ALVARLI MUHAMMED LÜTFİ (Efe) HZ.

Nakşibendî büyüklerinden. 1868 (H.1285) târihinde Erzurum'un Hasankale ilçesine bağlı Kındığı köyünde doğdu. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi, Seyyide Hadîce Hanımdır. İlk tahsîlini babasından aldı. Sonra Erzurum'daki tanınmış bâzı âlimlerin derslerine devâm etti. 1890 yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiine imâm oldu. Aynı yıl babasıyla Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî hazretlerine talebe oldu. Bâtınî ilimlerde ilerledi. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunurdu.

Efe hazretleri anlatır: "Bir gün sohbetten sonra hazret-i Pir dışarıya çıkmışlardı. Ben de kendimde olmaksızın kapıya yöneldim. Odadan dışarı çıktığımda hazret-i Pir'i bir kolunda büyük oğlu Şeyh Abdülhâdî, diğer kolunda Şeyh Abdülbâkî hazretleri olduğu halde sofada ayakta bekler gördüm. Elleriyle yaklaşmamı emrettiler. Yanına vardığımda mübârek ellerini şakaklarıma koyup öyle bir nazar ettiler ki, başım Arş'a değdi sandım."

Muhammed Lütfi Efendi, bu nazarla bilinmeyen, anlaşılmayan derecelere kavuştu. Ertesi sabah Pîr-i Küfrevî hazretleri kendisini halîfe seçtiğini ve halkı irşâda memur ettiğini bildirdi. Böylece icâzetini (diploma) aldıktan sonra bir müddet daha Sivaslı Câmiinde göreve devâm etti.

Sonra tâyini Erzurum'un Dinarkom köyüne çıktı. Burada iken, 1916'da Rusların doğuda Van, Muş ve Bitlis'i ele geçirmeleri üzerine Erzurum'a geldi. Rus istilâsının devâm etmesi ile Tercan'ın Yavi Köyüne gitti. Burada bir taraftan imâmlık yaparken diğer taraftan gönlüne girdiği herkesi Rus zâlimlerine karşı silahlandırdı.

1917'de Rusya'da bolşevik ihtilâlinin vukû bulmasından sonra Ruslar, Osmanlı topraklarından çekilirken silahlarını Ermenilere vererek onları mâsum ve savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermenilerin hedefi, Doğu Anadolu'yu da içine alan büyük Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan halkın bölgeyi terk etmesini istiyorlardı. Bu gâyelerini tahakkuk ettirmek üzere görülmemiş bir kıyım ve imhâ hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere ve yatalak hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bâzılarını câmi, ev ve ahırlara toplayarak sonra ateşe verdiler. Bu mezâlim, doğudan batıya doğru büyük bir göç dalgasının başlamasına sebep oldu.

Ermenilerin bu insanlık dışı fiillerine karşı, Muhammed Lütfî Efendi, Yavi ve komşu köylerden topladığı altmış kişilik bir müfrezeyle harekete geçti. Önce Oyuklu köyü yakınında Rusların karargâh deposu olan ve Ermenilerin elinde bulunan bir silah deposunu bastı. Bu silah ve malzemeleri Haydari Boğazı'ndaki Zergide köyünde bulunan Türk ordusuna ulaştırdı. 12 Mart 1918'de Türk ordusu ile birlikte Erzurum'a girdi. Ancak aynı gün babası Hâce Hüseyin Efendi şehîd düştü.

Doğu'nun Ermeni mezâliminden kurtarılmasından sonra tekrar Hasankale'ye döndü. Kendisine Hasankale müftülüğü teklif edildi ise de kabûl etmedi. Bu sırada Alvar Köyü insanlarının ısrarlı istekleri üzerine oraya yerleşti. Bundan sonra halk arasında "Alvar İmâmı" ve "Efe hazretleri" unvanıyla tanındı. Bir Nakşibendî-Hâlidî şeyhi olarak 1939'a kadar bu köyde, bu târihten sonra da Erzurum'da halkı irşâd ile meşgûl oldu. 1947, 1949 ve 1950 yıllarında olmak üzere üç defâ hacca gitti. 12 Mart 1956'da vefât etti. Cenâzesi Alvar Köyü'ne götürülerek oraya defnedildi.

Efe hazretleri, İslâmiyetin aleyhine cereyanların geliştiği ve pek çok Müslümanın perişan olduğu o günlerde, dertlerini daha çok şiirle dile getirdi. Onun; Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı bu şiirleri ölümünden sonra oğlu Seyfeddîn Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulâsâtü'l-Hakâyık adıyla yayınlandı. Şiirleri ve gazelleri incelendiğinde, Allahû Teâlânın aşkı ve Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisiyle dolu olduğu görülmektedir. Hac ettiği günlerden birinde Rabbine şöyle yakarmaktadır:

Alîl, zelîl bu yollara düzüldük,
Hakîr fakîr denî râha süzüldük,
Hâlimiz ne olur ya Rab üzüldük,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet!


Gönderdin Habîb'in âleme rahmet,
Sen eyledin bizi Habîb'e ümmet,
Senden özge kimden görek merhamet,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtacı affet.


Hürmet-i Ahmed'e bağışla bizi,
Âl-i Muhammed'e bağışla bizi,
Vüs'at-i rahmete bağışla bizi,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet.

Efe hazretlerinin huzûruna girenler büyük bir ferahlık duyarlar ve mânevî bir lezzete kavuşurlardı. Onu görmek için; içlerinde paşalar, bürokratlar, müftüler de dâhil olmak üzere, Türkiye'nin dört bir yanından insanlar gelirdi. Onu gören, tanıyan herkes kendisinin Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklandığını ve her hâlini O'na uydurduğunu söylerlerdi.

Talebelerine dâimâ kalp kırmamak husûsunda telkinde bulunurdu:

Ol fakîr ki, yüzen bakar,
Gözlerinin yaşı akar,
Mümin olan kalb mi yıkar,
Boynuna la'net mi takar,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.

