiş ve beş yaşında iken pederlerinin vefâtı ile yetim olarak annesinin himâyesinde ilk tahsilini bitirmiş. İkinci tahsilini, Erzurum’da büyük hocalar tedrisâtında tamamlamış ve mücâz olarak İstanbul’a gitmek üzere iken Of kazâsının Şinek köyünden Abbas Efendi isimli âlimin nezdinde bir sene kalmış. Abbas Efendi bu müddet zarfında genç Hüseyin Efendi’nin ilmî derecesine hayran kalmış ve ona “Oğlum! Senin tahsîle ihtiyâcın yok. Sen bir müderris olarak Erzurum’da âlim yetiştirmek üzere vazifelenmiş bir kimsesin. Vaktini zâyî etme ve vazifeni müdrik olarak hizmetine devâm et” tavsiyesinde bulunarak memleketine geri dönmesini sağlamıştır. Mûmâ-ileyh Huseyn Efendi annesine hizmet etmek üzere tekrar Hasankale’ye avdet etmiş. Kendisi saf ve zamîr-i pâk bir insan olarak şân ve şöhrete geçmemek üzere, içinde olan hilkaten ve rûhen bir zevk-i mânevî kendisini bir kûşe-i inzivâya ve bir mahall-i tenhâya götürmeye mecbûr etmiş. Hasankale’nin cenûbunda, beş kilometre mesâfedeki Kındığı Köyü'nde imâmet vazifesi alarak tedrîsât-ı ulûm ile meşgul ve yanında yirmi ile otuz arasında talebe tahsîl-i ilim etmek üzere iken, Hasankale’de Mazlumoğlu Hacı Emin Efendi’nin kerîmesi Hadîce Hanım ile evlenmiş, beş erkek çocuğu olmuştur. Bu sırada esâsen kendisinde merkûz bir rûhânî iştiyak dolayısıyla Erzurum’da Tortum’un Kishâ Köyü’nde Tarîkat-i Nakşiye’den halîfe olarak âlim, fâzıl ve kâmil Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’ne intisâb etmiş ve bu zâtın târifi üzere ilm-i ledünnî tahsiline ciddî bir sa‘y ü gayret göstermiştir. Bu zâtın vefâtını müteâkiben Amasya’da ilm-i ledünnî hocası seyyid mîr-i nîgâri ismiyle mâruf şöhret şiâr Hamza Efendi’nin ziyaretine gider ve orada o zâtın nezdinde tahsîl-i ilm-i mânevîsini tamamlamak gayesiyle iki erba‘in yâni seksen gün bir hücrede riyâzatla, ubûdiyyetle meşgul olmuş ve ciddî bir ihtimam göstermiş ise de mûmâ-ileyh Mîr-i Nigârî: “Huseyn Efendi! Sen hâlâ puhte olmamışsın, yâni yetişmemişsin. Memleketde annen intizâr ediyor. Annene git hizmetini yap ve ben sana bir daha gelmen için mektub yazarım” buyurur. Müteâkiben Mîr-i Nigâri’nin vefâtı ile; bütün dünyâda şöhret yapmış, Bitlis şehrinde Pîr-i Küfrevî Hazretlerî’nin ziyâretine gitmeyi seçmiş ve oğlu mezkûr Hazret-i Muhammed Lutfî Efendi ile birlikte, rûmî târih 1307’de Şehr-i Bitlis’e giderek bu zât-ı şerifin nezâreti ve himmetleri tahtında bir dahî erba‘in çıkarıp mücâzen halîfesi olarak oğlu Muhammed Efendi ile birlikte mezkûr Kındığı Köyü'ne avdet etmiştir. Erzurum’un düşman istilâsından kurtuluş günü Ermeni’ler tarafından şehîd edilmiş ve Kavak Kapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Bilâhare 1950 târihinde bu kabristanda bir mekteb inşaası dolayısıyle oğlu Muhammed Lutfî Hazretleri tarafından oradan çıkarılarak Hasankale’nin Alvar köyü kabristanında ikinci medfengâhına defnedilmiştir. El-ân ziyâretgâh-ı hâss u âmm olarak devam etmektedir. Bu zât-ı mübârek, ibtidâ-yı ömründen nihâyet-i ömrüne kadar dünyâ ile meşgul olmamış, dünyâ varlığından haz duymamış; eline geçen dünyâ varlığını tahsîl-i ilim eden talebelerinin ihtiyâcına ulaştırmış... Ubûdiyyetde, hüsn-i ahlâkta ve zühd ü takvâda zamânında yaşayan hâss u âmmın takdirine mazhar olmuş. Hall-i