Bilirsin haram helâli,
Bilirsin sevab vebâli,
Aman olma lâ-übâli,
Terk eyle boş kîl-u-kâli,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.

Bu dünya seni terk eder,
Devletin hep elden gider,
Ölüm bir gün kabre güder,
Biri sürer biri yeder,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.

Misâfirperverdi. Herkesi severdi. Zâviyesinde her gün en az yirmi misâfir bulunurdu. Misâfirleri uzaktan geldiyse, gece evinde ağırlar, sabah kahvaltılarını verir, dertlerini dinler ve uğurlardı. Altmış sekiz sene misâfirsiz bir sofraya el uzatmadı.

Dünyâyı hiç sevmezdi. Dünyâ malıyla hiç ilgilenmedi. Doksan senelik hayâtında taş taş üstüne koymadı. Bir evi yoktu. Cenâb-ı Hakka hamdederek; "Elhamdülillah, tapuda kaydım dünyâlık bir şeyim yok. Babam bu dünyâya bir çivi çakmamıştı. Benim de bir çivim yok." derdi.

"Şenper-i zenburi değmez bu cihan kâşânesi" (Bu cihanın saltanatı bir sinek kanadına bile değmez) sözü dikkate şâyandır. Yine dünyânın boş olduğunu şu mısrâları ile dile getirmektedir:

İster allan güller gibi her seher,
Âhiri ölümdür hayâldesin.
İster olsun hazinende dür, güher,
Âhiri ölümdür ne hayâldesin.

İster emirâne kur taht-ı revân,
Şâhâne üstünde kurul nev-civân,
Hüsrev gibi her gün eyle bir dîvân,
Âhiri ölümdür ne hayaldesin.
 

İsterse bu dünyâ hep senin olsun,
Şân ü şöhret şerâfetinle dolsun,
Halk-ı zemân hep emrinde bulunsun,
Âhiri ölümdür ne hayaldesin.

Herkese, bilhassa hasta ve düşkünlere karşı çok merhamet ve şefkatli idi. Fakir ve yoksullara hiç beklemedikleri anda yardım eder onların ne halde olduklarını kendilerinden iyi bilirdi. Birçok fakire fırınlardan ekmek göndererek günlük ihtiyaçlarını karşılardı. İhtiyacından dolayı huzûruna gelenler, derdini söylemeden, kendisi Allahû Teâlânın izniyle onların isteğinin ne olduğunu anlar ve ihtiyaçlarını giderirdi.

Çok cömert idi. Herkes ve bilhassa varlıklı kimseler kendisine hediyeler gönderirdi. Fakat o bunlara hiç elini sürmezdi. Bunları minderin altına kor, evlenmek isteyenler, borcunu ödeyemeyenler ve cenâze masrafları vs. gibi sebeplerle kendisine gelenlere dağıtırdı. En büyük zevki hediyeleri lâyık olduğu yere ulaştırmaktı. Bâzan sohbetleri esnâsında üzerindeki en büyük parayı ortaya çıkardıktan sonra, çevresinde bulunanlara da; "Şuraya biraz para koyun!" derdi. Etrafındakiler de paralarını koyduktan sonra bunları toplatır, mahallin ileri gelenlerine veya muhtarına ihtiyaç sâhiplerine ulaştırmaları için gönderirdi.

Efe hazretlerinin pek çok gazellerinde bu duygularını görmek mümkündür:

Hasislikten elin çek sen cömerd ol kân-ı ihsân ol,
Konuşma câhil-ü nâdân ile gel ehl-i irfân ol,
Hakîr ol âlem-i zâhirde sen mânâda sultân ol,
Karıncanın dahi hâlin gözet dehre Süleymân ol,
Felekte hâsılı insân isen bir canı incitme,
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme.

Efe hazretlerinin en çok sevdiği işlerden biri de ilim talebelerine yardım etmekti. İlme, irfâna çok önem verir, Erzurum'da medreselerde okuyan talebelere maddî mânevî yardımlarda bulunurdu. Alvar'da bir medrese kurarak gelenlere Kur'ân-ı Kerîm ve fıkıh dersleri verdi. Bir zamanlar dindarlara, Kur'ân-ı Kerîm okuyanlara ve okutanlara karşı düşmanlık gösterilmesi sebebiyle, Efe hazretleri de İslâmiyetin emirlerinin unutulmaması için fevkalâde gayret gösterdi. Onun emri ve izni ile köylerde Kur'ân-ı Kerîm okutan hocalara en ufak bir zarar erişmedi.

Erzurum eski müftülerinden Solakzâde Sâdık Efendi, Efe hazretlerine muhâlif hareket ederdi. Sâdık Efendi bir gece rüyâda, Efe hazretlerini etrâfında talebeleri ile zikir ve sohbet ederken gördü.Yalnız etrâfında bir kişilik boşluğun bulunması dikkatini çekti. Sabahı zor etti. Acele ile Efe hazretlerine gelerek rüyâsını anlattı ve ondan tâbirini istedi. Efe hazretleri gülümseyerek:

"Siz daha iyi bilirsiniz, müftüsünüz." dedi.

Sâdık Efendi daha fazla bekleyemedi. "Beni bendeliğe kabûl ediniz, efendim!" diyerek Efe hazretlerinin ellerine yapıştı. Bu bağlılık ve seâdet günleri uzun sürmedi. Efe hazretleri kısa zaman sonra vefât etti. Cenâzesinde Solakzâde'nin ağlamaları Erzurum'da bir destân oldu.

Eski Çat müftüsü Hâlis Hoca, Efe hazretlerinin yanına ilk defâ geliyordu. Bir ara Efe hazretleri şerbet içerlerken; "Eğer Efe içtiği şerbetin yarısını bana verirse, yanında kalacağım." diye içinden geçirdi. Bu sırada Efe hazretleri de bardağı yarılamıştı. Durdu ve; "Yarısı oldu mu?" diye sorduktan sonra bardağı kendisine uzattı. Hâlis Hoca bundan sonra 15 yıl devâmlı Efe hazretlerinin yanına gidip geldi.