müşkil etmek üzere zamânının ferîdi olarak uzak yakın maddî ve manevî hastaların bir tabîb-i hâzıkı ve bir vâsıta-yı şifâ... kendisiyle herhangi varlıkla dolu kimseler görüştüğünde, kendilerinde nihâyetsiz boşluklar hissederek gözlerinden yaş gelircesine müteessiren nefislerindeki yoksulluğu hissederek, kendisinden gayr-i ihtiyari duâ ve himmet niyâzında bulunmuşlardır. Bütün hâss u âmmın, zâtına nihayetsiz ihtiramları dolayısıyla kendisinde ufacık bir varlık hissedilmemiş, bay-gedâ demeden her şahsın ve her tanıdığın gönlünü yapmak için fedâkârlıklar neler ise onları, kendisine şiâr edinmiş bir pîr-i rûşen-zamîr olarak dâr-ı bekāya irtihâl etmiştir. Şurasını da arzedeyim ki: Ruslar, Erzurum’u istilâ ettiği müddetçe etrâfındakilerin, “Rusların esâretinden ne zaman kurtulacağız?” suâline cevaben lihyesini (sakalını) aşağı doğru sığarmış. Neticede Ermeniler tarafından tepesine vurulan bir tüfenk dipçiği ile yaralanan başından akan kanla ıslanan sakalını yukarıdan aşağıya sığayarak şehid olmuştur. Rusların ne zaman çekileceği sorusuna mübârek sakalını sığayarak mukabelede bulunmasının ne anlama geldiği böylece anlaşılmış olur. Yani “Bu sakal ne zaman kana boyanırsa, o zaman Ruslar sizin içinizden çekilirler” demek istermiş. Herkes bu âlim-i takî’nin zâhir ve bâtın ilimlerde yed-i tûlâ sâhibi olduğunu, herkesin yol kenarına çekilerek kendisini seyr ü temâşâ ve kendisine ihtiyarsız kemâl-i ta‘zîm ve hurmet-i mahsûsede bulunmayı bir ganîmet bilerek “Mâşâallah” demekten başka bir kelime bulamayıp hayranı olduklarını zaman zaman konuşurlardı. Yine kendisinin müstağrak-ı tecellî-yi İlâhî olduğunu mübeyyen hatt u harekâtı: Nazar ber-kadem, sağa sola bakmadan geçer... mütefekkir-sâkit olarak meclislerde ancak bir mir’ât-ı hüdâ bir nâşir-i feyz-i Hudâ, nur-i mücessem. Yüzüne bakan kimse kalbinde bir zevk-ı rûhânî ve iştiyâk-ı Rabbânî ile göz yaşını silerdi. Bu zâtın hayatını ve ahlâk-ı Muhammedî sıfatını tamâmen ifade için bir kitab neşredilse dahî yine kâfi gelmez. Biz ancak bu kadarla iktifâ ediyoruz. Yukarıda zikredilen beş oğlundan Hasbî Efendi kendi nezdinde diğer iki oğlu Ahmed Efendi ile Hacı Emin Efendi, birinci büyük harpte şehîd olmuş, diğer iki oğlu Muhammed Lutfî Efendi ve Mahmud Vehbî Efendi kendisinden geriye kalmışlardır. Bu beş çocuğunun da âlim, müttekî ve sâlih insanlar olduğunu, zamanında yaşayanların hüsn-i zannını kazanmış birer halef-i ferzend-i ercümend bulunduğunu, herkes kabul ve takdîr eder. Bu zât-ı mübarek, zamanının hattatı ve edebiyyât-ı şi‘riyyesi ile de mümtâz idi. Ancak inşâd ettiği şiirleri toplanmamış ve mecmua haline getirilmemiştir. El-an da ellerde perâkende mevcût cihân-kıymet sözleri vardır. Meşâhir-i Ulemâ-i, Kibârînden Hâce Muhammed Lutfî, Lâkāb-ı Meşhûriyle EFE HAZRETLERİ Bu zât, yukarıda zikrettiğimiz vech üzere Hâce Huseyn Efendi’den olma ve Seyyide Hadîce Hanım’dan doğma. 1285/1868 târihinde mezkûr Kındığı Köyü'nde kadem-nihâde-i âlem-i dünya olmuştur. Tahsîlini, pederleri Hâce Huseyn Efendi’den tamamlayarak mücâzen 1307/1889-1890’da Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tâyin edilmiş ve bu câmi-i şerîfde, imâmeti müddeti içerisinde hâss u âmmın, ulemâ ve fudalânın takdîrine mazhâr olmuştur. 1307’de pederleriyle beraber Şehr-i Bitlis’e giderek Hâce Pîr-i Küfrevî Hazretlerî’nin nazar-ı kudsîlerinde erba‘în-keş olmuş ve riyâzet eserleri kendisini ahlâk-ı beşeriyyesinden ahlâk-ı rûhâniyyete ve sıfât-ı melekiyete tahvîli ile bir insân-ı kâmil olduğunu herkes takdîr etmiştir. Bi’l-vesîle Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin mümtâz bir halîfesi olarak mücâzen, pederleriyle Hasankale’ye avdet etmiştir. Bir müddet vazîfeyi lafzî ve mânevîsini kemâliyle ifâ etmiş... Erzurum’un Dinarkom Köyü’ne nakletmiş ve orada Birinci Cihan Harbi’ne kadar imrâr-ı hayat etmiş ve Erzurum’u Ruslar istilâ ederken pederleriyle birlikte nefs-i Erzurum’a hicret etmiştir. Pederlerini, Erzurum’lu Hacı Receb Efendi isimli zâtın evinde bırakarak kendisi, imâmetlik vazifesini deruhte etmek için Tercan’ın Yavi Nahiyesi'ne gitmiştir. Rusların istilâsı müddetince orada kalmış; Ermenilerin katliâma başlaması üzerine, Yavi ve diğer köylerden topladığı altmış kadar müfreze ile Rusların karargâhının bulunduğu köye, o gün Ermenî topluluğunun da burada bulunuşu dolayısıyla taarruz etmiş. Böylece, Ermeniler püskürtülmüş ve kendileri müfrezesiyle birlikte Oyuklu Köyü’nün yanı başında Rusların yığdığı kıyas kabul etmez bir depoyu teslim almıştır. Ermenileri takip etmek üzere kararlı olduğu halde maa’l-esef o deponun yağması na dalan müfrezeye ve etraf köylülere sesini işittirmeğe ve müfrezesini o yağmadan vazgeçirmeğe muvaffak olamamıştır. İki kişi ile Ermenler’i takip eder gibi yavaş yavaş Haydar Bağazı’ndaki Zergideler Köyü'nde orduya iltihak ederek ordu ile birlikte gün ışırken Erzurum’a girmiş ve hemen pederlerinin yanına koşmuştur. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı bir halde bulmuş ve o günün ikindisine kadar pederleriyle meşgul olmuş. Akşama doğru vefât eden pederlerini Kavak Kapısı Kabristanı’na defnetmiştir. Bilâhere vazifesini Yavi Nahiyesi’nden ana memleketi olan Hasankale’ye nakletmiş ve kendisine Hasankale Müftülüğü teklif edilmiş ise de kabul etmemiş; Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesâfede olan Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine Alvar Köyü'ne giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yapmıştır. 1939 yılında prostat hastalığından berâ-i tedâvi Erzurum’a gitmiş ve Erzurum’da Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin evinde altmış dört gün süren hastalığı netîcesi, kendisinin bir dahî köye dönemeyeceğini ve «he kimli bir yerde yaşayabileceği» mülâhazasıyla Alvar Köyü halkından özür dileyerek ve köy halkından memnuniyetini belirterek istîzan etmiş; Erzurum’un Mehdi Efendi mahallesinde müstecîren bir evde ikāmet ederek onaltı sene insanlığa ve İslâmiyet’e hizmet etmiştir. 12.3.1956 /28. Receb-i Şerif 1375 târihinde irtihâl-i dâr-ı bekā ile muvakkat hayata gözlerini yummuş, ebedî bir hayata intikāl etmiş ve nâş-ı şerîfi nefs-i Erzurum’dan iştirâk eden cemm-i gafîr ile Alvar Köyü'nde pederleri Huseyn Efendi yanında defnedilmek üzere götürülmüştür. Bu zâtın müddet-i hayatında peş peşe vefât eden âileleri (hanımları) beş tane olup ikinci âilesi Esmâ Hanım’dan mütevellit bir oğlunu terk etmiştir. (Geride bırakmıştır.) Bu zât, şu doksan sene ömrü hayatı içinde, taşı taşın