Efe hazretleri bir defâ hacdan dönüşte yolu İstanbul'a uğradı. Yakınlarından birisine de Erzurum'a birinci mevkîden bilet almasını tenbih etti. Bileti alacak o kimse unutarak gecikti.Trenin hareketine az bir zaman kala istasyona gelen yakını, birinci mevkiin tamâmen dolu olduğunu öğrenince büyük bir üzüntüye düştü. Sonra birinci mevkî vagonuna binerek dolaşmaya başladı. Kompartımanın birisinde iki kişi oturuyordu. Onlara; "Siz iki kişisiniz, muhterem ve yaşlı bir zât da Erzurum'a gidecek. O da yanınıza oturabilir mi?" diye sordu. "Kim o?" dediklerinde; "Alvarlı Hoca, Muhammed Lütfi Hazretleri" cevâbını verince, onlardan; "Zâten biz bu yeri ona ayırdık, onu bekliyoruz." cevâbını aldı.

Mübârek Ramazan Bayramı, Erzurum mes'ûd ve bahtiyar günlerinden birini yaşamaktadır. Herkes birbirinin bayramını tebrik etmekte, hastalar ziyâret edilmekte, çocuklar sevindirilmektedir. Efe hazretlerinin dergâhının önü de sanki ana baba günü. Elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenler yarış hâlindeler. Bu sırada Efe hazretlerinin, bayramını tebrik edenlere karşı söylediği sözler yıllar yılı herkesin dilinde tatlı bir nağme gibi söylene geldi:

Mevlâ bizi affede
Bayram o bayram olur
Cürm ü hatâlar gide
Gör ne güzel ıyd olur.

BU LOKMA SENİNDİR

Efe hazretleri Erzurum'da talebelerinin birinin evinde, sohbetin sonunda duâ ediyordu. Öylesine cânı gönülden bir istek ve arzu ile yakarışı vardı ki, etrafındakiler sanki Allahû Teâlâ'yı görür gibi duâ ettiğini zannediyorlardı. Yürekler yerinden fırlayacak gibi çarpmada, gönüller arşa açılmada idi. Duânın bitimi ile ortalığı sessiz bir sükût kapladı. Ev sâhibi fırsattan istifâde, hazırlattığı tatlıları getirdi. Bu sırada evin çocuğu, kapının arkasında; "Efe'ye büyük zât diyorlar, güyâ böyleleri kerâmet de gösterirmiş, eğer aslı varsa tabakta ilk lokmayı bana uzatsın da göreyim onun kerâmetini? Yoksa beni inandıramaz." diye düşünüyordu.

Bu sırada lokmayı alan Efe, ağzına götürecek yerde birdenbire;

"Kapı arkasındaki genç! Buraya gelir misin?" diye seslendi. İkinci defâ tatlı bir sesle tekrar;

"Buraya gel, bu lokma senindir, başkası alamaz!" buyurdu.

Utanarak yanına gelen gence, Bismillah diyerek ilk lokmayı verdi.

Alvarlı Efe hazretleri (Ahmed Ersöz; İzmir 1991)


 

DİVÂNDA "HİDÂYET BAHÇELERİ" BAŞLIĞIYLA YER ALAN BİLGİLER

 

HİDÂYET BAHÇELERİ

 

Bu eser sâhibi Hâce Muhammed Lutfî (Efe Hazretleri) kemâl-i merhamet ve şefkatle size şöyle sesleniyor:

Bil geldiğini mülk-i vücûda ne içindir

Sa‘y et olasın pâdişeh-i kişver-i irfân.

Bir edîb-i kâmil, bir âlim-i sırr-ı hakāyık sana sesleniyor ey insan oğlu! Bu âlem-i vücûda gelişini, beyhûde mi zannediyorsun? Seni îcâd eden Mûcid-i Hakîkî senden acabâ ne istiyor, ne istiyor?.. Diyor ki: “Seni biz yarattık. Sana bir akıl cevheri ile berâber bir de kuvve-i müdrike verdik; bunları çalıştırmayı sana teklîf ettik.” Bir tefekkür âlemine geç ki; Peygamberimiz buyurmuştur: “Bir saat tefekkür, bir sene tefekkürsüz ibâdetten hayırlıdır.” Bu tefekküründe, nukûşât-ı eşyâya ve nizâm-ı kâinâta basîret-i ibretle, mülâhazayı dikkatle  bu kâinâtın ve bu mevcûdâtın tek bir yaratıcısı olduğunu elbette içinde bulacaksın. İşte bu buluşunla Allah’ını ârif olacaksın ve o zaman kendini Allah’sızlar safından çıkmış bulacaksın.

Kâinatta yaşayan insanlar Allah’ı isbât etmek üzere; her zümre, her kavim bir îtikadla Allah var derler. Bu Allah var diyen topluluk da şûbe şûbe ayrıl mış... Sana düşen vazîfe, bu şûbelerden hangi zümre ve kavmin dîni ve inanışları, sıhhatli ve mâkul; ulü’l-elbâb ve ulü’l ebsâr tetkîk ve tasdîkinden geçmiş bir inanç ise onu seçmendir. Bu da, cevher-i akliyyeni ve kuvve-i müdrikeni çalıştırarak mümkün olacaktır.

Ancak böylece sıhhatli bir din ve bir yol seçmiş olursun. Meselâ: Bir keşişin günah çıkarması, veyâhut gündoğusuna dönüb iki omuzuna ve bir alnına işâret etmesi ile Allah’ına taptığını sanması, mâkul ve sahîh bir dîn olabilir mi?

İşte bunları seyrederken Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu: “Hemen ancak sıhhatli din, dîn-i İslâm’dır.” netîcesine varmak üzere, vazîfelerinin neler olduğunu bilmek ve mâlûmât edinmek endîşesi, insan oğlunu istilâ edecektir. Ve bu hisle kendisinin bir âlim-i hakîkiye mürâcaat etmek zarûretinde olduğunu anlayacaktır. Bu âlim-i hakîkiyi bulduğunda ondan şu cevâbı alır: “Oğlum! Allah’ını buldunsa, dinler arasından sıhhatli, sağlam bir din olarak dîn-i İslâm’ı seçtinse, semâvî kitablardan son gelen kitab ki; Cibrîl-i Emîn vâsıtasıyla Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi veselleme ve Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi vesellem vâsıtasıyle bize gönderilen Allahü azîmü’ş-şan tarafından O’nun sözü olarak Kur’ân-ı Kerîm’e mürâcaatın seni, bu endîşeden kurtaracaktır.”

Sonra şu mülâhazaya varacaksın: Mâdem ki ben Allah’ımı bildim ve O’na inandım. Rabim bize yer yüzünde eğer insan eğer hayvan nizam ve intizâmını te’mîn etmek ve hukûkî yönden her ruh sâhibinin hakkını müdâfaa etmek üzere, dünyâ ve âhiret hayatımızı ve hürriyetimizi te’mîn edecek bir kitap göndermiştir. Nasıl ki bir kişi yaşadığı ülkenin kanunlarına  riâyet etmemekle, hakk-ı hürriyeti elinden alınır ve bir cezâ evine gönderilirse ve itâat ve riâyet eden bir  insan hiçbir mes‘ûliyyete mâruz kalmadan hakk-ı hürriyeti te’mîn edilmiş ve arzû ettiği zevk u safâ mahallerinde gezebilirse; Allah’ın kitabına riâyet etmek veya etmemek de aynı âkıbeti intâç eder.

İşte azîz kardeşim, sana irfâniyet cetvelini çiziyoruz. Bu mülâhaza ve şuûrunla sen cehâlet zulmetinden kurtulub ilim ve irfân ışığında, seâdetle dünyâ hayâtını tamamlayıp mes‘ut olarak ebedî hayâta geçeceksin.

Aziz kardeşim! Yukarıda beyân edilen vecih üzere seni ulvî bir mevkîye yükseltecek vesîle, âlim-i hakîkî ve edîb-i kâmillerin eserlerini mütâlaa etmendir. O zaman gönlünde bir zevk-ı rûhânî te’mîn ederek dünyânın germ ü serdinden yâni, gönlüne hoş gelmez herhangi hâdiselerden müteessir olmamak üzere genişce, fârigu’1-bâl olduğun halde yaşayacaksın.

İşte bu eserlerden biri de âlim-i sırr-ı hakāyık ve edîb-i kâmillerden olarak zamânımızda yetişen, Efe Hazretleri şöhretiyle Hâce Muhammed Lutfî Efendi Hazretleri’nin “Hülâsatü’l-Hakāyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî” ismiyle müsemmâ eserini mütâlaa etmeni tavsiye etmek üzere, bu zâtın târihçe-i hayâtını ve âilevî geleneğini, kemâl-i faziletini ve hüsn-i ahlâkını irâe eder (gösterir) bir yazı sunmak mecbûriyetini oğlu olarak kendimde hissediyor ve takdim ediyorum.

Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden

HÂCE HUSEYN EFENDİ HAZRETLERİ

Mûmâ-ileyh zâtın pederleri Hâce Huseyn Efendi nefs-i Hasankale’de Fâtıma Hanım’dan doğma ve Hâce Muhammed Efendi’den olma bu âlem-i dünyâya gelmiş ve beş yaşında iken pederlerinin vefâtı ile yetim olarak annesinin himâyesinde ilk tahsilini bitirmiş. İkinci tahsilini, Erzurum’da büyük hocalar tedrisâtında tamamlamış ve mücâz olarak İstanbul’a gitmek üzere iken Of kazâsının Şinek köyünden Abbas Efendi isimli âlimin nezdinde bir sene kalmış. Abbas Efendi bu müddet zarfında genç Hüseyin Efendi’nin ilmî derecesine hayran kalmış ve ona “Oğlum! Senin tahsîle ihtiyâcın yok. Sen bir müderris olarak Erzurum’da âlim yetiştirmek üzere vazifelenmiş bir kimsesin. Vaktini zâyî etme ve vazifeni müdrik olarak hizmetine devâm et” tavsiyesinde bulunarak memleketine geri dönmesini sağlamıştır.

Mûmâ-ileyh Huseyn Efendi annesine hizmet etmek üzere tekrar Hasankale’ye avdet etmiş. Kendisi saf ve zamîr-i pâk bir insan olarak şân ve şöhrete geçmemek üzere, içinde olan hilkaten ve rûhen bir zevk-i mânevî kendisini bir kûşe-i inzivâya ve bir mahall-i tenhâya götürmeye mecbûr etmiş. Hasankale’nin cenûbunda, beş kilometre mesâfedeki Kındığı Köyü'nde imâmet vazifesi alarak tedrîsât-ı ulûm ile meşgul ve yanında yirmi ile otuz arasında talebe tahsîl-i ilim etmek üzere iken, Hasankale’de Mazlumoğlu Hacı Emin Efendi’nin kerîmesi Hadîce Hanım ile evlenmiş, beş erkek çocuğu olmuştur. Bu sırada esâsen kendisinde merkûz bir rûhânî iştiyak dolayısıyla Erzurum’da Tortum’un Kishâ Köyü’nde Tarîkat-i Nakşiye’den halîfe olarak âlim, fâzıl ve kâmil Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’ne intisâb etmiş ve bu zâtın târifi üzere ilm-i ledünnî tahsiline ciddî bir sa‘y ü gayret göstermiştir.