üstüne koymamış, bir ev sâhibi olmayı dahî hatırlamamış, dünya metâı ve malına mâlik olmayı hiç arzu etmemiştir. Gāyet temiz elbise giyer, mu‘tedilen her hareketi vakûr, müstağnî... Dünyası ve geçimi hâtırası için bay-gedâ hiç kimseye göz ucu ile veya îmâ ile dahî olsa tenezzül etmemiş ve dâr-ı maîşetini te’mîn etmek üzere hiç kimseden ufacık bir yardım hatırından bile geçmemiştir. Her zaman için ve her gün sofrasında sayısız insanlara ikramıyla misâfir-perverliğini herkes hayretle takdîr ederdi. Hatırdan geçebilir ki; acaba bu zât, hangi vâsıta ve imkân ile bu ümmet-i Muhammed’in bay, gedâ, âlim, fâzıl, kâmil insanlarına ve fukarâ-yı müslimîne ikrâm ve ihsanlarda bulunuyor. Türkiye’nin her tarafından minnet ve şükranla anılmış oluyor? Evet, ümmet-i Muhammed’in kendisine hürmet-i mahsûsaları var idi. Son zamanlarında kendisine niyâz ve istirhamla hediye edilen neler ise, yerli yerince mahallini keşfederek bir emâneti yerine tevdî etmek üzere ulaştırır idi. Bu meyanda gıdâvî her hangi hediyeleri misâfirlerine ikrâm eder ve kendilerine duâ ederek ikrâmını minnet bilir, kemâl-i iltifatla misâfirlerini yolcu ederdi. Ve hattâ şunu da kasemle ilâve edeyim ki, yirmi iki yaşından doksan yaşına kadar yâni altmış sekiz sene sofrasına misâfirsiz el sunduğu ender görülmüş idi. Ancak bu zâtın gelirinin, giderinden çok az olduğunu herkes bilir ve onun ahvaline akıl erdiremezdi. Geliri köylerde yaşadığı müddet içinde birkaç koyun, iki veya üç inek sağar, ortakçıya yirmi-otuz kile zahîre ektirir ayrıca köylünün de kendisine vazîfesi mukābilinde verdiği elli-altmış kile zahîreden ibaretti. Hal böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın insan ları “az şey ile bolluk içinde geçirdiğine, çok şey ile darlığa düçar eylediğine” çok zaman şâhid olmuşuzdur. Bu zât, sofrasına üç adama yeter yemek koyar, on adamı kemâliyle doyurur ve biraz da artar idi. Kemâl-i sehâveti o derece idi ki, etrafındaki mahremleri şöyle düşünür idiler: “Bu zât yarın için hiç mi düşünmüyor, böyle de ikrâm ve ihsân olur mu?” Yalnız, kendisine ihtar etmeğe cesâret edemez idiler. Şefkat ve merhametlerine gelince: Düşkünlere ve hastalara o derece merhametli idi ki, hiçbir ana ve baba evlâdına o derece şefkat ve merhamet edemez... Hatırları istilâ ederdi. Yanına gelen muzdariblerin ızdıraplarına çâreler aramak üzere maddî ve manevî onlarla beraber muzdarib olur ve çok kimseler yanından fârigu’l-bâl, ızdırablarına çâre ve dertlerine derman olunmuş halde huzur içerisinde ayrılırlar idi. Mürüvvet ve fütüvvetlerine gelince; kendisini ziyârete gelenlere, dâima herkese hüsn-i zan etmeği, hiçbir kimseyi incitmemeği, hiçbir ferdi hor görmemeği ve alırken satarken insaflı, mürüvvetli olmayı tavsiye eder, müessir nasîhat ve tenbîhatlariyle onları tenvîr ve îkaz ederdi. Sarhoşları dahî huzûruna kabul eder; fâsık, sâlih seçmez, herkesi menziline oturtturur ve herkese lâyıkı ile teveccüh ve taltifleriyle onları memnun ederdi. Ziyâretine gelen herhangi yolunu şaşırmış kimseler, tarîk-ı müstakîme gelmek üzere yanından ayrılır idiler. Müddet-i hayatında hiç kimseye taarruz etmemiş ve hiçbir ferdin kalbini kırmamış bir insan-ı kâmil idi. Hulâsa, ahlâk-ı Muhammedî kendisinde tekemmül etmiş bir rehber-i