Bu zâtın vefâtını müteâkiben Amasya’da ilm-i ledünnî hocası seyyid mîr-i nîgâri ismiyle mâruf şöhret şiâr Hamza Efendi’nin ziyaretine gider ve orada o zâtın nezdinde tahsîl-i ilm-i mânevîsini tamamlamak gayesiyle iki erba‘in yâni seksen gün bir hücrede riyâzatla, ubûdiyyetle meşgul olmuş ve ciddî bir ihtimam göstermiş ise de mûmâ-ileyh Mîr-i Nigârî: “Huseyn Efendi! Sen hâlâ puhte olmamışsın, yâni yetişmemişsin. Memleketde annen intizâr ediyor. Annene git hizmetini yap ve ben sana bir daha gelmen için mektub yazarım” buyurur. Müteâkiben Mîr-i Nigâri’nin vefâtı ile; bütün dünyâda şöhret  yapmış,  Bitlis   şehrinde Pîr-i Küfrevî Hazretlerî’nin ziyâretine gitmeyi seçmiş ve oğlu mezkûr Hazret-i Muhammed Lutfî Efendi ile birlikte, rûmî târih 1307’de Şehr-i Bitlis’e giderek bu zât-ı şerifin nezâreti ve himmetleri tahtında bir dahî erba‘in çıkarıp mücâzen halîfesi olarak oğlu Muhammed Efendi ile birlikte mezkûr Kındığı Köyü'ne avdet etmiştir.

Erzurum’un düşman istilâsından kurtuluş günü Ermeni’ler tarafından şehîd edilmiş ve Kavak Kapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Bilâhare 1950 târihinde bu kabristanda bir mekteb inşaası dolayısıyle oğlu Muhammed Lutfî Hazretleri tarafından oradan çıkarılarak Hasankale’nin Alvar köyü kabristanında ikinci medfengâhına defnedilmiştir. El-ân ziyâretgâh-ı hâss u âmm olarak devam etmektedir.

Bu zât-ı mübârek, ibtidâ-yı ömründen nihâyet-i ömrüne kadar dünyâ ile meşgul olmamış, dünyâ varlığından haz duymamış; eline geçen dünyâ varlığını tahsîl-i ilim eden talebelerinin ihtiyâcına ulaştırmış...

Ubûdiyyetde, hüsn-i ahlâkta ve zühd ü takvâda zamânında yaşayan hâss u âmmın takdirine mazhar olmuş. Hall-i müşkil etmek üzere zamânının ferîdi olarak uzak yakın maddî ve manevî hastaların bir tabîb-i hâzıkı ve bir vâsıta-yı şifâ... kendisiyle herhangi varlıkla dolu kimseler görüştüğünde, kendilerinde nihâyetsiz boşluklar hissederek gözlerinden yaş gelircesine müteessiren nefislerindeki yoksulluğu hissederek, kendisinden gayr-i ihtiyari duâ ve himmet niyâzında bulunmuşlardır. Bütün hâss u âmmın, zâtına nihayetsiz ihtiramları dolayısıyla kendisinde ufacık bir varlık hissedilmemiş, bay-gedâ demeden her şahsın ve her tanıdığın gönlünü yapmak için fedâkârlıklar neler ise onları, kendisine şiâr edinmiş bir pîr-i rûşen-zamîr olarak dâr-ı bekāya irtihâl etmiştir. Şurasını da arzedeyim ki: Ruslar, Erzurum’u istilâ ettiği müddetçe etrâfındakilerin, “Rusların esâretinden ne zaman kurtulacağız?” suâline cevaben lihyesini (sakalını) aşağı doğru sığarmış. Neticede Ermeniler tarafından tepesine vurulan bir tüfenk dipçiği ile yaralanan başından akan kanla ıslanan sakalını yukarıdan aşağıya sığayarak şehid olmuştur. Rusların ne zaman çekileceği sorusuna mübârek sakalını sığayarak mukabelede bulunmasının ne anlama geldiği böylece anlaşılmış olur. Yani “Bu sakal ne zaman kana boyanırsa, o zaman Ruslar sizin içinizden çekilirler” demek istermiş.

Herkes bu âlim-i takî’nin zâhir ve bâtın ilimlerde yed-i tûlâ sâhibi olduğunu, herkesin yol kenarına çekilerek kendisini seyr ü temâşâ ve kendisine ihtiyarsız kemâl-i ta‘zîm ve hurmet-i mahsûsede bulunmayı bir ganîmet bilerek “Mâşâallah” demekten başka bir kelime bulamayıp hayranı olduklarını zaman zaman konuşurlardı. Yine kendisinin müstağrak-ı tecellî-yi İlâhî olduğunu mübeyyen hatt u harekâtı: Nazar ber-kadem, sağa sola bakmadan geçer... mütefekkir-sâkit olarak meclislerde ancak bir mir’ât-ı hüdâ bir nâşir-i feyz-i Hudâ, nur-i mücessem.

Yüzüne bakan kimse kalbinde bir zevk-ı rûhânî ve iştiyâk-ı Rabbânî ile göz yaşını silerdi.

Bu zâtın hayatını ve ahlâk-ı Muhammedî sıfatını tamâmen ifade için bir kitab neşredilse dahî yine kâfi gelmez. Biz ancak bu kadarla iktifâ ediyoruz.

Yukarıda zikredilen beş oğlundan Hasbî Efendi kendi nezdinde diğer iki oğlu Ahmed Efendi ile Hacı Emin Efendi, birinci büyük harpte şehîd olmuş, diğer iki oğlu Muhammed Lutfî Efendi ve Mahmud Vehbî Efendi kendisinden geriye kalmışlardır. Bu beş çocuğunun da âlim, müttekî ve sâlih insanlar olduğunu, zamanında yaşayanların hüsn-i zannını kazanmış birer halef-i ferzend-i ercümend bulunduğunu, herkes kabul ve takdîr eder.

Bu zât-ı mübarek, zamanının hattatı ve edebiyyât-ı şi‘riyyesi ile de mümtâz idi. Ancak inşâd ettiği şiirleri toplanmamış ve mecmua haline getirilmemiştir. El-an da ellerde perâkende mevcût cihân-kıymet sözleri vardır.

Meşâhir-i Ulemâ-i, Kibârînden Hâce Muhammed Lutfî, Lâkāb-ı Meşhûriyle

EFE HAZRETLERİ

Bu zât, yukarıda zikrettiğimiz vech üzere Hâce Huseyn Efendi’den olma ve Seyyide Hadîce Hanım’dan doğma. 1285/1868 târihinde mezkûr Kındığı Köyü'nde kadem-nihâde-i âlem-i dünya olmuştur.