seâdet ve bir mümessil-i Peygamber olduğunu devrinin hâss u âmmı tasdik etmiş idi. Huzûrunda oturan insanlar vech-i mübârekesine bakınca kendilerinden geçer ve hatırlarında Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından başka bir şey kalmazdı. Kendilerini öyle bir yokluk içinde bulurlar idi ki; “acabâ biz de insan mıyız” diyerek kendilerinin ihtiyaçlı olduklarını hisseder, yanından gözyaşlarıyla ayrılırlardı. Bu hali yaşayanların çoğu bilginlerden, tahsil sâhiplerinden ve kendisinde ilim ve marifet olduğunu kabul eden kimselerden olur idi. Sohbetinde dâima Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından, Kur’ân-ı Kerîm’den, Hadîs-i Nebevî’den, ilm-i ledünnî mevzûâtından bahseder ve nasîhat eder, ölmüş gönülleri ihyâ eder ve sohbetlerine herkes hayran olurdu. Sözlerine itiraz etmek şöyle dursun gönüllerine zerre miktar şüphe dahi gelmez, herkesin gönlüne safâ, sadrına şifâ bahşeder idi. Meclislerinde oturan ve ziyâretine gelen zâirlerin gönlündekileri veyahut kasdî veya maksadsız tuttukları niyetlerini, müşkil ve muammâlarını hall ü fasletmek üzere müşkil-güşâ sohbetleriyle her şahsın müşkillerini halleden fevkalâde bir kâşifü’l-kulûb insan-ı kâmil idi. Ziyaretçilerin, yanından bu memnuniyetle ve teslîmiyetle ayrıldıklarını zamanın hâss u âmmı tasdîk ve takdîr etmektedir. Bu zâtın kemâl-i fazîletini ve hısâl-i latîfesini tamamen yazmak ve kemâl-i mâneviyesini ve derece-i ilm-i ledünniyesini tafsilâtıyla neşretmek için bir kitap mütevakkıf olduğunu arzetmek isterim. Ancak bu tafsîlâtın, kendi eserinde kemâliyle, îzâhen ve işâreten bulunacağını yakînen bildiğimiz için fazla îzah ve tafsilâtı lüzumlu görmeyip bu kadarla iktifa ettik. Yine dönelim... Şöyle ki: Bu zât 1947’de Hacc’a teşrif etmiş ve ma‘iyyetinde bulunan on bir kişiyle Erzurum’dan Haleb’e kadar trenle ve Haleb’den ve Şam’dan Beyrut’a kadar otomobille ve Beyrut’tan Cidde’ye kadar gemi ile seyr ü sefer etmiştir. Cidde’den Paşa-zâde Muhammed Selim Efendi’yi delil ittihâz ederek misâfir olmuştur. Bu seferi yüz on gün olmak üzere yine aynı vasıtalarla ve aynı yollardan nefs-i Erzurum’a avdet etmiştir. Bu sefer-i mübârekesinde on dört gün Haleb’de ikāmeti, on bir gün Şam’da ikāmeti, üç gün Beyrut’da ikāmeti dolayısıyla bu memleketlerin ulemâ ve fudelâsı kendisini ziyâret ederek huzûrunda, teslîmen kemâl-i edeble oturmuş ve kendisine ihtiyarsız “Mâşâallah fetebârekallahü ahsenü’l-Hâlikîn” demişler, duâ ve himmetlerini istirhâm ederek niyâz-mendlikle, kemâl-i edeble huzurundan ayrılmışlardı. Hicaz’da yâni Mekke’de ve Medine’de vazîfe-i menâsik-i hacc’ını îfa ederken huccâc-i müslimînin onun bir levha-i mümessil-i peygamberî olduğunu takdir etmiştir. Dillerde ve gönüllerde bırakmış olduğu mehabbetler, huccâc-i müslimîn bir heyecân içinde bırakır ve ellerini her makāmda duâya kaldırırken, hangi milletten olursa olsun göz yaşlarıyla kendisine vâlehû hayrân olurlar idi. Seyr ü seferinde göstermiş olduğu hüsn ü ahlâk, kerem ü sehâ, mürüvvet ve merhametleri herkesi ve bilhassa Mekke ve Medîne halkını hayrette bıraktığını, el-an ve bu günkü hacca giden Türk hacıları, sırası geldikçe ve sözü açıldıkça göz yaşlarıyla ve hasretle dâima konuşurlar. Bu seferinde göstermiş olduğu keşf