Tahsîlini, pederleri Hâce Huseyn Efendi’den tamamlayarak mücâzen 1307/1889-1890’da Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tâyin edilmiş ve bu câmi-i şerîfde, imâmeti müddeti içerisinde hâss u âmmın, ulemâ ve fudalânın takdîrine mazhâr olmuştur. 1307’de pederleriyle beraber Şehr-i Bitlis’e giderek Hâce Pîr-i Küfrevî Hazretlerî’nin nazar-ı kudsîlerinde erba‘în-keş olmuş ve riyâzet eserleri kendisini ahlâk-ı beşeriyyesinden ahlâk-ı rûhâniyyete ve sıfât-ı melekiyete tahvîli ile bir insân-ı kâmil olduğunu herkes takdîr etmiştir. Bi’l-vesîle Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin mümtâz bir halîfesi olarak mücâzen, pederleriyle Hasankale’ye avdet etmiştir.

Bir müddet vazîfeyi lafzî ve mânevîsini kemâliyle ifâ etmiş...

Erzurum’un Dinarkom Köyü’ne nakletmiş ve orada Birinci Cihan Harbi’ne kadar imrâr-ı hayat etmiş ve Erzurum’u Ruslar istilâ ederken pederleriyle birlikte nefs-i Erzurum’a hicret etmiştir. Pederlerini, Erzurum’lu Hacı Receb Efendi isimli zâtın evinde bırakarak kendisi, imâmetlik vazifesini deruhte etmek için Tercan’ın Yavi Nahiyesi'ne gitmiştir. Rusların istilâsı müddetince orada kalmış; Ermenilerin katliâma başlaması üzerine, Yavi ve diğer köylerden topladığı altmış kadar müfreze ile Rusların karargâhının bulunduğu köye, o gün Ermenî topluluğunun da burada bulunuşu dolayısıyla taarruz etmiş. Böylece, Ermeniler püskürtülmüş ve kendileri müfrezesiyle birlikte Oyuklu Köyü’nün yanı başında Rusların yığdığı kıyas kabul etmez bir depoyu teslim almıştır. Ermenileri takip etmek üzere kararlı olduğu halde maa’l-esef o deponun yağması na dalan müfrezeye ve etraf köylülere sesini işittirmeğe ve müfrezesini o yağmadan vazgeçirmeğe muvaffak olamamıştır. İki kişi ile Ermenler’i takip eder gibi yavaş yavaş Haydar Bağazı’ndaki Zergideler Köyü'nde orduya iltihak ederek ordu ile birlikte gün ışırken Erzurum’a girmiş ve hemen pederlerinin yanına koşmuştur. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı bir halde bulmuş ve o günün ikindisine kadar pederleriyle meşgul olmuş. Akşama doğru vefât eden pederlerini Kavak Kapısı Kabristanı’na defnetmiştir.

Bilâhere vazifesini Yavi Nahiyesi’nden ana memleketi olan Hasankale’ye nakletmiş ve kendisine Hasankale Müftülüğü teklif edilmiş ise de kabul etmemiş; Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesâfede olan Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine Alvar Köyü'ne giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yapmıştır. 1939 yılında prostat hastalığından berâ-i tedâvi Erzurum’a gitmiş ve Erzurum’da Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin evinde altmış dört gün süren hastalığı netîcesi, kendisinin bir dahî köye dönemeyeceğini ve «he kimli bir yerde yaşayabileceği» mülâhazasıyla Alvar Köyü halkından özür dileyerek ve köy halkından memnuniyetini belirterek istîzan etmiş; Erzurum’un Mehdi Efendi mahallesinde müstecîren bir evde ikāmet ederek onaltı sene insanlığa ve İslâmiyet’e hizmet etmiştir. 12.3.1956 /28. Receb-i Şerif 1375 târihinde irtihâl-i dâr-ı bekā ile muvakkat hayata gözlerini yummuş, ebedî bir hayata intikāl etmiş ve nâş-ı şerîfi nefs-i Erzurum’dan iştirâk eden cemm-i gafîr ile Alvar Köyü'nde pederleri Huseyn Efendi yanında defnedilmek üzere götürülmüştür.

Bu zâtın müddet-i hayatında peş peşe vefât eden âileleri (hanımları) beş tane olup ikinci âilesi Esmâ Hanım’dan mütevellit bir oğlunu terk etmiştir. (Geride bırakmıştır.)

Bu zât, şu doksan sene ömrü hayatı içinde, taşı taşın üstüne koymamış, bir ev sâhibi olmayı dahî hatırlamamış, dünya metâı ve malına mâlik olmayı hiç arzu etmemiştir. Gāyet temiz elbise giyer, mu‘tedilen her hareketi vakûr, müstağnî... Dünyası ve geçimi hâtırası için bay-gedâ hiç kimseye göz ucu ile veya îmâ ile dahî olsa tenezzül etmemiş ve dâr-ı maîşetini te’mîn etmek üzere hiç kimseden ufacık bir yardım hatırından bile geçmemiştir. Her zaman için ve her gün sofrasında sayısız insanlara ikramıyla misâfir-perverliğini herkes hayretle takdîr ederdi.

Hatırdan geçebilir ki; acaba bu zât, hangi vâsıta ve imkân ile bu ümmet-i Muhammed’in bay, gedâ, âlim, fâzıl, kâmil insanlarına ve fukarâ-yı müslimîne ikrâm ve ihsanlarda bulunuyor. Türkiye’nin her tarafından minnet ve şükranla anılmış oluyor?