ü kerâmetleri yazmaktan hiç çekinmeyeceğiz. Lâkin makāmâtını neşretmeye niyetli olduğumuz için, târihçe-i hayâtında yazmayı lüzumlu görmedik. İkinci haccı 1949 tarihinde, üçüncü haccı 1950 tarihinde.. Yine bu sefer-i mübârekelerini yaparken Erzurum’dan İstanbul’a kadar trenle, İstanbul’dan Cidde’ye uçakla seyr ü sefer etmiş, ikinci delîli Ankavî Zâde Abdülhamid Efendi olmuştur. Her iki seferinde de yukarıda arzettiğimiz gibi bütün hâss u âmmın hüsn-i kabûlü ile herkes, kendisinin kemâl-i fazîlet ve bir nâşir-i feyz-i Muhammed ve bir fâtih-i bâb-ı hidâyet olduğunu tasdîk ve takdîr etmiştir. Bu zâtın vatanî hizmetine gelince : Askerlik çağında iken, o günün kānûn-i askeriyyesi şöyle ki; herhangi bilgin, Meşîhatden yâni o günün Diyanet İşleri Reisliğinden tertib edilen bir hey’et-i ilmiyye huzûrunda imtihan edilirdi. O günün vaz‘ ettiği kānunun ilgili maddesine tevfîkān imtihan veren bilginler askerden muaf tutulurdu. Bu zât da aynı hey’et-i ilmiyye huzûrunda dokuz gün imtihana tâbi‘ tutularak kâmil derecede bir âlim olduğu, hey’et-i ilmiyye tarafından ittifak tasdîkiyle kendisine verilen bir belge ile silk-i askerîden (askerlik mesleğinden) muâf tutulmuştur. Kendisi tedrisât-ı ilmiyesine devam ederek bir çok talebe yetiştirmiştir. Yalnız bu talebeleri, bugüne kadar hemen hemen tamâmen vefât ettikleri için elbette bizler de çok müteessiriz. Ancak 1939’da Alvar Köyü’nden Erzurum’a nakli ile, Erzurum’da her ne kadar tâlib-i ilim var ise kendisine müracaatla olsun veya kendisinin istihbârı ile olsun, on altı sene talebenin tamâmen lüzumlu ihtiyaçlarını karşılamıştır. Talebeyi tahrîk ve teşvikleriyle göstermiş olduğu hüsn-i teveccüh, hüsn-i kabul, kemâl-i şefkat ve hocalarına ihtiram ve minnettarlıklarıyla bir çok âlimin yetişmesine vesîle olmuştur. Bu on altı sene içerisinde yâni 1939’dan 1956 târih-i vefâtına kadar Erzurum’un içinde ve dışında yetişen bugünkü vâizler ve müderrisler bu zâtın çerâğı ve yetiştirmiş olduğu bilginlerden olduklarını şükranla îtiraf etmektedirler. Muhterem okuyucularımıza şöyle tavsiye ederim ki; her an için bu zâtın mehabbetini kûşe-i hâtırlarında taşıyarak Cenâb-ı Hakk’ın lutf ü ihsânına mazhar olsunlar. Cenâb-ı Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhû aleyhi vesellemin Livâ-i Şerif’i altında bu zevât-ı kirâm ile haşren berâber bulunsunlar. Âmin.. bi-hurmet-i Seyyidi’l Mürselîn... Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden HÂCE MAHMUD VEHBÎ EFENDİ HAZRETLERİ Târihçe-i hayâtında arzetmiş olduğumuz vech üzere Hâce Huseyn Efendi Hazretleri’nin beş oğlu olup birincisi Hâce Muhammed Lutfi Efendi’ dir. İkinci oğlu Hasbi Efendi, üçüncü oğlu Hacı Emin Efendi. Bunlardan Hasbi Efendi pederlerinin sağlığında vefât etmiş, Ahmed Efendi ve Hacı Emin Efendi harb-i umûmîde şehîden vefat etmiş oluyorlar. Dördüncü oğlu Hâce Mahmud Vehbî Efendi Hazretleri, 1365 Ramazan-ı Şerif'in 12. gün irtihâl-i dâr-ı bekā buyurarak Ebsemce Köyü Kabristan'ında medfûndur. Hâlen türbesi ziyâretgâh-ı hâss u âmmdır... Târihçe-i hayâtını ve kemâl-i fazîlet ve makām-ı ulviyyetini, vefâtını müteâkiben büyük kardeşi Hâce Muhammed Lutfi Efendi’nin 622. sayfada tanzîmen inşâd buyurduğu târihçe-i hayâtını okumalarını tavsiye ediyoruz.
|