Evet, ümmet-i Muhammed’in kendisine hürmet-i mahsûsaları var idi. Son zamanlarında kendisine niyâz ve istirhamla hediye edilen neler ise, yerli yerince mahallini keşfederek bir emâneti yerine tevdî etmek üzere ulaştırır idi. Bu meyanda gıdâvî her hangi hediyeleri misâfirlerine ikrâm eder ve kendilerine duâ ederek ikrâmını minnet bilir, kemâl-i iltifatla misâfirlerini yolcu ederdi. Ve hattâ şunu da kasemle ilâve edeyim ki, yirmi iki yaşından doksan yaşına kadar yâni altmış sekiz sene sofrasına misâfirsiz el sunduğu ender görülmüş idi. Ancak bu zâtın gelirinin, giderinden çok az olduğunu herkes bilir ve onun ahvaline akıl erdiremezdi. Geliri köylerde yaşadığı müddet içinde birkaç koyun, iki veya üç inek sağar, ortakçıya yirmi-otuz kile zahîre ektirir ayrıca köylünün de kendisine vazîfesi mukābilinde verdiği elli-altmış kile zahîreden ibaretti. Hal böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın insan ları “az şey ile bolluk içinde geçirdiğine, çok şey ile darlığa düçar eylediğine” çok zaman şâhid olmuşuzdur.

Bu zât, sofrasına üç adama yeter yemek koyar, on adamı kemâliyle doyurur ve biraz da artar idi. Kemâl-i sehâveti o derece idi ki, etrafındaki mahremleri şöyle düşünür idiler: “Bu zât yarın için hiç mi düşünmüyor, böyle de ikrâm ve ihsân olur mu?” Yalnız, kendisine ihtar etmeğe cesâret edemez idiler.

Şefkat ve merhametlerine gelince: Düşkünlere ve hastalara o derece merhametli idi ki, hiçbir ana ve baba evlâdına o derece şefkat ve merhamet edemez... Hatırları istilâ ederdi. Yanına gelen muzdariblerin ızdıraplarına çâreler aramak üzere maddî ve manevî onlarla beraber muzdarib olur ve çok kimseler yanından fârigu’l-bâl, ızdırablarına çâre ve dertlerine derman olunmuş halde huzur içerisinde ayrılırlar idi.

Mürüvvet ve fütüvvetlerine gelince; kendisini ziyârete gelenlere, dâima herkese hüsn-i zan etmeği, hiçbir kimseyi incitmemeği, hiçbir ferdi hor görmemeği ve alırken satarken insaflı, mürüvvetli olmayı tavsiye eder, müessir nasîhat ve tenbîhatlariyle onları tenvîr ve îkaz ederdi. Sarhoşları dahî huzûruna kabul eder; fâsık, sâlih seçmez, herkesi menziline oturtturur ve herkese lâyıkı ile teveccüh ve taltifleriyle onları memnun ederdi. Ziyâretine gelen herhangi yolunu şaşırmış kimseler, tarîk-ı müstakîme gelmek üzere yanından ayrılır idiler. Müddet-i hayatında hiç kimseye taarruz etmemiş ve hiçbir ferdin kalbini kırmamış bir insan-ı kâmil idi.

Hulâsa, ahlâk-ı Muhammedî kendisinde tekemmül etmiş bir rehber-i seâdet ve bir mümessil-i Peygamber olduğunu devrinin hâss u âmmı tasdik etmiş idi.

Huzûrunda oturan insanlar vech-i mübârekesine bakınca kendilerinden geçer ve hatırlarında Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından başka bir şey kalmazdı. Kendilerini öyle bir yokluk içinde bulurlar idi ki; “acabâ biz de insan mıyız” diyerek kendilerinin ihtiyaçlı olduklarını hisseder, yanından gözyaşlarıyla ayrılırlardı. Bu hali yaşayanların çoğu bilginlerden, tahsil sâhiplerinden ve kendisinde ilim ve marifet olduğunu kabul eden kimselerden olur idi.

Sohbetinde dâima Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından, Kur’ân-ı Kerîm’den, Hadîs-i Nebevî’den, ilm-i ledünnî mevzûâtından bahseder ve nasîhat eder, ölmüş gönülleri ihyâ eder ve sohbetlerine herkes hayran olurdu. Sözlerine itiraz etmek şöyle dursun gönüllerine zerre miktar şüphe dahi gelmez,  herkesin gönlüne safâ, sadrına şifâ bahşeder idi.

Meclislerinde oturan ve ziyâretine gelen zâirlerin gönlündekileri veyahut kasdî veya maksadsız tuttukları niyetlerini, müşkil ve muammâlarını hall ü fasletmek üzere müşkil-güşâ sohbetleriyle her şahsın müşkillerini halleden fevkalâde bir kâşifü’l-kulûb insan-ı kâmil idi. Ziyaretçilerin, yanından bu memnuniyetle ve teslîmiyetle ayrıldıklarını zamanın hâss u âmmı tasdîk ve takdîr etmektedir.

Bu zâtın kemâl-i fazîletini ve hısâl-i latîfesini tamamen yazmak ve kemâl-i mâneviyesini ve derece-i ilm-i ledünniyesini tafsilâtıyla neşretmek için bir kitap mütevakkıf olduğunu arzetmek isterim. Ancak bu tafsîlâtın, kendi eserinde kemâliyle, îzâhen ve işâreten bulunacağını yakînen bildiğimiz için fazla îzah ve tafsilâtı lüzumlu görmeyip bu kadarla iktifa ettik.

Yine dönelim... Şöyle ki:

Bu zât 1947’de Hacc’a teşrif etmiş ve ma‘iyyetinde bulunan on bir kişiyle Erzurum’dan Haleb’e kadar trenle ve Haleb’den ve Şam’dan Beyrut’a kadar otomobille ve Beyrut’tan Cidde’ye kadar gemi ile seyr ü sefer etmiştir. Cidde’den Paşa-zâde Muhammed Selim Efendi’yi delil ittihâz ederek misâfir olmuştur. Bu seferi yüz on gün olmak üzere yine aynı vasıtalarla ve aynı yollardan nefs-i Erzurum’a avdet etmiştir. Bu sefer-i mübârekesinde on dört gün Haleb’de ikāmeti, on bir gün Şam’da ikāmeti, üç gün Beyrut’da ikāmeti dolayısıyla bu memleketlerin ulemâ ve fudelâsı kendisini ziyâret ederek huzûrunda, teslîmen kemâl-i edeble oturmuş ve kendisine ihtiyarsız “Mâşâallah fetebârekallahü ahsenü’l-Hâlikîn” demişler, duâ ve himmetlerini istirhâm ederek niyâz-mendlikle, kemâl-i edeble huzurundan ayrılmışlardı. Hicaz’da yâni Mekke’de ve Medine’de vazîfe-i menâsik-i hacc’ını îfa ederken huccâc-i müslimînin onun bir levha-i mümessil-i peygamberî olduğunu takdir etmiştir. Dillerde ve gönüllerde bırakmış olduğu mehabbetler, huccâc-i müslimîn bir heyecân içinde bırakır ve ellerini her makāmda duâya kaldırırken, hangi milletten olursa olsun göz yaşlarıyla kendisine vâlehû hayrân olurlar idi.

Seyr ü seferinde göstermiş olduğu hüsn ü ahlâk, kerem ü sehâ, mürüvvet ve merhametleri herkesi ve bilhassa Mekke ve Medîne halkını hayrette bıraktığını, el-an ve bu günkü hacca giden Türk hacıları, sırası geldikçe ve sözü açıldıkça göz yaşlarıyla ve hasretle dâima konuşurlar.

Bu seferinde göstermiş olduğu keşf ü kerâmetleri yazmaktan hiç çekinmeyeceğiz. Lâkin makāmâtını neşretmeye niyetli olduğumuz için, târihçe-i hayâtında yazmayı lüzumlu görmedik.

İkinci haccı 1949 tarihinde, üçüncü haccı 1950 tarihinde.. Yine bu sefer-i mübârekelerini yaparken Erzurum’dan İstanbul’a kadar trenle, İstanbul’dan Cidde’ye uçakla seyr ü sefer etmiş, ikinci delîli Ankavî Zâde Abdülhamid Efendi olmuştur. Her iki seferinde de yukarıda arzettiğimiz gibi bütün hâss u âmmın hüsn-i kabûlü ile herkes, kendisinin kemâl-i fazîlet ve bir nâşir-i feyz-i Muhammed ve bir fâtih-i bâb-ı hidâyet olduğunu tasdîk ve takdîr etmiştir.

Bu zâtın vatanî hizmetine gelince : Askerlik çağında iken, o günün kānûn-i askeriyyesi şöyle ki; herhangi bilgin, Meşîhatden yâni o günün Diyanet İşleri Reisliğinden tertib edilen bir hey’et-i ilmiyye huzûrunda imtihan edilirdi.  O günün vaz‘ ettiği kānunun ilgili maddesine tevfîkān imtihan veren bilginler askerden muaf tutulurdu. Bu zât da aynı hey’et-i ilmiyye huzûrunda dokuz gün imtihana tâbi‘ tutularak kâmil derecede bir âlim olduğu, hey’et-i ilmiyye tarafından ittifak tasdîkiyle kendisine verilen bir belge ile silk-i askerîden (askerlik mesleğinden) muâf tutulmuştur. Kendisi tedrisât-ı ilmiyesine devam ederek bir çok talebe yetiştirmiştir.

Yalnız bu talebeleri, bugüne kadar hemen hemen tamâmen vefât ettikleri için elbette bizler de çok müteessiriz. Ancak 1939’da Alvar Köyü’nden Erzurum’a nakli ile, Erzurum’da her ne kadar tâlib-i ilim var ise kendisine müracaatla olsun veya kendisinin istihbârı ile olsun, on altı sene talebenin tamâmen lüzumlu ihtiyaçlarını karşılamıştır. Talebeyi tahrîk ve teşvikleriyle göstermiş olduğu hüsn-i teveccüh, hüsn-i kabul, kemâl-i şefkat ve hocalarına ihtiram ve minnettarlıklarıyla bir çok âlimin yetişmesine vesîle olmuştur. Bu on altı sene içerisinde yâni 1939’dan 1956 târih-i vefâtına kadar Erzurum’un içinde ve dışında yetişen bugünkü vâizler ve müderrisler bu zâtın çerâğı ve yetiştirmiş olduğu bilginlerden olduklarını şükranla îtiraf etmektedirler.

Muhterem okuyucularımıza şöyle tavsiye ederim ki; her an için bu zâtın mehabbetini kûşe-i hâtırlarında taşıyarak Cenâb-ı Hakk’ın lutf ü ihsânına mazhar olsunlar. Cenâb-ı Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhû aleyhi vesellemin Livâ-i Şerif’i altında bu zevât-ı kirâm ile haşren berâber bulunsunlar. Âmin.. bi-hurmet-i Seyyidi’l Mürselîn...

Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden

HÂCE MAHMUD VEHBÎ EFENDİ HAZRETLERİ

Târihçe-i hayâtında arzetmiş olduğumuz vech üzere Hâce Huseyn Efendi Hazretleri’nin beş oğlu olup birincisi Hâce Muhammed Lutfi Efendi’ dir. İkinci oğlu Hasbi Efendi, üçüncü oğlu Hacı Emin Efendi. Bunlardan Hasbi Efendi pederlerinin sağlığında vefât etmiş, Ahmed Efendi ve Hacı Emin Efendi harb-i umûmîde şehîden vefat etmiş oluyorlar. Dördüncü oğlu Hâce Mahmud Vehbî Efendi Hazretleri, 1365 Ramazan-ı Şerif'in 12. gün irtihâl-i dâr-ı bekā buyurarak Ebsemce Köyü Kabristan'ında medfûndur. Hâlen türbesi ziyâretgâh-ı hâss u âmmdır...

Târihçe-i hayâtını ve kemâl-i fazîlet ve makām-ı ulviyyetini, vefâtını müteâkiben büyük kardeşi Hâce Muhammed Lutfi Efendi’nin 622. sayfada tanzîmen inşâd buyurduğu târihçe-i hayâtını okumalarını tavsiye ediyoruz.